Zikrin ve Halvetin Faydaları
Hiç şüphesiz ki halk ile ihtilât, bazı dünyevî ve uhrevî faydalardan hâlî değilse de bahusus, harîs ve tamahkâr kimseler için bir çok zararları da vardır. Bir kere insan hem zikrullahdan kalır ve hem de günahları irtikâba sürüklenebilir. Bir kere de alışıldı mı, artık ayrılmak ve kurtulmak pek zor ve güç olur. Lâkin halvetlerde bunlar olmadığı gibi, yâni böyle günahlara sürüklenmek ve günahları irtikâb mümkün olmadığı gibi, dâima huzû' ve huşu, rahat ve sükûnet içinde, Allâh-ü zü'1-Celâl ve ve'1-Cemâl Hazretlerine ibâdetlerini daha güzel bir şekilde yapmaya muvaffak olurlar. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle de ünsiyetleri o nisbette kuvvetli ve sağlam olur. Bunu müdrik olan insanlar ve bu tadı tadanlar, artık kovsanız da çıkmak istemezler. Bir çok büyüklerimiz bu halvetler esnasında kendilerine verilen, sayılmakla bitmez nimetleri, anlatmakla bitiremezler.
Bahusus, İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, halvetteki istifâdesini şu suretle hülâsa etmektedir. "Ben muhakkak ve kat'î olarak anladım ve bildim ki, Allâh-ü teâlâ'nın yoluna sâlik olanlar, hassaten ehl-i tasavvuftur. Huyları, gidişleri ve hareketleri en güzel olan kimseler bunlardır. Yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en güzel ve temiz, takdire lâyık olanlar da bunlardır. Belki, bütün akıllıların akıllısı ve ulemânın hikmetlerine ve şerî'atm esrarına vâkıf olan bahtiyarlar ancak bunlardır. Bunlardaki hareketlerin hiç birinin, daha iyisi budur diye tebdil veya tağyiri mümkün değildir. Çünkü bütün iç ve dış harekâtları, nûr-u nübüvvetten ve onun ışığından iktibas olunmuştur. Kâinatta ise, nûr-u
/l.,ı\ı\iı\ vt, HALVETİN FAYDALARİ
59
nübüvvetten başka faydalanacak bir nûr yoktur vesselam. (5/8)
Halvetin faydalarındandır ki, nefsi kötü âdetlerden kurtarıp, tertemiz ve çok yüksek meziyetlere sahip bir bale gelmesine çalışıp; emmârelikten, levvâmelikden, mülhimelikden nefs-i mut-meinneye getirmek (ki, kemâlâtın başlangıcıdır). Oradan râzı-ye, merzıye, sırrına ve devlete ulaştırmaktır ki, sebep ancak halvettir. Halvetsiz bunlar ancak bazı ekâbire nasîb olur ki, onlara (uveysî) derler. Bu mahzâ bir lütf-u ilâhîdir. Bizler için ise, muhakkak mücâdele ve halvetlere, uzletlere devam ile mümkün olabilir. Bahusus, âhir zamanın fitne devirlerinde bu gibi fitnelere karışmamak için insanların dillerini tutup, ekşi, tatlı bir şeye karışmadan evlerinde oturmalarının en efdal olduğu bildirilmiştir. Zîrâ nefisler dâima hemcins insanlarla sohbet ve muhabbeti ister. Eğlence ve oyunları arar ve sever. Onları, oralardan çekip halvetlere sokamazsınız. Çünkü yalnızlıkdan korkar ve nefret ederler, kaçarlar. Halbuki, saadetleri, selâmetleri oradadır.
Lâkin bir mücâhede-i nefs ederek onları bu halvetlere alıştırmak mümkün olsa, evvelâ nefse zor gelen ve hoşlanmadığı bu halvetten aldığı lezzetler sebebiyle dâima Hak ile ünsiyetten nâşî, halvetleri kendileri aramaya başlarlar. Çocuklar da böyle değil midir? Annelerinin memelerini hiç bir zaman kolaylıkla bırakmak istemezler. Fakat çeşitli yemeklerin lezzetlerini almaya başladılar mı, artık memeyi verseniz de almazlar. İmâm-ı Busayrî Hazretleri ne güzel söylemiştir: "Nefisler dâima arzularına nail olmak için hep istediklerî-ni yapmağa çalışırlar ve bırakmak da istemezler. Fakat aynı zamanda nefis bir çocuğa benzetilmiş; onu küçük iken memeden kesince nasıl kesiliyorsa tıpkı bunun gibi günahlardan da kesilmedikçe, kendiliğinden vaz geçmez. Onun için muhakkak onunla mücâdele şarttır. Yoksa kendi hâline bırakırsanız sizi de, cemiyeti de felâkete sürükler. Hâlık-ı zül-Celâl ve'1-Cemâl'e inkıyadı kat'iyyen istemez. Hep istediği, şehevânî ve nefsânî, nevalarında yaşamaktır". Onun için <2enâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'inde; "Nefsin nevasına tâbi' olma. Zîrâ seni tarîk-i Hak'tan izlâl eder" yâni şaşırtıp, helake götürür, buyurmuştur. Bugün dünya yüzün-
5/8 El-Münkızıı nıme'd-DııluL v. 1,2.
60
TASAVVUF! AHLÂK V
deki bütün hapishanelerde inleyen zavallıların çektikleri, hep nefislerine uyma yüzündendir. Öyle ise azîz kardeş, sen de bu nefsin arzularına uyma da, onun ıslâhı için halvetleri ihtiyar eyle ve o nefsi kemâle doğru sevk eyle. İşte sana güzel bir misal: İnsanlardan kaçan, yabanî kuşları tutup yiyen doğan dedikleri kuş vardır ki, tutulup bir yere kapatılır ve gözleri de bağlanır. Ancak sahibinin sesini duyar ve onun elinden beslendiği için, yalnız onunla ünsiyet eder. 30-40 gün içinde sahibine öylesine alışır ki, artık kovsanız da gitmez hale gelir. Sahibinin omuzlarında gezer, avlanmak istenilen kuş gösterilince derhal fırlayıp, o kuşu tutar ve getirir, sahibine teslim eder. Her ne zaman çağrıl-sa hemen icabet eder, kendi arzusuna göre hareket etmez. Bakın bu bizim için ne güzel bir ders-i ibrettir. Bir kuş bile bir halvette nasıl munis oluyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi baktıklarından ibret alıp, Hak'ka dönen ve ona tam ma'nâsıyla teslim olan kullarından eylesin, âmîn. Eşref-i Rûmî Hazretlerinin şu beyitleri de bizlere ne güzel bir derstir:
Bir göz ki ibret olmaya nazarında
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.
Halvet; kalbi, fikri, aklı, bedeni, bitmez tükenmez dünya kaygılarından, kederlerinden, dertlerinden kurtarır. Bu hal üzere sebat neticesinde kişi, îmânın tadını tadar. Nefsinde kemâl-i itminan hâsıl olur. Hem dünyası, hem âhireti ma'mûr olur.
İmâm-ı Şafii (rh.a) Hazretleri buyurur ki, herkim Allâh-ü teâlâ'dan kalbinin açılmasını istiyorsa ve ilmin hakikatlerine nail olmayı murad ediyorsa, halvete devam etsin. Az yesin, fâsıklar meclisinden uzaklaşsm, ahlâk ve edebden ârî ilim meclislerine bile gitmesin.
İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri de, halvetin faydaları hakkında şöyle buyurmuşlardır: Halvet, meşguliyetlerin yok olmasına, göz ve kulağın muhafazasına müsait en güzel bir yerdir. Çünkü göz, kulak ve diğer havaslar, hepsi kalbin yollan ve yurd-larıdır. Kalbe inen şeyler hep bunlar vasıtasıyla girer. Kalb bir havuz gibidir. Bahusus, göz, kulak vasıtasıyla bütün günahlar ve fena olan şeyler kalbe vâsıl olur. Kalb bir havuza benzetildi-ğine göre oraya akan sular, pis ve nahoş sular ise, artık bu havuzu siz tasavvur ediniz. Hem pis pis kokar ve hem de içindeki su-
ZİKRİN VE HALVETİN FAYDALARİ
lardan kat'iyyen istifâde edilmediği gibi etrafındakileri de mutazarrır edeceği aşikârdır. İşte halvetlerden maksad, bu havuzlarda biriken pis ve kokmuş suları boşaltıp, asıl havuzun, kuyunun içinden fışkıran temiz, berrak, tatlı suları çıkarıp akıtmaktır. Halbuki, kuyuya hâriçten mütemadiyen gelen pis sular ak-dıkça, fena, kötü şeyler onun içine atıldıkça, onu temizlemeye imkân olmaz. Yâni gerek göz ve kulak ve gerekse şâir havaslar dolayısıyla gönüle gelen günah ve yaramaz hareketler, kuyuya veya havuza akıtılan pis sulara benzetilmiş olmakla kuyunun veya havuzun temizlenmesi için evvelâ gelen su yollarının kapanmasının şart olduğu cümlece malûmdur. Bu ise, halvetten gayri yerlerde mümkün olmaz. Çünkü dışarıda bulunduğunuz müddetçe her ne kadar kapasanız da hakkından gelemezsiniz. Zîrâ ar-*kası gelen bir suyu zabtetmek pek kolay bir şey değildir. Bunun en kolayı halvetlerdir. İşte kalb, her ne zaman ki kendini meşgul eden bu gibi uygunsuz hallerden ve vesveselerden, şeytanın hâtıralarından, gözlerin günah şeylere bakmasından, kulakların günah şeyler işitmesinden ve diğer hastalıklardan kurtulduğu zaman, Cenâb-ı Hak'kın, kendisine bahşetmiş olduğu ezelî nimetleri, hikmetleri, ilm-i îedünnîsi, feraseti ve kemâlâtı birer birer meydana çıkararak, hem kendi gönlünün Hak'kın tecellîsine maz-har olmasına ve hem de bu sebeple etrafındaki cemiyet efradına son derece faydalı olmağa başlar ki yegâne sebebi, gönlün temizlenmesi ve cilâlanmasıdır. Zîrâ bu sayılan nimetler, hikmetler, ilimler zâten gönülde mevcut idi. Gönüle akan pislikler ile kapanmış bulunuyordu. Temizlenince tabiatiyle hepsi meydana çıkacaktır. Onun için böyle kırkar gün halvet usûllerine riâyetle yapılan halvetler, bu cevahirin meydana çıkmasına sebep olur. Kurbet-i ilâhiyeye, ilm-i ledünnînin telâkkisine, esrâr-ı Rabbâniye nurlarının gönüle inmesine rnüstehak olur, istihkak kesbeder. Yâni çalışan bir adam akşam üzeri gündeliğini alrnaya nasıl hak kazandıysa, bu halvetler sebebiyle de, gönüllerin nurlanmasına ve Hak'kın tecellîlerine mazhar olmasına hak kazanılır. Halvette; "Yâ Rab! Senin rızâ-yı şerifine tâlib bir kulum. Gınâ-i Ru-bûbiyetine merbut bir miskinim. Bâb-ı merhametinin etrafında bir sâilim. Hazîne-i keremine boyun bükmüş bir fakîrim. Senin kapının kölesiyim. Yüzüm kara, elim boş geldim kapına, beni
62
TASAVVUF! AHLÂK V
kapından boş çevirme yâ Rabbî!" diyenlerin duaları muhakkak reddolunmaz.
Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri ki, Şeyh'ul-Ekber diye yâd olunur, şöyle der: "Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin nimetlerinin ziyâdeliğini isteyen esrâr-ı ilâhiyenin, Hak'kın cömertlik hazînelerinden gelecek olan mevcudattaki nâmütenâhî esrarların kendisinde tecellî etmesine tâlib olan kimsenin halvet ve zikrullaha mülâzemet etmesi lâzımdır:' Zîrâ bu sebeple gönül tamâmiyle dünya işlerinden, fikirlerinden boşalmış olduğu halde Hak kapısında hiç bir şeye mâlik olmayan boynu bükük bir fakir gibi otursa, diliyle demese bile haliyle, "Yâ Rab! İşte ben senin kapına geldim, hem de eli boş, yüzü kara, lütuf, kerem ve ihsanını ummaktayım" dese, artık Cenâb-ı Hak, hazîne-i ilâhiyesinden o kuluna kim bilir neler lütfetmez. İlim deryası olur. Azîz kardeşim, muhterem evlâdım, esrâr-ı ilâhiye ve maârif-i rabbâniye-ye mazhar, ârif-i billâh bir kul olmak istersen, halvetlere devam et. Nefsini yen. Nefsine kul değil, Allah'a kul ol ki, Hızır aley-hisselâma verdiği ilmi sana da versin. Çünkü o müttekî kullarına kendinden, mektebsiz ilim verir. Yine onlara hem basîret, hem feraset, hem görülmemiş nûr verir. Onunla dünyada da âhirette de rahat bulur. Karanlıkta kalmaz, tehlikelere düşmez.
Cüneydi Bağdadî (k.s.) Hazretlerine sormuşlar: "Sen bu derecelere nasıl nail oldun?" Cevaben: "otuz seneden beri devam etmekte olduğu nefis mücâhedesinin bereketiyle eriştiğini" söylemiştir. Fakat öyle iken kendisi de ticâret erbabı olduğu halde, dörtyüz rek'at namaz kılmadan dükkânını açmazmış. Bir onun hâline bak, bir de bizim hâlimize...
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretlerinin şu sözü de ne kadar ehemmiyetlidir: "Siz ilmi ölenlerden alıyorsunuz. Biz ise ilmi, kendisine ölüm erişmeyen Hay-yu Kayyûm olan Zât-ı ecel-li âı fidan alıyoruz. Onun için aradaki farkı bulmak mümkün olmaz.
Binâenaleyh, hizmet sahiplerinin Allah rızası için yaptıkları halvetlerde Hak sübhânehû ve teâlâ'nın onlara olan ihsan, ikram ve i'zâzını ta'rife bile gücümüz yetmez. Hepimizin meçhulü olan, envâ-ı çeşit ilimler ki bunlar herkese nasîb olmaz. O gönülün bir cevheri, dünyanın bütün cevherlerinin üstündedir. Ne yâkûta benzer, ne de incilere. Bunlar gönül incileridir ki, Allâh-
ZtKRİN VE HALVETİN FAYDALARI
63
ü teâlâ insanı yaratırken vermiş olduğu; "Andolsun ki biz âde-moğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar (almışızdır" (5/9) buyurduğu gibi, o nâmütenâhî kerametler, hikmetler, ilimler, hep bu gönülde, Hakkın ezelde koymuş olduğu cevherlerdir. İşte, Peygamberân-ı ızâm Hazerâtı, işte evliyâ-yı kiram, bunların ilimleri, hikmetleri, mucizeleri-, kerametleri, kemâlleri hep Hak'kın ezeldeki ihsanının kuldaki tecellîsinden başka nedir? Sen de o Allah'ın kulusun. Sende de kim bilir ne cevherler var? Fakat üstü örtülmüş, gömülmüş, kararmış, senin himmetini bekliyor. Artık uyuma devri geçti. Kalk halvete gir, Hak'ka yalvar. Zîrâ sen bu âlemin malı değilsin. Burada misafirsin. Senin yerin Cennet ve Cemâl-i ilâhiyenin müşâhedesidir. Bunu, bu fânî âlemin on para etmez zevk-u safâsına ve saltanatına feda etme. Kendine yazık edersin. Günahlara dalıp, Hak'kın rızâsını, fırsat elde iken sakın kaçırma.
İbn-i Uceybe (k.s.) İbn-i Atâullah'ın (k.s.) "Kalbe uzletten başka birşeyin fayda vermediği" sözünü şerh ederken der ki; "Uzlet, kalbin Allah teâlâ ile yalnız, başbaşa kalmasıdır!' Bâzan bu yalnızlıktan halvet murad olunur ki, cismin de, kalıbın da, Allah ile yalnız başına kalmasıdır. Zîrâ kalblerin Allah ile yalnız kalması mümkün değildir. Ancak kalıbın, cesedinden ayrılmasıyla mümkün olabilir. Tefekkür ise, kalbin Hazret-i Allah'a seyridir, gidişidir. Bu gidiş de iki kısımdir^JBinTjmânj/e tasdîk hususundaki tefekkürdür. Birisi de, şühûd ve a^ânjgfekkürüdür. Binâenaleyh, kalbe en faydalı şey, bu tefekkürle beraber olan uzleF ve halvettir. Zîra uzlet ve halvet, adetâ perhiz gibidir. Tefekkürler de bunun ilâcıdır. Perhiz olmadan ilâçlar fayda vermiyece-ğinden ötürü, doktorlar evvelâ hastalığın nev'ine göre, şunu veya bunu ve falan şeyleri kat'iyyen yemiyeceksin derler. Sonra da ilâçları verirler. Perhizlere dikkat edilmediği zaman nasıl ilâçlar fayda vermezse, tefekkürsüz, düşüncesiz halvetler de fayda vermezler. Onun için halvet perhiz, tefekkür de ilâç mesabesindedir. Biz bunlara murakabe deriz. Bir halvette on murakabe vardır ve 40 makam üzeredir. 40 günde tamam olur. 20 veya on günde olanlar kâfî değildir. Halvetten maksad, kalbin içindeki pislik-
5/9 îsrâ, 70.
64
TASAVVUFI AHLAK V
I
ZİKRİN VE HALVETİN FAYDALARI
lerin boşaltılmasıdır. Kalbdeki pisliklerin boşaltılıp, kalbin temizlenmesinden maksat da, kalbin mülk ve melekût ve ceberut âlemlerinde dolaşmasıyla ve oralardan alabildikleri ma'lûmat-ları, feyizleri, nurları, ilimleri, esrarları, âlem-i mülke dönünce etrafındaki kabiliyetli kimselere duyurması ve bildirmesidir. Bu tefekkür Ve murakabelerin meşguliyetlerinden maksat, tahsil olunan ilmin kalbde yerleşmesidir. îlm-i ledünnî denilen, ilm-i bil-lâhın kalbde yerleşmesi, kalbin en güzel bir devası ve ilâcıdır. Aynı zamanda kalbin sıhhat ve selâmetidir. Allâh-ü teâlâ Hazretleri, böyle kalblgre, kalb-i selim diye ad vermiştir. Kıyamet gününde mal, mülk, evlât, ıyâl gibi hiçbir şeyin fayda vermeyeceği, ancak böyle bir kalb-i selîm ile gelenlerin müstesna oldukları buyurulmuştur.
Öyle ise azîz ve muhterem kardeş, imdi sen hiç olmazsa her-gün akşam olup da evine çekildiğin zaman yatmazdan evvel bir saatçik olsun kendini murakabeye çek. Kendini bir yokla, hattâ bu yoklamayı her an yap, kendini daimî kontrol altında bulundur. Bak bakalım nefeslerin ve ömrün Hak'km rızâsı yolunda mı? Yoksa rızâsı haricinde mi geçmektedir? Eğer rızâsı yolunda isen buna şükr etmek gerektir. Yok, rızâsı hâricinde isen ki, gazabı mûcibdir, bundan derhal dönüp, tevbe ve istiğfarla, nedamet ve pişmanlıklarla bir daha yapmamağa çalışmalıdır. Kendisini kontrol altına almıyan insan ise, ebedî hüsrandadır.
Yine kalbi bir mideye benzetmişler. Nasıl ki mide, haddinden fazla ve çeşitli şeyleri yiyince, tabiî olarak bunları hazımda çok güçlük çeker ve fesada uğrar. Artık yediklerini hazmedemez hale gelir ve yediklerini çıkarmağa başlar. Derken zayıflayıp yataklara ve ameliyatlara muhtaç olur. Bunun en kolay çâresi, için-dekilerini çıkarıp, perhiz etmek ve bir daha böyle fazla şeyler yememektir. Midelerin doluşu hastalıkların başı, perhizler de ilâçların başıdır. Kalb de bir bakımdan tıpkı mide gibidir. Hâtıralar, meşguliyetler, hayaller, vesveseler, çok işler sebebiyle mide gibi hasta olur. Bâzan da ölümle neticelenir. Midenin ameliyatı ve temizlenmesi, bir dereceye kadar kolaydır, kalbe benzemez. Kalb ameliyatları daha zor ve güçtür; bahusus, ma'nevî hastalıklar ve ameliyatlar... Binâenaleyh, en güzel ve en kolay çâre bu gibi hâtıralarla, meşguliyetlerle kalbi doldurmamak, hayal, ves-
vese ve şeytanî kuruntulara yer vermemektir. Çünkü bunlar neticesinde insandaki ma'neviyat; bakarsınız ki ölmüştür. Cesedi yaşasa bile artık ona va'z ve nasîhat kâr etmez. Kendisi de düşünüp tevbe edemez. Zîrâ hepinizin ma'lûmudur ki dolu olan bir kaba, içindekiler boşaltılmadıkça başka birşey koymak mümkün olmaz. Gönül de böyle dünya sevgisi ve meşguliyeti ile dolu olunca, artık böyle gönül sahipleri için, Hak sevgisi, âhiret sevgisi, kitab sevgisi, Peygamber sevgisi denilen şeyler hep dillerdedir; içeride ise birşey yoktur. Mutlaka terazi gibi iki tarafı denk olursa, o adam rahat eder. Onun için muhakkak lâzım olan şey bir mü-rebbî ve mürşid bularak, onun terbiyesi altında halvetlere devamdır. Öyle hemen bir iki halvette işi oldu zannetmek de büyük bir hatâ ve noksanlıktır.
Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretlerinin 18 halvet yaptığı ve şeyhi-miziriıde 24 halvet yaptığı, Gümüşhaneli (k.s.) Hazretlerinin ise, hemen hemen bütün ömürlerini riyâzâtla geçirdikleri, geceleri uyumayıp, ancak öğle namazından biraz evvel, oturduğu yerde bir miktar uyudukları bilinmektedir.
İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri de öyle değil mi? Bu riyâ-zât sahiplerinin sayılarını ancak Allâh-ü teâlâ bilir, demek daha doğru olur zannederim.
Üftâde. (k.s.) Hazretlerinin çilehânesi ve bahusus hacı Bayram Velî (k.s.) Hazretlerinin, Ankara'daki câmiinin altındaki çi-lehânesindeki ufacık, daracık çilehâneler, hep ma'nen bu hasta kimselerin tedavileri için yapılmış ameliyathanelerdir. İşte, buralarda yetişen o zevât-ı muhteremelerin her birisi bir dünyâya bedel, eşi emsali pek nâdir kimselerdir. Sebebi de, muvakkat bir zaman halkdan kaçıb, Hak ile baş başa (ta'birde hatâ olmaz in-şâallah) kalmalarının neticesinde ve Hak'kın lütuflarına maz-har olduklarının alâmetidir ve semeresidir. Halvetler birer has-tahaneye benzetilebilir. Hastahaneye girmek, ölmek için değil, muvakkat bir zaman tedavi olup, daha sağlam ve daha sıhhatli olarak vazifesini yapabilmek içindir.
Hasta oldukları vakitte, bahusus ameliyata muhtaç olunduğu zaman, hastahanelere gitmeyen ve kendini tedavî ettirmeyen kimselerin akıbetleri çok defa nasıl ölümle neticelenirse, ma1 nen ve fikirleri, gönülleri, elleri işlerle dolu iş sahipleri de, teda-
66
TASAVVUF! AHLÂK V
vi olmak için ma'nevî hastahaneler olan halvetlere girmezlerse, bunlar da ma'nevî ölümlerle neticelenirler ki bu ölüm, öteki ölümden daha tehlikelidir. Zîrâ maddî ölümde, kolera veya iç hastalıkları gibi hastalıklardan biriyle ölenlerin îmânları olduğu takdirde hükmen şehid sayıldığı da mervîdir. Fakat ma'nen, gönül hastası, kalb hastası, rûh hastası olanların hiç de böyle bir mazhariyetleri yoktur.
Bu hususda Cüneyd (k.s.) buyururlar ki "En şerefli meclis, tevhîd meydanlarında tefekkür ve murakabe ile oturmaktır"
Ebül'-Hasen (k.s.) der ki: "Halvet ve uzletlerin meyveleri, Cenâb-ı Hak'kın ihsan ve ikramına mazhar olmalarıdır ki^bu
jja dörttür:
f 1 - Gözlerinden perdeler kaldırılıp, ehl-i basîret sahibi oluf\ Hazret-i Ömer (r.a.)ın Medîne-i Münevvere'den, Acemistan'daki ordusunu ve kumandanını görüp sesini duyurduğu gibi.
2 - Rahmet-i ilâhiyenin inmesine nail olur.
3 - Hakîkî muhabbet-i ilâhiyeye kavuşur.
^4 - Dilinde bundan sonra doğruluktan başka birşey bulun^ maz. Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerine herkesin (Muhammed'ül-Emîn) dediği gibi, bu da sadâkatiyle şöhret bulur. Halvetteki faydalar ise, on adettir diye zikr olunmuştur:
1 - Lisan afatından emîn ve sâlimolur. Çünkü yalnız olan kimse konuşmak istese de, konuşacak kimse bulamaz.
2 - Göz afatından emîn ve salim olur. Çünkü bakmak istese de, göreceği ve kendisini günaha sokacak kimse yoktur.
3 - Aynı zamanda kalbin riya ve gösterişten masun ve mahfuz kalmasına sebeptir.
4 - Dünyâda zühd denilen nimete mazhar olmasına ve tükenmez hazîne olan kanâate nail olmasına vesîle olur. Zühd ve kanâatte ise, kulun şeref ve kemâli vardır.
5 - Şerli kimselerin sohbetinden selâmet bulur, rezil ve âdî kimselerle görüşüp konuşmaktan ve bunlarla sohbetten kurtulur. Çünkü bunlarda büyük fitneler vardır.
6 - Zikre ve ibâdete meydan kalır. İyilik ve takvaya azim ve
sebat hâsıl olur.
7 - İçinin, sırrının ve gönlünün başka şeylerle meşgul olmayıp, tamamiyle Hak'ka teveccüh edişinden nâşî, ibâdetin ve mü-
ZİKRİN VE HALVtllN tAYUALAKI
nâcâtının lezzetini, tadım duyar da artık o halden ayrılmak istemez. İyi şeylerin tadını alanlar gibi.
• Ebû Tâlib'il-Mekkî (rh.a) Hazretleri, on-seneden fazla şehre inmemiş ve Mekke dağlarında ot yemek suretiyle yaşamış. Fakat vücudu da yeşile dönmüştü. Ondan sonra şehre gelmiş (Kût'ül-Kulûb) adlı eserini yazmıştır. Onda der ki; "Kişi halvetteki ibâdetinin halâvet, tad ve lezzetini, kuvvet ve kudretini, hem de neş'esini duymadıkça ve artırmadıkça sadık bir mürîd olamaz" Yâni dış âleminde iken duymadığı lezzet ve neşâtı, halvet halinde mutlaka duyması lâzımdır.
8 - Halvette, hem kalbin hem de bedenin rahatı vardır. Dış hayatta ise, hem bedenin yorgunluğu hem de kalbin üzgünlüğü vardır.
9 - Halvette, hem nefsini ve hem de dînini sıyânet ve muhafaza vardır. Aynı zamanda şerlilerin şerrinden ve husûmetlerinden emniyet ve selâmet vardır.
10 - Halvette, tefekkür, murakabeler ve ibretlere imkân hâsıl olur ki, halvetteki en büyük maksat ve faydayı elde etmiş olur.
Halveti en çok medh edenlerden biri olan, Muhammed Si-fâr ibn-i Hanbelî (k.s.) der ki: "Yalnızlığa alıştım. Vâhıd-i mutlak olan Hazret-i Allah ile ünsiyet eyledim. Ünsiyetim devam etti. Zevk ve sürürüm arttıkça arttı!' Yâni bizi de böyle Hak celle ve alâ ile ünsiyete teşvîk ve tergîb etmektedir.
Doktor Mustafa Sıbâî der ki: "Allah aşkıyla gönülleri yanan kimselere vâcibdir ki, hergün ve her zaman, saat be'saat, yâni her fırsat bulduğu ve boş kaldığı zaman derhal ruhunu Allah celle ve alâ canibine seyr ettire. Seyr-i billâh ede. Nefsini ahlâk-ı mezmümelerden sâf, temiz ve katkısız kıla. Ahlâk-ı mezmû-melerden tamamiyle sıyrıla. Üzerinde kötü huy ve ahlâklardan birisi olmaya. Ahlâk kitaplarını okuyup, iyi ve kötü ahlâkları öğrene. İnsanları ızdıraplara düşüren hayattan uzak kala!'
Bu halvetler insanı muhâsebe-i nefse sevk eder de, gerek ibâ-detlerdeki noksanlarını ve gerek hayırlara iştirak edemediğinin hesabını, va'z, nasîhat ve hikmet meclislerinden mahrum kaldığını veya yapmış olduğu hatâlarını ve insanlarla münâkaşalarını (ki, hepsi gönlü hasta eden veya ölümüne sebep olan şeylerdir.) düşündürür ve bütün bunlardan kurtulmasına sebep olur.
ZİKRİN VE HALVETİN FAYDALARI
Allah'ını hatırlatarak, onunla ünsiyeti te'min eder. Hem de Cennet ve Cehennem'i, mîzânı, ölüm hâlini, ölümün ızdıraplarım, ölümden sonraki kabir hâlini, sorgu, suallerini ve cevaplarını düşünmeğe fırsat verir ki, bunların en selâmetli yeri muhakkak halvetlerdir. Bu sebebden Cenâb-ı zü'1-Celâl ve tekaddes Hazretleri, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerine teheccüdü farz kılmıştır. Çünkü herkes uykuya dalmış, ses şada kesilmiş olduğu bir sırada Mevlâ ile bulunabilmek, ona ibâdet edebilmek ve onu zikr etmek, bulunabilir birşey değildir. Binâenaleyh, biz ümmetlerine de yakışan, tıpkı onun yaptığı gibi erkenden yatıp, geceleri kalkarak, teheccüd namazını kılmak ve zikrullah ile meşgul olup, kendimizi de şöyle bir teraziye koyarak tarttıktan sonra, hayırlı işlerimize şükreder, yaramaz ve kusurlu ve rızâ-yı ilahîyyeye muhalif bulduğumuz hareketlerimizi de, tevbe edip ıslâhına çalışmak mecburiyetinde kalırız zan ederim. £îrâ bu gece tâatlerin-de ve zikirlerinde, Hak'ka vuslata imkân daha kolaydır. Bu suretle de serî 'at-i garrâ-yı Ahmediye'ye daha sıkı sarılır ve Cennete de daha ziyâde liyâkat kesbeder. Halvetlerde ve bahusus gece namazlarında ve zikirlerinde öyle lezzetler vardır ki, bunu ancak erbabı ve Hak'kın ikram ettiği kullan bilir. Gündüz akşama kadar zirâat, ticâret ve san'at gibi işlerle yorulup, kafası şişen ve hemen uyuyup kendisini dinlendirmeye çalışan kimselerin tabiî olarak bu lezzetlerden hiç haberi bile olmaz. Söylerseniz kulağına da girmez. Çünkü gönül kabı dünya ile doludur. Dolu destiyi boşaltmak kolaydır. Fakat öyle dünya işleriyle dolan bir gönlü boşaltmak pek de kolay birşey değildir. Seneler-denberi kafasına yerleşmiş olan dünyanın fânî de olsa, bitmek ve tükenmek bilmiyen meşguliyetleri hemen bir anda gönülden çıksın da, zikrini, fikrini lâyıkıyla yapabilsin, elbette bu olacak şey değildir. Testideki veya herhangi bir kaptaki suyu veya bir mayii boşaltmak kolaydır ama bazan koyu ve bulaşık şeyler vardır ki, bir türlü kabı temizleyemezsiniz. Ne kadar uğraşsanız yine bakarsınız ki, ya kokusu duruyor veya içindeki yerleşmiş ve pas-lanmıştır. Artık o kabı atmaktan başka çâre yoktur. Temizleneceğine ümidiniz kalmamıştır. Bunun gibi paslanmış, sertleşmiş, kararmış kalblerin, gönüllerin cilâsı da, temizlenmesi,de böyle zordur. Bundan dolayı, İbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretleri ibâdet
ve teheccüd namazlarının arkasından dermiş ki: "Eğer melikler, hükümdarlar hattâ servet sahihleri beyler, paşalar bizim nâ-ıl olduğumuz lezzetleri bilmiş olsalar, bizim elimizden almak için bizimle mücâdeleye, muharebeye kalkışırlardı!' (5/10)
5/10 Bkz. Müzekkerât fî Fıkhı's-Sîret, sh, 18.
70
TASAVVUF! AHLÂK V
Kötü Huy ye Mezmûm Ahlâklar
Ahlâk-ı hamîdeyi, mümkün mertebe elimizden geldiği, dilimizin döndüğü ve aklımızın erebildiği kadar îzâh etmeğe çalıştık. Şüphesiz bunlar her mü'min ve muvahhid için ve hattâ her akl-ı selîm sahibi için memdüh ve mergüb şeylerdir. Fakat bunların, insanın içerisine yerleşmesi ve mucibince amel edilmesi bir meseledir. Çünkü bilmek başka, yapabilmek yine başkadır. İnsanın bildiği iyi şeyleri her zaman ve her yerde yapabilmesi pek büyük bir muvaffakıyyet olup ancak Cenâb-ı Hak'km o kimseye karşı aşikâr olan bir sevgisinin ve tevfîkinin alâmetidir. Buna mazhariyyet, her bakımdan tebrike şayandır. Bizim gibi zua-fânın ise, bu gibi, herkesin sevip beğendiği güzel ahlâk ile ah-lâklanması pek çok mücâdele ve mücâhedelerdeki muvaffakiyetine bağlıdır.
İnsanın, mücâhededeki ihlâsı nisbetinde ve Cenâb-ı Hakkın tevfîk ve yardımı neticesinde bu güzel huylara, ahlâka sahip olabilmesi için, bir de bu iyi ahlâkın tam zıddı olan ve herkesin nefret edip sevmediği, istemediği, hattâ bu kötü huylara mübte-lâ olan zavallıların bile hoşlanmadıklar! ve istemeye istemeye her nasılsa tutulmuş oldukları kötü huyların neler olduğunu ve bunlardan nasıl kurtulunacağını bilmesi lâzımdır. Bazı bedbahtlar istedikleri ve çırpındıkları halde, bir türlü kötü huylarından kurtulamazlar. Bunun başlıca sebeplerinden biri de kötü itiyâd ve alışkanlıkların küçükten beri köklü âdetler hâline gelmesidir. İşte o canım, herkesin sevip bayıldığı; Hak'kın da, halkın da istediği o güzel ahlâk ve huylar, bu kötü, çirkin ve hiç kimsenin de istemediği kötü huylardan, kötü ahlâk ve âdetlerden kurtulmadıkça mümkün olamıyacaktır.
O hâlde bunları yazmak, söylemek ve bildirmek de hemen her bilgi sahibi müsİümamn başlıca vazifelerinden biri olsa gerektir. Çünkü batağa düşen ve boğulmak tehlikesinde bulunan veya yangın veya enkaz altında kalan kişileri kurtarmak nasıl her kuvvet ve kudret sahibinin vazîfesi ise, böyle ma'nevî pisliklere düşen ve akıbetleri yanarak veya boğularak ölenlerden çok daha fecî olan ve aynı zamanda âhıretin ma'nevî ni'metlerinden de mahrum olarak dünya hayatına gözlerini yumanları kurtarmak borcumuz ve vazifemiz olmaz mı dersiniz?
Bu sebepten, kusurlarla dolu olan bu fakir kardeşiniz, kendisi de günahlara gark olmuş olduğu halde, yine kardeşleri için faydalı olmağa çalışmayı bir vazîfe saymaktadır. Bu tarz hareketim, "Ben kurtulmuşum, kendim olgun ve kâmil bir adamım, şimdi sizleri de kurtarmaya çalışıyorum" demek değildir. Böyle bir şeyi hatırıma getirmek bile benim için büyük bir kusur olurdu. Mevlâ cümlemizi fazl-ı keremiyle sevmediği ve hoşlanmadığı bilcümle kötü huy ve ahlâktan ve fena i'tiyâtlardan muhafaza buyursun, âmîn.
Gerek günahlar (ister ufak, ister büyük olsun) gerekse fena ve çirkin huy ve i'tiyâdlar, hep insanın ma'neviyâtını mahvedip öldüren, kalbini perişan eden, ruhunu ve iç âlemini tamâmiyle yok eden birer zehirdir. Büyük ve küçük günahlar ile kötü huy ve itiyâdlar çeşitli fıkıh, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında birer birer yazılmıştır. Bizler ne yazık ki, ne bunları okuyor ve ne de bunların kötü âkibetlerini düşünüp, kaçınabiliyoruz. Tabiî bu bizim dindeki ihmalkârlığımızın, dünyaya fazlasıyla kıymet verip onun için çalışmamızın ve bir de şu dinsiz garbı taklîd edip onların her hareketini pek iyi bir şeymiş gibi benimsememizin neticesidir. Bu ise yine dîn ve îmândaki za'fımızın alâmetidir.
Bu yazacağımız günahları ve ma'nen istenmeyen kötü huyları bilmek, zehirli ilâçları, tehirli mikropları bilmek gibidir. Artık bunlardan kurtulup kaçınmak elbette okuyucuya aittir. Bunun misâli şudur: Bir doktor gelir, zehirler ve mikroplar hakkında bilgiler verir ve bunlardan korunmak için ne lazımsa bildirir. Sonra isteyen dikkat eder, korunur. Korunmayan hem kendisinin, hem de birçok kimselerin, kendisi gibi fena akıbetlere düşmesine sebep olur. Hayra delâlet edenler daimî sevablara nail oluyorlar-
sa, günahlara ve kötülüklere sebep olanlar da kendilerine uyanların günahları misilli günahlara müstehak olurlar. Bu günahlar işlendiği müddetçe, hayatında da, hayâtından sonraki âhiret hayâtında da defterine geçirilir. Bu ne kadar acı bir akıbettir. (Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle acı akıbetlere düşmekten muhafaza buyursun, âmîn.) Bu çirkin ve acı akıbetten kurtulmak için birinci çâre, i'tikâdı düzeltmek ve ehl-i sünnet v'el-cemâat mezhebini kabul edip ona göre hareket etmektir ki, bunun îzâhı akâid kitablarından ve hoca efendilerden öğrenilebilir.
Bid'at ehli olan mezheblerin hiç birisinde hayır yoktur. Çünkü hepsinin temeli çürüktür. Çürük temel üzerine kurulan binalar gibi göçmeğe mahkûmdur. Şimdiye kadar hiç bir ehl-i bid1 attan evliya gelmemiştir. Bütün evliyalar, hep ehl-i sünnet olanlardır.
İkincisi: Mutlaka içten gelen bir anlayışla kusurlarını anlayıp, bunların terkinin lüzumuna kail olan her bahtiyar, şartlarına riâyetle, tevbe-i nasûh denilen ve bir daha bozulmayan tevbe-yi etmelidir.
ıcyocJ\n\ H/itfULU/\(JtV ŞARTLARI
Tevbenin Kabulünün Şartları
Tevbe etmemek te büyük bir günahtır. Tevbenin kabulü için gerekli bazı şartları vardır:
Birincisi: Ömründen ibâdetsiz ve tâatsiz geçirmiş olduğu günlerle, şehvetine uyduğu anlara nedamet duymaktır. İbâdet-sizlik ve şehvetlere uymak Allâh-ü teâlâ'ya tekarrübe manîdir. Bunları derhal söküp atmak, bir daha ısyân ve ibâdetsizlik ve şâire gibi gafletlere düşmemeye çalışmak lâzımdır. Tevbeye niyet eden kişi, ömrünü böyle gaflet ve günah ile geçirmekten son derece sakınmalıdır. Bunun için en kolay çâre, eskiden edindiği ve kendisini günaha sokan, ibâdetlerden ayıran bütün arkadaşlarından ayrılıp, Hak yolcusu, ibâdet ve tâatte müdavim olan temiz ve sâlih arkadaşlar temin etmek, hattâ îcâb ederse memleketi de değiştirmektir. İşte bu tevbe bütün hayırların başı ve anahtarıdır. Böyle olmadıkça hakîkî bir tevbe ve tam bir dönüş olamaz. Bu tevbe, bütün muamelelerin de esâsıdır. Haller bu tevbe ile açılır. Keşifler, kerametler, devletler, saadetler hep bu tevbe-den sonra hâsıl olur. Herkesin bilmesi lâzımdır ki, bu tevbe herkes için farz-ı ayındır. Bunu bilmemek kadar yanlış birşey yoktur. Herkim bu tevbeye farz-ı ayın değildir derse, küfründen korkulur.
Sehl'in oğlu Muhammed der ki: "Bütün işlerin başı, farz olan bu tevbedir. En büyük ukûbât ve ceza da, bu tevbeyi unutup gaflete düşmektir. Binâenaleyh, Hâlık sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin rızâsını ve sevgisini isteyen ve gayb ilimlerine muttali olmak isteyen ilk önce tevbeye sarılmalıdır!' Gayb ilmi, Hızır aley-hisselâma, Hak sübhânehû ve teâlâ tarafından verilen ve bildirilen ilimdir ki, mektepsiz, medresesiz ve kitabsız, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'kın sevdiği ve dilediği kullarının kalbine bahş ve lütfettiği bir ihsân-ı sübhânîdir. İşte insan, ancak böyle bir ilme eriştikten sonra hakîkî mü'min ve hakîkî bir insân-ı kâmil olur. Artık onun değerini ölçecek bir kuvvet ve kudretimiz kal-
maz. Bu gibi muhterem ve mübarek insanları görmek ve bilmek de pek kolay olamaz. Zîrâ dış âlemleri pek acâibdir. Maalesef bazan onlardan ürküp, nefretle kaçanlar da bulunur. Çünkü onu da kendisi gibi dünyayı sevmiş, süslenmiş, giyinmiş, kuşanmış bir kimse olarak görmek ister. Öyle yakası paçası dağınık, tozlu, topraklı görünce, tabiî kaçacaktır. Binâenaleyh, bunları lâyıkıyla bilmek herkese nasîb olmaz. Zîrâ bunlar da kendilerini halkdan saklarlar. Peygamberler gibi me'mur olmadıklarından, kendilerini halka tanıtmış olsalar, elbette rahatları kaçar, Hak ile olmağa artık vakit bulamaz olurlar. Onun için dâima hallerinin örtülü ve kapalı kalmasını isterler.
İşte, azabın en şiddetlisi, insanları böyle bir kemâle ulaşmaktan alıkoyan tevbeyi, istiğfarı bırakıp, gafletle ömürleri zâ-yî etmektir. Tevbeyle beraber insanın Hâlık sübhânehû ve teâlâ-nm sevgi ve rızâsına manî olan bütün günahları da bırakması şarttır. Çünkü günahlar, insanları Hak'ka hiçbir zaman yaklaştırmazlar ve sevdiremezler. Zîrâ günahların hepsi ma'nevî pisliklerdir. Hâlık ise, tevbekâr ve her bakımdan temiz olanları sever.
Mûsâ aleyhisselâm, Hızır aleyhisselâma şöyle bir suâl sormuş: j'Allâh-ü teâlâ Hazretleri seni hiç bir kimsenin bilmediği gayb ilmine ne sebeble muttalî kıldı?" O da; "İsyan ve günahları terk sebebiyle" cevabını vermiş. Zîrâ Allâh-ü teâlâ'nın haram kıldığı şeylerden en ufak bir zerreyi bile terk etmek, pek çok nafile ibâdetlerden hayırlı olduğu da ayrıca bildirilmiştir. Çünkü alıştıktan sonra ibâdet kolaydır. Fakat alışılmış ve artık kendisine mal edilmiş bir âdeti, bir huyu, bir günahı terk etmek pek zor ve müşküldür. Binâenaleyh, onu terk, elbette pek büyük se-vabla mükâfatlandınlacaktır.
Tevbe-i nasûhun ikinci şartı:
Günahlardan kaçmaya muvaffak olduktan sonra mühim bir nokta daha vardır ki, o da, vurduğu, dövdüğü, sövüp sayarak şerefini kırdığı, ırz ve namusunu haleldar ettiği kimselerle he-lâllaşmaktır. Bu helâllik alınmadıkça tevbe sahîh olmaz. Aynı zamanda helâllik ile beraber, gasbettiği, üzerine geçirmiş olduğu şeyleri sahiplerine iade ve red etmek de şarttır. Şayet, aldığı şeyler kaybolmuş veya yenilmiş ise bedellerini ödemek lâzımdır. Hattâ büyüklerimiz bu hususta çok titiz davranmışlar ve rehin
TEV BEN İN KABULÜNÜN ŞARTLARI
olarak verdikleri kıymetli şeyleri, borçlarını ödedikten sonra almaları îcâb ederken, belki başkalarının mallarıyla karışmıştır da benimki değildir diye, geri almadıkları rivayet olunur. Zîrâ kul hakkı pek büyük, vebali çok, tehlikesi büyüktür. Üç beş kuruş dünya metâı için bu kadar günaha girmeye ne lüzum var? Binâenaleyh, mücâdele ettiği veya haksız olarak buğzedip tahkîr ettiği kimselerle helâllaşmak ve onların rızâlarını almak gerekir. Çünkü müslüman, müslümanın kardeşi olduğu gibi, ona zulmetmesi veya hıyanet etmesi tabiatiyle hiç yakışmayan bir şeydir. Zâten insana bir müslüman kardeşini tahkîr etmesi şer olarak kâ-fîdir. Zîrâ her müslümanın üzerine, müslüman kardeşinin kanı, malı, ırzı haramdır, artık gerisini biz düşünelim.
Müslümanların birbirlerine ikramlar ve ihsanlarda bulunmaları, sevgi ve saygı göstermeleri iktizâ ederken, aksine birbirlerine karşı, insanlığa da, İslâm'lığa da yakışmaz bir şekilde tecâvüzde bulunmak, karşısındakini küçük görüp ona karşı gayr-i insanî hareketlerde bulunmak, elbette affolunmaz kabahatlerden ve günahlardandır. Onun için bu hatânın tashîhi, yalnız öyle "Tevbe ettim; bir daha yapmıyacağım" demekle tamam olmaz. Mutlaka o kardeşinin gönlünü almak ve hatırını hoş etmek ve bir de ondan helâllik almak lâzımdır. Arkadan yapılan gıybetler de böyledir. Yalnız tevbe kâfî değildir. O kardeşden özür dilemekle helâllik almak mutlaka lâzımdır. Zîrâ müslümanın kıymeti ind-i ilâhîde pek büyük ve kıymetlidir. Onun rencide edilmesini kat'iyyen istemez. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak tekaddes ve teâlâ Hazretleri bu hususta kullarına: "Benim seni affetmem için evvelâ o kardeşinle helâllaş ve ondan af dile, özür beyân et, sonra bana gel, bana dön ve benden af dile, yoksa başka türlü affın mümkün değildir" diye buyurur. Böyle olmazsa yarın kıyamet gününde, o hakaret eden ve hürmetsizlik gösteren kişi, dövüp, sövdüğü veya arkasından gıybetini yaptığı kimseye verilmek üzere sevaplarının alınıp hakaret gören müslümana verildiğini görecektir. Daha yetmezse bu sefer de o hakîr görüp dö-ğülen, söğülen kimsenin günahları alınıp, döven, söven, ırz, namus, şeref ve haysiyyetini pâyimal eden kimsenin üzerine yüklenir. Aman Allahım ne büyük facia! Bu felâketler hep müslü-manların birbirlerinin hukukuna riâyet etmemeleri ve dilleri ile
76
TASAVVUF! AHLAK V
tecâvüzde bulunmaları sebebiyledir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi akıbetlere düşmekten korusun, âmîn.
Bu akşam, Medîne-i Münevvere'de Harem-i Şerîf kütüphaneleri müdürü ve aslen Konya'lı^aynı zamanda hafız, âlim ve şâir olan bir zât, bize yatsı namazını kıldırdı ve yapılan ricalar üzerine bize küçük ve kısa bir menkıbe zikretti. Şöyle ki; Uhud muharebesinde ahidlerini bozan, (Benî Nadîr) denilen bir Yahûdî kabîlesi vardır. Uhud muharebesi neticelenince, ordu bu kabileyi muhasara etti. Bunlar mallarını bırakıp başka bir diyara sürüldüler. Şimdi bu kalan ganimet mâlları, o zamanın usûlüne göre İslâm askerleri arasında taksim olunurdu.
O zaman Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri ehl-i Medine'ye hitaben -ki, bunlara (Ensâr) denilir- "Siz bu ganimetten hakkınıza isabet edecek olan kısmı almayın da, Mekke-i Mii-kerreme'den mallarını mülklerini terk edip, hicret eden ve dört buçuk seneden beri sizlerin evlerinde ve himayelerinizde bulunan bu kardeşlerinize verelim, ben de sağdığımda onların birer mülk sahibi olduklarını görmek isterim" demesi üzerine, Medi-ne'li ensâr zev'il-ihtirâm Hazretleri hep birden:
"Yâ Resûlallah biz hakkımızdan feragat ederiz. Ganimetin hepsi onların olsun; ancak bir şartımız var. Onlar bizim has mi-sâfirlerimizdir. Onların evlerimizden ayrılmalarına ve bizi bu şereften mahrum etmelerine kat'iyyen razı olmayız. Onlar bizim medâr-ı iftiharımız kardeşlerimizdir. Onların bizim evlerimizi terk edip, yeni evlerine gitmelerine gönlümüz kat'iyyen razı olmaz'' diyerek, kardeşlerine karşı içlerinde duydukları sevgi ve saygıyı açıklamakla, İslâmiyetin nasıl erişilmez, ne büyük ve ulvî bir din olduğunu ve aynı zamanda o günkü ashâb dediğimiz müslüman-ların mertebesine erişecek kimselerin kıyamete kadar bir daha bulunmasına imkân olmadığını, dünyâya bilfiil duyurmuş ve göstermişlerdir. Eşi bulunmayan bir devir ve bir ümmet!
Evet, insan çok bilgi ve çok servet sahibi olur, hattâ çok da âbid, zâhid ve sofu olabilir. Gündüzleri oruçlu, geceleri de sabahlara kadar ibâdet edebilir ve pek büyük bir evliyadır da, fakat hiç bir zaman bir sahâbî olamayacağı gibi, onların mevkiine erişmek te kimsenin elinden gelmez.
İşte bugün bizim hâlimiz ma'lûm, utanmadan bir de kendimizi bir şey sanarak, ne büyük lâflar ederiz. Ne onların sabırla-
iL.votıi\ıı\ KAtSULUMUN ŞARTLARI
rı, ne takvaları, ne de mücâhedeleri ve ne de ibâdetleri gibi ibâdetlerimiz var. Aynı zamanda onlar, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimizin etrafında nasıl pervane gibi dönüp dolaşırlardı. Onun emirlerini yerine getirebilmek için ne mallarını ve ne de canlarını gözleri görmüyordu. Şehitlik onlar için bulunmaz bir nimet ve tükenmez bir hazîne idi. Cenâb-ı Hak kusurlarımızı affetsin de onların şefaatlerine bizleri de nail buyursun, âmîn.
Tevbelerin kabû*»i için üçüncü şart: Bütün işlerinde sünneti seniyyeye son derece riayetkar olmaktır. Zaruret olmadıkça sünnetlerden hiç birini terk etmemektir. Gerek yemekte, gerek giyimde ve gerek görüşüp konuşmada ve bahusus namazlardaki sünnetlere, abdestteki, taharetteki sünnetlere ve bir de âdâb-ı muaşerete çok dikkat etmek ister. Bunları evvelce yazmış o.Juğu-muzdan tekrarına lüzum görmüyorum. Meselâ, yemekten evvel elleri yıkamayı ve yemekten sonra gene el ve ağzımızı yıkamayı, yatarken abdestli olmak ve namaz kılıp öyle yatmayı alışkanlık hâline getirmek ve bahusus gece namazlarını kılmaya çalışmak, hep bunlar sünnetlerin iktizâsıdır. Günde bir öğün yemek, mümkün olmazsa ikiyi geçirmemek, ekseriyyetle bir kap yemekle iktifa etmek, yemeği yer sofrasında ve sağ dizini dikerek oturduğu halde yemek, çatıl, kaşık yerine eliyle yemeyi tercih etmek, erken yatıp, gece yarısından sonra kalkarak teheccüd namazı kılmak, sabah namazının cemâatini kaçırmamak, işrâk vaktine kadar camide oturup Kur'ân okumak, zikrullah ile meşgul olmak, evrâdlarını okuyup dualarını yapmak, sonra işrâk namazını kılıp huzurla evine veya işine gitmek ve her yaptığı ve yapacağı işi kontrol edip sünnet-i seniyyeye uygun olup olmadığını araştırdıktan sonra işlemek lâzımdır. Bu sünnetleri daha iyi bilmek için (siyer) kitaplarını ve Peygamberimizin sünnetlerini bildiren Şemâil-i Şerif gibi kitapları çok okumak gerekir. Bir de nefs-i hevâsına uyarak hiç bir şey yapmamalıdır. Çünkü nefs-i hevâsı-na uymak, her bakımdan çok fena ve tehlikelidir. Onun için bütün işlerinde "Ruhsatı" terk edip (azîmetle) amel etmek gerekir. Hattâ dört mezhebe de uygun olmalıdır. Yânî bir mezheble değil, yaptığın ameller dört mezhebde de makbul olmalıdır. Meselâ, Şafiî olan kimse, vücudundan kan çıkınca derhal abdestini tazelemelidir. Çünkü İmâm-ı Azam'a göre kan abdesti bozar. Ve keza bir Hanefî mezheblinin bir kadına eli değerse abdestini ta-
78
TASAVVUF! AHLÂK V
zelemelidir. Çünkü İmâm-ı Şafiî'ye göre abdesti bozulmuştur. Her hareketimiz böyle olmalıdır. Zîrâ saadet ve selâmetin hepsi sünnet-i seniyyelerdedir. Sünnetlere uyup bid'atlardan kaçan kimseler, Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından övülmüştür. Övülmeye de lâyıktırlar. Halkın gözüne güzel görünmek, bir iş ve hüner değildir. Asıl hüner, Hak sübhânehû ve teâlâ'mn gözüne girmektir. Onun için halkın bakmasına ve beğenmesine değil, Hak'kın beğenmesine dikkat etmelidir. Bu da yalnız ve yalnız sünriet-i se-niyyelere tam ma'nâsıyla uymakla olur.
Bişr-i Hafî (k.s.) Hazretlerine Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri sormuşlar:
"Yâ Bişr, Cehâb-ı Hak'km seni emsalin arasında ne sebeple yükselttiğini biliyor musun?" deyince,
"Hayır yâ Resûlallah" demişler.
O zaman Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de:
" Benim sünenime ittibâın sebebiyledir" buyurmuşlardır. Nitekim bir şâir bunu şöyle ifâde etmektedir: "Eğer sen doğru yol üzerinde dâim olmak istersen Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerine tam manâsıyla itaat edip sünnet-i seniyyelerine it-tibâ etmen ve onu, seni Hak'ka vâsıl edecek, eriştirecek bir delil kılman gerekir. Çünkü Hak'ka delilsiz vuslat mümkün değildir.
Tevbenin dördüncü şartı da şudur: Bütün işlerinde (azîmet)le amel edip (ruhsat)ı terk etmektir. (Azîmet)le amel, bütün tarî-katlerde ilk şarttır. Zîrâ bu tarikatların arifleri, Hak'ka vuslatı ancak (azîmet)le amel ve mücâhede-i nefisde bulmuşlardır. Farz, vâcib ve sünnetlere muhalif olan her şeyden son derece sakınmalıdır.
Tevbenin beşinci şartı da şöyledir: Bütün münkirât ve bit1 atlerden sakınmayı tavsiye eder. Peygamberimizin bildirmiş olduğu haramlar, mekruhlar ve şüpheli şeylerin hepsini terk etmeli ve bilhassa bid'atlerin, gerek âdetlere âit olsun ve gerekse ibâdetlere âit olsun terki vâcibdir. Zîrâ tarîkat ehline (ruhsat)la amel haram gibidir. Halkın gidişatına bakıp da onlara uymak kat'iy-yen doğru olmaz. Bid'atler ki, Resûl-ü ekrem (s.a.v.) Hazretlerinden sonra ve ashâb-ı kiram Hazretlerinin devirlerinden sonra ihdas olunan ve meydana gelen bid'atlerdir ki, ne Kur'ân'da, ne hadîs-i şeriflerde ve ne de icmâ-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ-
TEVBENİN KABULÜNÜN ŞARTLARI
79
larda yeri ve ruhsatı vardır. Bid'at-i haseneler ise, yâ hadîs-i şe-rîflerde işaret veya kıyâs-ı fukahâ ile ruhsat verilen bid'atlerdir. Minareler ve câmi-i şeriflerin halılarla ve kandillerle tezyîni, medreselerin ihdası, hep bu kabil bid'atlerdir ki, bunlara bid'at-i ha-sene derler. Bir de bid'at-ı seyyie vardır ki, onlar da sinema, tiyatro, dans, balo, deniz kıyafetleri ve şâire gibi insanın insanla ğını bile elinden alan ve kendisini çırılçıplak bırakan bir âfettir. Binâenaleyh, bunlardan ve benzerleri bütün bid'atlerden, arslan-dan ve yılandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Her mü'min içip bunlardan sakınmak, korunmak ve kaçmak ve efrâd-ı ailesini de aynı şekilde korumak farz ve vâcibdir.
Tevbenin şartlarından altıncısı da şöyledir: Mezmûm olan nefs-i hevâsına uymaya sebep olabilecek her şeyden de kaçmak ve sakınmak her mü'min ve muvahhide vâcibdir. Tarîkat ehline ise böyle şeyler ne yakışır, ne de caizdir. Bunlar mübâh dahî olsalar, yâni işlemesinde günah ve sevap olmayan şeyler dahî olsalar ehl-i tarîka kat'iyyen yakışır şeyler değildir. Mutlaka terki gerektir. Herkim ki bu mezmûm, kabîh ve hakîr görülen şeyleri yaparsa, tabiat zindanlarında mahpus kalıp, süflî ve zulmânî unsurların içinden çıkıp ulvîyâta hiç bir suretle terakki edip çıkamaz. Ne Cenâb-ı Hak'ka yakınlık kazanabilir, ne ilâhî nura gark olabilir. Herşeyden mahrumdur. Böyle bataklıklar içinde zulmet ve karanlıklara boğulmuş bir halde, bunaltı ve iç sıkıntısı, huzursuzluk ve rahatsızlıklara mübtelâ. olarak o azîz ömrü zâyî olup gider. Bu da ona yeter ve artar, insanın, başka azaba lüzum yok diyeceği geliyor. Çünkü insanın en kıymetli, azîz ve bir daha ele geçmesine imkân olmayan ömrünü böyle süflî bir hayat içerisinde mahvetmesi kadar acı bir felâket tasavvur olunamaz. Hattâ bir ikindi namazının vaktinin kaçırılması, onun mal, mülk, evlât ve ıyâlinin mahviyle denk tutulmuş olması, buna güzel bir misâl olabilir. Onun için sâlike, yâni kemâle doğru yükselmek azminde olan her kişiye lâyık olan, her amelin azîmetle îfasına sa'y ve gayret göstermesidir. Meselâ namaz vakitlerinden gayri zamanlarda abdestsiz gezmeye ruhsat vardır. Fakat (azîmet)le ^mel eden kimseye abdestsiz gezmek caiz ve lâyık değildir. Bir misâl daha, gece sabaha kadar uyumaya ruhsat vardır. Fakat ta-rîRat erbabına ise mutlaka gece yarısından sonra kalkıp tehec-
80
TASAVVUF! AHLÂK V
cüd namazını kılması ve biraz da zikrullah, tefekkür ve murakabede bulunması şarttır. Bir misâl daha, ayaklara mest vermeye ruhsat vardır. Fakat her abdestde ayakları yıkamak (azîmet)dir. Hanefî mezhebinde, abdestte sıra, tertip şart değildir. Yani başına mesh etmeyi unutan kimse, abdestini tamamladıktan sonra, aklına unuttuğu gelince, hemen başına mesh eder, abdesti tamam olur. Fakat diğer mezheblerde ise sıra ve tertib şarttır. Binâenaleyh, Hanefî mezhebinde olan kişinin, diğer mezheblerle ihtilâfa meydan vermemek için, bu durumda abdestini yeniden alması daha iyi olur. Zîrâ Mâlikî mezhebine göre bu adam abdestsiz-dir. Buna kıyâsen dört mezhebin ihtilâflarını bilmek ve ona göre amel etmek lâzımdır. Yâni hiç bir mezhebce, senin abdestin veya namazın olmadı denmesin. Bu sebeptendir ki (azîmet)le ameli kat'iyyen terk etmemelidir. Çünkü Hak'ka vuslat ve tekarrüb-ü ilâhî ancak mücâhede ve (azîmet)le amele bağlıdır. Zîrâ (ruhsatla amel, îmânın za'fına alâmettir. Zayıf îmânla tekarrub-u ilâhî mümkün değildir. Ruhsat, âcizler içindir. Akviyâ yani ka-vîler ve yakîn sahipleri ruhsata rağbet etmezler. Çünkü onları yoldan alıkor. Bu sebepten bir çok akviyâ dediğimiz kuvvetli îmâna sahip olan kimselerin çoğu, gece uykusunu terk ederek sabahlara kadar zikir, tesbîh, namaz ve tefekkürle vakitlerini geçirirler, buna mukabil gündüzleri de oruçtan hâlî kalmazlardı. Bununla beraber yemeleri ve içmeleri de çok azdı.
Bu zevât-ı muhteremlerden biri olan Abdullah Tüsterî (k.s.) Hazretleri, bu azîmet yolunda önde gitmiş bahtiyarlardan olsa gerektir ki, gençliğinde elli günde bir kere iftar etmek suretiyle senelerce riyâzâtla nefsini terbiye etmiş, en nihayet ihtiyarlığında ise, ancak yirmibeş günde bir kere yemek suretiyle hayatını böylece geçirmiştir. Onun için ehl-i tarîka yakışan ve lâyık olan nefsin, tabiatın, beşeriyyetin îcâblarını terk edip, ruhsatlan da bırakıp dâima (azîmet)le zorluklan yenmeye çalışmak ve Resû-lullahın sünnetlerine son derece ittibâ ederek, gerek ibâdetler ve gerekse muamelelerinde, alış verişinde ve halk ile olan muamelelerinde en doğruyu ve en güzeli yapmağa çalışmak lâzımdır. Âdet ve görenekleri tamamiyle terk edip, dünyâya aldanan gafillerin yolundan uzak kalmak gerektir.
Tevbenin yedinci şartı şudur ki, pek mühimdir. Fâsid akidelerden korunmaktır. Ehl-i sünnet ve'1-cemâat mezhepleri dörttür. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel (rh,a) Hazretlerinin mezhebleridir ki amelde en doğru ve makbul olanı bunlardır. İmâm-ı Ebû Man-sûr Mâtürîdî ile İmâm-ı Ebu'l-Hasen'il Eş'arî Hazretleri de îti-kâdda imâmlarımızdır. Bunlardan başka gerek amelde ve gerekse itikâdda uyulacak kimseler yoktur. Meselâ bir çok kimseler CaL ferî'yiz derler, namaz da kılarlar. Fakat vakitlere dikkat etmezler. Öğle namazını ikindi vaktinde, ikindi namazıyla beraber kılarlar. Bazan da, öğlenin hemen arkasından ikindiyi, akşamın arkasından yatsı namazını kılarak işin kolay tarafına kaçarlar. Ramazân-ı Şerîf de oruç tutmayıb, Muharrem'de ongun oruç tutarlar. Bu âdeti Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine isnâd ederler. Şüphesiz ki bu da ona bir iftiradır. Hiç aklım kabul etmez ki, Kurân-ı Kerîm'de orucun Ramazan ayında ve bir ay olarak tutulması era-rolunurken, ne sahâbî ve ne de tabiînden bir kimse buna muhalefet etsin de, Muharrem ayında on gün oruçla işi kapasın; bu olacak şey değildir. Fakat insanoğlu çok zayıf ve dâima işin kolayına kaçmayı adetâ bir hüner saymış ve bu yola doğru kaymıştır. Allâh-ü celle ve alâ Hazretleri bizleri Hak'dan ve hakî-katten ayırmasın, âmîn.
Bir de Vehhâbîlik vardır ki, ibâdete çok dikkat ederler. Fakat akideleri çok hatalıdır. Bu sebepden bunların arkasında namaz kılmamayı veya kılana namazını yeniden kılmayı tavsiye etmektedirler.
Mezmûm olan sıfatların ve hakîkatta rezil ve habîs olan bu fikrin başında ise akâid-i faside gelmektedir. Bunun en kolayı her zaman okumakta olduğumuz:
î İiı
âl
82
TASAVVUF! AHLÂK V
"Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve rüsülihî vel-yevm'il-âhiri ve bil-kaderi hayrihî ve şerrihî min-Allâhi teâlâ vel-ba'sü ba'd'el-mevti hakkun eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû" dur. Yalnız, Allah'a îmânda, sıfât-ı zâtiye ve sübûtiyyesini de bilmek gerektir. Bunlar (Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhâlefetün-lilhavâdis, Kıyâm-binefsihî)dir. Sıfât-ı Sübûtiyesi de Hayât, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn'dir. Bunların delâlet ettiği ma'nâlar şunlardır:
Allah vardır ve birdir. Evveli olmadığı gibi âhiri ve sonu da yoktur. Nef siyle kâim olup, başka bir yere, mekâna, zamana ihtiyâcı yoktur. Arş mekânı değil, Zât-ı ecel ve a'lâsı Arş'ı da mu-hîtdir. Asıl hayat onundur ve ebedîdir. Bizim hayatımız ise hem muvakkattir, hem de bir sürü dert ve meşakkatle, iptilâlarla doludur. İlim de böyledir. Çünkü ilim Cenâb-ı Hak'kın sıfatıdır. Bize bu sıfatından bir nebzecik ihsan etmiştir. İşte bu günkü ve yarınki bütün îcatlar, ihtirâ'lar ve hünerler hep Cenâb-ı Hakkın lütfettiği ilmin eserleridir Yoksa bizim değil. Cenâb-ı Hak herşeyi hem görür, hem de işitir. Ne kadar saklı, gizli de olsa görür ve işitir ve bilir. Hattâ insanların içlerinden geçirdikleri düşünceleri ve kuruntuları dahî bilir ve duyar ve hem de ufak ve gizli şeyleri görür ve bilir. Onun irâdesi hâricinde hiç birşey olmaz. O ne murâd ederse öyle olur. Kelâm; onun söylemesi ve konuşmasıdır. Fakat bunların hiç biri bizimkilere benzemez ve kıyâs olunmaz. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân onun kelâmıdır. Tevrat, Zebur, İncîl de aslında onun kitabıdır. Ayrıca yüz adet de suhûf denilen küçük kitaplar var ki, hepsi Cenâb-ı Hak'kın kelâmıdır. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân bizim kitabımız olduğundan hükmü kıyamete kadar bakîdir. Son derece hürmet ve saygı ile beraber ab-destsiz ele bile almak caiz değildir. Onun emirleriyle amel etmek, men'ettikleri yasakları terk etmek, yapmamak ve onlardan son derece sakınmak gerektir. İnsanın aklının ermediği şeye karışmaması lâzımdır. Bir kere îmân edip inandıktan sonra gerek emirlerin ve gerekse yasakların hikmetlerini aramağa hiç lüzum yoktur. Lâkin herbirinin yâni gerek emirlerin ve gerekse yasak-
ların, nehiylerin sayılamayacak kadar hikmetleri vardır. Bunların bâzılarını kitablara yazmışlarsa da pek çoğu henüz meçhû-lümüzdür. Hiç bilmesek bile yine birşey lâzım gelmez. Çünkü biz bunları yaparken şu veya bu hikmete mebnî yapmayız. Belki Allah'ımızın emridir diye yaparız.
Bir de Allah'ımızın yaratmak sıfatı vardır ki, heran bilip bilmediğimiz nice mahlûkları yaratır, ihya eder. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin sıfatlarını, esmasını, tecellîsini saymağa ve bilmeye kimsenin gücü yetmez. Hemen bize bildirilenlerle iktifa edip, her zaman emirlerine münkâd, yasaklarından tamamıyla sakınıp kaçmaya çalışmak başlıca vazifelerimizden olsa gerektir.
Akaide âit eserleri iyice okuyup, güzelce öğrenmek dînin temelidir. Temel sağlam olmazsa yapılan binaların yıkılacağını herkes bilir. İbâdetlerin kabulü bu i'tikâdlara bağlıdır. Binâenaleyh, i'tikâda müteallik kitabları alıp okuyunuz. Burada yazılanlar pek kısa ve muhtasardır. Halbuki akâid ilminin teferruatı çok geniştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri manzum olarak oldukça uzun ve saf türkçe ile yazmıştır. (Emâlî) şerhi vardır. Türkçedir. Ramazan efendinin ve başkalarının da Türkçe yazılmış eski mekteplerde okutulan akâid kitabları da vardır. Onları bilmek faydadan hâlî değildir. Bizim bu kitabımızın mevzuu ahlâktır. Onun için burada fazla ma'lûmât vermeye lüzum görmedik.
Günahları İrtikâb
Ahlâk-ı mezmûmelerin üçüncüsü günahları irtikâb etmektir, bu günahlar, günah kitaplarında üçyüzü mütecaviz olarak zikredilmektedir. Bunların yüzyirmi küsuru büyük günahlardır ki, affı ancak makbul olan bir tevbe-i sâdıkaya muhtaçtır. Küçük günahlarla mekruh olanlar da yine tevbeye muhtaç iseler de, yaptığımız ibâdetler, câmi-i şerîflere gidip gelmeler, abdest almalar, namazlar, oruçlar, zekâtlar, sadakalar ve hacların îfâ-sıyla "hasenatlar seyyiâtları mahv eder" (5/11) emr-i Sübhânî-yesiyle, inşâallah silinirler. Bu günahların içinde bir de insan hakları vardır ki, bunların affı ancak sahiplerinden helâllik almakla mümkündür. Bir de zulümle, hakaretle olan günahlar var ki, işte bunların affı çok müşküldür. Çünkü bu zulümleri irtikâb edip, hakaret edenler mağrur kimselerdir. Kendilerini beğendikleri içindir ki, özür dileyip helâllik istemeve tenezzül etmezler.
Böylece günahların bir kısmını mümkün mertebe açıklamaya çalıştımsa da hepsini yazamadım. Onları da günahları sayan kitaplardan okuyup öğrenmek lâzımdır. Zîrâ bu günahlar bir ze-hire benzer ki, insan ne kadar kuvvetli olursa olsun dayanamaz, ölür veya bir ateşe benzer ki, ortalığı yakıb kül eder. Bâzan ufak bir kıvılcımın dahî bir evin, bir mahallenin, bir çarşının yanıp kül olmasına kâfî geldiği görülegelmektedir> Elektrik kontakları da böyle değil mi? Onun için günahın küçüğüne büyüğüne bakmadan, onlardan uzak kalmaya çalışmalıdır. Meselâ, bir ev yaparsınız; tam içine girip oturacağınız zaman bir çok masraf ve zahmetlerle meydana getirdiğiniz ev yıkılsa veya yanıp kül olsa ne kadar acır ve üzülürsünüz değil mi? İşte günahlar da tıpkı böyledir. Hele hatır yıkma, gönül kırma yok mu yâ, hiç insanlıkla, islâmlıkla ilgisi, alâkası yok deseniz yerindedir. Fakat biraz servet sahibi ve biraz da bilgi ve mevkî sahibi iseniz, bunları yapmak başlıca bir hünerdir. Allah cümlemizi muhafaza buyursun, âmîn.
S/11 Hûd, U4.
TEV BE Yİ TERK
85
Tevbeyi Terk
Kötü, fena ve mezmûm huylardan, ahlâklardan biri de tevbeyi terk etmek ve onu ihtiyarlığa bırakmaktır. Bu ise çok yanlış bir harekettir. Çünkü insanın ömrünün ne zaman son bulacağı belli değildir. Ne zaman öleceğini hiç kimse bilemez. Hiç ummadığınız ve beklemediğiniz bir anda bakarsınız ki ölüm gelivermiştir. Hele zamanımızda, siz ne kadar ihtiyatlı olursanız olunuz, karşınıza anîden çıkan bir vâsıta o anda ölümünüze sebep olur gider. Onun için insana yakışan dâima ölüme hazırlıklı yânf, tevbeli, abdestli, namazlı, hak ve hukuka son derece de riayetkar olmalıdır. Böyle olabilen bahtiyarlar için ölüm ne zaman gelirse gelsin, kayıpları yoktur. Çünkü Hak'kın huzuruna çıkmaya hazırdırlar. Zîrâ onlar gayet iyi bilir ve inanırlar ki, rahatlık, selâmet ve huzur ancak Hak'ka kavuşmakla olur. Binâenaleyh, tevbenin terki veya onu yarına bırakmak müslümanın işi değildir. Müslüman her zaman tevbekârdır. Hattâ hergün yüz kere tevbe etmesini de vazîfe sayar. Zîrâ Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri de çok istiğfar ederlerdi. Elbette ki, bunu bizlere ta'lîm için yaparlardı.
86
TASAVVUF! AHLÂK V
Farz, Vâcib ve Sünnetleri Bilmemek
Cenâb-ı Hak'km emirleri olan farz ve vâciblerin, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin sünnetlerinin neler olduğunu ve mekruh olan şeylerin hangileri olduğunu bilmemek de çok fenadır. Allah'ın emirlerinden 54 farz vardır ki, bunlardan 32'si ibâdete müteallik amellerde, diğerleri ise dünya işlerine ait davranışlarımızda nasıl hareket etmemiz lâzım geldiğini bize göstermektedir.
Her mü'minin harekâtı şu sekiz şeyden hâlî kalmaz. Onlara ef âl-i mükellefin derler ki, şunlardır: Farz, vâcib, sünnet, müs-tahab, mübâh, haram, mekruh ve müfsiddir. Bunlar bilinmedikçe insanın harekâtını istikâmet üzere bulundurması mümkün olmaz. 32 farz evvelce de bildirilmişti. Burada muhtasaran bir daha tekrar edelim, faydadan hâlî değildir. Evvelâ îmânın şartı altıdır. O da biraz önce yazdığımız (Âmentü billahi) dir.
İslâmın şartı da beştir. Namaz, oruç, hac, zekât bir de kelime-i şehâdettir ki 32 farzın 11 i zikredilmiş oldu.
Namazın farzları da on ikidir. Allâh-ü ekber diyerek namaza başlamak, ayakta durmak, Kur'ân-ı kerîm'den bir miktar okumak, rükû etmek, secde etmek, namazın sonunda (Ettehiyyâtü) duasını okuyacak kadar oturmak, abdestli olmak, necasetten hem kendi, hem elbisesi, hem de namaz kılacağı yer temiz olmak,av-ret yerleri örtülü olmak (Bu erkek için göbekten dizlerin altına kadardır. Kadınlar için yüz ve ellerinden başka her yerlerinin örtülmesi ye içi görünecek kadar ince örtü ile olmaması şarttır), namaz kılarken kıbleye dönmek, namazı vakti içinde kılmak (yani takvimlerden namaz vakitlerini ta'kîb etmek),bir de en mühim olan niyyettir. Her vaktin namazına göre niyyet lâzımdır. Niy-yetsiz ibâbet olmadığı gibi, diğer ameller de, sevaplar da niyyet-lere göredir. Yukarıda dilimize çevirerek yazdığımız, namazın on
FARZ, VACIB VE SÜNNETLERİ BİLMEMEK
87
iki farzının eski dildeki karşılıklarını da zikredelim. Iftitâh tekbîri, kıyam, kıraat, rükû, sücûd, ka'de-i ahîrede teşehhüd miktarı oturmak, hadesden taharet, necasetten taharet, setr-i avret, istikbâl-i kıble, vakit ve niyyettir. 11 + 12=23 eder.
Abdestin farzları da dörttür. Yüzü yıkamak, kollan dirseklere kadar yıkamak, başa mesh etmek, ayakları topuklarla bir-likde yıkamak. 23 + 4 = 27.
Guslün farzları da üçdür. Ağzının içini güzelce yıkamak, burnuna iyice su çekmek, bütün vücudunu hiç bir kuru yer kalmamak üzere güzelce yıkamak. 27 + 3= 30.
Orucun farzı da üçdür. Niyyet etmek, evvel ve âhir vakitlerini bilmek, yemek ve içmekten ve muâmele-i cinsiyyeden ve me-nînin hurucundan kendini korumak.
Haccın farzı da üçdür.
1- İhrama girerken hacca niyyet etmek, 2- Arafâtta bir müddet bulunmak, 3- Ziyaret tavafını yapmak, yâni Arafat'tan indikten ve şeytanı taşladıktan sonra Beytullahı tavaf etmek, evvelce sa'y etmediyse bir de sa'y yapmak. 30+3 + 3= 36
Zekâtın farzı da ikidir. Her sene malının kırkta birini hesap edip fukaraya vermek, verirken niyyet etmektir. 36+2= 38. Her ne kadar bunlar 32 farz diye bellenmiş ise de, bu hesaba göre 38 olduğu anlaşılmaktadır. Bunları hem bilmek ve hem de yapmakla islâmiyyetin dış kısmı yani binanın dışı meydana gelir. İç kısmı da ahlâklardır. Dış olmayınca için olmasına imkân olmadığı gibi, bu farzları yapmadan "Sen benim içime bak" demenin ne kadar yanlış ve gülünç olduğu meydandadır. Cenâb-ı Hak cümlemize ve cümle ümmet-i Mıîhammede saadet ve selâmet ihsan buyursun, âmîn.. Çünkü duadan başka bir diyeceğimiz kalmadı, vesselam... /
88
TASAVVUF! AHLÂK V
Tenbellik
Mezmûm olan ahlâk, huy ve amellerde, ibâdetlerde, hayırlarda, hayırlı işlerde tenbellik etmek, ağır davranmak, aldırış etmemektir ki, islâmın hattâ insanlığın sevmediği fena bir huydur. Bu huya mübtelâ olanlar şüphesiz hiç bir işlerinde muvaffak olamadıkları gibi, cemiyetleri için de faydalı olamazlar. Bilakis bunları^ halleri bazı zayıf müslümanlara da te'sir edip, onların da tenbellik etmelerine ve ağır davranmalarına sebep olurlar. Halbuki bu muvakkat olan dünyâdaki nefeslerimiz bile sayılı ve mahduttur. Binâenaleyh, tenbeller en kıymetli ömürlerini de bu suretle zâyî etmiş olacaklarından mes'ûliyetleri pek ağır olacaktır.
UCUB
89
Ucüb
Yedinci mezmûm huy ise ucübdür. Ucüb çok fena bir huydur. Ma'nâsı kendini çok beğenmektir. Güzelliği, bilgisi, hünerleri, kuvveti, kudreti, şecaati, cömertliği, zühdü, takvası, âbid-liği, sofuluğu, dervişliği, şeyhliği ve şâir ne kadar meziyyet varsa hepsini kendine mâl edip, başkalarını cahillikle itham veya küçük ve hakîr görmesi, beğenmemesi ne kadar kötü birşeydir. Bu gibi insanlar hayatlarında da muvaffak olamazlar. Ucübleri sebebiyle onları kimse sevmez. Kimse ile de dostluk edemezler. Dost gibi görünseler dahî arkalarından onları zem edenler çok olur. Bu zemleri de onlara duyuranlar olacaktır. Tabiatiyle o zaman o da kendini zemmedenleri zemmedecektir. Bu suretle de aradaki dostluklar kaybolacak, belki de adavet, dostluğun yerini alacaktır. Onun için ucüb, insanların tevfîkât-ı sübhâniyeye nail olmalarına manîdir buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak'kın tev-fîkine erişemeyen kimse hangi işinde muvaffak olabilir dersiniz? Ucübden dâima kibir doğar. Kibifin belâsı hemen herkesçe mazlumdur. Ucüb sahibi, kendini çok beğendiği için başkasının iyi, doğru ve güzel taraflarını görse de beğenmez, ille de kendi dediği olsun ister. Ucüb sahibi verdiği sadakayı çok görüp dâima başa kakar ve amellerini beğenir durur. Geçmiş günahlarım unutur. Mekr-i İlâhiden ve azâpdan kendini emîn sayar. Dâima kendini sena edip, her noksanlıktan tezkiye eder. îlim meclislerine gidip oturmaktan, kendinden küçük, fakat ilmen üstün insanların meclislerinden, nasîhatlarını dinlemekten kaçar, büyüklenir. Başkalarıyla istişare etmez, bilmediğim bilenlerden sormaz. Nâşının nasihatini, vaizin va'zım dinlemek istemez. Hemen kaçar ve dedikodu edip ortalığı bulandırır.
İnsanın kendi kuvvetine, kudretine, bilgisine, ameline güvenmesi de hep ucübden ileri gelir. Hele çalımı seven erkek veya kadınların elbiseleriyle ve servetleriyle övünmeleri hep ucüb alâmetidir.
90
TASAVVUF! AHLÂK V
Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bir devesi vardı. Bu deve yürüyüşte hep develeri geçerdi. Birgün bir Arab bedevisinin ufak ve zayıf bir devesi, Peygamber Efendimizin devesini nasılsa geçiverdi. Ashâb-ı kiram hep galeyana geldiler. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri onları teskîn edip buyurdular ki; "Dünyâda hiç bir-şey yoktur ki, büyüklük taslasın ve kendini çok beğensin, muhakkak onu Allâh-ü teâlâ Hazretleri düşürür." Bunda işaret vardır ki, büyüklenme yerine tevazu' edilmesi ve alçak gönüllü olmaya alışılmanın lüzumu bildirilmektedir.
Tevâzû'da, din ve dünyâ maslahatında pek mühim faydalar vardır. Hele dünyâda tevâzû ile insanlar amel etseler, hiç bir zaman aralarında ne dargınlık ve ne de kavga, gürültü olur. Tevâzû ile amel eden ve dünya işlerini gören insanlar, Cenâb-ı Hakkın sonsuz nimetlerine mazhar olurlar ve çok da rahat ederler. İşte bu nimetlere manî olan ucübdür. Bu huy ve hilkatler, insana yâ hilkaten verilmiştir veya kendisi bunu kazanmıştır. Alışılan âdetler insanda bir tabiat-ı saniye halinde yerleşir ve köklesin Gerek hilkaten ve gerekse sonradan ânz olanların çıkarılması yalnız bilgilerle olamaz; muhakkak devamlı olarak büyük bir mü-câhede ve mücâdele ile, zikr-i ilâhîde yüksek mertebelere ulaşıp, hakîkî müslümanhğa nail olduktan sonra kurtulabilirler. Onun için tasavvuf ilmi herkese lâzımdır ve farzdır. Nasıl necâsetli elbiselerle namaz sahîh olmazsa, ahlâk bozukluğu denilen manevî necasetlerle de Hak'ka yaklaşmak mümkün değildir. Dünyâda rahat yüzü görmeden âhirete göçer. Artık oradaki hâli kim bilir ne olur? İnsan her yıl biraz dinleneyim diye şuraya veya buraya gider amma, hem günah kazanır, hem de birçok masraflara dûçâr olur. Halbuki bu müddet içinde biraz riyâzât ile meşgul olup nefsini kırsa ve zikrullah ile meşgul olsa, görmediği ve bilmediği birçok hakikatlere nail olmakla beraber bu gibi kötü ve mezmûm olan huyları birer birer terk eder. Bakarsınız ki birgün Allah'ın sevdiği ve razı olduğu güzel bir kul olmuş ve evliyalar arasına karışmış, hem dünyası ve hem de âhireti aliyyü'l-âlâ olmuş olur.
Dünyâ paralarını kazanmak için insan ne kadar yoruluyor ma'lûm. Âhireti için de biraz yorulsa olmaz mı? Dünyayı ne kadar ele geçirirse geçirsin, dünyanın bütün servetleri isterse onun olsun, birgün hepsini bırakıp dünyaya gözlerini yumacak ve mezar
UCÜB
91
denilen toprağın altında ma'lûm olduğu veçhile çürüyüp mahvolacaktır. Halbuki âhireti kazananların hâli hiç de böyle değildir. Onlar dünyaya gözlerini yumar yummaz, hakîkî gözlerinin açıldığını ve mezarı da adetâ bir Cennet bahçesi gibi envâ-ı çeşit nimetlere gark olmuş olduğu halde görürler. Dünyâdan âhirete geçiş bile bir devlet-i uzmâ dır ki, meleklerin istikbaliyle başlayan bu saltanatta Cemâl-i İlâhiyeyi müşahede edinceye kadar hergün ve hattâ her saat ve dakika da ayrı ayrı tecellilere müs-tağrak olur.
Şimdi bu hayât-ı daimî, fânî olan dünyâ hayâtına değişilir mi? Bunlar hakkında müteaddid tafsilât verilse azdır. Fakat herhalde anlayana bu kadar kâfidir. (5/12)
5/12 Fazla bilgi için bkz. İmâm-ı Gazâlî'nin İhyâ-ul Ulûmi'd-Dîn isimli eseri ile; et-Tergîb ve't-Terhîb isimli hadîs kitabına c3 sn. 557-578.
92
TASAVVUF! AHLÂK V
Kibir
Mezmûm huyların, necasetlerin sekizincisi kibirdir. Kibir, en büyük dert ve ma'nevî necasettir. Ucüb, bu kibrin anası mesabesindedir. Fakat kibir ondan da büyük bir belâ, büyüklen-mek, gurur ve azamet taslamaktır. Kâinatın medâr-ı iftiharı olan iki cihan serveri sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize Cenâb-ı Hak vahye#p buyuruyor ki: "Tevâzû ediniz, hattâ kimsenin kimseye karşı iftihar etmesine mahal kalmasın ve kimse kimseye zulüm etmesin." Bu ilâhî emir bizler için ne kadar kıymetli bir na-sîhattır. Bir Peygamber ki, kâinat onun için yaratılmış ve Allâh-ü teâlâ'nın en sevgilisi iken, Cenâb-ı Hak ona tevazuu tavsiye etmektedir. Çünkü kibir, büyüklenmek, yalnız Allah sübhâne-hû ve teâlâya mahsustur. Herkim büyüklenmek isterse Cenâb-ı Hak onu zelîl eder, hor ve hakîr olur. Zîrâ Hak'ka mahsus olan sıfatlara tecavüz edenler elbette cezalarını bulacaklardır.
Kibrin aslı, Hak'kı kabul etmemektir. Bununla beraber kibirlenen kimse, gerek fakîr ve gerek zengin, herkim olursa olsun, Cenâb-ı Hak böylelerini sevmez. Bu belâ ise ona yeter de artar bile. Büyükler, kibirlerini kırmak için meşakkatli ve âdî işleri severek, istiyerek yaparlardı. Meselâ, Hazreti Ömer (r.a.)'ın, hilâfeti zamanında bir dul kadının ihtiyacı olan un ve yağı sırtına alıp götürmesi ve önüne geçip o yükü almak isteyenlere vermeyip, "Bunun mes'ûlü ben'im; benim taşımam lâzımdır" demesi ve hele halifeliği zamanında Şam'a giderken Şam'a yakın bir yerde, bir dereye rastlayınca, devesinden inmiş ve ayakkabılarını çıkarıp omuzuna atarak, devenin ipinden tutup suya dalınca, kendisini karşılamaya gelmiş bulunan Şam vâlîsi ve kumandanı Ebû Ubeyde (r.a.) dayanamamış, "Yâ Emîr'el-Mü'minîn Şam halkı sizi istikbâle gelmişler, karşı tarafta beklemekteler, sizin bu hâlinizi görürler, bu hal bizim şân ve şerefimize yakışmaz" diye itiraz etmek istemişse de, Hazreti Ömer (na.) Hazretleri onun
bu sözlerine hiç kulak asmadan, ona lâzım gelen cevâbı vermiştir. "Yâ Ubeyde, Allâh-ü teâlâ bizi İslâm ile azîz kıldı. Artık İslâm'dan başka birşeyden izzet beklemek bize yakışmaz. İslâm-dan başkasından izzet bekleyenleri de Allâh-ü teâlâ Hazretleri zelîl eder" buyurmuştur ki, ne kadar kıymetli bir nasihattir.
Kibirlilerin cennete giremeyeceğine dâir birçok hadîsler vardır. Tabiî bu, ebediyyen Cennete girmeyecekler ma'nâsında değildir. Belki Cehennemde bir müddet kibir ateşleri yok edilecek kadar kalacaklar, sonra inşâallah Cennet'e tertemiz olarak gireceklerdir. Çünkü Cennet gayet temiz, sâf ve parlak bir yerdir.
Elbette oraya kirli ve paslı, günahlarla kirlenmiş kimseleri koymazlar. Zâten Cennet'e de Cehennem'in üstünden, sırat köprüsünden geçilerek gidileceği için, Cennet'e gidenler orada temizlenip öyle gideceklerdir. Yalnız Cehennem'i görmeden giden bahtiyarlar vardır ki, onlar, kudret uçaklarıyla doğrudan doğruya Cennet'e gideceklerdir. Onlar da herhalde Allah deyip istikâmet üzere hareket edenler ve biribirlerine dâima Hak'kı ve Hak uğrunda sabrıJavşiye edenler ve AsjcSûresinde medh olunan müminler ve bunlara.benz.eyen muvahhidler olsa gerektir. Bunlarla beraber sabırlılar, gerek musibetlere ve gerek fakirlik halindeki acılara ve bilhassa gazâlardaki büyük meşakkatlere sabredip şehâdet mertebesine erişen bahtiyarlar olsa gerektir. İster serveti ile; ister ilmi ile; ister,kudret ve haşmetiyle; ister giydiği elbiselerle iki tarafına bakınarak çalım satanların elbetde Cehen-nem'de temizlenmeden o güzel Cennet'e girmeleri mümkün olmayacaktır.
Şimdi sizlere birkaç da hadîs meali yazayım:
"Herkim kibirden kurtulur, ganîmet malından çalmadan, hırsızlık yapmadan ve kimseye borcu olmadan ölürse Cennet'e dâhil olur" buyrulmuştur. Bu demektir ki, kibir, hırsızlık, borçlu olmak, borcunu ödememek, çok çirkin bir şeydir. İnsanlar arasında ülfet ve muhabbeti yok eden cemiyet yaşayamaz. Binâenaleyh bunlardan kurtulmak da Cennet'e girmeye sebep oluyor demektir.
Yine buyuruluyor ki, "Cenâb-ı Hak herkese bir hikmet vermiştir. Bu hikmet onun başında ve bir meleğin elindedir. Herkim nıütevâziyâne hareket edecek olursa, meleğe denir ki, bunun hikmetini yücelt ve yükselt. Yine herkim tekebbür eder, gu-
İAÜAVVUH
rurlanırsa, müvekkil olan meleğe denir ki, bunun hikmetini indir." Yânî tevâzû edenler Hak'km sevdiği ve halkın hürmet, tazim ve saygı gösterdiği kimselerden olurlar. Bilakis kibir ve gurura mübtelâ ise, o da hor, hakîr ve zelîl olur, demektir.
Yine buyruluyor ki: "Kibirden sakınınız. Muhakkak^ biliniz ki, herkimde giydiği elbiseden dolayı gururlanma ve ona bakıp iftihar eseri görülürse onun bu hâli kibirden ileri gelir." Böyle süslü ve kıymetlfkumaşlardan iftihar vesilesi olarak yapılan elbiselerden sakınılması tavsiye edilmektedir. Çok dikkate şâyân bir tavsiyedir. Zira bir kere fuzûlî israflara yol açar. Sonra da kendisinden aşağı gördüğü kimselere hem iltifat etmez, tenezzül etmez, hem de çalımından, gururundan yanına yaklaşılmak mümkün olmaz ve böylelikle cem'iyyetlerin yıkılmasına sebep
olurlar.
Şu da şâyân-ı dikkattir ki, Cehennem ehli olarak haber verilen üç kimse açıklanmıştır. Bunlardan birincisi; çok şişman olan, ikincisi; paralan toplayıp saklayan ve onu hayırlardan men'eden, Üçüncüsü; kibirli, mağrur, kendini beğenen ve hakkı kabul etmeyendir,, buyurulmuştur. Malûmdur ki, şişmanlık, gamsızlık alâmetidir. Onun bütün düşüncesi boğazı ve iyi yaşamasıdır. Eğer biraz Allah korkusu, dînine bağlılığı ve zuafây-ı müslimîne karşı acıması, merhameti, şefkati olsaydı, yalnız kendi boğazım düşünmez, biraz da yediklerinden bir kısmını onlara, muhtaçlara ayırır, kendisi de öylesine şişmanlamazdı. Binâenaleyh, boğazına düşkünlük, öyle makbul birşey değildir. Dâima hemcinsini ve bahusus müslüman kardeşini ve dînin terakkî ve teâlîsini düşünüp, onlara faydalı olmağa çalışır ve bu sayede şişmanlaya-maz, normal bir kimse olurdu. Aynı zamanada şişmanlık birçok hastalıklara sebep olabilir. Bu sefer paralar doktorlara ve ilâçlara harcanmak suretiyle bilâ fâide, boş yere elden çıkar gider ve birşeye de yaramaz. Onun için onları Cehennem ehlinden addetmişlerdir.
Paralan toplayıp saklayanlar da böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak o serveti boşuna yaratmamıştır. Cemiyyetlerin kalkınması, hep o paralara bağlıdır. Binâenaleyh, onları toplayıp saklayanlar, demek oluyor ki İslâm'ın terakkî ve tealisini istemeyen bedbaht kişilerdir. Hal böyle olunca elbette ki onların yerleri Cehennem olacaktır.
KİBİR
Kibir de öyle değil midir? İnsana varlığı, kuvveti, kudreti, serveti, güzelliği daha istenen neler varsa hepsini veren Allâh-ü teâlâ'dır. Bu hakikati unutup ta insanın kendisine ayrı bir kıymet vermesi ve böylece böbürlenmesi, çalım satması, üstünlük taslaması, akıl ve idrâki olan kişiye yakışır mı? Çok değil, yarın denecek kadar bir müddet sonra gireceği mezarı ve oradaki soğuk manzarayı, nasıl çürüyüp yok olacağım, kendinden hasıl olan haşerâtın yine kendisini yiyip bitireceğini düşünmeyen insanoğlunun, üç günlük .denecek kadar kısa ömründe sanki dünyayı kendisi yaratmış gibi kimseyi beğenmeyip, kibir, gurur içinde canlarını verenlerin yerinin de yine Cehennem olacağı bildirilmiş-dir. Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin ümmetine en mühim ve başlıca tavsiyesi de, bu gibi kötü ahlâklardan sakınsınlar da birbirlerine kardeşçe ve samimiyetle sarılsınlar, birbirlerini sayıp, sevsinler ve dâima karşılıklı yardımlaşıp, muhtaç ve düşkünlerin ellerinden tutarak kalkınmalarına vesîyle olsunlar; bu suretle de bulundukları İslâm camiasına şevket, satvet ve kudret kazandırarak, her zaman üstünlüklerini dünya milletlerine gösterip, onlara da örnek olsunlar da, İslâmiyetin bu güzel hallerine imrenerek, onların müslüman olmalarına sebep olsunlar gayesi güdülmektedir.
Bizim bugün Avrupa'yı taklid edişimizin sebeplerinden biri de, onların yaşayışlarını, hayatlarını ve bilgilerini kendi yaşayışımızdan ve bilgimizden üstün, daha iyi görüp beğendiğimizden olsa gerek. Fakat bilgiyi asıl onlar bizden çalmışlardır. Burada gaflete düşüp, bilgiler sanki onların ecdadlarından mîrâs malları imiş gibi, hep oraya hücuma başlamış, yaşayış ve hayatlarını, giyim, kuşamlarını da taklîde davranmışız. Bu ise, doğrudan doğruya cehlimizden olsa gerektir, başka birşeyden değildir.
Bir de Cennet'e ve Cehennem'e kimlerin gireceklerini dinleyelim. Cehennem ehli, yukarıda yazdığımız üç kişi (Cevvâzîn, Ca'zariyyîn, Müstekbirîn) bunlardan (Cevvâzîn); mal toplayıp hayırlara vermeyen ve yürürken kibir, gurur ile ve iftihârâne bir edâ ile yürüyen, tabiatı sert, re'yi fasit, edebi noksan, süse, saltanata düşkün, giyimine, boğazına yânî midesine bağlı, ne Allah'ın ve ne de insanların haklarına saygı göstermeyen, şefkatsiz, merhametsiz, çok bencil, şehvet ve şöhreti seven, riyakâr kimseler demektir.
96
VUtI
(Ca'zarrî)ye gelince; bu vasıfla vasıflanan kimseler de, ha-şîn, gazaplı, konuşduğu zaman acı söyler, sözü gibi özü de acı, kendinde mevcut olmayan iyi sıfatlarla övünen, şişkinlik yapan bir kimsedir ki, cemiyet için de, kendisi için de baştan başa zarardır.
(Müstekbir) ise, o da kibirlinin tâ kendisidir. İşte şu üç kişinin Cehennem'e müstahak kişiler oldukları bildirilmiş olmakla bunlardan ve bu sıfata sahip olanlardan sakınılması istenilmektedir.
Cennet ehline gelince, onlar da şu vasıflarla bize bildirilmektedir:
Herkes tarafından beğenilmeyip, itilip, kakılan bîçâreler, zayıflar; fakat amelleriyle ancak Allûh-ü teâlâ'nın emirlerini icra edip, yasaklarından kaçan ve rızây-ı ilâhîyi arayan bahtiyarlardır. Bundan anlaşılıyor ki, Cennet'e girmek de pek kolay birşey değildir. Hem dünya saltanatı, hem de Cennet birlikte olamaz. Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin de bu kısacık ömrümüzde sözlerini dinleyip, günahlardan ve kötü göreneklerden, kötü ahlâklardan muhafaza buyursun ve bizleri kendi nefsimizin eline bırakmasın, âmîn.
Diğer bir ta'bîr ile şöyle buyurulmaktadır: "Kulların şerlisi; gazaplı, sert tabiatlı, kibir ve gurur sahibidir". Ye yine Allah teâlâ'nın hayırlı kulları da insanların yanında pek kıymetli olmayıp, hor ve hakîr görülen, kapılardan kovulan zuafây-ı müs-limîndir ki, elbiseleri çok eski olduğundan kimse onlara itibar etmez. Fakat her zaman onlar Cenâb-ı Hak'tan birşey iste seler derhal verilir. Bulutsuz bir havada onlar isteseler, Cenâb-ı Hak derhal yağmur verir. Onların dualarını reddetmez. İnsanların yanında her ne kadar kıymetleri yoksa da Allah-ü teâlânın yanında kıymetleri çok yüksektir. Çünkü bu zayıflıkları ve fakırlikle-riyle beraber Allah'ın emirlerine mutî, günahlardan kaçar ve ibâdetleri sırf Hak'km rızâsı için yaparlar. İçleri, Allah korkusu ile dolu, havf ve haşyetten vücûtları et tutmaz; bu yüzden de zayıf kalmışlardır. Bizler ise bu kadar sayısız nimetlere gark olmuş bulunduğumuz halde ne hak tanırız ne de hukuk. Zîrâ gayemiz dünyadır. Binâenaleyh onlarla kıyas olunacak bir hâlimiz bile yoktur. Vessçlâm.
KIU1K
Şunları da yazmadan geçemeyeceğim. Bakın, yarın kıyamet gününde Cenâb-ı Hak üç sınıf kimseye rahmet nazarıyla bakmayacak, onları mağfiret etmeyecek ve o güzel Cennet'ine koymayacaktır. Aynı zamanda onlara elem verici bir azap da vardır. Bu üç sınıfdan biri ihtiyarladığı halde zina eden, ikincisi hükümdar veya melîk olduğu halde yalan söyleyen, üçüncüsü de fakir olduğu halde kibirlenendir. Bâzı rivayetlerde de yemin ederek mal satanlardır. Zâlim hükümdarlar da bunlara ilhak edilmiştir. Yine bir rivayette de, halka musallat bir emîr, servet sahibi oldukları halde zekât vermeyen ve hayır hasenat yapmayan zengin^rle^ fakîr oldukları halde kibir ve iftihar edenlerdir. Yine bir rivâyetde Cennet'e girmelerine müsâade edilmeyecek kimseler zikrolunurken, zoru zoruna başkalarına karşı kibir ve azamet taslayan miskin ve fakîr kimse, ihtiyarladığı halde zina eden bedbaht, verdiklerini başa kakan (mennân) dedikleri kimselerdir, buyurulmuştur. Bir de şu çok dikkate şâyân bir hâdisedir:
Hazreti Ömer (na.)'ın oğlu Abdullah ile, Amr ibn-i Âs (na.)'ın oğlu Abdullah^ Merve denilen yerde karşılaşmışlar ve konuşmuşlar. Sonra Amr (r.a.)'ın oğlu Abdullah ayrılıp gitmiş. Hazret-i Ömer (r.a.)ın oğlu ise ağlaya ağlaya orada kalmış, orada olan başkaları sormuşlar:
"Hayır ola, neye ağlıyorsun?"
Cevaben:
- "Şu görüşdüğümüz Âs'ın oğlu Abdullah dedi ki; "Ben Peygamber (s.a.v.)'den işittim, "Az birşey (miskâle zerre diyorlar) bir kimsede kibir bulunursa, Allâh-ü teâlâ onu yüz üstü cehenne- / me atar" buyurmuştur.^Diğer rivayetlerde ise, bir insan öldüğü zaman kalbinde bir habbe, bir miskâl kadar kibir olursa, Cen-net'in ne kokusunu duyar ne de Cennet'e girer buyurulmuştur. Bütün bunlar bizlere anlatıyor ki, kibir had-di zâtında çok fena bir huydur ki bunun pek azına bile Cenâb-ı Hak razı olmuyor. Bu sebepten böylelerini ancak Cehennem temizleyecektir. Kibir aslında güzel giyinmek, temizliği ve güzelliği sevmek değil, asıl kibir, Hak'kı kabul etmemek ve halkı da beğenmeyip hakîr görmektir. Yoksa, Allâh-ü teâlânın verdiği nimetlerini izhâr edip şükretmek elbette kibir olamaz. Yalmz4)u nimetlerin Allâh-ü teâlâ'nın ihsanı, ikramı ve lütfü olduğunu unutup, şükür yerine
r urı f\nL,S\T^ V
küfrân-ı nimetle, bir de övünme, gururlanma, tekebbür, üstünlük taslamak ve Hak'ka boyun bükeceği yerde çalım satmayı Allah teâlâ Hazretleri elbette sevmez ve sevmediği kimseleri de Cennetine koymaz. Cennet sevdiklerinin yeri, Cehennem de sevmediği, sevilmeğe şâyeste ve lâyık olmayan kullarının yeri olduğu ve olacağı herkesçe ma'lûm olan bir hakikattir.
Kibir iç âlemde veya zahir görünüşte de olur. İçde olan kısım, nefsin huyu ve ahlâkıdır. Tebdil ve tağyiri çok zordur. Zahirî yâni dışda olan kısmı ise daha kolayryâni iç kısmındakine göre nisbeten ıslâhı mümkündür. Bu, yaptığımız işlerde, bilgilerimizde, hareketlerimizde, yürüyüş ve konuşmalarımızda belli olur, kendini gösterir. Meselâ, bazı âlimler hemen kendilerini beğenirler. Bu yargı her sınıftan âlime şâmildir. İster mülkî, ister askerî ve ister ilmiye sınıfından olsun. Bu da üçe bölünmüştür. Bir kısmı doğrudan doğruya Allah'a karşı tekebbür edip, ibâdet falan tanımazlar. Zamanın Fir'avunları, Şeddâtları, Nemrutları gibi. Bir kısmı da, Peygamberleri beğenmezler ve onlara itaat etmezler, kendilerini daha üstün görürler. Efendimiz (s.a.s.)in zamanındaki imansızlar gibi. Ebû Cehil ve benzerleri bunlardandır. Üçüncüsü de, halkı beğenmezler, onları hakîr görüp eğlenirler, fakîr fukara ile alay ve istihza ederler. Bunların hepsi kibirden doğan felâketlerdir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da bu kibir âfetinden bizleri muhafaza buyursun, âmîn...
Zîra çok kere insan kendini bilmez, pek iyiyim, benden daha iyisi olur mu?" der ve öyle zanneder. Bu da, âbidlerde, zâhid-lerde, sofularda, hattâ meşâyıh arasında dahî görüle gelen şeylerdendir. Cenâb-ı Hak'ka sığınmaktan başka çâremiz yoktur, vesselam.
O kul ne kötü kuldur ki, kibir ve gururla büyüklenir de, büyük olan Allah'ı unutur.
O kul ne kötü kuldur ki, zulmedip haddi aşar da, Cebbâr-i a'lâ olan Allah'ı unutur.
O kul ne kötü kuldur ki, Hak'kullahdan gafil olup, oyunlara ve günahlara dalar da, yarın gireceği mezarı ve çürümeyi -unutur!
O kul ne kötü kuldur ki, tuğyan edip kibirlenir de, mebdei-ni ve müntehâsım unutur, geldiği ve gideceği yeri düşünmez!
KIN
Kin
Mezmûm ahlâklardan ve necâset-i ma'neviyelerden biri de kindir. Kin, ancak deveye yakışır. Çünkü hayvandır, faydayı ve zararı, sevabı ve günahı bilemez. İnsanlardan buna mübtelâ olanlara, "Deve kini gibi kini vardır" derler. Halbuki deve bir hayvandır. O huyla birlikte yaratılmıştır. Mes'ûliyyet nedir bilmez ve zâten mes'ûliyyeti de yoktur. Lâkin insan, eşref-i mahlûkât olarak yaratılmıştır ve mevcudatın en şereflisidir. Ona kin neden ve nasıl yaraşsın? Ma'lûmdur ki kin hasetten doğar. Bu demektir ki, Hak'kın taksimatına razı olmamak ve bu sebeple de kardeşinin nail olduğu herhangi bir nimeti kıskanmak ve elinden gitmesini istemektir. Başka türlüsüne de razı olucu değildir. Siz ne kadar nasihat etseniz de faydası yoktur. O yine bildiğini okur. İçine yerleşmiş olan o çirkin huy, ona hükmetmekte ve onu kininden bir türlü vaz geçirmemektedir. Halbuki, bu kötü huyun sahibi, kendi eliyle şerefini, mevkîini zâyî etmekle beraber, ma'neviyâtı da o kadar bozulur ki hırsından, gazabından, kininden ne huzuru, ne rahatı ne de uykusu kalır. Huzûrsuz,perîşan bir halde rü'yâları ve hayalleri hep korkunç olur. Bunun terki için insan, sebeplerini arayıp, kendisinin haksız olduğunu anlaması gerektir. Bu da mümkün olmaz. Zîrâ o, dâima kendini haklı jşöryijD zaman iş kuvvetli bir riyazete ve kuvvetli bîr mürebbî veyajhürside ihtiyaç gösterir. Eğer bu kanâate erişmeye muvaffak olur ye ojexbjyjciye^JlLlibijeslim olursa, (Allâhü a'lem bi-murâdihî) insâallah tedricî suTeTtelalrTûTmâsî mümkündür.
Yoksa artık iş teneşire kalır. "^
Bu sebepledir ki, insana yakışan ve yaraşan, kendini daimî bir şekilde kontrol altında tutup, bütün nimetlerin sahibi, mâliki ve-halikının Allâhü teâlâ olduğunu unutmamaktır. O kimîne
100
TASAVVUF! AHLÂK V
güzellik verir, kimine de çirkinlik. Kimine zenginlik verir, kimine de fakirlik. Kimine şeref, izzet verip kıyamete kadar adı hürmetle anılıp, ruhuna fatihalar gönderilir ve kendisinden şefaatler beklenip kimisinin firavunlar, nemrutlar ve şeddâtlar gibi adlan la'netle yâd olunup, şerlerinden Allah'a sığınılır. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak'kın hikmetlerindendir. Biz kulların bu hikmetlerin çözümüne kadir olmamıza izin verilmemiştir.
Bu huylarla ahlâklanmış insanlarla ülfet ve ünsiyet edip, günaha girmektense, onlardan uzak kalmak daha hayırlı bir harekettir zannederim. Herhalde bu gibi huysuzlardan nâşî Abd'ül-hâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretlerinin oğluna yazdığı nasîhatnâ-mede "İnsanlardan arslandan kaçar gibi kaç" demesi de, şâyânı dikkattir. Zîrâ huylar -bilhassa kötüleri- sârîdir.Tlpkı sârî hastalıklar, kolera, veba gibi. Şundan korkulur ki, bu gibi huysuz ve ahlâksız insanlarla düşüp kalkarken bir de bakarsınız ki, sizde de aynı hastalıklar ve aym huylar belirmeye başlar. Huyların teb-dîli ise çok zordur. Dağların yer değiştirmesi mümkündür. Hattâ yokedilmesi de mümkündür. Fakat huylara gelince, hayır demişlerdir. Nitekim atalarımız boşuna "Can çıkar, huy çıkmaz" dejmemişler midir?
Onun için azîz evlât, sevgili kardeş, sen dâima temiz kalbli, güzel ahlâklı, âlim ve fâzıl, âbid ve mütevâzî; zâhid ve dünyâya iltifatı olmayanları ve insân-ı kâmil olanları ara -bul ve onlara kul köle ol. M?llen ve bedenen hizmetlerinde kusur etme; yaramazlardan' da dâima kaç, vesselam.
HASZLJ
ıvı
Hased
Mezmûm huyların onuncusu haseddir. Hased her ne kadar kinin anası ise de, aralarında epeyce fark vardır. Bir kere hased, insanın sevaplarını, hasenatlarım, iyiliklerini yıkıb yakan, mahveden ve kendisini müflis bir halde sevâpsız bırakan bir dert, bir belâ ve bir felâkettir. Bu hususta bizleri irşâd için sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ne kadar uğraşmış ve ne kadar güzel nasî-hatlarda bulunmuştur. Hemen hemen her hadîs kitabında yazılıdır. Bize düşen bunları okuyup amel etmektir. Ma'lûmdur ki, haramlar ateş gibidir; düştüğü ve gediği yeri yakıp nasıl kül ederse, bu ma'nevî dertler, hastalıklar ve huylar da sahibini böylece yakıp kül eder. Fakat bunu sen göremezsin. Çünkü bu baş gözleri onları göremez. Canım şu mikrop denilen şeyi bile görebiliyor muyuz? Nerede kaldı iç âleminin yangınını görelim. Mikropların ancak mikroskop denilen âletlerle görülebilmekte olduğu gibi, bu ma'nevî hastalıklarla bunların yaptığı tahribatı da gönül gözleri olan kâmiller, arifler, sâdıklar görebilirler. Öyle ise hasta olunca nasıl doktora teslim olup, ilâçlarına devamla perhizlere dikkat ediyorsak, bu kâmillere de öylece teslim olup tavsiyelerine ehemmiyetle riâyet etmek lâzımdır. Bu gönül temizliği ve kalb temizliği denilen şey, öyle herkesin diline dolayıp dedikleri gibi "Sen benim içime bak, ben namaz filan kılmam amma içim çok temizdir" diyerek kendini aldatanlara kulak asma. Bunlar boş ve saçma sözlerdir. Selâmet-i sadır denilen o devleti, Cenâb-ı Hak ancak sevdiği ve rızâsını tahsîle çalışan kullarına verir. Onun için evvelâ Hak'kın sevgi ve rızâsını kazanmak için îmân ve İslâm'ın emrettiği yoldan çıkmamak ve Allah celle ve âlânın emirlerini tutup, yasaklarından kaçmak ve Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin de sünnet-i seniyyelerine bütünüyle uymak gerektir. Başka türlü olmaz.
102
TASAVVUF! AHLÂK V
Bak güzel Peygamberimizin şu güzel nasihatine. Bunlar incilerden daha çok kıymetli sözlerdir. Ama ne yazık ki, insan dünyanın fânî olan bu boncuklarını boynuna takıp çalımlanır ve onu sandıklarda saklar da, ebedî saadetine sebep olacak nasihatleri kulağında bile tutmaz. Ne yazık! Bak dikkatle dinle:
Zan denilen, hakikati bilinmeyen ve şüphe üzerine karar verilen şeylerden sakınınız. Çünkü bu zan denilen şüpheli sözler yalanın en fenası sözlerdir. Vakıaya mutabık olmayan bu zan üzerine konuşulan sözler, sözlerin en yalanıdır. (Ekzeb'Ul-hadîsdir.)
İnsanların konuştuklarını gizlice dinlemek, ne suretle olursa olsun kötü bir şeydir. Bâzan insanların yanma sokularak on-lardanmış gibi görünüp içlerine girmek ve onların ahvallerini ve konuşmalarını ister teyble, ister kulağıyla dinlemekten ve bunları başkalarına nakletmekten sakınınız. Bu dinleme, ister kendisi için olsun, ister başkası için olsun ayıptır, günahtır, ahlâksızlıktır, sakınılması gerektir. Bu tecessüstür. Cenâb-ı Hak Kur'an-ı azîmü'ş-şân'da "Zandan sakınınız, tecessüs ve gıybet etmeyiniz" (5/13) buyurmuyor mu? Vakıa casusluk da tecessüstür. Ancak casusluk denilen iş, bir devletin kendi varlığını koruma hususunda, başka devletlerin kendi aleyhinde ne yapmak istediklerini ve buna ait çalışma plânlarının neler olduğunu öğrenmesi için lüzumlu ve meşru' bir teşkilattır. Büyük harbde İngiliz casusu albay Lavrens çok güzel Arapça öğrenmiş ve Osmanlı İmparatorluğu hududları içindeki Araplar arasına girerek, bir şeyh kıyafetinde faaliyete başlamış, bilhassa çöl Arablarım aleyhimize kışkırtarak, isyan çıkarmak suretiyle, bizim her santimine bir altın lira sarf ederek meydana getirdiğimiz Hicaz demiryollarını onlara tahrip ettirerek, Medîne-i Münevvere deki askerlerimizle irtibatımızın kesilmesi ve onların bize karşı isyan ederek ayrılmaları, bu casus sayesinde olmuştur. İnsanın dost ve düşmanını tanımaması kadar da fena birşey olur mu dersiniz?
Yine birbirlerinize sakın nefsâniyet yapıp da hased etmeyiniz. Biribirinize zahmet vermeyiniz. Hayırlı işlerde biribiriniz-den ayrılmayınız. Biribirinize karşı üstünlük taslamayınız. Biri-birinizin zarar ve ziyânını kat'iyyen istemeyiniz. Biribirlerine ha-
5/13 Hucurât, 12. .
HASED
103
sedlik yapmak, kendi nail olmadığı dînî ve dünyevî nimetler için, bir din kardeşinizin elinden gitmesini istemek, müslümana değil, bir kâfire bile yakışmaz bir harekettir. Nasıl olur da bir müs-lüman, hem müslümanhk da'vâsındadır, hem de kardeşinin nail olduğu bir ni'meti çekemeyip, zevalini ister?
Bir de gıbta vardır ki, onun gibi kendisinin de olmasını ister. Yâni kendisi de ilim ve hikmet sahibi olsun, herkese faydalı olabilsin veya zengin olsun da fakîr fukaraya bol bol versin. Bu düşüncelere gıbta denir ki, bu hased gibi mezmûm değil, bil'a-kis mendûb sayılabilir. Ancak bu ikisi iyidir, başkası değil. Bir de biribirinize karşı sakın şikâk, nifak ve nefreti mûcib şeyleri de işlemekten sakınınız. Biribirinizden kesilmeyin, ayrılmayın, düşmanlık yapmayın. Allâh-ü teâlâ'nın emrettiği gibi kardeş olunuz ve kardeşçe yaşayınız.
Bunları yâni, yukarıda sayılan zan, araştırma, dinleme, casusluk, nefsâniyet, hased, buğzetme, küsüp ayrılma gibi biribirinize arka çevirme ve biribirinizle alâkasızlık olmadığı takdirde kardeş gibi olursunuz. Yâni neseben, ana baba bir kardeş gibi olunuz. Sevgi, yardım, muhabbet, şefkat ve ortaklıkta bir vücût gibi olun. Zîrâ, zâten müslüman müslümanın kardeşidir. Elbette neseben kardeşini nasıl sever ve yardımına koşar, onu bağrına basarsa, tıpkı müslüman kardeşlerinizle de öyle olmak lâzımdır. Onun için, ona zulüm etmek değil, belki zulmü aklına bile getirmez. Ne malında ne canında ona en küçük bir ziyan ve eziyyeti reva göremez. Çünkü has kardeşidir. Ona yardım ve muavenetini her ne şekilde olursa olsun kesmez. Çünkü öz kardeşidir. Ona hakaret kat'iyyen yapamaz ve onu hiç bir cihetten ayıplamaz. Zîrâ kendi aybını görmekten başkasının aybını görmeye vakit kalmaz. Sonra ayıpları olsa dahî müslümanhk ve kardeşlik hasebiyle onu örtmek ve onu müdâfaa etmek başlıca va-zîfelerinden biridir.
Sonra takva denilen şey ne dildedir ne de boyun büküp, göz yumup kendini aldatmaktır. Efendimiz (s.a.v.); (Takva hâhünâ) ta'birini üç kere tekrar edip, göğüslerine yâni gönüllerine ve kalbine işaret buyurmuştur. Yâni takvanın yeri, havfullahın, haş-yetullahın bulunduğu mevkî olan kalbdir, gönüldür. Havfullah ve haşyetullahı eğer gönüllerinize indiremediyseniz, kendi ken-
104
TASAVVUF! AHLÂK V
dinizi aldatıyorsunuz demektir. Bunu da zaman gösterecek ve öğretecektir. Sevap almak, ecir kazanmak çok kolaydır. İşte aldığımız abdestler, kıldığımız namazlar, ister farz, ister nafile olsun, tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz zekâtlar ve sadakalarımız, bahusus hac esnasında ibâdet ve hasenatımız, camilere, va'zla-ra, mekteb ve medreselere giderken attığımız adımlar bile sevap ve ecir kazanmamıza vesiledir. Fakat çok dikkat edilmesi lâzım gelen birşey vardır ki, o da, yasakların ve günahların her türlüsünü terk edebilmektir. Bunun başı, dünya sevgisi olmakla beraber, halkın seni medhetmesini istemek arzularından vaz geçmeye bağlıdır. Bu da herkesin yapabileceği birşey değildir. Bak insan gayet güzel gıdalarla beslenir, sıhhatine çok titizdir, bununla beraber kuvvet ve kudreti, kilosu falan hep yerinde olduğu halde en ufak bir zehir parçası, o canım vücudu bir anda yok ediverin O kadar bakım ve masraflar havaya gider. Hiç bir faydası bile olmaz, onun yeri artık kara topraktır, bunu hepimiz
biliriz.
Demek ki tehlikelerden korunmak, beslenmekten daha evlâdır. Evet beslen, fakat tehlikelerden hem kendini hem de çocuklarını korumasını bil. Sıhhatli olmak, hastalıklardan salim bulunmak, mikroplardan korunmaya bağlıdır. Allah esirgesin bir mikrop aldın mı, ondan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu, hele mikropların nev'ine göre çok müşkil olduğunu artık bilmeyen yoktur. Maazallah, kanser mikrobu da ayrı bir felâkettir. Bunları yazmaktan maksadım, ibadetlerin, sevapların, hasenatların muhafaza edilip, zâyî edilmemesi içindir. Yoksa bunları herkes benden daha iyi ve daha a'lâ bilir. Fakat tatbîkat olmadıkça bilgi de kat'iyyen fayda etmiyor. Evvelce de yazmıştım, yine kısaca bahsedeyim. Kablarımızı, kalaycının nasıl ovup temizlediğini herhalde görmüşünüzdür. Acaba niçin o ameliyatı yapmadan kalaylamıyor? Yine bilirsiniz ki, o pislikler mevcut iken kaplar ka-laylanamaz, yânî kalay tutmaz. Gönül de böyledir. Günahlarla, ma'nevî ve mezmûm huylarla dolu oldukça oraya ne nûr girer, ne de rahmet. Kasvet-i kalb demek, kalbin taş gibi katı, hissiz, merhamet, şefkat ve insaniyetten mahrum oluşu demektir.
Bu kadar va'z ve nasîhatlar dinliyoruz, hiç bir faydası olmuyor. Çünkü va'z edenler de sözleriyle amel etmedikleri için
HASED
105
müessir olamıyorlar diye kabahati vaizlere yüklerler. Halbuki vâ-û, yağan bir yağmura benzer, bu bulutlar kapkaradır. Fakat içlerinden o güzel billur gibi su tanecikleri dökülür. Şimdi bu rahmet dediğimiz su, bir beton üzerine veya bir kaya üzerine düşerse ne faydası olur? Akar gider. Fakat hazırlanmış, sürülmüş bir tarlaya, yumuşacık toprağa düşerse, ne nimet ve ne devlettir. Köylü kardeş ne kadar sevinse yerindedir. Çünkü mahsûlü bereket kazanacaktır, arttıkça artacaktır. Eğer sürülmemiş, kupkuru kaskatı bir toprak ise hiç bir faydası olmıyacağı aşikârdır. Ancak yabanî otların bitmesiyle tarlanın kuvvetini alır ve zayıflamasına sebep olur. İşte bunlar bize bildiriyor ki kötü huylar, kalble-rin katılaşmasına, dolayısıyla rahmet, şefkat, hamiyyet, şecaat, salâbet-i dîniyye ve emsali nimetlerin birer birer gönülden silinip, İslâm'lık değil, insanlığın bile kalmamasına sebep olur; kötü huylu kimse kendi kendini aldatır. Yine buyuruluyor ki "Ha-sedden sakınınız." Zîrâ hased, muhakkak surette hasenatı, sevapları, iyilikleri yer bitirir. Mahvedip yok eder. Yânî akşama kadar alın teriyle kazandığınız paralan düşürüp zâyî etmeniz veya çaldırmanız ne kadar acı ise; hasedin hasenatı mahvetmesi daha çok acıdır. "Hasedciler, lâf getirip götürenler (Nemmâmlar) kâhinler, benim hakîkî ümmetimden değildir." buyrulması ne kadar ma'nâhdır.
Bundan dolayıdır ki îmân ile hased bir arada birleşemez. Hakîkî îmân sahipleri Allâh-ü teâlâ'nın taksimine dâima razıdırlar. Kendisinin hiç birşeyi olmasa bile, diğer mü'min kardeşinin hesapsız malı, mülkü olsa, zerre kadar onda gözü olmaz ve onun elinden çıkmasını kat'iyyen istemez. Allah için gazalara giden gazilerin ayak tozlarıyla Cehennem dumanının birleşme-yeceği gibi,îmân ile hased de birleşemez. Hasedin on çeşit zararını saymışlardır:
Birincisi: Allâh-ü teâlâ'nın ve Resûl'ünün (Hased etmeyin) emirlerine muhalefettir.
İkincisi: Kalbinde hakîkî îmân bulunmaz, îmânla hased birleşmez. Ne büyük zarar!
Üçüncüsü: Ateşin odunu yediği gibi; hasenat, defterinden silinir.
Dördüncüsü: Hasedin zararından başka hiç kârı yoktur.
106
TASAVVUF! AHLÂK V
m
Beşincisi: Hased sahibi kâmil, îmânlı müslüman değildir.
Altıncısı: Hasedinden nâşî uykusu kaçar, rahat ve huzur bulamaz, dâima başı derttedir.
Yedincisi: Sahibinin cehlinin en bariz delilidir.
Sekizincisi: Hasedsizlik, sahibinin istikâmet ve hidâyet üzere olduğuna alâmettir. Hased ise bil'akis o kimsenin dalâlette olduğuna işarettir.
Dokuzuncusu: Hasedin terki, sahibinin Cennet'e girmesine sebep olur. Fakat hasedci mahrumdur.
Onuncusu: Hasedden kaçınmak, ahlâk ve tabiat güzelliğine, soy, sop ve neslinin pâk ve temiz olduğuna işarettir. Hâsid ise bil'akis, huyu ve tabiatı bozuk, belki nesli de bozuk olacağına işarettir. (5/14)
Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi bu ma'nevî necasetlerden emîn ve muhafaza buyursun, âmîn. Bi hürmeti Seyyid'il-mürselîn ve sallallâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

