Uzlet ve Halvet
Erzurumlu merhum İbrahim Hakkı Hazretlerinin, uzlet ve halvet hakkında beyan ettiği altı esasdan dördüncüsü uzlet hakkındadır ve on nevi' üzerinedir.
Birinci nevi': Âyât-i Kur'âniye ve ehâdîs-i Nebeviyelerdir. Âyet-i kerîmelerden birisinde şöyle buyurulmaktadır: Meâlen "Zâlimlere hiç bir surette müzahir olmayın, muavenet etmeyin ve hattâ en ufak bir şekilde muhabbete meyil bile etmeyin." Bu emr-i ilâhî ne kadar güzel bir düstûrdur! Herhangi bir zâlim, ne kadar gaddar, ne kadar kuvvetli ve kudretli olursa olsun, etrafından yardım görmedikçe, işlerinde muvaffak olmasına imkân yoktur. Onu işlerinde muvaffak kılan, etrafına toplanan dalkavuklardır. İnsanlar içinde insan kılığında, öyle kör ve öyle sağır ve düşünce kudretinden mahrum, hayvanlardan bile çok aşağı, âdî kimseler vardır ki, belki hayvanlar, onlardan daha iyi ve makbuldür. Çünkü hayvanın etinden, yününden, derisinden, kemiğinden istifade edilir fakat, bu şuursuz dalkavuk, menfaatperest insanların kendi insanlığını unutup, zâlimlere destekçi, yardımcı ve müzahir oluşları, bir türlü insanlık mefhumuyla kâbil-i kı-âs olmamaktadır. ^
Yine "Allah-ü teâlâ'nın ism-i şeriflerini mescidlerde anılmak- ] / tan men' eden ve onların harâbiyetine sebep olanlardan daha7 i "zâlim kim olabilir?" buyurulmuştur. Şöyle bir düşünecek olur^ sak, evet mescidlerimiz açık ve herkese de serbesttir. Fakat suyun başı kesilince, akışı ne kadar dayanabilir? Camilerde namaz kıldıracak imamları,-va'z ve nasihat edecek âlim kişileri yetiş-tirmezsek, bu ihtiyacımızı nereden ve nasıl te'min edebiliriz? Bu vazifeler, lâyıkıyla din bilgisine vâkıf olmayan kimselerin elinde kalınca, hâlimiz nice olur? Bugünkü imam-hatîp mekteplerimiz
f
12
tasavvuf! ahlâk v
UZLET VE HALVET
13
bu ihtiyaca kâfî gelmemektedir ve gelemiyecektir de. 30-40 se-nedenberi kurutulan din menbâları olan medreselerin kapatılması, dini yıkmak için kâfi değil midir?
Ma'lumdur ki din, nasîhatla kâimdir. Nasîhatsiz bir dinin yaşayamayacağını herkes bilir. Papazların envâ-ı çeşit bilgileri öğrenmeleri ve birkaç fakülteden mezun oluşlarına özenerek bizim de din adamlarımızın böyle olmasını isteyen kişiler iyi bilmelidirler ki bu memlekette bulunan ma'hûd zihniyet, onlara iki fakülte bitirme imkânı şöyle dursun, birini bile çok görmektedirler. Yetişenlerin de kendi zihniyetlerine hizmet edecek karakterde yetişmelerini temin hususunda büyük çaba göstermektedirler. Samîmi olarak mescidlerimizin, ibadethanelerimizin yaşamasını istiyorsak, bunların dış saltanatlarına değil, asıl ruhu olan imam ve vaiz gibi kimselerin, hem dînen, hem ahlâkan yüksek bilgi ve seviyye sahihleri olmalarının teminine el birliğiyle çalışmamız gerektir.
Âyet-i kerîme, hayât-ı dünyâdan başka murâd ve gayeleri olmayan ve Allâh-u teâlâ'nın zikrinden i'râz edenlerden uzak kalmamızı ve onlarla hiç bir şekilde teşrîk-i mesaî etmememizi tavsiye etmektedir ki, Allâh-ü teâlâ'nın zikrinden irâz edenlerden, yüz çevirenlerden daha zâlim kim olabilir? İşte bu gibi zâlimlerin destekçilerinin de o zâlimlerden sayılacağında şüphe yoktur. Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin zikrine ve ibâdetine devamla birlikte, ibâdete manî olacak herhangi bir hareketten tevakkî ve uzak olarak, Hak'km zikrine devam tavsiye edilmekte ve bütün varlıkların ve kâinatın sahibi olan Allâh-ü teâlâ ve tekaddes Hazretlerini vekil ittihâz etmenin ve din düşmanlarının her çeşit propaganda ve ezalarına da sabrederek, hicr-i cemîl ile onları terk etmenin gerekli ve lüzumlu olduğu bildirilmektedir.
Bunlar bize apaçık anlatıyor ki, selâmeti köşe-yi vahdette aramak lâzımdır. İlk bakışda bu, bize çok yabancı ve gayr-ı mümkün gibi görünürse de, nefislerimizin alışageldiği çirkin âdât ve an'anelerin terkinin, öyle kolayca ve lâflarla olacak birşey olmadığını pek a'lâ bilirsiniz. Bu sebepdendir ki, bir müddet-i muvakkate de olsa, kâmil kimselerin kontrolü altında bu uzleti ve halveti ihtiyar etmek mecburiyetindeyiz. Tıpkı bir hastanın tedavisi için hastahanede yatmaya mecbur olması gibi. Hastaha-nede yatmak hiç bir zaman ölmek için değildir. Uzletler de, hal-
vetler de böyledir. Kötü ve çirkin huylan bırakıp, onların yerlerine iyisini, güzelini alıp, kâmil, olgun ve etrafına dâima faydalı bir mü'min ve muvahhid olmayı kim istemez?
Bir hadîs-i kudsîde "Yalnız başına kabre gireceğini yakînen bilen âdem oğlunun, insanlarla nasıl ünsiyet edebildiğine taaccüb" buyurulmuştur. Yine "Ey âdem oğlu! İnsanları aydınlatmak için kendisini yakan mum gibi olma. Ey âdem oğlu! Benimle ünsiyyeti nasıl umarsın; insanlarla ünsiyyet ettiğin halde? (Yâni insanlarla ünsiyyetin neticesi, Hak ile ünsiyyetin mümkün olamayacağını beyan ve Hak'ka mülâkî olmayı uzlette aramayı tavsiye buyurmuştur.) Ey âdem oğlu! Eğer senin ihvanların, se- "\ l'nin günahlarının kokusunu koklasalar, senin yanına sokulup \ oturmazlar bile. Halbuki, Ben Azîmüş-şân , bunların hepsini bil- I diğim halde mimimle, settarlığımla kabahatlerini örtüyor ve yü- i züne vurmuyorum. Nimetleri de bol bol vermekte devam ediyo- / rum. Ey âdem oğlu! Eğer insanlar senin günahlarından benim / bildiklerimi bilmiş olsalar, halkımdan hiç birisi seninle konuş- / mazdı. Görüyorsunuz ki, ben nasıl Gafurum, Rahîmim. Senin / bu kadar isyanına karşı, ne sıhhatine ve ne de rızkına bir eksik-1 lik yapmıyor, ve senin tevbekâr olup bana bir an evvel dönmeni/ Vbekliyorum" buyurulmuştur. '
Cenâb-ı Hak cümlemizi, kusur ve kabahatlerini görüp, bir an evvel Hak'ka tam ma'nâsıyla dönen ve rızây-ı şerifini kazanmaya çalışan kullarından eylesin, âmîn.
Uzletin ikinci kısmı: Uzlet eden kimselerin, halkın hürmetine mazhar olduklarına dâirdir.
Ey azîz: Ehlullah demişler ki, nâsın âfâtı ancak nâsdır. Yâni insanlara belâ, yine insanlardan gelir demektir. Mü'minin hayırlı malı koyundur ki, onunla dağlarda, derelerde bulunup, dînîyle fitnelerden emîn olur. Hükümdarlarla oturanlar, fitneye dû-çâr olurlar. Ulemâ, hükümdarlarla ihtilât etmeyip, dünyâya karışmamışlardır. Onlar insanlar üzerine rüsül-ü emindirler. Ne zaman ki, hükümdarlarla ihtilât edip, düşüp kalkarlar, o zaman onlardan uzak olunuz. Zîrâ onlar, rüsül-ü hâindirler. Yâni hükümdarlardan uzak kaldıkları müddetçe, dinlerinin ve Peygamberlerinin yolunda emîn kimselerdir. Onlardan kimseye zarar gelmez. Fakat hükümdarlarla, idarecilerle iş birliği yapmak isteyenler, iyi bilmelidirler ki, bu halleriyle hem Allah yolundan hem
14
TASAVVUF! AHLÂK V
de Peygamber yolundan ayrılacaklarından ve zararlı kimselerden olacaklarından nâşî, o gibi insanlardan uzak kalmak tavsiye ve tenbih edilmektedir. Halbuki, bugünün insanı da idarecilerin nasıl gözüne girebilirim gayretindedir ki, ne kadar taban tabana zıttır. Kim ki zâlime,, zulmünde yardımcı olarak bir söz söylerse, muhakkak Allâh-ü teâlâ o zâlimi ona musallat eder.
Ve buyurmuştur ki, "Benden sonra hâkimler gelse gerektir. Kim ki onların kapısına gider ve kendilerini tasdik eder, zulümlerine yardımcı olur, o kimse benden değildir."
Köşe-yi vahdette uzlet kılmak, kötü arkadaş ile oturmaktan ve ona yakın olmaktan eşlem ve elyaktır. Ve buyrulmuştur ki, riyaset sevgisi içinde olan kimse iflah olmaz. Ve tâlib-i hükümet rahat bulmaz. Cahil kendi nefsinin düşmanı olunca başkasına nasıl dost olur? Akıllı düşman, ahmak dosttan yeğdir. Kadınlar tayfası ise, şeytanın ağıdır. Din ve akılları noksandır. Bazılarının akıllı olması kaideyi bozmaz. Bundan bize üç ders çıkmaktadır: Birisi fitne zamanlarında fitnelere karışmamak için tenha yerlerde iaşesinin teminine çalışmak, ikincisi, her zaman idarecilerle, gerek fikren ve gerekse hâlen onlardan herhalde uzak olmak, üçüncüsü de, hanımların hallerini beyandır ki, şâyân-ı dikkattir.
Üçüncü nevî: Nâsdan uzletin, Hak'ka kurbiyete vesiyle olduğunu bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişE^^^glkdan uzak olan, Hak'ka yakın olur. Nâsdan korku «zere olan, Rabbiyle ünsiyet peyda eder. Âlem-i melekûte muttali' olmak, nâsdan ayrılmaktadır. Nâsa tazarru' etmekten daha hayırlısı, onlardan ümidini kesmektir. Gezmekte rahatlık, yalnızlıkta da selâmet vardır. Yalnızlığın semeresi, faydası, Allâh-ü teâlâya ünsiyyettir. Dünyâyı bilen zühd eder. Nâsı anlayan onlardan ayrılır. Kim ki nâsdan uzak kalır, huzur ile saîd olur. Müjde o kimseye ki, nâsdan ayrıdır ve kalbiyle meşgul olmaktadır. Ahmaktan uzak ol, her hâl-ü kârda zarardır. Ahmakla dostluk etme, asla hayır gelmez. Sana fayda veriyorum zannıyla, büyük zararlar eder. Câhillerle sohbet azâb-dır. Ahmakla geçinmek belây-ı azîmdir. Akılsıza yakın dost olma, yalancı ve hâinden emîn olma, ancak müttakî, zekî ve akıllı âlimlerle sohbet eyle. Halika isyanda mahlûka îtâat caiz değil-
UZLET VE HALVET
15
dir. Kadınlarla halvet ve yalnız kalmak, gönüldeki dostlukları giderir. Avret yılandır, ondan sakınmak lâzımdır. Nâmahrem olan avrete bakmamak için gözlerini yumanlar, kalblerinde îmân tadını bulurlar.
Dördüncü nevi': Uzletin huzûr-u tâm olduğunu bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, uzlet ibâdettir, izzet ve selâmettir. Halka bakmak âfettir. Bakmayan rahattır. Dünyâ kardeşliği ateş gibidir. Azı fayda verir, çoğu zarardır. Nâs ile ünsiy-yet, iflâs alâmetidir, vesveseleri çoğaltır. Nâsı anlayan onlara i-timâd eylemez ve her bildiğini herkese söylemez. Halka ihtiyacını duyuran, mahrum ve zelildir. Halkdan müstağnî olanın rızkı cezîl ve kadri cemîldir. Nâsdan müstağnî olan, Hak ile ganî olur. Nâsdan uzak olan, Mevlâ'yı bulur. Dünyâ adamlarına boyun eğen, takvadan uzak kalır. Halktan ve kendisinden haya eden, Hak teâlâ'dan haya etmiş olur. Ehl-i dünyâ ile görüşme, işlerine hiç karışma. Dostunun düşmanına gitme ve ona hürmetle, dostunu incitme. Melikler kapısına katiyyen gitme; gidersen onlara müdâhale etme. Ateşe yakın olduğun kadar, nâsa yakın ol. Ne çok yakın, ne de çok uzak ol. Sev seni seveni, sorma seni sormayanı. Kendi kadrini bilen, halk arasına düşmez. Hak ile ün-siyyeti bulunanın halk ile işi olmaz. Gönül ehli, nâsa ancak cesediyle yakın, gönlü, ahlâkı ve kalbi ile cümleden uzaktır. İbrâ-hîm Edhem Hazretlerine demişler ki; "Niçin nâs ile ünsiyyet etmezsin?" cevaben "Kendimden büyüklerin kibrinden, küçüklerin ahmaklığından, akranımın da hasedinden firar edelidenberi içim rahat olup, onların beni rahatsız etmelerinden halâs oldum!' Hiylekârlar insan suretinde şeytandırlar. Gençlik, delilikden bir şu'bedir. Gençlerle sohbet, fitne ve felâkettir.
Beşinci nevi': Uzletin havas menzillerinden olduğunu bildirir.
Ey azîz: Ehlullah demişler ki, Mevlâ'nın ma'rifetini tâlib olana lâzımdır ki, dünyâ adamlarından uzlet kılsın. Tâki onların hâline muttali' olmayıp gün be gün terakkî bulsun ve onlardan birşey istemesin ve kapılarına gitmesin. Onlarla vakitlerini ve ömrünü zâyî etmesiii ve onlara boyun bükmesin ve mücâdele etmesin. Amellerinden ve hâlinden onlara birşey bildirmesin. Halka iltifat ile Hak'kın gözünden düşmesin. Ma'rifet ve muhabbetten düşmesin. Zîrâ, her an kendisini gözleyen ve ona şah dama-
16
TASAVVUF! AHLÂK V
rından daha yakın olan ve her sırrını pek iyi bilen Hâlık-ı zü'l-Celâli mülâhaza etmeyip, halkın nazarını mülâhaza etmek, en büyük gaflet ve cehalettir. Onun için halk ile değil, Hak 41e olmanın çâresini aramak ve uzleti ihtiyar edip, kimsenin medh ü senasına veya zemmetmesine iltifat etmemelidir. Eğer iltifat ederse, ind-i ilâhîde bir mertebeye nail olamaz. Halkın rızasıyla mesrur olan, Hak'kın rızâsından mahrum olur.
Beyit
Halktan ı'râz edib, Ol dostu tenhâ bul.
Sana senden yakın, Ol Vâhid-i Kahhâr yetmez mi?
İnsan hâlini kapalı tutup, ne iyiliğini izhâr eyleye ki, nâs ona i'tibâr edeler ve ne de bir utanılacak iş veya bir fenalık işlemeye ki, bu sefer nâsın ta'n ve zemmine duçar olmaya ve nâs ile ömrünü ve vakitlerini zayi etmeye. Uzleti ihtiyar edip, tenhâ bir mekânda zikr ve fikirle meşgul olup, ancak cuma ve cemâat için çıka. Tâ ârifi-billâh oluncaya kadar böyle ola. Ne zaman ki ma'rifete talip olan insan meramına nail olur, artık onun indinde, kesret, vahdet, uzlet, ülfet cümlesi müsâvî olur. Sonra uzlete lüzum kalmaz. Zîrâ heryerde o Mevlâsıyladır. Uzlet, nefsinden kalbe hicret etmektir ve kalbden içeri ruha gitmektir. Ruhundan sırrına, sırrından da Mevlâ'sına yetmektir. Öyle ise, insanın nefsi îslâm yoludur. Kalbi îmân yeridir. Ruhu irfan mekânıdır. Sırrı da tevhîd-i ilâhî yeridir.
Beyit
Muvahhid çünkü yektadır, katında halk mevtadır. O bulmuş Hay-yu Kayyûmu, yönelmiş gönlü Mevlâya
Uzlet hakikatte, beşerî sıfatlardan müfârakattır, ayrılıktır. Beşeriyyetten geçen kimse, kâmil gönül ehlidir. Sohbet-i nâs ona manî değildir. O zahirîyle, halk ile olursa da, bâtınıyla Hak iledir. Mâsivâ ile işi yoktur. Halkın giydiği gibi giyer, yediklerini yer, akılları miktarınca konuşur. Şâir âdetlerine de muvafakat eyler. Lâkin bâtınıyla, Mevlâsından bir an ayrılmaz ve rızâ' m-dan dışarı çıkmaz.
1
UZLET VE HALVET
17
Beyit
Etme yılandan firar, görmeyesin ejderhâ. Eyle birlikte karâr, hâline sabr eyle hâ.
Altıncı nevi': Uzletin faydalarından biri de, meramına nail
olduğuna dâirdir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zamane kardeşleri insanların ayıplarım ve kusurlarım ararlar. Hünerlerine-hasededîp!, kusur, ve ayıplarını sorarlar. Nitekim, Şeyh Sa'dî demiş k^rHafcteâR kll kl bildii hld
kullarının ayıp ve kusurlarını bildiği haldesörterOge^ insahla^ i il İ E^T&
bilmeden ve görmeden söylerler!' İbrâhîm ffi
leri, bir vakitler Lübnan dağlarında bir takım eWullah ile buluşmuşlar; cümlesinin nasihati şu olmuş: "Dünyâ insanlarına söyle, kim ki yemeği çok yer, o kimse ibâdetin tadım bulmaz. Çok uyuyan kimseler de ömürlerinin bereketini bulmazlar. Çok ko-nuşanlarsa, kalbleri ölür, hayât-ı hakîkîyi bulmazlar, Kim ki halkın rızâsını ararsa, o kimse Mevlâ'sının rızâsını bulamaz!' Bir kâmilden sormuşlar ki, "Niçin bizimle oturup konuşmazsın?" Cevaben demiştir ki "Sizden bize lezzet gelmez, benden de sizlere fayda ve safa olmaz. Siz dersiniz ki, yiyelim, içelim, zevk-ü safa edelim, ben derim ki, bir çeşit yemekten beş on lokma yemek kâfidir. Siz dersiniz ki, uyku bedene sıhhattir. Ben derim ki, uyku vakti zâyî eder. Siz dersiniz ki, işle! Ben derim ki, terk eyle. Siz dersiniz ki, bil. Ben derim ki, unut. İmdi sizin hâliniz sizin olsun, bizim hâlimiz bizim. Hemen bana mâni' olmayınız. Tâki Rabbimle huzur edeyim. Huşu ve huzû ile hizmetine gideyim!' Zîrâ, kendi arzusuyla Mevlâ'ya kulluk etmiyen kimseyi, Hâlık-ı zü'1-Celâl kerhen onu mahlûkuna hizmetkâr eder. Şirkin cümlesi, kapıdan dışarıdadır. Öğle ise kapıdan dışarı çıkan, hicâb ve fitneye girer ve sohbet-i nâs ile nice rezâile düşer. Nitekim, azîz olan ekmek, yemek, su ve meyveler, insana bir gece yakın olmakla yâni, midesinde kalmakla nasıl tebdîl olup, kötü hale düşmektedir.
18
TASAVVUF! AHLÂK V
Nazım
Şefkat et, şehveti koy, ânı sana huy etme.
Aşık, pâk ola, herşeye gönül verme.
Hak için söyle sözün, yoksa sözün hemen sükût ol.
Dilde dildârı bul, etrafa bakıb aldanma.
Ariyettir, emânettir herşey, gerek güzellik ve gerek zenginlik.
Sakın aldanıb Mevlâyı unutanlardan olma.
Yedinci nevi': Uzletin nevileri hakkında:
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, tâlib-i irfana uzlet, iki emir için lâzımdır. Birisi şudur ki, insanlar, bu irfan talibini meşgul edip, zikir ve fikrinden alıkorlar. Nitekim bir arif nakleder ve der ki; "Bir meydanda bir cemâat gördüm. Ok atıyorlardı; yâni hedefe, nişana, silâh ve ok atıyorlardı. Birisi uzakta oturmuştu. Onunla konuşmak istedim. Bana, "Senin sözlerinden bana zik-rullah, daha çok lezzetli ve mübarektir!' dedi. Ben de ona, "Sen burada yalnız kalmışsın" dedim. "Rabbim benimle" diye cevap verdi. Ona sordum ki, "Bu cemâatin hangisi muvaffak olmuş ve kazanmışdır?" "Ol kimse ki, halkı terk edip, Hak ile huzura yetmiştir!' diyerek kalkıp gitti.
Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, "Uzlet zamanını, ehil ve erbabını beyan edip, o zamanda yalnız kalmayı ferman buyurmuştur!' Şimdi, onun beyan ettiği zaman gelmiştir.1 Yine buyurmuştur ki, "Halkı görürsünüz ki ahidlerinde, sözle-rinde durmazlar, emânetlere hıyanet edgier ve by1)irj£ririe düş-mSnfik ederler^Suhâkkak-o-zamaikJitne zamanıdır". —~^srrâb*Tlcîrâmsormuşlar ki, "Ol zamanHa Hılunan mü'-min neylesin?" Cevaben buyurmuş ki, "O zamanda ehl-i îmân, nâsımjşjejine_kaii5inayıp dilini tutsun veMnesînde otursun. Hâ^ yTrTanTsîeyJük.^^
Ten_cjksın!!jGeçmişteki büyüklerimiz, evlât ve dostlarına nasî-"nütedipTuzletle emir ve vasiyyet etmişlerdir. Hiç şüphe yoktur ki, onlar bizden daha ziyâde hayır ve basîret sahihleridir ve zaman ise onlardan sonra daha çok şerli ve zararlı olmuştur.
Hazreti Ömer (r.a.) buyurmuştur ki, "Uzlette kötü kimselerden rahat bulmak vardır. Mümkün oldukça nâs ile muhabbet
UZLET VE HALVET
19
ve tanışmayı, az etmelidir. Zîrâ nâsdan kurtulmak müşküldür!' Bir kâmil demiştir ki, "Bu zaman dilini tutma ve bulunduğu yeri gizleme zamanıdır ve arslandan kaçar gibi insanlardan kaçma zamanıdır. Evlerinde oturup, geçmiş kusurlarını telâfiye çalışmaktır!'
Diğer bir kâmil demiştir ki, "Allah hakkı için bu zamanda nâsdan uzlet helâl olmuştur. Öyle ise bu zamanda vâcib mertebesini bulmuştur!' Hele bu zamanımızda ise, uzlet adetâ bir farzdır.
Uzletin ikinci sebebi de, insanlar, tâlib-i irfanın hâl ve huzurlarını ifsâd ederler. Nitekim, nâsa görünmek, riyanın yatağıdır, yâni riyaya yol olur demektir. Bir cemâat, bir arifin kapısına gidip, onu ziyaret ve onunla görüşmek istemişler. O arif kapıya gelenlere içeriden cevap vermiş; "Ziyaret ve mülakattan daha faydalı olan şey, gâibâne duâ ile size ikram ederiz. Zîrâ, ziyaret ve likadan riya hâsıl olur. Gâibâne duâ ise, ıhlâsa daha yakın olmakla, kabul olur!' Ekserî geçmiş büyükler ve sâlih kimseler, riya korkusundan ziyaret ve mülakatı bırakıp, nâsdan uzlette selâmet bulmuşlardır. Kanâat ile vakitlerini geçirmişler, gönülleri cemiyyetle e huzûr-u Mevlâ ile dolup, Allah'ın sevgili kullarından olmuşlardır.
20
TASAVVUF! AHLAK V
Nazım
Kadr-ü fakri bil fena ol, yâr-i sultân olma hiç. Fakr imiş cem'iyet-i hatır, perişan olma hiç. Halkı avlamak içindir, bu güleç yüz, tatlı söz. Çünkü sayyâd olmadan, gûyân ve handan olma hiç. Terk-i zevk ve lezzet-i cismânî asandır velî. Merd isen lezzet-i nefsânîde gûyân olma hiç. Hırkayı, seccadeyi, imame ve tesbîhi koy. Sahre-i evham ve teshîlât-ı şeytân olma hiç. Hıfz-ı zahir, mûcib-i ihmâl-i bâtındır hemen. Hıfz-ı hüsn-i hulk edib, cismi nigâhbân olma hiç. İzzet-ü rağbette olsan, çok olur hâsid sana. Misl-i Yûsuf mübtelây-ı mekr-i ihvan olma hiç. Ger saâdet-mend isen, tenhâya gel halkı unut. Hak ile üns, Hakkı bul, setr et pişman olma hiç.
Şu beyitler nasihat olarak hepimize kâfidir. Güleç yüz ve tatlı sözlerle halkı başına toplamağa çalışanlar, bundan çok güzel dersler alırlar. Zahirî kıyafetlerine kıymet verenlerin bu hali, içlerinin ihmal edildiğinin alâmetidir. Ahlâkı güzel etmenin gerektiğini, cesedinin güzelliğiyle uğraşmanın akıllı insanlara yaraşan birşey olmadığını, saadeti istiyenlerin ise, tenhâ bir yerde halkı unutup, Hak ile meşgul olan ve ayıplarını dâima örtmeye çalışan kimseler olduğunu açıklamaktadır.
Sekizinci nevi': Nâsdan uzlet eden ariflerin iki sınıf olduğunu bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki; uzlet eden arife, nâsın ilim hususunda bir ihtiyaçları yoksa da, bu arife uzlet, yalnızlık hâli a'lâ ve güzeldir. Zikir ve fikriyle meşgul olup, hacetten gayri şey için evinden çıkmaz. Yalnız cuma ve cemâate devam ile ilim meclislerinde hazır olur. Başka birşeye karışmaz. İkinci kısım arif ise, ilminde halk ona muhtaçtır. Binâenaleyh, uzlet afiyeti ona müyesser olmaz. Belki ilmini neşretmek, va'z ve nasîhat etmek ve dîne hizmet hususunda neşr-i ilim etmeye devam etmek mecburiyetinde kalır. Lâkin ona, nâsa sohbet için iki emir (iş) lâ-
UZLET VE HALVET
21
zımdır. Biri uzun bir sabır, büyük bir ilim ve gayet güzel bir ahlâktır. İkincisi, nâs ile sohbet esnasında, kalbiyle gönlü ile onlardan münferid ve ayrı olmaktır.
Konuştukları vakit akıllarının ereceği kadar konuşmaktır. Göreceği cefâlara ve eziyetlere de sabır ve sükût ile mukabele edip, kat'iyyen mücâdele etmeye ve mahzun olmaya. Eğer ondan uzaklaşırlarsa, bunu da ganimet bile ve memnun ola ve terbiyelerinde mülâyemet ve yumuşaklık eyleye. Zahiriyle onlara muvafakat, eyleye. Eziyetlerine sabreyleye ve ihtiyaçlarını sakla-ya. Onların hizmetlerini ücretsiz yapıp, hacetlerini de minnetsiz îfâ ede, yâni başlarına kakmaya. Her hususta rıfk ve lütuf ile müsamaha edip, halk ile Hâlık için hüsn-ü muamele ede. Neşr-i ilim etmek mecburiyetinde olmayan ve bilinmeyen arife, uzleti kolaylaştıran üç şey lâzımdır:
Birincisi, ibâdetlerini gece gündüz saatlerine taksim edip, cemi' vakitlerini ibâdette geçirmektir. Zîrâ, ibâdetle iştigâl, âfetlerden selâmettir. Nâs ile istînâs yâni ünsiyet iflâs alâmetidir.
Mûsâ aleyhisselâm bile Tûr-u Sînâ'da, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle tekellümden sonra halkın seslerini duymamak için kulaklarını tıkardı ve uzaklara gidip, tenhâ kalmayı arzu ederlerdi.
İkinci emir ise, halktan ümidini tamamıyla kesip, cümle insanlar onun yanında taş veya ağaç gibi olur ve lâşey menzilesinde fânî olur. Zîrâ fayda ve mazarratı olmayan şey yok hükmündedir.
Beyit
Hakkî, cemi' halkdan müstağniyim billâh. Hallâk-ı âlem vâr iken halk-ı zamanı neylerim.
Üçüncü emir ise, basîretle, ahvâl, ahlâk ve tavırlarını dâima tefekkür ve tezekkürle kontrolü altında bulundurmaktır. İmdi, arif uzlet haliyle bu üç emre devam ederse, nâs ile sohbeti bırakıp, dergâh-ı Hüdâ olan Mevlâ'nın nazargâhı olan kalbine gelir. Üns, huzur ve sürûru dâim olur. Hak'tan inayet ve tevfik, ne güzel sâhibtir ve ne güzel refiktir. Zîrâ nâsdan uzak olan sıd-dîk, uzaklığı kadar Hak'ka yakın olur. Hak teâlâ kendi huzuru-
TASAVVUF!
na da'vet eylediği kula, nâsın ezâ ve cefâsını musallat eder ki, o halka meyi eder olmasm ve her nesneden ayrılıp, Allah'dan başkasıyla kalmasın ve kalbinden dışarı hiç bir kimseye i'timad ve i'tibar kılmasın. Öyle ise, nâsın ona ezası devlet ve ganimettir. Zîrâ, nâsdan i'râz edip, nâsın Rabbi olan Allah-ü teâlâ'ya ikbâl etmesine sebep olur. Hak teâlâ'nın evliyasına âdeti, ilk demirlerinde halkı onlara musallat kılmak olmu$tUf. Z/ıra düşmanın sözü, Hüdâ'nınTcâmçîsTdır. Gayre meyFedelTgonulleri onunla vurup, mâsivâdan döMürürT kendi huzuruna gönderir.
Dokuzuncu nevi': Uzletin kısımları ve halleri.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki: Uzlet, lisânın sükûtuna se-bebtir. Zîrâ konuşacak kimse bulamaz, tenhâ kalır. Bu da onun sükûtuna sebeb olur. Uzlet iki kısımdır. Biri mürîdlerin uzleti, biri de muhakkikinin uzletidir. Mürîdlerin uzleti, ağyar ile ihti-lâttan cisimleriyle ayrı ve uzak olmalarıdır. Muhakkikinin uzleti ise, kâinata iltifattan kalbleriyle ayrı olmalarıdır. İmdi, muhakkikinin kalbleri ma'rifet-i Mevlâ'dan gayri bir nesne ile meşgul olmazlar. Kalbleri de Mevlâ'dan gayriye mahal değildir.
Uzletin niyyeti üçtür. Biri, halkın şer ve fitnesinden necat bulmak içindir. Biri de, kendisinin şerrinden halkın selâmeti içindir ki bu niyyet, evvelki niyyetten daha hayırlı ve mu'teberdir. Zîrâ, evvelki niyyette halka sû-izan, bunda ise nefse sû-izan vardır. Nefse sû-izan etmek ise lâyıktır. Zîrâ, büyüklerin âdetleri hep böyle olmuştur. Üçüncüsü ise sohbet-i Mevlâ'yı nefse tercih etmektir. Uzletin a'lâsı nefsinden uzlet edendir. Sohbet-i Mevlâ'yı tercih edip, huzuruna gidendir. Kim ki, uzleti, ülfet-i nâs üzere tercih edip, nefsinden kalbine içeri gelir, muhakkak o kimse Mevlâ'sını şâirler üzerine tercih etmiş olur ve o kimse Hak teâlâ'nın i'tâ eylediği mevâhib-i esrarı ancak kendi bilir. Gerçi uzlet-i nâs ile lisânın sükûtu lâzım ve melzûmdur. Lâkin gönlün sükûtu yine mümkün olmaz. Çünkü ekseriya yalnız insanlar mâsivâyı, mâ-sivâ ile söylerler. Onun için sükût altı esasdan başlı başına bir -rükündür, bir esasdır. Kim ki uzlete devam ile nâs ve nefsinden tenhâ kalır, o kimse, vahdâniyyet-i ilâhiyye sırrına vâkıf olur. Uzletin a'lâsı halvettir. Halvetin neticesi, irfan ve esrâr-ı ehadiyyet-tir. Uzletin bir hassası da budur ki, dünyâyı bilmeye vesiyledir.
İmdi kişi, yemeğinden ve cismin gıdalarından irâz edip, nâs uyurken o uyanık olsa, zikrullah ile kendisinde sükût hâsıl olsa, nefis ve insanlardan uzlet eylese ve bu dört huy onda cem' olsa, Jreşeriyyeti melekiyyete, ubûdıyyeti seyyidliğe, gâibliği şehâdete, bâtını zahire ve aka nısse~~tebdîl olun. Abdal "olan velilere flshü~ olup makâm-ı mukarrebîn devletince ma'rifetine nail, saadet ve muhabbete vâsıl olur.
Nazım
Ünsiyyet-i nâs eden gönüldür nâsı. Sohbetleri gafletiyle olur kâsi.
İflâs alâmeti bil isti'nâsı.
Koy nâsı, hoş eyle yâd, Rabbi'n-nâsı.
Hak ile huzur eden gönül gülşendir. Gaflette kalan gönül değil, külhandır.
Çü gaflete gönlümü salan düşmanıdır. Pes düşman ve dostum bana rûşendir.
Hakkı ânı fikir lıl ki, ülfet olur. Nâsı ko kitaba bak ki, sohbet olur.
Az ye, az iç, az uyu ki ı.i'met oldur. Benliğinden uzak otur ki, uzlet oldur.
Meyi etme, karışma halka, uzlet oldur. Tenhâda kitaba bak ki uzlet oldur.
Hakkı bu cihanı halka ver, uzlet kıl. Müstağni olup bu nâsdan uzlet kıl.
Yârana bedel kitâbla hoş sohbet kıl. Hikmetle gönülden dembedem ülfet kıl.
24
TASAVVUF! AHLÂK V
Hattâ sana dost olan, olur hem düşman. Su misillü seni içen, eder bevl o zaman.
Yay gerçi oku eder dergaş hemen. Kendinden ırağa atar oku, o keman.
Hakkı sana dost ol Mevlâdır.
Hem atadan hem anadan sana evlâdır.
Mecnûndur o dil ki kıblesi Leylâ'dır. Mevlâya teveccüh etse dil a'lâdır.
Hakkı iki cihanda cana Rahman besdir. Koy nâsı hemen oku ki, Kur'ân besdir.
Tenhâda kütüb seninle yârân besdir. Olmazsa kütüb gönülde cânân besdir.
Onuncu nevi': Uzletin sonunun halvet olduğu ve onun şartları, erkânı ve halvetin neticesi olan varidat ve esrar ve vusulün, keyfiyet, keşif ve husulünü bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, sülük ve irfan yolcuları, Hazret-i Yezdan'ın huzuruna gidenler ve yakîn ehli, insanlardan ve hattâ nefsinden uzlet edip, karanlık ve dar bir ev içinde yalnız olarak kalırlar. Bütün insanlardan zahir ve bâtınıyla uzak olduğu kadar Mevlâ'sına yakın olur. Halvete girmenirr*şartlan, erkânı, usûlü, vâridât-ı esrar ve vusulü vardır ki, halvet sahible-ri için bunlar yardımcı, mürşid ve mûnis-i karîn yâhî yakîn bir ünsiyetci ve bir dost olur.
Halvetin Şartları
Tashîh-i akâid-i îmân (ümmetin ehl-i sünnet mezhebi üzerine imânını tashîh etmesi), abdest ve namaz, usûl ve âdâb erkânını bilip, öylece îfâ etmesi ve dünyâ lezzetlerini terk etmesi ve hattâ âhiret lezzetlerini dahî unutması ve tam bir gönülle Haz-reti Hak'ka teveccüh edip, gönül ve canın hakikatini bilmeye gay-
HALVETÎN ŞARTLARI
25
ret etmesi gerektir. Bunlar olmadıkça halvete girmek tehlikelidir. Amma halvetin rükünleri, esasları, tam ma'nâsıyla irfan yolcularının esaslarıdır ki, az yemek, az uyumak ve az konuşmak, nâsdan uzlet, devamlı zikrullah ve tam bir tefekkürden ibarettir. Bu altı esas bulunmadıkça halvet bir hapishane ve zindan misâlidir. Amma halvetin usûlü, usûl-ü makâmât-ı insandır ki, tevekkül, tefvîz, sabır ve rızây-ı tamdır. Bu dört usûl gönülde bulunmadıkça, halvete girmek haram ve tehlikelidir. Zîrâ, vehimlerin esîri ve mahkûmu olan kimse için kâmil bir mürşidsiz halvete girmek, akla ziyandır ve amansız bir tehlikedir. Lâkin her kimde şartlar, rükünler ve zikr olunan usûller bulunursa, o ehl-i yakîn, her korku ve tehlikeden emîn olur. Bu gibi ehl-i irfan, halvet ve çile murad ettiklerinde, evvelâ ona lâzım olan evinin kapısını kilitleyip, yalnız kalsın. Tâki, hariçden, dışarıdan bir haberi olmasın. Sonra evdeki insanlara kendi odasının kapısını kapayıp tek ve tenhâ kalsın. Yanma kimse gelmesin. Kıbleye karşı aks-i teverrük yâni, sağ inciği üzerine oturup, ayaklarını sol taraftan çıkara veya bağdaş kurup kıbleye karşı otura. Aldığı dersine gece ve gündüz hiç durmadan devam ede. Hem de oruçlu ola. İftarda bir mercimek çorbası, biraz ekmek; sabah vakti ise 21 adet kuru üzümle biraz ekmekle iktifa ederek orucunu tuta. Soğuk su dahî içmeye.
Eğer halveti yalnız başına yapıyorsa, Cuma ve cemâti kat'iyyen terk etmiye ve dışarıda hiç bir surette eğlenmiye ve fâsid hallerden sakına. Zîrâ zikir ve fikirden kendisini alıkoymasın. Gıdasında, yeme ve içmesinde ifrat ve tefritten pek sakına. Zîrâ fazla açlık hayâlâta, fazla tokluk da kasavete sebep olur. Hayvânî et ve yağlardan yemesin. İ'tidâle, orta hâle riâyet etsin. Midesinin ancak yarısını doldursun. Kalbine gelen varidatı ganîmet bilsin. Melekî varidatlardan nasibini alsın ve rûhânî, nûrânî, melekî vâ-ridât ile, şeytanî varidatın farkını idrâk eylesin. Bunlar ancak varidatın arkasından hâsıl olan tat ve lezzetle bilinir. Şeytanî olan kısmı ise, elem ve hayretle bilinir. Vâridât-ı melekîde hayret olmaz ve suret tağyîr etmez. Gönülde ilim ve hikmet kalır, mâsivâ kalmaz. Vâridât-ı şeytanîde ise, a'zâ-yı bedeni kışkırtıp, birbirine düşürmek, elem, zahmet ve hayretlere dûçâr edip, gönülde fesad ve tenbellik hasıl olur. Bunlardan çok sakınıp, zikir ve fi-
vurı
kirle meşgul ola, tâki kalbi ondan temizleyip rahat bula. Ve iki şeye çok dikkat ede. Allah-ü teâlâyı, ne zât ve ne de sıfatında hiç birşeye benzetmeye ve halvette ancak Hak'kı talep eyleye. Mâ-sivâya meyi etmeye. Cemi' kâinat sana bahş edilip verilse, kat'-iyyen iltifat etmiyesin. Zikir ve fikirden ayrılmayasın. Zîrâ bunlar imtihandır. Eğer bunlara iltifat edersen herşeyden mahrum kalırsın. Bu halvet esnasında mî'râc-ı rûhânî hasıl olup, nâsı unuttuğu kadar huzûr-u Hak'kı bulur. Eğer halvete giren zât, sıdk ve yakîn ile teveccüh-ü tam kıldıysa, esrar ve ahvâl ve keşfiyât-tan hiç birisi ona münkeşif olmayıp, fitne Ve belâlara mübtelâ olmadan, cümlesinden geçerek, Hak teâlâ'nın avn ve inâyetiyle ve cezebât-ı muhabbetle, emniyet ve sür'atle, tecelliyât-ı ef al ve esma ve sıfat mertebelerine gider. İmdi mürîd ve meczûb olan huzûr-u ünsü tez bulur. Mürîd ve sâlik olan ise, keramet ile her hayırdan mahrum olup, âtıl ve matrûd olarak insanlarla ünsi-yette kalır, maazallah.
I
ILI H\ ŞSİK1 L/İKI
Nazım
Hak var ezelîdir, bu nâs ve sen mevhumsun. Emvâte alâka eylesen mezmûmsun.
Hacet dilesen kimseden mahrumsun. Bağlarsan eğer Huda'ya dil memdûhsun.
Hakkı, Hak ve halk arasına dâhilsin. Hor oldun, eğer halâyıka mâilsen.
Müflissin, eğer bu nâsdan sâilsen. Verdinse vurup nâsa dil, nailsin.
Halkın nesi rar ki meyi edersin ey dil. Kendin gibi âcizi nidersin ey dil.
Her bî-haber izine gidersin ey dil. Gel Hak'ka ki halkı nidersin ey dil.
Mahlûk-u Huda'ya şefkat et, rahmet bul. Eblehlere hilm ve hürmet et, rahat bul.
Sen herkese rıfk ve rağbet et, rif'at bul. Ger edemedinse, uzlet et, izzet bul.
Ver Hâlık'a halkı, sen aradan çık git.
Her işde zulüm ve şer, adl-ü hayrı fehm et.
Niçin deyib, i'tirâz oduna yanma. Teslim ile seyir kıl Cenneti, hoş beyt.
Rıfk ile kamuya ol, halîm, settâr. Bil kadri ni halka çok açılma zinhar.
r
Mahlûku yok anla, Hâlık'ı bul ey yâr. Her dosta bu söz vasiyyetimdir hey yâr.
28
TASAVVUF! AHLÂK V
Uzlet hakkında merhum İbrahim Hakkı Hazretlerinin nasihatlerini hep beraber okumuş oluyoruz. Bugünkü bizim de bulunduğumuz dünya âleminin içinde bizlerin, gerek bulunduğumuz İslâm camiasına, gerekse insanlık camiasına ve kendi nefsimize faydalı olabilmemiz için, bu uzleti çok görmemek lâzımdır. Evet bugün bir çok ilimlerin hemen hemen son noktasına erişmiş gibi görünüyorsak da, hakikatte bu bizim gurur, kibir ve ucübümüze sebep olarak, bizleri yaratanımızdan uzak kılmakta ve ibâdet ve tâatimizden alıkoymakta olduğu pek aşikâr bir şekilde görülegelmektedir. Şu halde bu ilim, matlûb olan ve insanların Hak sübhânehû ve teâlâ'mn rızâsını elde etmesine sebep olan ilim olmadığından, bundan fayda beklemek mümkün değildir. Bunlar dünya insanlarına nazaran birer ziynetten ibarettir. Binâenaleyh, hakîkî ilim, gönüllere yerleşen ve hiç bir suretle tebdil ve tağyire uğramıyan ve o gönüllerden, istenilen tarafa ve seçilmiş gönüllere verilen ilimdir ki sahibine de, etrafındakilere de, fâide-i tâmmesi dokunur ve İslâm'ın ruhuna uygun bir şekilde saadet ve selâmetle hayatlarını geçirmelerine sebeptir. Onlar, ilmin ve ömürlerinin kıymetini bilip, onun bir saniyesini bile boşa geçirmekten son derece sakınırlar. Bugünün biz müslümanları ise, halimiz açıkça meydandadır. İlmimizin ne kendimize ve ne de başkalarına faydası olmadığı görülmektedir. İşte canlı bir misal:
Ashâb-ı kiram zamanındaki fütuhatlarda, feth olunan memleket halkının müslümanlığa girmeleri ve Kafkas, Afgan, Buhara, Özbekistan, Türkistan ve Çin Türkistanı halkının ve hattâ Hindistan, Pakistan, Endonezya ve Filipin'lerde bulunan müs-lümanların hep o devrin hakîkî müslümanlarınin ticaret ve se-yahatleriyle müslümanlığı kabul ettiklerine ve bunların çoğunun belki de okuma-yazmadan da mahrum oldukları halde, bu muvaffakiyetlerine ne dersiniz? Bizim İstanbul beşyüz küsur sene-denberi elimiz altında olduğu halde, bugünkü bilgilerimiz şâyân-ı hayret bir derecede.. Camilerimizde, kürsülerimizde ve şâir yerlerdeki konferanslarımız gözümüzün önüne gelince, aradaki farkın ne kadar derin olduğu meydana çıkmaktadır. Bizim, gayr-ı müslimlere değil, belki onların bizlere bütün hal ve ahlâklarını, giyim ve âdetlerini aşılamış bulundukları da gözlerimizin önündedir; hattâ mezarlıklarımıza varıncaya kadar. Derdimizin ne ka-
HALVETÎN ŞARTLARI
29
dar büyük, yaramızın ne kadar acı olduğu, bu devirde bunların tedavisi için, az yemenin, az uyumanın, az konuşmanın, uzlet ve halvetin lüzumuna ihtiyaç meydandadır. Doktor bir hastasını nasıl yemeklerden men eder, perhiz verir ve çeşitli zehir gibi ilâçları yuttururken, ona birşey diyemiyoruz da, müslüman ruhunun tekâmülü ve yükselmesi, terakkî ve teâlîsi için bunları yapmak neden zor veya lüzumsuz görülsün. Bunları lüzumsuz görmek veya fazla taassup addetmek kadar cahillik olmaz. Hastayı tedavi altına almamak ve onu ölümle baş başa bırakmak demek değil midir? Bazan hastanın elini ve ayağını kestikleri de görülmektedir. Sırf vücudun kurtarılması için bunların feda edilmesi caiz oluyor da, bir noksan müslümanın iyi olabilmesi, kemâle ulaşabilmesi için gösterilen hizmetleri yapmak, elbette en güzel bir harekettir. Zîrâ ondan hem beşeriyet, hem islâmiyet, hem efrâd-ı ailesi ve hem de kendisi, dünyada ve âhırette faydalanarak ve ömrünün kadir ve kıymetini bilerek saâdet-i dünyâ ve saâdet-i ukbâyı kazanmış olacaktır. Binâenaleyh, bundan daha bahtiyar kim olabilir?
Bizler bil'akis, henüz ne zamaun ve ne de ömrün kıymetini bilmiş değiliz de onun için vakitlerimiz, yemekler, uykular ve bol bol boş laflarla geçer de biz de ondan adetâ zevk alırız. Bu ise bizim sebeb-i hilkatimiz olan ma'rifet-i İlâhiyyeye ve ibâdetlerimizin gayesine muhaliftir. Ma'lûm ya herşeyde matlûb olan kemâldir ve bu kemâli insanda aramak ise en doğru bir şeydir. Bir'meyvenin bile hamının, olmamışının çöplüğe döküldüğü malûmdur. İnsan ise eti yenmez. Onun şerefinden nâşî ölünce açıkta bırakmaz, toprağın altına saklarız. Artık orada ameliyle baş başa kalmış olacağından, kabrini yâ Cennet bahçesi veya Cehennem çukuru olarak bulacaktır. Bu iyilik, işte bulunduğumuz bu muvakkat hayatın iyiye kullanılması ile elde edileceğindendir ki, büyüklerimiz bizleri dâima uyandırmaya çalışarak, bu âhiret saadetini kazanmak için neler yapmamız lâzım geldiğini kitabları-na yazmışlar; onların yazdıkları da bugüne kadar gelip, elimize geçmiş bulunuyor. Tezkiretü'l-Evliyâ kitabında okuduğumuz o büyük zevat ve İbrîz kitabında gördüğünüz fevkalâdelikler, hep insanoğlunun kemâle ulaşmış bahtiyarları ve onlardan zuhur eden harikuladeliklerdir. Cenâb-ı Hak, bizleri de sevgilileri hürmetine af ve mağfiret buyurup, onların yollarından ve izlerinden ayırmasın, âmîn.
30
TASAVVUF! AHLÂK V
Zikrullah
Şimdi de Ma'rifetnâmede, kemâle ulaşmanın beşinci esâsı olan zikrullah hakkında, İbrahim Hakkı Hazretlerinin yazdıklarından hulasaten dokuz nevi' ile beyân edilir ki, birinci nevi' âyât-ı kerîmeler ve ehâdîs-i şeriflerdir. İkinci nevi' ise, devamlı zikrullahın, Hazret-i Rabbi'l-âlemîn ile ünsiyete sebep olduğunu hadîs-i şeriflerle bildirir.
Ey azîz! Ma'lûm olsun ki, Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, ümmetine şefkat edip, Hazreti Allah'ın zikrinin en azîz ve en lezîz şey olduğunu duyurmuştur. Nitekim, bir hadîs-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki, "Bir cemâat bir meclisde Hak teâlâ'yı zikr etmezler, illâ ki onları melekler tavaf eder. Yâni Hak teâlâ'yı zikr edenleri melekler tavaf edip, hepsini rahmet-i ilâhiye istîlâ eder ve gönüllere sükûnet nazil olur. OnlarıHak teâlâ kendi yanında olan melekler arasında zikreder!' Zikrullah ile beraber Kur'ân-ı kerîm'i güzel okumaya devam eyle ki, onlar sana yer yüzünde gayet açık bir nurdur. Göklerde güzel bir şekilde anılmana sebeptir. Kim ki zikrullah sevgisi bulmuştur, bu, Hak teâlâ'nm onu sevdiğinin alâmetidir. Mevlâ'nın kuluna sadakası, ona zikri ilham buyurmasıdır. Kim ki (Lâ ilahe illallah) derse, kalbinden hicabı ref eder. Herşeyin bir parlatıcısı, temizleyicisi vardır. Gönlün parlatıcısı ve temizleyicisi de zikrullahdır. Zikrullah herşeyden büyüktür. Gerek Al(âh-ü teâlâ'nın kulunu zikri ve gerekse kulun Allâh-ü teâlâ'yı zikri olsun. Zîrâ, sizin onu zikr etmenizden, onun sizi zikr etmesi, daha büyük ve daha güzeldir. Şeytan, kulağını âdemoğlunun yüreğine koyar ve dinler, eğer o kul Allâh-ü teâlâ'yı zikrediyorsa, geriye kaçar ve eğer zikrul-lahı unutursa, yüreğini lokma gibi yutar. Sizden biriniz o kadar çok zikrullah etsin ki, nâs onu deli zannetsin. Zikrullahdan da-
ZÎKRULLAH
31
ha efdal sadaka olmaz. Altın ve gümüş sadakasından, infâkın-dan, düşman boyunlarını vurmaktan ve bütün sâlih amellerden daha faydalı olan, derecelerinizi artıran ve yükselten şey, zikrullahdır. Rab'bini zikr edenle etmiyenin misâli, ölü ile diri misâlidir. Bir kimse sâlih bir amel işlemez ki, zikrullahdan daha ziyâde ona necat verir ola. Bir kimse ceblerine para doldurup, fukaraya dağıtsa ve bir başka kimse de zikrullah ile meşgul olsa, Allah katında fukaraya tasadduk edenden, zikrullahla meşgul olan efdaldir buyurulmuştur. "Eğer Cennet bahçelerine tesadüf ederseniz, onlarla mütene'im olunuz" buyruğundaki bahçeler, zikrullah meclisleridir, buyurulmuştur. Bir kavim bir meclisde oturup, zikrullah etmeden kalkarlarsa, güya bir merkep cifesinden dağılmış olurlar've o meclis için, onlar kıyamet gününde pişmanlık ve hüsranhk çekerler. Ehl-i Cennet hiç birşey için hüs-ranlık çekmezler, ancak o saate mütehassir olurlar ki, onda zikrullah etmeyip, o saat boş geçmiştir. Kim ki sabah namazını cemâatle edâ edip, işrâk vaktine kadar zikrullah ile meşgul olsa ve sonra iki rek'at işrâk namazı kılsa, onun için nafile bir hac ve bir umre sevabı tamâmıyle hâsıldır. Buyurmuştur ki, sabah namazını edadan sonra işrâk vaktine kadar zikrullah ile meşgul olmaklığım, dünya ve dünyâ içinde bulunan, bütün zî-kıymet cevahir ve eşyalardan^ bana daha ziyade sevgilidir. İkindi namazını edadan sonra, güneş batmaya kadar zikrullah ile meşgul olduğum ve olmaklığım, dünya ve dünya içindekilerden, bana ziyâde sevgilidir. Hak sübhânehû ve teâlâ'yı zikredenin* misâli o kişidir ki, onu öldürmeye kasd eden düşman, onun arkasından koşup erişecek saatte hemen o zâkir metin bir kaleye girer ve o düşmandan halâs olur, kurtulur." Bunun gibi mü'min bir kul, kendi nefsini şeytandan koruyamaz, ancak zikrullah ile muhafaza edebilir. Kelime-i tayyibe olan (Lâ ilahe illallah) Mevlâ'nın kalesidir. Onu can ve gönülden tekrar edip ve gizlice çok çok söyle ki, ondan mâsivâ gafleti gidip, meclis-i üns ve muhabbeti bulmuş olasın.
32
TASAVVUF! AHLÂK V
Nazım
Eğer cihanı gönülden uzak edersen sen. Huzur ve zevk ile zikr-i Hüdâ edersin sen.
Bu kavga ve gürültüden geçersen eğer. Visal gülşeni içre safa edersin sen.
Safa bulursan eğer nûr-u aşk-ı bakîden. Derün-u sineni, bâğ-ı beka edersin sen.
Derûn-u bahr-i meânîde cevherin bilsen. Cihanda kıymetine hoş bahâ edersin sen.
Riyâzat âb-u hayâtı, safâsın bulsan. Gönül kudretini hep cila edersin sen.
Menâzil-i heves olduysa, kat' eğer Hakkı. Makamını harem-i Kibriya edersin sen.
Üçüncü nevi': Devamlı zikrin fezâili hakkında.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zikrullah umde-i ehl-i irfandır. Ve mûcib-i üns-i Yezdan'dır. Ve mûris-i visâl-i dîl ve candır. Zikrullah amellerin en şiddetlisidir. Ve sözlerin en şiddetlisidir. Hak teâlâ Hazretlerinin kapısının bekçisi ve çalıcısıdır. Zikrullah kalbin sıfatı ve îmânın alâmetidir' Ibâdetlerirnesâsı, kökü, iliği ve irfan kapısının anahtarıdır. Zikrin efdali, gizli olanı ve huzûr-u kalb ile tekrar tekrar edilen (Allah veya Lâilâhe illallah) kelimeleridir. Zikrullah kalbin nuru verûhlarınhuzurudur. Zikrullah vücudlara yerûhlara kuvvettirTzîk~rullah"gözkre cila ve iclerejujriiux. Zikruîlah canın ünsiyeti ve irfanın husulüne se--be^HEZikrullah ariflerin âdeti ve Allah'dan gayrisini unutmaktır.
_akılların nurudur, Zikrullah kalble-
£flgi_^lsLj£^ ikrulîah kalble
rin hayâtı ve sevdiğine müfâkTolmâktır. Zikrulîah lisânın ve fikrin resmi, değil belki söylemesidir. Evvelâ zikr olunan hâlinden son-ra^ikx^dgtîdenjîâsıldır. Zikrulîah ilelştigâFasîl, için ve gönlün salâhıdır. Zikrulîah ile geceleri meşgul olmak, amellerin efdali
ve hallerin de en güzelidir. Eğer görürsen ki, Hak teâlâ seni zikir ve fikrile meşgul etmiş ve alıştırmıştır, müjde olsun sana ki, o seni sevmiştir. Zikrulîah gönülde sürür, semeresi, mansuıu üe7 ünsiyet ve huzurdur. Zikrullaha devam, gönül ve canın nurudur. Kalbe sükût bahş eder. Zikrulîah enîsdir ve pek güzel bir arkadaştır. Zikrulîah çesedlerin güzel kokusu, ruhların da kuvvetidir. Zikrulîah iç gözlerinin nuru ve içlerin de munisidir. Zikrulîah ile gönül, her pislikten tâhir olub Hak'kın rızâsı, yüzü ona zahir olur. Zikrullaha devamla kalbi ma'mûr olanın efal ve ahlâkı cemîl_ve ruhu mesrur olur. Zikrulîah kalbe nûr ve inayettir ve rühajîidâyettir. Zikrulîah her derde devadır. Allah'dan gayriyi zikir, belâ ve derttir. Kim ki Hak'ki zikr eder, Hak sübhâne-hû ve teâlâ da onu zikr eder. Zikrulîah iç gözlerine nûr ve ruhlara ganimettir. Zikrulîah ile iştigâl, hallerin en güzelidir. Kim ki Hak'kı unutur, onun kalbi katı olur. Kim ki Hak'kı çok zikr edex b
bnun kalbinde
Qİ1ır
7ikrj_Hwarnlı olanınkalhi
bnun kalbi â y Qİ1ır n j_
uyumaz. Zikri Allah olanın, fikri de Allah olup^ cânıdiTSfâlr olur. Zikrullaha devam ehlullahın âdet ve yoludur. Zikrulîah, canlar a kuvvet, âgâhlık ve uyanıklığa sebebtir. Hak'kı unutup, leh-viyâta düşme. Zikredersen, unutanlardan, gafletle zikr edenlerden olma. Kalbin lisânmauygun^olarak zikr et. Tâki zikrulîah sende kemâl bulsun. T^akfîcâl>î zikrTMevlâ, nefsini vejnâsivâyı unutmaktır. Zikrullah" sermaye-i ma'rifet ve muhabbettir, kirnyây-ı devlet ve saadettir. Zikrullaha devamla muhabbet-i ilâhî, galip" olur. Gönül başkalarını bırakıp, Hak'ka tâlib olur. Zikrullah herkese, herhalde lâzımdır ve ehlullah, zikrullaha mülâzimdir. Arifin cezası, zikr-i Hak'tan münkatı' olmasıdır. Yâni zikirden hâ-lî kalmasıdır. K»l, 7jkrullah ile_memnrrl^r İH, h^- yaman
lî kalmasıdır. K, jkrullah ile_m^r , ^ m ggj_ ola. Zikrullah, yâ lisân, yâ kalb, veya ruh_üe_hâsıl olur. Zikrul-al"^S kalbe ve oradan ruha vâsıl olunca, o kimse
hayâs-sı_evliyâ olupT cemi! a'zâsıvla^zîkre devamla^Hak sübhâ-aehû ve teâlâ ile ünsiyet kılarak ehas-sı havas olur. Zikrullah" lisandan kalbe müntekil olunca, bedendeki bütün a'zâlar müte-nebbih olup rahat bulurlar. Zikrullah, ganîmet-i evliyadır. "Lâ ilahe illallah" Mevlâyı tevhîddir. Zikrullahın efdali, gizli ve huzur ile tekrar tekrar kelime-i (Allah) veya (Lâ ilahe illallâh)'ı söylemektir. Zikrin efdali, "Lâ ilahe illallâh"dır. Ona devam eden,
Mevlâ'nın kalesine, hıfz-ı himayesine dâhil olmuştur ve iki cihanda korku ve tehlikelerden azaplardan necat bulmuştur. Bu suretle de, devlet-i ebediyeye ve saâdet-i sermediyeye nail olmuştur. Kim ki bu zikir ve tevhidden mahrum kaldıysa, o kimse şekâvet-i ebediyye ve azâb-ı sermediyye yoluna gitmiştir. Allahım bizi en muhkem kalene dâhil et. ~
Nazım
Haddim değil ki hamd ü sena eyleyim sana. Lâyıktır eylesen yine sen kendine sena.
Haddim ne, ben kimim, kesl-i tâatim nedir? Sensin hemîşe mu'temed ve müttekâ bana.
Benlikte koyma, hayâldan halâs kıl.
Tâ hiç senden olmaya dil bir nefes cüda.
Feth et cihân-ı aşka, bu dil beyti babını. Cezb eyle Hakkı bendeni, kıl ıska âşinâ.
Dördüncü nevi': Devamlı zikrin hassaları ve te'sîrâtını bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, eğer zikrullaha devam eden hafif bir nefesle ve kalbine teveccüh ederek, "Allah" veya "Lâ, ilahe illallah" zikrine devam eylese, ol zâkir, zikr-i lisan ile zikr-i kalbiyi cem' etmiş olur. Böylece hassa ve te'sîrâtını çabuk bulur. Zîrâ lisân ile zikirde hararet vardır ye yakıcıdır. Kalb ile olan _zikirde qûr ve ziya vardır. Bu zikrin, saf bir ateşi vardır ki, zâkf-rın göğsünde ve içinde hiç birşey bırakmaz yakar, gider. Meselâ bir haneye ateş düşse, eğer orada odun varsa, önlün" da yakıp nâr eder ve onda zulmet varsa, onları giderip, nûr eder. Eğer orada nûr yarsa, nurun alâ nûr olur. jiunun gibi, gönül evinde zikrul-lah mâsivâyı bulsa, onu yakıp nâr eder. Eğer zulmet ve cehjl varsa, onu da nûr-u ma'rifet eder. Eğer nûr bulduysa, nurun alâ nûr olur. Zikir, zâkir ve mezkûr olur. Öyle ise, zikrullah haktır ve sıfatı öyle haktır ki, hatâları yok eder. Hakları bakî kılar. Zîrâ, zikrullah ile nefsin haklan arasında zıddiyet yoktur. Lâkin nef-
ZİKRULLAH
35
sin hatâlarının vücud eczalarında fazla olması, iç âlemi için bir israftır. Bu da haram lokmalardandır. İmdi, zikrullahın nuru ve ateşi bu eczalara erişip, onları yok eder. Ve sultân-ı zikr-i Hak gelip, zâkirin vücudundan her bâtıl mahv olur. Bu suretle yapılan zikirler, zikr edenlerin dillerinden kalblerine sirayet edib onu uj^n^ıriL.Basîreti^jç gözleri açılıp, zikruOahJle ünsiyet bulur,' lezzetlenir, lıyrümâlTıstemez^ Ancak zarurî hacetleri içirTmüs: tesfıâ olarak~"dışarı çıkar ve üemen evine halvet hanesine dönmeye çalışır. Dış âlem ona pek garip gelir, durmak ve eğlenmek istemez, gece gündüz evinde zikrullah ile meşgul olur. Zikrulla-hınjıûru onu ihâtaedip, yakmağa başlar ve o nûr onun içindir bir sultan olur ki,~o7iunlâTcalbii^Tıiçbirşey kalmaz, hepsTmâTîv olur, yalnız AJjaJ] fc-C*) kalîr7Z3kirin kalhf Hak'ları zikrine mekân olunca, aşk ve muhabbet ateşleri birer şerare misâli ona nazil olup, o kadar yanar ki, vücûdu muzmahil olur. O anda onun kalbine Hak'kın nuru tecellî eder ve bu nûr ile diğer bütün nurlar fena bulup, zâkirin kalbi mezkûr ile Hak sübhânehû ve teâlâ ile müteselli olur. Zîrâ insanın vücûdu kalb ile, o kalbi çeviren Allâh-ü zü'1-Celâl arasında hâil, hicâb ve manî olmuştur. İmdi, vücûd benliğinden kurtulup, safî olunca, dostunu bulur. Üns-ü huzuru, nurun alâ nûr olur. Bulıûrlar âna Hak'kın cezbelerin-den gelir. Lâkin bu nurlar ile meşgul olmak doğru değildir. Zâ-kiri yolundan alıkoyar. Çok kere erbâb-ı yakın bu nurları asla görmeyip, ancak hepsini muhît olan nûr, onlara tecellî eder ve bununla müteselli olurlar.
Nazım
Ey gönül hiç etme fikir eyn-ü ân. Olsa zikrin hak, olursun câvidân Mâsivâyı çün ferâmüş eyledin. Zâkir oldun ânı bî-nutk-i lisân. Hoş bulunmaz dilde zevk-i zikr-i Hak. Sende benlik olsa yâ sûd-ü zeban. Fariğ olsa kendi kendinden gönül. Şâhid-i mezkûru buldu bî-gümân. Dilde kalmazj zikr-i esma ve sıfat.
36
TASAVVUF! AHLÂK V
Zât-ı mezkûr olsa cân içre ayan. Kalbe müstevli olunca zikr-i zât. Hâtıra gelmez dil ü cân ve revân. Vâlehii medhûş eder canı müdâm. Ol cemâl-ü lâ yezâl-ü bî nişan. / Ne dilersen Hak verir ânı velî. Sen seni istemezsin ol zaman. Hakkı, Hak'dan iste böyle devleti. Kime fikr-i cân ü mâl ü hâniimân.
Beşinci nevi': Devamlı zikrin hâlât ve kerametlerini bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zâkirin nefsinin kötü arzuları, onu hasîs şehvetlere sürüklemese ve zikrullah ile meşgul olup, gece gündüz evinden dışarıya zarûretsiz çıkmasa ve bu hâl üzere bir müddet devam eylese, orMn^^a^oj^xmj^^ygas^i-yıp bir şimşek misâli gelip geçer. Zikrine devam ettikçe, bunlar tekjar_g£İipJjirjmk^a£jdjıha_k^hj, zîkrüllaha devaTnla~rJurseteT o nûr onda bâM^aju^önjil^de öndanTezzef "fMuTrSon7a~bTi nurdan ruha sesler geHp, rûh hikmeflerâlîrrSIIâfi'Sân başkası-rr. unutup, Hak'ta .müstağrak olup kalır.
Müstağrakât-ı Selâse
Zikr-i hafiye devam etmekle zâkirde, üç netice, haslet hâsıl olur. Bunlara "müstağrakâH selâse" derler. Ririnri ifljfirflK- zâkirin vücudununzikrullah ile müstağrak_olmasıdır ve bu istiğrak o zaman hâsîT olur ki, zikrullahnı ateşiyle vücuddaki habîs eczalar, şeyler kamilen mahv olup, eczây-ı tayyibe-i lâtîfe kalır. İşte o zaman onun vücudunun herbir parçasından zikrin sadâlan işitilir. Hem_de pek aşikâr bir şekilde. Zîrâ zikrullah'la vücûdun eczaları arasında mutabakat hasıl olmuştur. Bu sesler, arı uğultusu gibi mülayim bir uğultu ile başlar. Çünkü zikrullahîn ateşi, evvelâ zâkirin başından gelmeye başlar ve sultân-ı zikrul-atvekydretiylejoıhûreder: ZâkîHrTr5i31îrâ"çok~ gaflef ve vehmine gâlib olarak buna alışması
d lâ
toetnToîrnasTve gaf g
lâzımdır. Sabır ve tahammül edip, korkmaması ve dayanması lâzımdır. Zîrâ ne bu nurdan ve dhâidti
MUSTAGRAKAI-l S
^dgrrvejeslgrindcn hic bir^zarar gelmesijçatMyjjgnJasavv^r n1n-_ jıamazJBelki, zevk ve neş'esini bile artırır. O şiddetli sadâların sırrı budur ki, zikrullah mâsivânın zıddjLbulunmuştur. Şimdi, bfr mevkîye ve mevzîye gelir ki, onda zıddı olan mâsivâyı gidermeye çalışır. Nitekim, su ile ateş, birleşince nefiy sadâsı işitilir, bunun gibi zikrullahîn ateşiyle o zâkirin vücûdundan mahv, nefy ve ihrâkın sadâları gelir. Böylece zikrullahîn ateşi şâir a'zâlara eriştikçe, ona kendi vücûd-u a'zâsından değirmen sadâları veya deniz dalgalan gibi veya şarıldayarak hızla akan veya yükseklerden dökülerek gelen derelerin gürültüleri gibi gürültüler veya şimşek sadâları gibi gelen seslerin herbirinden nice bin zevk ve safa bulur. Bu seslerin sırrı şudur ki, insanın vücudu yerde ve gökde bulunan kesîf ve latîf cevherlerden terkib olunmuştur. İşte bu seslerde mezkûr cevherlerin zikir ve teşbihleri bulunmuştur. Herkim o zikirleri kendi vücûdunda bulur, muhakkak o kimse, Hak teâlâ'yı her lisân ile zikr etmiş olur.
İkinci iştigrakda, ise, zâkirin bütün vücudu basdan aşağı emn-ü emân içinde, rağbet-i îmân, yakîn-i irfan ve zikr-i Mevlâ ile dopdolu olur. Gönül ve cân, zevk ve sürür, neş'e ve şevk, üns ve huzur ile dolup, kemâl-i rağbetle zü'1-Celâl ve'1-kemâl Hazretlerine, tam meyi ile meyi eder ve istiğrakı safâdan zikrullah dahî kalbinde müstağrak olup kalır. O zaman kalbinde öyle hisseder" ki, güya gönül derin bir kuyudur, kovası da zikrullahdır. Ondan su çeker, bulur ve bu halde a'zâsına bir titreme gelir. Zik-rullahı birakınca derhal içinden, kalbinden zikrullahı taleb eder. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi hareket eyler. Zikr-i kalbinin arı âvâzı gibi sesi gelir. Bu ses ne gizli ve ne de kuvvetlidir. Ekseriya zâkirler kalbinin zikrini işitirler. Zikrullahın kalb£ intikalinin alâmeti odur ki, zâkir kendi içinde nurdan bir men7 bâ müsâlıede eder ve kalbi onunla mutmeîn olup, onu kendisine arkadaş ittihâz eder. /\lL-Ah ~~ ~
Üçüncü istiğrak iseVZıkrullah gönülden sırra vâkî olup, zikirden, ^zâkm^^^j^ge kaybolmasıdır. Bunun alâmeti, eğer zikrullahdah fârıl olsa, zikrullah onu terk etmeyip, onun için-de bir kuş gibi çırpınır ki, bnu gafletten îkâz eder ve huzura gö-"turür. Bunun alâmeti de şudur ki, zikrullah. onun a^zâlarun-öv-îe sağlam bağlar ki, güya zincirlerle bağlanmış ve kapatılmıştır.
AtlLAIS. V
Bunun alâmeti de şudur ki-zikrullahm ateşi onda sönmez ve nuru kat'iyyen gitmez. Belki o zâkirin etrafında ebedivven sâf nurlar bulunur^Kalbindenjıûrlann inip çıktığını görür. Kalbden çıkan nura (Sâide) ve kalbe nazil olana da (Ârşîyerderler. İç gözler yâni basiretinin açılması, evvelâ zâfıir olan dış gözlerden başlar. Sonra yüzünden, sonra da göğsünden, daha sonra da cemf bedeninden feth olunur. Yâni vücudun her a'zâsı göz ve kulak kesilir. Bunu sakın muhal görme. Gözde görmeyjujculakta işitme-^ yi halk eden AJlahJccJ_HjizjeÜeri^^ "gibi SürnTrle? a'zâda yapabilir, vesselam.
Beyitler
Seninle olduğum an içre pür-safâ olurum. Benimle çiin olurum, zevkden cüda olurum. Seninle Cennet olur dil, benimle düzahdır. Seninle cümle devayım, beuimle dâ olurum.
Altıncı nevi': Zikrin üç mertebesini bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki; zikirjisânın zikir harflerini söylemesidir. Ve huzurun ne olduğunu biime'z","b'u ilk" mertebesj-_cuj. Sonra gönül lisana muvafakat edip, zikrullah lisândan kal-beintikaLfidexjvejjrada huzuru bulur ki, bu da zikrin üsİöSUUgr-NIeb*isıdIr; Daha sonra o_h.ıı?iîrHqrı jnezkûre, yâni Hak'ka_gâib plup, zikr-i sırrî olur. Bu o zikr-i gaybdir ki, devamlı zikrin üçüncü mertebesidjn, VaktâFı zikrullah kalbi istîlâ eder, o birlıûr-öTazîm-dır ki, zâkirin üzerine yâ başından veya ayağından veya ön veya arkasından vâki olur.'O zaman zâkirde titremeler hâsıl olup, is-temiyerek "Allah" diye sayha edip kendinden geçer. Bu, zikrin birinci mertebesi olan ve gafletle huzursuz olarak yapılan zikrullah ile başlar, terakki ede ede, nihayet kalbe, huzura ve en son da sırra erişerek, devlet-i azîmeye nail olur ki, bu^da sırf Allah "M'nınfazj-ü-keiemidijr, İrfan sahihlerinin esas yoîlârından~bıri olanzikreclevam olundukça zâkirinrûhâniyeti kuvvet bulup, nef-sâniyetin elinden ve hükmünden kurtularak rûh-u hayvani üzerine galip olur ve ma'rifet-i Mevlâ'ya tâlib olur. Eğer zâkir gece gündüz bütün vakitlerini, zikrullah ile ihya ederek geçirirse, Hak
MÜSTAĞRAKÂT-I SELÂSE
39
yolunu şimşek sür'atiyle geçip gider. Eğer zikrullahı ihmal ederse, onu nefsâniyet-i beşeriyeye döndürüp, Hak yolundan alıkoyan Üç günlük yolu otuz yılda bile ancak gider. Zikrullaha de-vamîa zâkirin kalbinde ve şaıFa'zâlarında bîrTakım yanmalar hâsıl olur. Bundan zâkirin aldığı zevk ve safâyı ancak kendisi bilir.
*'
İJL*
I "Yâ Rab bizleri çok lezîz olan şeylerden mahrum etme ve / bizleri bu nimetlerin üzerine lâyık-ı veçhile şükr etmiye muvaf-
l fak kıl yâ Azîz" demektir. Bu yanma ve acıların husulünün sebebi ve sırrı şudur: Zâkirin evvelce gafletle geçirdiği günlerde vücudunda ve a'zâlarında birleşen lezzet ve-nazları, zikrullahın te'siriyle yakıp, yok etmesidir ki, kalbe, zikr-i Hak'kın ilk hüfû-zu ve te'sîri budur. Zikir devam ettikçe gönülden_rûha_vâsıl olur.
0 zaman rûh zikretmeye başlar ve hilâfetle gönül tahtında oturup, havâs-sı batine ve zahireyi hükmü altına alıp, mâhirâne bir şekilde Hak'kın rızâsı yollarında sahibinin idaresini te'min ederek, bir daha nefsin eline ve oyunlarına terk etmez. Zikrullaha
" devam ettiği müddetçe, bâdemâ zikrullah isr-i rûhdan sırra vâsıl olup, zâkir arif ve kâmil olur. Şayet zâkir bu mertebelere eriştikten sonra zikrrterk edecek olursa, bir mertebe tere::zül edip düşer ki, ta'rifi ve tavsifi mümkün olmaz. Mevlâ ona ^ahr edip, eşed-di belâya giriftar eylediği gibi, bu zikrullahdan i'râzı, zikr-
1 Mevlâ'ya başlamadan evvel olan gaflet günlerindeki ı'râzından ve imtinâından daha kabîh ve daha büyüktür. Evliyâullah indinde, o zikrullahdan kalan kimse mürted hükmündedir. Yâni dinden dönenlerin hâli neyse, bunun da hâli odur, demek istemişlerdir. Binâenaleyh, zâkirlere vâcibdir ki, bu tehlike-i azîrrie-yi gözleri önünde bulundurup, her ne bahasına olursa olsun, zikr-i İlâhîden kalmak gafletine düşmeye. Öyle ki, nefeslerinden hiçbirini bile zikr-i Hak'dan hâli kılmaya. Halbuki, efdâl-i a'mâl
, ve eşref-i ahvâl ve ekmel-i sıfat ve vakitlerin en mes'ud olduğu V zaman o zamandır ki, zâkir kendini zikr-i Hak'ka teslim ede. ' Tâ ki zikrullahda fâni olup, mâsivâdan geçe ve kendi nefsinden
40
tasavvuf!ahlâk v
gide ve tâ zikrullahdan gâib oluncaya kadar bir an bile fariğ olmayıp, zikrine devam eyleye.
Nazım
Allah Allah ismini zikr eyle candan bir zaman. Tâ müsemmâ aşkı nurundan dola leyl-ii nehâr. Bulsa dil sultân-ı aşkı, rehzen-i dînden ne gam. Rehber dünden ganîdir, yok anınçiin intizâr. Aşkı söyle, aşkı iste, aşkı oku, aşkı bil. Aşkı gûş ol, aşkı pûş ol, aşkı hâr. Tâki aşk olsun vücûdun sende benlik kalmasın. Çünkü benlik kalmaz ol dek aynı aşk-ı şehriyâr.
Yedinci nevi': Zikr-i lisânın nihayetinin alâmetlerini bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zikre devam, meletfût âleminin acâiblerini görmenin anahtarıdır. Ve kurb-ü Hazreti Lâhut-tur. Devamlı zikir, yalnız lisân ve kalb ile yapılan zikir değildir. Belki, dâima zâkir kendi kalbine mülâzim olmak lâzımdır. Tâki, kalbi halka meyil ve adavetten, mâzî ve müstakbeli düşünmekten, işlerini tedbir ve tefekkürden mahfuz ve hâlî, sâde ve safî ola, dâima Hak teâlâ'yı murakabe edip, onunla hazır olarak, zikir ve fikriyle dola, zâkir bütün hâtıralarını yok edib, zik-rullah ile kalbine cila vere. Kalbin tasfiyesine başlamadan evvel îtikâd ve ibâdet ilimlerini öğrenip, şâir ilimlerle meşgul olmaya. Ve nefy-i havâtırla huzur ve murakabeye gitmeli ve ermelidir. Zîrâ bir kimse bütün ilimleri tahsil etmiş olsa dahî son nefesinde, âhir ömründe hiç birinin faydası olmayıp, bütün ilimler müdrikesinden, dimağından, içinden silinip mahv olsa gerektir. Eğer bir kimse meleke-i huzura mâlik olup, dâire-i vahdete ayak basmışsa, ol huzûr-u vahdettir ki, hâlet-i nezîde, yâni ölüm halinde, onunla kalıp, onun yardımcısı olsa gerektir. Öyle ise, vukûf-u kalbîye mülâzım olmak, her zaman, herkese lâzımdır. Zîrâ, huzûr-u ünsü bulmak her arife lâzımdır. Devamlı zikir sayesinde zâkir bir makama erişir ki, kalbine ulûm-ü ledünniye denilen (Hızır aleyhis-selâmın nail olduğu ve ancak Peygamberlere ve velîlere verilen bir ilimdir) ilim ona münkeşif olui_ye onlardan hesapsız lezzetler alır.
MÜSTAĞRAKÂT-1 SELÂSE
41
Geniş bilgilere sâhib olur. Eğer cezbe-i Hak erişmezse, o ilimle kalır. Lâkin Hak teâlâ, sâdık ve zâkirlere hidâyet edip, onu o ilimlerden alır ve kendi muhabbetine çeker. Böylece bu zâkir, bu devlet-i uzmâya nail olunca, o7lm-ı ledünnî ile de iştigâli terk eder. Muhabbet-i ilâhiye yolundan ayrılmayıp huzura gider. Zâkir, devamlı zikr ile öyle makama erişir ki, o zaman ona şöyle denilir, "Sen artık zikr eyleme, tâki şenin zikrettiğin Hâlık süb-hânehû ve teâlâ Hazretlerinin seni nasıl zikr ettiğini göresin. Zîrâ sen zâkir değilsin, ebedâ mezkûrsun, zikrolunmaktasın. Lâkin vücûdun hicabından ötürü mezkûr olduğunu bilmezdin!' Vaktaki zâkir, devamlı zikirle zikruUahda müstağrak olur, vücûdunda fena bulur, o zaman zikr-i lisâiıîyi bırakıp, kalbiyle huzûr-u dâim içinde müstağrak olur. Böylece ö zâkirin kalbi, zikr-i lisân ile müşevveş olduğundan, o zikr-i lisânîden imtina' eder, nice ay ve seneler onun lisânından zikrullah gelmez, ancak, namaz içinde gelir. Zâkirin bu makama vusulünün alâmeti budur ki, zikrullah onun_sxttma vâsıl olur. Onun sırrına zikrullah ol zaman vâsıl olur ki, o zikr etmekten sâkit olunca, zikrullah onun lisânına iğne uçları gibi bâtâr. Veya yuzüjüml'e lisân olup on-~3ân~~hûr taşar olduğu halde zTlcnıİTârıeder bulunur. Her ne ziP man zâkirin vakti safî olur, kalbinde bir himmeT eli bulur ki, onunla gâibden nesneler alabilir. Bundan ma'lûmdur ki, Hakkın ma'rifetine_en yakın yol zikrullaha devamdır. Zîrâ isim mü-semmâsı iledin~Müfârakat eylemeT~ZaklrTisân veya kalbiyle o kadar zikrullah eder ki, kalbinden hicâb, perde ref olup, şühû-du bulur. Ve kalbi müşâhede-i mezkûr ile, zikr-i lisânîden müstağni olur. Çünkü kul huzûr-u Mevlâ'da iken onu zikr etmek münâsip olmaz. Onun için İsmullahm tekrarı, âdâb-ı huzura mü-nâfîdir. Nitekim, sultânın huzuruna dahil olan kimsenin onun yanında ismini tekrar tekrar anması iktizâ etmez. Zîrâ, onu mecnûn zannedip huzûr-u hümâyundan kovarlar. İmdi, zikrullah delildir. Delâlet olunanı bulunca, delîle lüzum kalmadığı gibi. Fakat sen bunu hemen kolay birşey sanıp, ben de Mevlâ'yı buldum diye sakın zikrullahdan kalma. Sonra bektâşîlerden olursun hâ...
42
TASAVVUF! AHLÂK V
Halvetlerin Lüzumu
Azîz kardeş; hepimizce ma'lûmdur ki, bir cemiyet içerisinde çok muhtelif fikirler ve akidelere sahip, çok çeşitli insanlar bulunagelmektedir. Bir kısmı mü'min, bir kısmı fâsık, bir kısmı fâcir, bir kısmı münafık, mason, komünist, bir kısmı da inançsız, akîdesiz, kâfir ve müşriktir. Bunların arasında yaşayan insan, elbette bunlardan birine takılacak ve o zümrenin malı olacaktır. Bugünkü maârif sistemi de buna çok müsait olduğundan, gerek yetişenin ve gerekse evlâtlarını yetiştirmek isteyen ebeveynin, ne kadar uyanık olmaları lâzım geldiği pek aşikârdır. Dünyâ saltanatını ve midelerini düşünenlere sözümüz yoktur. Buna binâen, kendilerinde kemâl olmayan ve olgunlaşmamış olan ana ve babaların kendileri de evlâtları da dâima tehlike içerisindedirler. Dünyevî ilimlerin yanı sıra, çocuklarına iyi bir din bilgisi ve terbiyesi vermiyen ana ve babalan, dünyada da âhirette de hüsran ve pişmanlık beklemektedir. Dünyevî ilimleri ne derece yüksek olursa olsun, din bilgisinden mahrum bırakılan evlâtlar dâima ana ve babalarını müâhaze edeceklerdir. Bu kanaatimize canlı bir misal olarak şahidi olduğumuz bir vakıayı zikretmeden geçemiyeceğim:
İngiltere'de birincilikle diplomasını alan bir Türk çocuğuna, bir İngiliz arkadaşı kasden bir İncil, bir de Tevrat getirmiş. Çocuk tabiî bunlar bizim kitabımız değildir diyerek onları reddedince, o zaman bir Kur'ân-ı kerîm getirerek biraz okumasını istemiş. Fakat ne yazık ki, çocuk okumasını bilmediği için İngiliz arkadaşının, yanında çok mahçûp duruma düşmüştür. Bunun üzerine İngiliz genci, islâm dînine âit sorular sormaya başlamış. Bu sorulara da tatmin edici ve bilgiye dayanan cevapları veremeyince çocuk arkadaşının yanında berbad bir duruma düş-
HALVETIN LÜZUMU
43
müştür. Memleketine gelince ilk iş olarak ana ve babasına, ken^ dişini böyle küçültecek bir duruma düşürdükleri için darılmış ve onlara şöyle demiştir: "Ne yazık, dünyevî bilgilerden birincilikle diploma aldım amâ, kendi dînimi bilmiyorum" diyerek ağlamıştır.
İşte bunun içindir ki, gerek dünyâ bilgileri ve gerekse âhi-ret ilmi olan dîn bilgileri bakımından kemâl, herkes için matlûp ve lâzımdır. Kemâle erişmeyen herşey hamdır. Hattâ meyveler, mahsûller bile birşeye yaramazlar. Meselâ, aldığınız bir kavun veya karpuzu yorula yorula evinize getirirsiniz, akşam yemek vakti keserler, bir de bakarsınız ki ham, olmamış, kemâle ermemiştir. Çöplüğe atılmaktan başka birşeye yaramaz. İnsanların da olgun ve kâmil olmayanları tıpkı bu kavun, karpuz gibidirler. Bunun için sakın kardeş sen böyle olma.
Bütün kâinat ve kâinattaki herşey senin için yaratılmış ve senin emrine verilmiştir. Yerdekilerden başka, gökteki ay, güneş ve bütün yıldızlar hep senin hizmetindedirler. Artık sen kendinin ne büyük ve ne kıymetli bir yaratık olduğunu düşün de, öyle işe yaramaz ham bir halde kalma. Bunun en güzel yolu_Pey-gamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin gösterdiği yoldur velînin tat-Kkettiğidmjnnelna'lumdur ki riefisrdâimâ fena da olsa, glP *nah dâfolsa, hep kendi arzularının meydana gelmesini ister. Buna mâni olmak kolay bir iş değildir. Hele bir kere alıştıysa, artık o kudurmuşdan beterdir derler yâ, öylelerini ancak teneşir temizler dedikleri ne kadar acı da olsa bir hakikattir. Artık o baş-dan aşağı kendine de cemiyyete de zararlıdır. Bu hale düşmemek, iyi, olgun ve kâmil, kendine ve cemiyyetine faydalı bir insan olabilmek için, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin yaptığı gibi, hiç olmazsa her sene bir ay bir köşe-i vahdete çekilip, inziva dedikleri, kimsenin olmadığı bir yerde kendini Hak'ka verip,, gönül aynasını temizlemeye ve parlatmaya ve Hak'dan gelecek envâr-ı İlâhiyye ve kudsiyye ile içini ve dışını pâk etmek ve Peygamberimiz (s.a.s.> Hazretlerinin huzûr-u ma'nevîlerinde bulunarak, feyz-i iria'nevîlerinden istifâde ile, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretlerine geceli gündüzlü ilticada bulunmak suretiyle biraz kanâatkârâne bir çorbaya razı olarak, hem de oruçlu olarak geçirmek lâzımdır. îcab ederse bunu istediği kadar da uzatmak mümkündür. Yalnız şu varki, ilk defalarında muhakkak bir mü-
44
TASAVVUF! AHLÂK V
rebbînin, bir mürşidin taht-ı idaresinde yapmak, bilâhare kendi kendine yapmak mümkünse de, yine tenezzül ve tevâzuan bir mü-rebbî ve bir mürşidin huzurunda yapmak daha lâyık ve evlâdır. Halvet, güzîde ve hâlis insanların sıfatıdır. Onlar dâima yalnızlıktan hoşlanırlar. Çünkü yalnızlık halinde, murakabe ve tefekkür daha güzel ve daha a'lâ olacağından hemen halveti ihtiyar ederler. Mümkün oldukça da halktan kaçarlar. Uzlet haliyle vakit geçirmeye çalışırlar. Zîrâ uzlet, vuslat alâmetidir. Her sülük sahibi için, bahusus iptida hallerinde uzlet şarttır. Alışageldiği kötü ve çirkin huy ve âdetlerin terki de başka türlü mümkün olmaz. Hak ile ünsiyet peyda edebilmek için muhakkak halvet ve uzlet gerektir. Görmez misin? Yabanî kuşları avlayan doğan, atmaca dedikleri kuşlar bile, insanların onları tutup, karanlık bir yerde hapsetmeleri ve akşam, sabah sahiplerinin onlara et ve sularını vermeleri suretiyle bir ay veya kırk günde, eski yabanî hayatını unutup, kendisini besleyen sahibine mutî' olurlar ve onunla ünsiyet peyda ederler. Artık onların emirlerinden dışarı çıkmazlar. Sahiplerinin omuzlarında kırlara giderler ve kendilerine gösterilen kuşların üzerine hücum edip onları yakalarlar Av köpekleri gibi yemeden sahibine getirip teslim ederler. Halbuki, bu kuşlar evvelce insanlardan kaçarlar ve yakaladıkları avlarını da hemen parçalayıp yerlerdi. Bak bir halvette nasıl mutî' oldular. İnsan şüphesiz bir hayvanla hiç kıyâs edilemez. O da kemâle ulaşmak ve ma'nevî lezâiz ve feyze nail olmak için, kâmil insanların idaresindeki halvetlere muhtaçtır. Bâzı kimseler bunda şöhret vardır diye itiraz etmek istemişlerse de bu iddiaları, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin fiilleriyle red olunur. Biz Resûl-ü Ekrem'e uymaya mecburuz. Şöhret afattır ve lâkin Resûlullâhm sünnetlerinde değil. O zaman sakal da, bıyık da, kisve-i ulemâ da, va'z ve nasî-hatlerdeki edebî ifâdeler, belagat ve fesahatler de, evlerdeki mobilyalar, süsler, atlar, arabalar, otomobiller ve daha şâir nice şeyler var ki, hep şöhreti mûcibdirler. Bunlara i'tirâz edilmeyip te insanların kemâline vesiyle olacak ve bahusus Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin sünneti olması hasebiyle buna dil uzatmak, elbette iyi bir netice vermez. Halbuki İbrahim Hakkı Hazretleri de bir beyitlerinde "İnsanlarla ünsiyet, iflâs alâmetidir" demişdir ki, pek doğru bir sözdür. Görüyoruz ki, insan bir şeye alıştı mı ne
HALVETİN LÜZUMU
45
kadar kötü de olsa bırakması kolay olmuyor. İşte en basîti sigara; vücuda zarar, keseye zarar, fakat ne olursa olsun kolayca bı-rakılamıyor. Şâir şeyleri de buna kıyas ediniz. Meselâ,^kahvehâ-ne, gazino ve sinemaya, içkiye alışan kimselerin hâli ma'lûm. Hele kumara alışanların hâli ise berbad. Bu sebepden nâşî iyilere de kötülere de, halvet lâzımdır. İyilerin iyiliği artar, kötülerin de kötü huylarını bırakmasına sebeb olur. Bir de bakarsınız ki, o kötü zannettiğiniz adam ne kadar güzel olmuştur: Bunların örnekleri de pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, halvet yalnız ehl-i sülûke değil bütün ehl-i îmâna da adetâ şarttır. Bahusus ehl-i tarîkate muhakkak şarttır. Bu da Hak yolunda mücâhedenin başlangıcıdır. Çünkü nefsine esîr ve mahkûrrf olan kimselerden tam bir mücâhede beklenemez. Mücâhede ehline Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ihsanı ve hidâyeti çok ve mebzûlen verilir. Zîrâ insan hakîkaten nefs-i emmârenin elinden kurtulamadıkça rahat yüzü görmesine imkân yoktur.
Bundan dolayı, iptida hallerinde mücâhede-i nefs edemi-yen zavallıların son zamanlarında tarîkate girmekle birşeyler elde etmesi muhaldir. Yâni hâlini tebdil ve tağyîr etmesi, ma'nevî feyizlere nail olması ve hakîkî bir ehl-i tarîk olması, adetâ mümkün olamaz denilebilir.
Bâyezîd-i Bestârnî (k.s.) Hazretlerinin ve emsallerinin mü-câhedelerine bakınca insan hayretlere düşüyor. Risâle-i Kuşey-rî'nin 57. sayfasında şöyle anlatılır: Tam on iki sene nefsiyle mü-câhededen sonra ancak dışını ıslah edebilmiş; bir de bakmış ki nefsiyle ruhu arasında, koca bir zünnâr (yâni nefsin iç arzulan) duruyor ki bunun için de beş sene çalışmış, bir sene de mütemadiyen içini gözetlemiş, bir de ne görsün, yine iç âleminde Hak'kın rızâsına mugayir puta benzer hevây-ı hevesler dipdiri durmuyor mu? Onların da yok olması için tam on iki sene daha, ayrıca içindeki pisliklerin ve fenalıkların gitmesi için de, bir on iki sene daha mücâhededen sonra hakikatlere âşinâ oluyor ki (12+5 + 1 + 12+12) cem'an 42 sene nefsiyle mücâhede ederek öm-' rünü geçirmiş demektir. İnsanın ömrü ise re's'ül-mâli (sermâyeydin Onu boş yere zayi' etmek gibi cahillik olmaz. Maazallah, bir de günah yerlerde zayi' ederse, ona ne demek lâzım bilmem?.
46
TASAVVUF! AHLÂK V
LÜZUMU
47
Yine büyükler demişler ki: Bu tarîk üç esas üzere kurulmuştur. Yemeğini ancak ihtiyacı kadar ve zaruret miktarı yer, uykuyu ancak uykusu galebe edince uyur, konuşmayı da ancak lüzumu halinde konuşur. Bilir ki, sözleri amelînden addedilecek ve defterine geçecektir. Mücâhedenin asıl kökü ve gayesi, nefsini alışmış olduğu makbul olmayan âdetlerden kesmek ve kurtarmaktır. Dâima onun arzularının hilâfına hareket etmektir. İnsanların avam kısmı çok amel işlemeyi arzu ederler. Havas ise, hallerinin, içlerinin tasfiyesini kasdederler. Aç durmak ve geceleri uyumamak zor birşey değildir. Alışınca kolay olur. Fakat hallerin tasfiyesi, iyi ahlâk sahibi olmak, kötü huyları bırakmak, dâima Hak'kın rızâsını gözetmek ve hareketlerini ona göre tanzim etmek ne kadar makbul ve medh ü senaya şâyeste ve lâyıktır. Zîrâ diyanet, lügat ma'nâsında şu üç şeyden ibarettir:
1- Emânete riayetkar olmak.
2- İstikâmetten ayrılmamak.
3- Tâat-i İlâhiye ve ubudiyete devam. İnsan kendisini şöyle bir yoklayınca, kendi değerini kendisi pek a'lâ biçebilir. Hele îmân bahsinde zikr olunduğu gibi, îmânı kâmil olan mü'minleri, îmânları hatâ ve günahlardan men' eder ve korur. Günah işlemelerine manî olur ve dâima hayra sevk eder. İbâdet ve tâate son derece riayetkar olmakla beraber, hak ve hukuka da o kadar dikkatlidir. Günahlardan da çok korkar ve kaçar. Maazallah, haram bir lokmayı ağzına almasına kat'iyyen ihtimal verilmez. Sözlerine de çok sâdıktır. Kat'iyyen boş ve fuzûlî bir sözü ağzına almaz. Hatır yıkmak, gönül kırmaktan son derece kaçınır. Kimsenin arkasından gıybetini yapmaz ve söz götürüp getirmek gibi adîlikleri irtikâb etmezler. Sabırlı, mütehammil, gayretli, metanetli ve cömert olup dâima Hak'kın rızâsını gözetir, yâni yaptığı bütün işleri Hak sübhânehû ve teâlâ'nın razı olacağı veçhile yapar. Bütün iyi ahlâkları elde etmeğe ve kötü huylardan da uzak kalmaya gayret eder. İşte böyle olgun ve kâmil bir müslüman olmak hepimizin sevdiği ve istediği bir şeydir. Lâkin, iyi bir meyveyi elde etmek için ne kadar çalışmalar oluyor. Öyle hemen istemekle olmadığı da ma'lûmdur. Öyle ise o güzel ahlâk ve kâmil bir îmânın da, öyle istemekle olamayacağı bedîhîdir. En kısa ve güzel yolu da, Peygamberimizin (s.a.s.) rehberlik ettiği ve bilfiil gösterdiği yoldur. Halbuki, Peygamberimiz (s.a.s.) Efen-
dimiz, böyle halvetlere uzletlere muhtaç ta değildir. Fakat bizlere örnek ve nümûne olmak, bizim de öylece hareket etmemizi anlatmak için haliyle bizlere göstermekte ve söylemektedir.
Yalnız halvete girecek olan insanın, "İnsanlar benim şerrimden halâs olsunlar" diye niyyet etmesi gerektir. Bu hâli onun tevâzuuna delîldir. Bu takdirde, (Refe'a-hullah) sırrına mazhar olur. Eğer "Şuinsanların_jerrinden kurtulayım, emîn olavırn^ diye düşünerek halvete glrerşeTbu da onun kibrine alâmettir. Bir kTmseTbTr diğer kimseye karşı kendisinde bîr~meziyyet görürse; bu tekebbürden ileri gelmiştir; denilmiştir. Bazı halvetlerde olan râhiblere sormuşlar ki, "Sen râhib misin, yâni Hak'dan korkak mısın ki böyle köşe-i vahdete çekilmişsin? Halka karışmıyorsun!' Cevaben "Hayır ben râhib değilim, belki köpeğimin bekçisiyim; benim azgın, herkesi ısıran, köpek gibi bir nefsim var, onun için böyle bir kenara çekilip, halkın benden emîn ve rahat olmasını arzu ettiğim için halvete girdim" demesi şâyân-ı dikkattir. Uzlet ve halvetin şartlarından biri de, kişinin akâid-i dîniyyesini iyi bil-mesidir. Onun için evvelâ tahsîl-i ilim ve fıkh yapmalıdır ki, halvette hatâlara düşmeye.
Hakikatte uzlet ve halvetten gaye, ahlâk-ı mezmûmelerini terk etmesidir. Yoksa memleketi terk edip hâlî yerlerde kalmak kâfî değildir. Asıl hüner cismiyle, cesediyle halk arasında olup, ruh ve gönlü ile Hâlık ile olabilmesidir. Fakat bunu herkes söyler de, muvaffak olabilen pek nâdirdir. Bu hususta büyüklerimiz, "Halkın giydiğini giy, yediğini ye, lâkin iç âlemi olan sırrınla onlardan ayrı ol" demişlerdir. Bazı uzak yerlerden ziyaret kasdıyla gelip, "Efendim çok uzak yerlerden ziyaretinize geldim" diye ricada bulunanlara, "Nefsinden ayrıl, maksadına nail olursun" demişlerdir.
Hikâye olunur ki, Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri, rüyasında Cenâb-ı Hak'kı görmüş. "Yâ Rab sana nasıl geleyim?" demiş. Cevaben "Nefsinden ayrıldığın zaman bana gelirsin ve beni bulursun" buyrulmuş. Ne kadar gü,zel ve değerli bir söz. Aman yâ Rab, sen bizleri şu nefsin elinden halâs eyle!
Halvette en ziyâde dikkat edilmesi lâzım olan birşey de, kendisine verilen zikirden başka birşeyle meşgul olmamasıdır. Bütün nefsinin arzularından sıyrılıp, Hak'kın rızâsına tâlib olma-
i
48
sidir. Böyle olmadığı takdirde halvetten çok zarar görür ve fitnelere uğrar. Halvetlerde çok hoşluk ve iyilikler vardır. Fakat, halvette ünsiyet, halvet ile oluyorsa, o halvetten çıkınca, onda birşey kalmaz. Eğer halvetteki ünsiyeti Cenâb-ı Hak ile ise, onun için şehir de bir, çöl de birdir. Yâni her yer ona müsâvîdir. Kalabalık, tenhalık, onun için fark etmez. Halk ile olmakta bir takım hayırlar olduğu inkâr edilemez. Fakat, uzlette, halvette selâmet vardır. Bazı büyükler şöyle demişler "Dostun halvet, yemeğin açlık, sözlerin de Hak'ka münâcât olsun". Yalnızlık sıd-dîklerin sevdiği bir haldir.
Şeyh Şiblî, "Nâs ile ünsiyet iflâsdır" demiştir. Ebû Bekir isminde bir zâta sormuşlar: "İflâsın alâmeti nedir?"O da Şeyh Şiblî gibi "Nâs ile ünsiyettir" demiştir.
Mâlik ibn-i Mes'ûd (r.a.) evinde dâim yalnız başına otururmuş. Ona, "Böyle yalnız başına oturmaya korkmuyor musun?" demişler. Cevaben "Allah ile olan bir kimsenin korktuğu hiç görülmemiştir!' buyurmuştur.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri de, "Dîninde selâmet, beden ve kalbinde rahat isteyen, uzleti ihtiyar etsin" demiştir. Bahusus fitne zamanlarında mutlaka vahdet ve uzlet iyidir. Hattâ bazı büyüklere Hızır aleyhisselâm arkadaş olmak istemişse de, "Tevekkülüme manî olur" diye Hızır'la bile arkadaşlığı kabul etmemişler. Fakat bunlar tabiî herkesin harcı değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bir kuluna hayır murad ederse, onu ma'siyet zilletinden kurtarıp, tâat ve ibâdetlerle ve yalnızlıkla azîz eder. Kanâatle zengin edip, kendi nefsinin ayıplarını kendisine gösterir ve bunlar kime verilirse, dünyâ ve âhiret ni'metleri kendisine
verilmiş demektir.
Halvetî Abdülkâdir îsâ'nın Hakâyık ani't-Tasavvuf adlı eserinin 128. sayfasından 148. sayfasına kadar geniş tafsilât verilmiştir. Halvet bir bakımdan bir nevi' i'tikâfdır. Yalnız şu var ki, i'tikâf, mutlaka beş vakit namaz kılman mescidlerde olur. Ef-dali Kâ'be-i muazzama, Mescid-i Nebevî ve Kuds-ü Şerîfdeki Mescid-i Aksâ'da olanlarıdır. Bununla beraber, her beş vakit namaz kılınan mescidlere de müsâade edilmiştir. Fakat halvette böyle şartlar yoktur. Sakin ve hâlî yerler halvetlere müsaittir. İ'ti-kâfda oruç nasıl şartsa, halvetlerde de oruç öylece şarttır. Hattâ
daha mühimmi, biraz da hem kanaatkar ve hem de riyâzât nev-inden, meselâ, sabah sahurunda ancak 21 kuru üzümle biraz ekmek, akşam iftarında da kezâlik biraz ekmekle biraz da mercimek çorbası ihtiyar edilmiştir ki, çok muvafıktır. Yalnız 20 gün-^ den sonra bir akşam yemeğinde etli pilâvla biraz da yoğurt verilir ki, riyâzât sahihlerine benzememek içindir.
Sûre-i Arâfın 142. âyetinde beyân olunduğu gibi, halvet 30 gün olarak zikr edilmiş, sonra 10 gün daha ilâve olunarak 40'a iblâğ edilmiştir. 10 gün, 20 gün olarak da yapılabilirse de, efdali iki sene, kırkar gün devam etmektir.
Merhum üstadımız hacı Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri, 24 halvet yaptığını söylemişti. İlk ve gençlik devirlerinde yapılan halvetler, teberrüken hakîkî halvetlere hazırlıktır. Zîrâ halvette hemen kapanıp zikirle meşgul olmak kâfî değildir. İnsanın dış ile alâkasının tamâmiyle kesilmesi ve gönlünde Hak'dan başka birşey kalmaması gerekir. Bu halvet, kâmil ve olgun insanlar için hallerinin ziyadeleşmesine derecelerinin de terakkisine sebep olur.
Halvetten maksat ise, kalbi tamâmiyle bütün çirkinlik ve kusurlardan, ma'nevî pisliklerden temizleyip, kalp aynasını güzelce cilâlandırmak ve vâhid-i hakîkî olan Allâh-ü celle ve alâL nın zikriyle meşgul etmektir. Bu suretle Hak ile ünsiyetini artırmak, halvetten çıkdıktan sonra da bu hâli muhafaza edebilecek hale gelmektir. Bu noktaya bilhassa dikkat edile.
Halvet, insanlardan ve kendini meşgul eden her amelden bir müddet kendini ayırarak, bitmek tükenmek bilmeyen dünya kaygılarından sıyrılarak, kalbi dünya meşguliyetlerinden kurtarıp, huzur ve huşu içinde Cenâb-ı Hak'kın çeşitli nimetlerini tefekkür ile, şeyhinin vereceği zikre ve murakabelere dikkat ve ihtimamla devam etmek ve hiç bir dakikasını, hattâ hiç bir nefesini bile boşa geçirmeden verilen zikre devam etmektir. Yoksa halvetlere kapanıp, envâ-ı çeşit hayâlât ile veya "Ben de şeyh olacağım" diye yapılan halvetler, zayiattandır. Onun için evvelâ niyyetlerini güzelce tashîh edip, kendisinin ıslâh-ı nefs edebilmesi ve bil'umum kötü ve mezmûm huyları terk ederek, adetâ bir kuzu, insan kılığında bir melek olabilmeyi azm ve kasd etmelidir. Zikrullaha o kadar devam etmelidir ki, ancak ve yalnız
v un m i
kalbde zikrin hakîkati kalmalıdır. Artık kalbden herşey çıkmış, silinmiş ve yok olmuş, yalnız hakîkat-i zikir ve ma'nâsı kalmıştır. Şüphesiz ki, kalb birşeyle meşgul olunca diğer şeylerle meşgul olamaz. Binâenaleyh, zikrullah ile meşgul olduğu vakitlerde, tabiî başka birşeyle meşgul olmasına imkân yoktur. Dünya ve hattâ âhiret hâtıralarıyla meşgul olduğu anda velev bir lahza da olsa, zikrullahdan mahrum kalmış olur. Zîrâ bir anda hem zikrullah hem dünya ve âhiret havâtırı cem' olamaz. Bu bir noksanlıktır. Dikkat edip her havâtırdan gönlünü muhafaza ile ve yalnız zikrullah ile meşgul olmaya çalışmalıdır. Gerek nefsin ve gerek şeytanın getirdiği bütün vesvese ve hâtıralara hiç kulak asmayarak hemen zîkrullaha devam etmelidir. Çünkü onların vesvese ve hâtıralarıyla meşgul olunursa, bitmez tükenmez hayâlât ile insanın ömr-ü azizini mahvederler. Adetâ esrarkeşlerin hayâlâtı gibi. Binâenaleyh, feyz veya varidat diye böyle hayallere kendini kaptırmak çok tehlikelidir. Artık sen oldun, kâmilsin, senin gibisi bulunmaz yollu daha nice aldatıcı söz ve hayaller ve yakaza halinde gördükleri rü'yâlar, hep insanı zikrullahdan alıkoymak için nefsin ve şeytanın hiylelerinden ibarettir. Bunlara hiç ehemmiyet ve kıymet vermeden ve bunlarla kat'iyyen bir an bile meşgul olmadan zikrine devam etmelidir. Bazan parlak nurlar göstermek suretiyle aldatmağa ve meşgul etmeğe çalışırlar. Bunlar hiç bir zaman matlûb ve maksûd değildirler. Bunlara aldanan-lar ancak çocuklardır. İçine gelen bu gibi hayâlât ve vesveseleri, şeyhinden gayri kimseye söylememelidir.
Halvetin Kitap ve Sünnetteki Yeri
Halvet sofular tarafından îcâd edilmiş birşey değildir. Belki, Allâh-ü teâlâ'nın emirlerine imtisal ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerinin ef âline iktidâdır. Ma'lûmdur ki, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, Hirâ dağındaki mağarada, ma'lûm olan günler ve gecelerde tâ kendisine vahiy gelinceye kadar orada halvetler yapar, ibâdetle meşgul olurlardı.
Sûre-i Müzzemmil'deki sekizinci âyet-i kerîme de halvete de-lîldir. Yüce Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:
"Rabbinin adını an. (İbâdetinde ondan başka herşeyden kesilerek) yalnız O'na yönel"
HALVETİN KİTAP VE SÜNNETTEKİ YERİ
Allâh-ü teâlâ'nın ism-i şerifini zikirde, Ebü's-Suûd Efendi gece gündüz zikrullaha devamla şöyle dermiş: "Şüphesiz bu da dünyâdan ilgiyi kesmeden ve Hak'ka tam ma'n asıyla dönmeden mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa muayyen bir zaman, herşeyden alâkayı keserek, nefsin ıslâhı ve gönlün açılması için halvetlere devam etmelidir. Bu halvetler, hemen ve yalnız dervişlere veya ehl-i tarîkate has olmayıp, her mü'min ve muvahhi-din kendisini yetiştirmesi ve Hak sübhânehû ve teâlâ'nın kendisinden razı olacağı bir kul olmasına dikkat ve gayret göstermesi, hem müslümanhk ve hem de insanlık bakımından muhakkak lâzımdır. İhmâlinden dolayı elbetde mes'ûl olunacaktır. Zîrâ bu âlem boşuna yaratılmamıştır. İnsanlar halk olunsun, büyüsün, okusun, birbirleriyle canavarlar gibi boğuşsun, zevk ve safa âlemlerinde ve günah vadilerinde ömürlerini tükedip, gitsinler diye yaratılmamıştır!'
Elbette bu hilkatte pek büyük hikmetler ve gayeler vardır. Peygamberlerin gelmesi, kitabların inzali, evliyaların yaratılışı, bizlere bir çok şeyler öğretmekte ve duyurmaktadır. O çeşitli mucizeler, mi'râc, şak-kı kamer, kerametler bize bu âlemin dışındaki âlem-i âhireti, ebediyyet âlemini ve bu âlemden daha mükemmel Cennet ve Cemâlullâhj müşahede âleminin varlığını ve mevcudiyetini haber vermekte ve ona göre hazırlanmanın lüzumunu bildirmektedir. Bunun için her ne bahasına olursa olsun bu dünyaya öyle bağlanıp, o ebediyyet âlemini ihmal etmenin caiz olamayacağını her akl-ı selîm sahibi idrâk eder.
İlimlerle meşgul olan âlim, fâzıl ve kâmil zevât-ı muhtere-meye ise, halvet herkesten daha fazla lâzımdır. Zîrâ dünya işleriyle meşgul zevât-ı muhteremlerin kafaları nasıl dolu ve meşgul ise, tabiî ehl-i ilmin de kafası böylece çeşitli bilgilerle meşgul olduğu cihetle, onun da kendisini Hak'ka lâyıkıyla verebilmesi için herkesden daha çok halvete muhtaçtırlar. Binâenaleyh her mü'min ve muvahhide, bu halvetler muhakkak lâzımdır. Hiç olmazsa hergün ya sabah veya akşamları muvakkat bir zaman, ibâdetlerinin arkasından meselâ, yatmazdan evvel biraz da olsa, Hak ile baş başa kalabilmeğe çalışmalıdır. Yoksa bu dünyanın ne işi biter, ne de gücü.
Onun için azîz kardeşim, sen peygamberlerin izinden ayrılma. Onların dediklerine dikkat et. İbâdet vakitlerini kat'iyyen
52
TASAVVUFÎ AHLÂK V
kaçırma. Hele zikrullahı gizlice ve hâlî, kimsesiz yerlerde çokça yapmaya bak. Herşeyin fânî olacağını unutma ve Hak'ka iyi sarıl.
Hazreti Âişe validemiz (r.a.) Resûlullah (s.a.s.) Efendimize ilk gelen Vahyin, rü'yây-ı sâliha ile başlamış olduğunu, sonra da kendilerine yalnızlık hâlinin sevdirildiğini bildirmiştir. Fahr-i kâinat (s.a.s.) Efendimiz de Hirâ dağındaki mağaraya çekilir ve orada ibâdetle meşgul olurlardı ve bunun için hazırlanırlardı. Azıkları bittikçe Hazreti Hatîce (r.a.) validemizin yanına giderler, yine hazırlık yaparak, mağarasına dönerlerdi. Bu hâle nihayet kendilerine vahiy gelinceye kadar devam ettikleri bildirilmiştir.
Bu rivayette halvetin, insanların ibâdet edebilmelerine ve salâh-ı hal sahibi olmalarına yardımcı olduğuna dâir delil vardır. Kim Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin haline, ef âline imtisal ederse, makâm-ı velayetten kendisine bir nasîb verilir. Bunda yine bir delil vardır. Mübtedîlere muhakkak surette halvet ve uzlet lâzımdır. Bidayet hallerinde bunlardan mahrum olanlar, son zamanlarında bunun lüzumunu anlasalar da, artık tatbik edebilmek ve yapabilmek imkânını bulamazlar. Zîrâ azim, sabır ve metanetleri buna müsait değildir. Bu sebepten ehl-i tasavvuf derler ki; insan bir makama nail olduktan sonra, ona edeb dâiresinde devam ederse, ondan daha a'lâsına nail olur. Bak, Peygamber (.va.s.) Efendimiz, o Hirâ dağındaki ibâdetine devam neticesi olarak makamdan makama terakkî ede ede nihayet nübüvvet makamına, oradan da (kâb-i kavseyn ev ednâ) tecellîsine mazhar olmuştur. Ona tabî olan ümmeti de makâm-ı velayette Allâh-ü teâlâ'nın dilediği yüksek makamlara nail olurlar ve kendilerine hikmetler ihsan olunur. Ancak makâm-ı nübüvvet müstesna. Çünkü bu makam çalışmakla elde edilemez. Allah (c.c.) dilediği kulunu seçer. .
Halvet, kendisinden gayri insanlardan hâlî olmaktır. Belki, Rabbi ile meşguliyetten kendisini de unutmahdır. îşte o zaman vâridât-ı ilâhiyeye ve ulûm-u gaybiyeye müsteîd olur ve kalbi bunlara mahal olur.
Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri bu halveti, peygamberliğinden sonra da bırakmamıştır. Ramazân-ı şerîfdeki, son on günlük i'tikâfmı kat'iyyen bırakmamıştır. Hattâ Ramazân-ı şerîfte bazı esbâbdan nâşî itikâfını bırakmış ve bunu Şevval ayında kaza buyurmuşlardı. Bu itikâf ile halvetler birbirine yakındır. Bu
HALVETİN KİTAP VE SÜNNETTEKİ YERİ
insanlara taaccüb olunur ki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin hiç terk etmedikleri itikâfı, nasıl terk ediyorlar. (5/3)
İmâm-ı Nevevî (rh.a.) bu hadîsin şerhinde (halâ) kelimesini, halvet ile şerh etmiş ve "Sâlihlerin sânı ve ariflerin ibâdeti bununla kâimdir" demiştir.
Süleymâni'l-Hattâbî (rh.a.) de, "Uzletin, Resûlullah (s.a.s.) Efendimize sevdirilmesinde, kalbin dünyadan fariğ olması ve tefekküre muîn ve zâhîr ve yardımcı olması ve alışılan beşeriyet hallerinden ayrılması, kalbin huzû' ve huşû'a kavuşması vardır!' demiştir.
Şehâbüddin Ahmed bin Hacerü'l-Askalânî (rh.a.)da bu hadîsin şerhinde (halâ) kelimesini, halvet ile îzâh etmiş ve "Bundaki sır; teveccüh olunan şeye kalbin ferağı vardır ve halvetin aslı bilindiği gibi bir aydır, o da Ramazan ayıdır demiştir!Y5/^
Allâmetü'l-Kebîr, bu hadîsin şerhinde "Testinin suyunu boşaltmak gibi halvette dahî kalbin boşalması vardır. Kalb boş olunca içine herşey konabilir. Dolu kaba birşey koymak mümkün olamaz. Boş kalble tefekkür ve düşünceye imkân hâsıl olur. Bir de beşeriyet iktizâsı alışılan tabiatlardan ancak bu gibi riy azatlarla kurtulmak mümkün olur ve eski kötü huylar unutulur" demiştir.
Kirmânî Hazretleri de Buhârî'nin şerhinde bu hadîsi aynı şekilde şerh buyurmuşlardır. (Cild 1, sayfa 32) Selef-i sâlihînin halvete olan itinâlarına bunlar hep delildirler. Artık itiraz etmek isteyenler, istedikleri kadar itiraz etsinler, vesselam.
Muhammed ibn-i Ahmed Büneysî, İbn-i İshak'dan ve gayrilerinden, "Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hirâ dağındaki mağaraya her sene bir ay gider ve orada ibâdetle meşgul olurlardı" rivayetinde bulunmuştur.
Menâvî Hazretleri de, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bu halvetleri hakkında, Cenâb-ı Peygamberin herşeyden ayrılıb, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak'ın zikrine gark oluşu ve buna manî olan herşeyden ayrılıp uzak kalması ve dâima halvet ile ünsiyetirii artırarak, kalb aynasının gayet parlak ve cilâlı bir ayna haline geldi-
5/3 Bkz. Merâk'ıl-Felâh üzerine yazılmış Haşiyetü't-Tahtâvî, 463. 5/4 Bkz. Feth'ul-Bârî, I, 18.
vurt
ğini, kemâl derecelerinin en yükseğine eriştiğini ve bu suretle saadet ışıklarının yüzlerinde belirdiğini ve hattâ bütün taşlar ve ağaçların Efendimiz (s.a.s.) geçerken gayet açık bir lisanla "Es-selâmü aleyke yâ Resûlallah" dediklerini beyân etmiştir. (5/5)
Süleyman Cemel ismindeki zât-ı muhterem de: Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hirâ dağında her sene bir ay ibâdetle meşgul olurlardı. Oradan indikleri vakit Kâ'be-i Muazzamayı tavaf etmeden hâne-i saadetlerine girmezlerdi. Hırâ'daki ibâdetleri, zik-rullah ve tefekkür idi. Kezâlik Hirâ'dan gayri zamanlarında da yine halvetlerini çok yaparlardı demiştir (5/6).
Kâmûs sahibi, Muhammed İbn-i Ya'kûb el-Firûz-i Âbâdî bu hususda der ki, Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerine vahiy gelmezden evvel kendisi halvet ve yalnızlığı severlerdi. Hirâ dağına çıkar ve oradaki mahalde yalnız başına Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ederlerdi. Hirâ Dağı Mekke-i Mükerreme'ye üç mil mesafede, uzunluğu 4, genişliği de 3 zira' (arşın) kadar ufak bir mağaradır. Halvet için burasını seçmişlerdi. Ulemâ-yı Kiramın halvetteki ibâdeti hakkında iki kavil vardır. Bazısı "İbâdeti tefekkür idi" dediler. Bazıları da, "Zikrullah idi" dediler ki, doğru olan budur.
Halvetin Nev îieri
Birinci Nev'i: Halvetler, Hak'tan, Hak ilminin ziyâdeliğini talebdir ki, bu ehl-i Hak'kın asıl maksad ve gayesidir. Yoksa, halvetlerde boş tefekkür, boş düşünceler, halvet haline münâsip değildir. Bu gibiler halvetten sayılmazlar. Çünkü bazı büyüklere, halvetlerinde bizleri de duadan unutmayınız efendim demişler de, cevaben "Ben seni düşünüp, seninle meşgul olduğum takdirde, Allâhımla halvette olmuş olmam" demiştir. Bu sözden, "Ben beni zikr edenin yanındayım, onun celîs ve yakınıyım, beni zikr ettiği müddetçe ben onunlayım", ma'nâsı çıkar. Bu devlet kadar acaba başka bir devlet bulunur mu? Bu halvetin şartlarından biri de "Allah-ü teâlâ'yı nefsi ve ruhu ile zikretmektir.
5/5 Bkz. Levâmi'ul-Kevâkib, 48, 49. 5/6 Bkz. El-Fütûhat'ül-Ahmediyye, 31.
HALVETİN NEVİLERİ
55
Yoksa, nefes ve lisanıyla değildir" demişlerdir. Onun için halvete giren insanların öyle birbirlerini kontrol edip, onların halleriyle meşgul olması ve onlara ders ve akıl vermeye kalkması, edeb öğretmesi, hiç olacak şeylerden değildir. Ders ve edebler evvelce öğrenilmelidir. Halvette herşeyi unutup, yalnız Hazreti Allah celle ve alâ'nın zikrinin bakî kalması velev bir an dahî olsa, zikrullah-dan hâlî kalmamaya dikkat edilmesi gerekir. İkinci nevî: ikinci nevî' halvet de fikirlerin safâsı içindir ki, bazı ma'lûmatları elde etmek için yaparlar. Bu ise ehl-i Hak'ka hiç yakışmaz. Ehl-i Hak, bu gibi halvetlere tenezzül etmezler. Onların gayeleri, hemen zikrullahdır. Halvetlerde tefekkürle vakit geçirenler, ehl-i halvetten sayılmazlar. Binâenaleyh, sahîh bir ilme sahip ve gayeye uygun olmadığı için halvetten çıkmaları veya itikadlarını tashîh ile yalnız ve yalnız şeyhinin emri olan zikrullah ve murakabelerle meşgul olmaları gerekir. Üçüncü nevî': Üçüncü nevî' halvet de, halkdan gördükleri korkunç şeylerden nâşî ve halkı gördükçe kendilerinde inkıbaz, darlık ve sıkıntı olur ki işte o zaman, evde halveti ihtiyar eder. Lâkin bu da matlûb olan halvetten değildir.
Dördüncü nevî: Bir de dördüncü nevî' halvet vardır ki, halvette bulunan lezzetlerin zlyâdeliğini taleb ile yapılan halvetlerdir. Bu da matlûb olan halvetlerden değildir. Asıl halvet, birinci kısmın halvetidir ki, her çeşit muhâlatâttan, hattâ çoluk, çocuk, mal mülk ve her türlü tefekkür ve meşguliyetten hâlî olarak, yalnız kalbin zikrine dalmış, zikrullahın bütün zıddı olan neler varsa hepsinden bil-külliyye ayrılmış ve halvet ettiği Zât-ı ecel-li âlânın zikriyle ünsiyet hâsıl etmiş olur da artık bir türlü bu zikrul-lahdan ve halvette kalmaktan ayrılamaz. Bu ünsiyet sayesinde kendisine hakîkî ilhamlar artırılır. Gönlünün safa ve cilâsı ziyâ-deleştikçe ziyâdeleşir: Bu sebeble de kemâlâtın en yüksek noktasına erişir (5/7).
İşte şu bir miktar ulemâ ve efâzılın kavillerinden bizlere aşikâr bir şekilde beyân olunuyor ki halvet, sünnet-i Resûlullahın amelî bir yoludur ki, insanlar îmânlarını takviye etsinler, nefis-
5/7 Bkz. Sâhib'ül-Kâmûs, Seferi's-Saâde, sh. 3, 4.
56
TASAVVUF! AHLÂK V
HALVET
57
lerini ıslâh ve saf kılsınlar, ruhlarını kuvvetlendirsinler, kalble-rini de temizleyip tecelliyât-ı ilâhiyeye mazhar olabilecek hale gelsinler içindir. Yine bu halvet, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri tarafından yer ve gökleri ve bütün varlıkları yaratan Hâlık-ı zü'1-Celâl'in bilinmesi için bizlere tevcih olunmuştur. Bütün zevklere, vecdlere, keşif ve kerametlere, feyizlere esas olmuştur. İmâm-ı Buhârî (rh.a.) Hazretlerinin de bildirdiği yedi tabaka kimse ki, hiç bir gölgeliğin olmadığı o âhiret âleminde, arşın gölgesi altında gölgeleneceklerdir. Bunlardan birisinin de, hâlî bir yerde Allâh-ü teâlâ'nın zikriyle meşgul olup, gözlerinden yaşlar akıtan kimseler olduğu zikr edilmiştir. Bunların hepsi, zikrullah için halvetin meşrûiyyetine delil değil midir? Bu halvetlerde sofular, Allâh-ü teaWyi zikr edip, Hak'kın nuruna gark olurlar, içleri de dışları da nûr olur, nurun alâ nûr olurlar.
İmâm-ı Ahmed (rh.a.) Hazretlerinin Müsned'inde, uzunca bir hadîsden ihraç olunan "Ehl-i zikir, benim meclisimin ehlidir" buyurulmuştur. Bu taife Allâh-ü teâlâ'nın zikriyle o kadar meş- . gül olurlar ki, Hazretn Allah'ın huzûr-u âlîsinde kendilerini bile unuturlar. Ömer ibni'l-Fârız'ın bu hâli bildiren beyitleri ne güzeldir:
"Ey ömrünü gafletle geçiren zavallı!
Sen de bu gibi bahtiyar, kâmil ve zâkirlere uymak ve yetişmek istersen, şu seni envâ-ı çeşit günahlara ve Hak'dan uzak kalmana sebep olan nefs-i emmâreni artık bırak da, onu ayıpla.
Sen bunun için mi yaratıldın? de nefsine.
Ve Rabbine dön, koş, git.
Kalbini yak, yık; gözlerinden, ömürlerini boşa zayi ettiğin için, lehiv ve lağviyatla vakitlerini yok ettiğin için gece gündüz yaşlar akıt, ağla.
Hem durmadan ağla ki, zaman çok kısalmıştır.
Geçmişlerini telâfi etmeye çalış.
Sonraki nedamet ve hüsran kimseye fayda vermemiştir."
Muhakkak sen Hak'ka döndüğün an, Hak sana kollarım açıp "Gel tevbekâr kulum gel" diye sana daha çok yakınlık ve alâka gösterecektir. Seni kıyametin dehşet ve harareti ânında arşının gölgesinde gölgelendirip, mes'ûd ve bahtiyarlar arasına il-
hak edecektir. Aman yâ Rab, sen bizleri af ve mağfiretinle, hidâyet ve tevfîkınla rahmet, ihsan ve ikramınla arşının gölgesinde gölgelenecek bahtiyarların arasına ilhak eyle. Dünyada iken de o bahtiyar kullarından eyle. Halvetlerde ve aşikâr hallerinde de dâima senin zikrinle rahat ve sükûn bulan kimselerden de ayırma yâ Rab!

