Tahkîr
(Hakaret etme ve hakîr görme)
İstahzâya sebep olan, büyük günahlardan sayılan kötü bir huy da tahkirdir ki, kendini bilmemek demektir. Ya servetine veya mevkiine veya bilgisine güvenerek, bunlardan mahrum olanları küçümsemek, onlara lâzım gelen önem ve değeri vermemek, bir nevi görgüsüzlük alâmetidir. Hani sonradan görme derler ya; işte bu gibi insanlardır ki, kendisini yükseklerde görüp, zuaf â ve bîçârelerle gerek alay ve istihzalar ve gerekse hakaretler etmesi, hep kendini bilmemezlikten ileri gelir. Şu vücudumuzda göz, kulak, ağız, burun, kalb, akıl, fikir, zekâ, gibi kıymetli ve kuvvetli a-zâlar mevcut olmakla beraber, mide dediğimiz işkembe ki, yediğimiz nimetlerin orada ne hale geldiği, sonra bağırsaklar yoluyla nasıl dışarı çıkardığımız ma'lûmdur. Fakat o kıymetli a'zâla-rın değerleri ancak bu gördüğü işler sebebiyle bilinirler. Eğer üç beş günlük yediklerimizi çıkaramazsak, hâlimizin ne kadar acı olacağı da ma'lûmdur. îşte o zaman senin o kıymetli aklın ve zekân, göz ve kulakların hep birden feryada başlarlar. Hani sen o işkembeyi ve bağırsakları hiçe sayıyordun da, ancak varsa benim gözüm, kulağım, aklım, fikrim var diyordun. Haydi bakalım şimdi ne yapacaksan yap ta görelim?.
Öyle ise aziz kardeşim; sakın kimseyi hakîr ve hor görme. Sakın kimseyle istihza etme ve bu gibi hallere ne alış, ne de çoluk çocuğunu alıştır. Çünkü, bu alışılan şeyleri terk etmek kadar zor birşey yoktur. Bak, en muzır olan sigarayı bırakabiliyor musun? Herkes de biliyor ki hem bedene hem de keseye zarardır. Zarardır ama, yine herkes anasının memesi gibi bir türlü ağzından bırakamıyor. Onun için sen Hak yolundan ayrılma, Hak'kı sev ve Hak'ka riâyet et. Bil ki herkes, o Hâlık-ı zül-Celâl'in kuludur. Hepsine hürmet ve saygı göster ki Hak'kın rızâsına nail olasın, vesselam.
Razı ve Hoşnûd Olmamak, Gücenmek, Darılmak ve Gazab
İyi ahlâkların en başı, hâline razı olmaktır ki, bu da, Hakkın kazasına, hükmüne ve kaderine razı olmağa dayanır; en güzel bir huydur. Aksi olarak, hâline razı olmamak ve hâlinden hoşnûd ve memnun olmamak da, o kadar kötü ve mezmûm bir huydur. Hırs, hased, kin, gazab gibi kötü haller, hep bu hâline razı olmamaktan doğar. Bugünkü komünizm fikri de zannedersem bundan doğmadır. însan tabiatiyle hâline razı olmayınca, gücenecek, darılacak, küsecek, kızacak ve bir çok sayısız fenalıklar doğacaktır. Onun için mezmûm olan ahlâklardan birisi de, işte bu (Suht) denilen rızâsızlıktır. Hâline razı olan kişinin, kimsenin rie malında, ne de başka bh şeyinde gözü olmayacağı ma1 lûmdur. Demek ki, hırsızlık, yankesicilik, kaçakçılık ve daha ne kadar fena şeyler varsa hep bunlar, rızâsızlıktan neş'et etmektedir. Rüşvetler de böyle değil midir? Şu halde gerek ana ve babalar ve gerekse mekteb mürebbi'leri, çocuklara dünya bilgilerini sunarken, yanı başında bu ahlâk derslerini de vermeleri gereklidir. Yoksa çocuk, bunları kendi kendine öğrenmeye kalırsa, buna bir ömür kâfi gelmez. En kolayı ve en iyisi, çocuk daha küçük yaşta bunları öğrenip, ona göre yetişirse, çocuk da, genç de, cemiyet de rahat eder. Bu olmazsa, kendisi de, cemiyet de her zaman sıkıntı ve meşakkat içerisinde bunalır; rahat yüzü görmezler. Bu ise -Allah korusun- cemiyetlerin yıkılmasına sebep olabilir. Hak sübhânehû ve teâlâ cümlemizi halinden razı olan kullarından eylesin, âmîn.
Sakın bunu yanlış anlama! Hâline razı olmak çalışmayıp, yan gelip yatmak değildir. Herkes elinden geldiği kadar çalışacak, fakat neticede Hak'kın takdirine razı ve hâlini ıslâh çârelerini arayacaktır, labiî bu arayış meşru ve helâl yollardan olmak şartıyla. Yoksa, şu niçin zengin, bu neden rahat ta ben değilim
1/0
diyerek kendini boş yere yormamak ve onları hasedle değil, gıpta ile karşılamalıdır. "Kadere inanan kişi her kederden emîn olur"
buyurulmuştur ki çok doğru ve yerindedir. Birçok umulmayan hâdiseler, intiharlar, hep kadere imansızlığın alâmetidir. Cenâb-ı Hak cümlemize hakîkî îmân ve hakîkî rızâsına mukârin ameller nasîb ve müyesser eylesin, âmîn; ve'1-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn.
HÜMEZE VE LÜMEZE
III
Hümeze ve Lümeze
"Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı (el, kaş ve göz işaretleri ile) eğlenmeyi ve ayıplamayı âdet edinen her kişinin vay haline!"
(5/30)
Hümeze ile lümeze denilen, bu iki çirkin huy, ahlâk-ı mez-mûmeden olup, insanların tekemmülüne ve olgunlaşmasına manî olan en kötü huylardandır.
Hümeze: lügatta bir kişinin arkasından aybını söyleyen ve gıybetim yapan, yüzüne karşı da ta'n eden kişiye denir. Bazılarına göre aksi olup, yalnız yüzüne karşı ta'n edene hümeze, arkasından gıybetini yapanlara da lümeze demişler ki bu, gerek sözle, gerek gözle,gerek ef âl ve hareketlerle de olur. Maksat o kimseyi incitmektir. Hümeze ile lümeze şu hâle göre aynı ma'nâya geliyorlar demektir. Hümeze; insanların nefislerine müteallik ayıplarını ve kusurlarını zikreder durur. Lümeze ise, nesebine müteallik haller cihetiyle ta'n ve teşnî edene denildiği gibi, göz ile işaret etmek suretiyle birinin ayıbını bir başkasına ulaştırana hümeze, bilfiil diliyle ta'n edene de lümeze denilmiştir. Bunun aksini söyleyenler de olmuştur. Yâni göz işaretiyle yapılana lümeze, dil ile olan ta'n ve teşnî'a da hümeze denilmiştir. Hepsi hemen hemen aynı yola çıkar. Maksat mü'min kardeşini ayıplamak, onun ayıp ve kusurlarını teşhir etmektir. Nasıl ederse etsin, o kardeşini hiçe saymak kadar ayıp birşey yoktur. Çünkü onu öyle yaratan Allâh-ü celle ve âlâdır. Ona bakıp da ibret almak, hâline şükretmek ve Hak'kın buyuruklarına riâyet etmek
5/30 Hümeze, L
178
TASAVVUF! AHLÂK V
gerekir, (Mahmuz) diye, süvari askerlerin çizmelerinin topuklarında ki bir demir parçasına derler ki, ata vurdukça onu koşturur. Çünkü hayvanın cam yanar, koşmaya mecbur olur. Hüme-ze işte buradan geliyor. Yânî incitici demektir; ama nasıl incitirse incitsin, tncitmek mutlaka sopa ile veya silâhla olması lâzım gelmez. Bazı bakışlar vardır ki, adamın ciğerini yakar, adetâ canını alır. İşte bu gibi mezmûm huylardan sakınmak, üzerimize düşen bir borçtur. Teşbihler, zikirler, Kur'ân'lar, hayırlar hep güzel şeylerdir. Fakat onların fayda verebilmesi için kötü huylardan sakınmak şarttır. Ayağında ne kadar mikrop vardır diye soframıza konan bir sineğe bile razı olmuyoruz. Günahlar ise en büyük ve mühlik mikroplardan daha fena ve tehlikelidir. Binâenaleyh dîninin kemâle ulaşmasını isteyen kişi, herhalde kötü huylan bilip, onlardan kaçması lâzımdır, vesselam.
Cenâb-ı Hak, cümlemizi kardeşlerimizin arkasından, onların hoşlarına gitmeyecek şeyleri söylemekten muhafaza buyursun, âmîn.
BUGZ, GAYZ, MUKÂTAÂT
179
Buğz, Gayz, Mukâtaât
Buğz: mezmûm olan ahlâklardan biridir ki düşmanlık etmek, sevmemek, nefret etmek ve nefsâniyet beslemek gibi, bir «çok ma'nâları da kendisinde toplayan kötü bir huydur. Halbuki:
"Hubbu fillâh ve buğzu filîâh; Allah için sevmek, Allah için buğzetmek" İslâm'da esastır.
Cenâb-ı Hak Mûsâ aleyhisselâma sormuştur:
"Yâ Mûsâ, benim için ne yaptın?"
Mûsâ aleyhisselâm da, yaptığı güzel amelleri saymış, dökmüş, fakat Cenâb-ı Hak;
"Yâ Mûsâ, banlar hep senin içindir. Meselâ namazlar, oruçlar ve bütün hayırlar hep senin içindir. Kimisi kabrinde, kimisi ise âhirette senin için nûr ve burhan ve ziya olurlar. Ya benim için ne yaptın?" deyince,
Mûsâ aleyhisseîâm:
"Yâ Rab, bana bildir, onlar nelerdir?" diye niyazda bulunmuş. O zaman bunların "Hubbu fillâh ve buğzu filîâh" olduğu beyan buyurulmuştur. Yânî, sevdiğini yalnız Allah için sevmek, sevmediğini yine yalnız Allah için sevmemektir.
Halbuki bizim gerek sevdiğimiz ve gerekse sevmediğimiz hepsi nefsimizin işidir. Allah için sevmek ve yine Allah için sevme-yip buğzetmek, İslâm'ın kemâlinin alâmetidir. Kemâle erişemeyen bizim gibilerin hâli ise, nefsimizin meyil ve arzusuna bakarak, menfaatimize uygun geleni sevmektir. Menfaatimiz yoksa ve biraz da zarar melhuz ise, derhal buğz ederiz. Bunun adına da sıkılmadan "hubbu fillâh" veya "buğzu fillâh" deyiveririz. Bütün gün dinsizlerle hattâ din düşmanlarıyla düşer, kalkar, onlara çeşitli dalkavukluklar, tebessümler, yüze gülmeler, pekiy efen-dimlerle sohbet eder, sonra da kızdığı bir müslümana karşı "Ben buna Allah rızası için buğz ediyorum" der, işin içinden çıkarlar. Evet bir müslüman kardeşinin bir hatâsından dolayı, belki de ona kızmış olabilirsin ama, o dinsizle, münafıklarla, mürâiler-
PP
180
TASAVVUFÎ AHLÂK V
le, ibâdet ve tâatten mahrum, her türlü imkânı olduğu halde, kendisi hacca gitmediği gibi, hacca gidenlere de manî olmağa çalışan, namaz kılmayan, fakat namaz talanlarla alay ve istihza edip, onlan da menetmeğe çalışan, hele orucu hiç bilmeyen, çünkü nefsinin kölesi ve esîri olan, tutardan da "Allah'ın açlara ihtiyâcı mı var?" diyerek zavallı müslümanlan yolundan çıkarmaya çalışanlarla dost olup ta, müslümamn bazı kusurlanndan nâşî küsmek, konuşmamak ve ona yardımı kesmek bilmem ne kadar doğrudur?
Onun için iyi düşünmek ve afv sahibi olup müsamaha ile hareket etmek, müslümanların kusurlannı değil, asıl kendi kusur ve kabahatini görerek düzeltmeğe çalışmak en doğru bir harekettir, vesselam.
Gayz ise, hışım, gazap ve dargınlığa derler ki bu da, buğz gibi mezmûm olan huylardan ma'duddur. Cenâb-ı Hak zü'1-Celâl Hazretleri, medh makamında:
BUUZ,  (J
buyurmuştur ki "Gazab halinde gayzını, kinini, hiddetim yenip, afv ile muamele edenlerin" (5/31) makbûl-ü îlâhî olduklarını bizlere beyân buyurmaktadır. Hattâ gücü yettiği ve kadir olduğu halde cezâlandırmayıp affedenleri kıyamet gününde Allah süb-hânehû ve teâlâ, onun kalbini rızasıyla doldurur.
Bir rivayette ise, "Allah-ü teâlâ Hazretleri onun kalbini emn-ü emânla doldurur" buyurulması ne kadar büyük bir müjdedir. Fakat kızmış, köpürmüş bir adamın gazabını, öfkesini yenmesi, öyle kolay birşey olmasa gerek. Bir kere kuvvetli bir îmân ve yüksek ahlâk seviyelerine ulaşamamış, âhiret mükâfatının ne demek olduğunu bilmeyen zavallı mı kinini, gazabım yutacak, gayzım ve öfkesini yenecek? Bu, muhal derecesinde güç bir iştir. Bunun için evvel emirde güzel ahlâkları iyice öğrenip, ona namzet olmak ve sonra kudretleri yettiği halde gayzını ve gazabını yenenleri görmek ve hikâyelerim işitmek, kendisini ona göre yetiştir-
5/31 Âl-i İmrân, 134.
mek, daha sonra da başına gelince, artık affetmek ve ihsanet-mek, pek de zor olmaz. O zaman bol bol mükâfat almağa çalışır. Bunlar da, Cennet'in anahtan ve yolu olur.
îmânın kemâli şu üç şeye bağlıdır: Razı olduğu halde, rızâsı onu bâtıla götürmez ve bâtıla sokmaz. Kızdığı vakitte, gazabı onu Hak'tan ayıramaz. Eline fırsat geçince, hakkı olmayan şeye elini uzatmaz. Onun için hüim sıfatı öyle güzel bir huy ve ahlâktır ki, kızdığı zaman gazabını yenmekten efdaldir. Halbuki, gazabı yenmek, büyük bir külfete ve zorlanmaya muhtaçtır. Hı-lim ise, tabiî bir yumuşaklıktır, öyle külfete ve zorlamaya muhtaç değildir. Bütün Peygamberler hılim sıfatlarıyla övülmüşlerdir. Hılim sıfatı aynı zamanda Cenâb-ı Hak'tan'99 esmasından birisidir. Allah-ü celle ve âlâyı bilip, ondan korkan kimse, elbette gayzını yutmaya mecbur olur. Allah'dan korkan, Allah-ü celle ve âlânın rızâsından başka birşey istemez. Kısa bir müddet bile hılim sıfatım takınmak, kişinin birçok hayırlara nail olmasına sebep olur. Ulemâ ve fudalâ toplanmışlar ve en efdal amelin hılim olduğuna karar vermişlerdir. Yânî, gazap halinde gayzını yutup, hılim sıfatıyla muttasıf olmanın efdal-i a'mâl olduğunu beyan buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hak cümlemizi halîm, selîm, olgun kimselerden eylesin, âmîn.
Eski kölelik devirlerinde bir beyin verdiği yemeğe, davetlileri gelmiş. Kölesi de yemekleri taşırken, gayet sıcak bir çorba kâsesini her nasılsa, ayağımn bir yere takılmasıyla sendelemiş ve orada bulunan efendisinin küçük oğlunun üstüne devirmiş. Çocuk çorbanın çok sıcak olmasından ötürü hemen yanmış, neticede de ölmüş. Zavallı köle korkusundan sararmış solmuş, başına gelecekleri düşünürken, beklediğinin aksine efendisi onu âzâd etmiş. Üstelik bir de bolca bahşiş ve ihsanda bulunmuş. Sûre-i Âli îmrân'daki 134'üncü âyet-i kerîmenin sırrı zuhur etmiştir. Âyeti kerîmenin meali şöyledir: "O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah'da iyi davrananları sever." tşte gayz ve gazabım yenmenin ne demek olduğunu pek güzel açıklayan bir misâldir.
Diğer bir misâl de şöyledir; gayet güzel sesli bir köle, efendisinin ticâret develerini bir yere naklederken, çok uzak, iki üç
II
182
TASAVVUFI AHLAK V
günlük yolu, güzel sesiyle söylediği kasideler sayesinde, develeri aşka getirerek, bir günden kısa bir zamanda, yerlerine erişmiştir. Ama, develerde de mecal kalmamış, vardıkları yerde ölmüşler. Bunu gören efendisi, köleye büyük bir ceza vermek isterken, bir misafirin tavassutuyla kölenin hem cezasını affetmiş, hem de onu âzâd etmiştir. Bu kadar zarara karşı elbette ki bu aflar pek büyük mükâfatları mûcib olacaktır.
Hılim bahsinde ise, Hazret-i Osman Zinnûreyn (r.a.), bunun pek büyük bir timsâlidir. Şâkîler kendisini muhasara ettikleri vakit, ehl-i Medîne kendilerine müracaatla o şakileri dağıtmak üzere, her ne kadar ısrarla izin istemişlerse de, mübarek "Benim hayatım için başka müslümanlarm kanlarının dökülmesini kat'iyyen istemem" diyerek, kendisini kurtarmaya gelecek olanları da reddetmiştir. "Ben yaşayayım da başkaları ölsün!' Buna hangi müslümanın vicdanı razı olur. Zâten mukadder olan ölümden kurtulmak kimsenin elinden gelecek bir iş olmadığı cümlece ma'lûmdur. Onun için Hazret-i Osman (r.a.) Hazretleri, Hakkın hüküm ve fermanına teslim olmayı daha uygun bularak, müslümanlarm çarpışmalarım, dövüşmelerini istememiştir ki bu da, o'nun hılminin ne derece yüksek olduğuna yegâne delildir. Yoksa bir emir verseydi, bir anda İslâm orduları o şakileri mahvetmeye kâfî idi. İşte bu kudret elinde iken yapmaması, mimin ik-tizâsıdır.
Cenâb-ı Hak cümlemize ve cümle ümmet-i Muhammed'e, bahusus bizlere de hılim sıfatını ihsan buyursun, âmîn.
Mukâtaa
(Ayrılma, Darılma)
Müslümanlık tam bir kardeşliktir. Hem de ana baba bir kardeşlikten daha üstün ve a'lâ bir kardeşliktir. Yalnız ana baba bir kardeşler birbirlerinin ve babalarının mirasına sahiptirler. Din kardeşlerinde ise, böyle bir menfaat mülâhaza edilemez. Fakat birbirlerinin hakîkî hâmisi ve hakîkî muhafızıdırlar. Birbirleri Jçin adetâ canlarını feda ederler. Bütün yaptıklarım hiç bir menfaat beklemeden, yalnız Allah rızâsı için yaparlar. Bir vücut gibi ve bir bina gibi birbirlerinin destekçisi ve koruyucusudurlar. Şarkta veya garpta rahatsız olan bir mü'min kardeşi için müteessir olurlar, üzülürler. Ona yardım için çâreler ararlar ve bulurlar. Birbirlerinin dâima yardımcısıdırlar. Birbirlerini kat'iyyen bırakmazlar. Hernegibi ihtiyâçları olursa ellerinden geldiği kadar yapmaya çalışırlar. Onu aç, çıplak ve muhtaç bırakmazlar. Eğer babalan ölürse, çocuklarına karşı tam bir şefkatle hâ-mî olurlar. Babalarının öldüğünü bile hissettirmezler.
Eski müslümanlardaki, altın kalemlerle yazılmaya şâyeste olan kardeşlik misallerim oku ve dinle. Bakalım bizim halimizle kâbil-i te'lîf mi? Heyhat, biz müslümanlarm bugünkü hâli, acınacak, ağlanacak durumdadır.
İşte bugünkü bu mukâtaa denilen, müslüman kişilerin şu veya bu sebepten birbirlerinden kesilmeleri, kopmaları, ayrılmaları, darılıp veya ihmal yüzünden alâkalarım kesmeleri adeta kardeşliklerini unutmaları haram olan ma'nevî günahlardır. İnsanın Hak'ka vuslatına manî olan ve inşam tekemmülden, kemâle ulaşmaktan alakoyan, hakîkî insan ve hakîkî müslüman olmasına engel olan bir dert, bir belâdır. Hem haram, hem günah, hem de cemiyetleri perîşan eden, toptan, tüfekten, atomdan daha korkunç bir zehirdir ki Cenâb-ı Hak ve Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz bu ayrılmaları kat'iyyen sevmediklerinden, dâima biz-
f
184
TASAVVUFI AHLAK V
lere birliği, elbirliğini tavsiye etmektedirler. Bu ayrılık, tabiî bu emr-i İlâhîye ve emr-i Peygamberîye muhalif olduğundan ötürü, birbirlerinden ayırmak kadar fena bir huy tasavvur olunamaz. Baksanıza, bütün kandil günlerinde, Mîrâc gecelerinde, Berât, Kadir, bayram ve arefe gecelerinde, Cenâb-ı Hak'kın bol rahmeti sayesinde, bütün mü'minler ve müslümanlar affolunurken, ana ve babaya âsîjonlarlar, katil ve içkiye devam edenler, bir^e birbirlerind^^                                                                   bu
umûmî afdanve ihsandan mahrum kalacakları açıklanrmşfirTaT ne büyük bir felâkettirTÇünkü bu ayrîîma ve dargınlık her ne kadar iki kişi arasında gibi görünürse de, zararları umûmîdir. Bilhassa sirayeti bakımından çok tehlikelidir. Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin de, kardeşçe elele ve başbaşa bir vücut gibi yaşamak nasîb ve müyesser eylesin, âmîn.
ClUAL, MİKA, İM I IHAN
185
Cidal, Mira, İmhitân
VI ^i j* J^ vi yup JJLÎ
 iî
 1>.ı
 14İ1J
"İçlerinden zulmedenler müstesna olmak üzere ebl-i kitâb ile en güzel (savaştan) başka bir suretle mücâdele etmeyin ki: "Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim Allfihımız da, sizin Allanınız da birdir. (Şu kadar ki) biz (ancak) O'na teslim olanlarız. (Biz O'nun samimî müslümanlarıyız)" (5/32)
Ci dâl yânî mücâdele; bir kimse ile şiddetle muhaseme eylemek, kavga etmektir. Bunlar evvelâ fikir ayrılığı ile, senin dediğin/yanlış, benim ki doğru ile başlar. Sonunda kavgalara, dö-ğüşlere, küsüşmelere yol açar. Müslümanlığın hiç istemediği ayrılıkların doğmasına sebep olacağından, mücâdelede haklı dahî olsan, susmak ve mücâdeleyi durdurmak en güzel ve salim yoldur. Sen haklı olsan, bilginliğinle meşhur olsan ne olacak? Karşı tarafı kırmak, yıkmak, perîşân etmek bir hüner mi sanki? Yoksa susup kardeşliği muhafaza etmek mi daha iyidir? Gönül bir sırça saraydır, kırılınca tamiri mümkün olmaz. Onun için Allah-ü teâlâ Hazretleri de, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz de, mücâdeleyi menetmişler ve Kur'ân-ı kerîm'de:
5/32 Ankebııt, 46. Bu âyetin Allah'ı bırakıp da, hahamları ve papazları Rab ittihâz edenleri bir ta'zir olduğu unutulmamalıdır. (Beyzâvî).
186
TASAVVUF! AHLAK v
CİDAL, MİRA, İMTİHAN
187

"Ehl-i Kitâb ile, en güzel savaştan başka bir suretle mücâdele etmeyin" diye buyurmuşlardır.
Fitnelerden biri de, fikir ve reylerin ayrılığıdır. Mutlaka ben doğruyum, sen yanlışsın demek de ayrılıkların çoğalmasına sebep olur. Onun için olsa gerekir ki, Abdülhâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretleri, oğluna nasîhatında, insanlardan arslandan kaçar gibi kaçmasını tavsiye etmiştir ki, hiç de boşuna bir tavsiye değildir. Bin sene evvelki bir büyüğün nasîhatı böyle olunca, bugün nasıl olmalıdır bilmem? Dâvûdu't-Tâî (k.s.) Hazretleri de, evinde oturur dışarıya çıkmazmış, hattâ gelenler evde yok sansınlar diye kapıya dışarıdan kilit taktmrmış. Birgün tmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri, kendilerini ziyaret ederek? niçin dışarı çıkmadığını sormuş. O'da; "Mücâdeleden kendimi kurtaramıyorum, onun için evde oturmaya mecbur oldum" buyurmuştur. O zaman İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri, cemâate karışıp, işlerine karışmamayı ve mücâdelelere kat'iyyen iltihâk etmemeyi ve yalnız dinlemeyi emretmiştir.
(Mira') da aynı ma'nâyı taşır. Lâfzında veya ma'nâsında halel vardır diye başkasının sözlerine i'tirâz edip, mücâdele ve nizâa yol açmak ve münazaa etmektir. Bunların her ikisi de meşru değildir. Ekseriyetle nefsâniyetm doğurduğu hiylelerle üstünlük taslamak ve üstün çıkmak için bir çok yalan ve dolambaçlı sözleri irtikâb etmek ve neticede iki tarafın birbirlerine darılmalarına ve küsmelerine sebep olacağından, haklı dahî olsan, mücâdele ve mirâ'ı terk edip, Cennet'in yolunu kazanmak herhalde daha evlâdır. Bakınız ne güzel ve ne mühim bir müjdedir. Haklı olduğu halde mücâdeleyi terk edenlere Cennet va'd edilmiştir.
Bu demektir ki, kardeşler arasında ayrılığa sebep olacak her-şeyden son derece sakınmak lâzımdır. Zirâ mücadelede haklı dahf olsan, diğer kardeşinin kırılması ve mahcup olmasının vebali sana yeter. Fakat tezkiye ve terbiye olmayan nefisler dâima mağrur olur. Üstün olup altta kalmamak için her çâreye baş vurmaya mecbur olur. Buna da siz sebep olacağınızdan dolayı, iki taraf ta hem günahkâr olur hem de birbirlerinden kopar. Hak'kın sev-
mediği bir akıbete düşerler. Bu sebeplerdendir ki, ne olursa olsun büyüklerimizin sözlerine ve nasîhatlarına cân ü gönülden kulak verip, nefsin arzularına uymamak gerekir. Herkim nefsin arzu ve isteklerine, hevâ-yı hevesine uyarsa ve o uyduğu nefsin arzu ve hevâ-yı hevesine ma'bûda itaat edermiş gibi itaat eder, Hak'kı arayıp ona uymazsa, artık onun hâlinin nasıl olacağını bir düşünmelidir. Böyleleri hiç bir suretle ne felah ve saadet, ne de selâmet bulabilirler. Çünkü Allah-ü zü'1-Celâl Hazretleri ve yüce Resul (s.a.s.) Hazretleri, bunların yardımcısı olmazlar. O zaman da kendi başlarına kalıp helak olurlar.
Azîz ve muhterem kardeş; bu çok basit ve ehemmiyetsiz gördüğün şeyler, senin bildiğin gibi değildirler. "Sinek te ufak ama mide bulandırır" derler. Görmüyor musun bugün ufacık bir sineğin, bacağında mikrop taşır korkusuyla evlerimizi, yemeklerimizi ne kadar titizlikle, onlardan korumaya çalışıyoruz. Bu hiçe saydığın mücâdeleler, sözler, itirazlar, sözlerde kusur görmeler, ma'nâsı öyle değil, böyledir diye uzun uzun münâkaşalardan hasıl olan kibir, gurur, ucûb gibi mikroplar, emin ol sineğin taşıdığı mikroplar, bunların yanında bir hiç mesabesinde kalır. O mikrop, senin nasıl olsa fânî olan cesedini yok edebilir. Lâkin mücâdele mikropları, sende bir hastalık haline gelince, senin mâ-neviyyâtım, ebediyyetini mahvetmekle beraber, kemâl-i insaniyet ve İslâmiyete ulaşmamana en büyük âmil ve nihayet insaniyet mertebesinden, hayvanivet mertebesine kadar düşmene sebep o-lur. Artık bu da, kişiye yetmez mi?
Bak bu günkü fen diyor ki, cesetler ne kadar dikkatle ve titizlikle beslenirse beslensin, ma'neviyâtla da beslenmedikçe, me-lekiyyet o nisbette za'fa düşer. Onun için üç şeyi sevmek kasâvet-i kalbi mûcibdir. Kasvet-i kaîb demek, hayrı ve şerri farkedemez bir hale gelmek demektir. Artık mücâdele bunun yanında hiç kalır. Çünkü insanlar hep canlarını değil, cesetlerini beslemekle vakit geçirmektedirler. Yemekleri sevmek ve onlar için en kıy-metii vakitlerini zâyî etmek, uykuyu sevmek, bunun için de o güzel ve baha biçilmez zamanları yok etmek demektir. Bir de rahatını sevmektir. Mücâdele yerine mücâhedeye alışmak ve hazırlanmayı terk edip, rahat rahat yatsın, uyusun, gezsin, eğlensin. İşte o zaman kasvet-i kalb tabiatiyle hasıl olur. Nasıl güzel yemeklerle beslenen insanların içleri yağ bağlar ve kan damar-
\y
188
TASAVVUFI AHLAK V
lan tıkanır, kalb hastalığı ve şâir benzerleri hasıl olup, aman yerinden kımıldama, konuşma, aman abdest alıp namaz filân kılmaya kalkma, filân diye çeşitli tavsiyelerde bulunurlar ama, bir kere o hastalıklara tutulduktan sonra bakarsınız ki, birgün an-sıznı dünyadan göçüp gitmiştir.
İşte bu maddî hastalıklar nasıl helak edici ise, ma'nevî hastalıklar da böyledir. Öyle ise sakın kimse ile mücâdele etmeye kalkma. Bak Dâvud'u-t Tâî (k.s.) Hazretleri, sırf bu mücâdele yüzünden âhiretini kaybetmeyeyim diye nasıl evine çekilmiş. Sonra o tebe-i tabiîn devri, yâni evliyalar devrine karşılık, şimdi bir kere de bizim bugünkü devrimizi düşünün. Her türlü şeytanlık serbest ve dopdolu. Binâenaleyh, Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) Hazretlerinin oğluna olan nasihatim sakın boşa atma. Onlar hep ev-liyâullahdırlar. Evlâtlarım da kendileri gibi sever, onların da kemâle ulaşmasını istediklerinde, dünyâ pisliklerine düşmemeleri için, evinde ilim ile meşgul olup, cemâat işlerine karışmamayı daha uygun görmüştür.
Cenâb-ı Hak, cümlemizi kemâl-i insaniyet ve İslâmiyetle muttasıf olan sevgili kullarından eylesin, âmîn.
îmtihân da böyledir. İmtihan diye, sınamak ve kabiliyetini anlamak için bazı müşkül meseleleri sormak veya lüzumsuz sorular sormak, onun veremeyeceği ince ve derin meselelerin cevabını isteyerek onu mahcûb etmek veya mahcûb duruma düşürmek, bu da mücâdele gibi aynı akıbeti doğuran münasebetsiz hallerdir ki, Şeriatta da, tarikatta da mezmûmdur. Birşey ancak öğrenmek için lazımsa sorulur. Yoksa fuzûlî, bildiği şeyleri tekrar tekrar şuna buna sormak, hem akılsızlık ve hem de vakitleri zâyî etmekten başka birşeye yaramazv Bilmezse sana ne, bilirse sana ne? Sen bildiklerinle amel edebiliyor musun ki daha çok bilmeye çalışıyorsun? Halbuki, eğer sen bildiklerinle amel etsen, Cenâb-ı Hak celle ve alâ Hazretleri sana bilmediklerini de kalbine ilham etmek suretiyle öğretir. Onun için sen kimseyi imtihan kastıyla sorguya çekme, sonra sen de sorguya çekilir ve nihayet mahcup olursun, vesselam.
HELÛ VE CEZÛ
189
Helû ve Cezû
Z^ bl Ipjii jU SCJ^r "İl : JU; jli
 >* -
"Hakikat inşan, hırsına düşkün (ve sabrı kıt) yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir". (5/33)
Helû': Lügatte şer ve giryenin vukuundan, cezi' ve feza' edip, mal toplamaya harîs ve aynı zamanda bahîl olan kimseye denilir. Veya musîbet ve belâ zamanında kalbi sıkılıp sabırsızlık eden adama denilir. Murad, belâ ve musibet zuhurunda telâş ve ızdı-raba düşüp insanlara sıkıntı ve mihnetten her zaman şikâyetde bulunan kimseye denilir.
Cezû': de böyledir. Sabırsızlık edip, hüzün ve kederini izhâr ile telâşa düşüp, ıztırabını açıklamaktır. Âyet-i kerîmede şöyle denilmektedir: "Gerçekten insan harîs ve cimri yaratılmıştır. Kendisine bir zarar dokundu mu feryadı basar" etrafını rahatsız eder, telâşa düşürür. Önüne gelene, hemen şikâyette bulunur. Çünkü sabrı yoktur. Fakat her insan böyle değildir. Devamlı namaz kılan, mallarından fukarây-ı müslimînin hakkım kendiliğinden ayırıp veren, âhiretin hesap gününü tasdik edenler, Allah'ın azabından korkanlar, avret yerlerini, edeblerini muhafaza edenler, emânete riâyet edenler, va'dlerini, verdikleri sözü tutanlar, şâ-hidlik yapacağında, anası, babası dahî olsa doğruluktan şaşma- , yanlar, namaz vakitlerini gözetip duranlardır ki işte, bu gibiler Helû' ve Cezû' değillerdir. Çünkü îmânlarının kemâliyle, kazayı ilâhiyyeye ve hükm-ü ilâhiyyeye ve kadere teslim olmuşlardır.
5/33 Meâric, 19, 20, 21.
190
TASAVVUF! AHLÂK V         ¦
Haklarına da razıdırlar; hallerine de. Gelenin Mevlâ'dan geldiğine inanmışlardır. Onun için feryâd ve figâna meydan kalmaz. Sonra namaz ve hayırları, onların kalplerini muhkem kılmıştır. Bağırıp çağırmaya tenezzül etmezler, bilirler ki şikâyetlerin hiç bir faydası yoktur. "Veren Allâh'dır. Ancak ona yalvarmak lâzımdır" derler. Gerek namazlarında ve gerek şâir zamanlarında dâima Hak'ka boyun büküp, tazarrû ve niyazda bulunurlar. Hak'ka teslim olup neticeye sabırla ve saygıyla intizâr ederler. Cenâb-ı Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri bizleri de sabırlı, sâlih kullarından eylesin, âmîn.
ŞIREH
191
Şireh
(Boğazına düşkün olmak)
Herhangi birşeye ve bahusus yemek yemeye karşı harîs ve boğazına düşkün olan, hırsı galip kimseye denir ki, kalbin katılaşmasına sebep olan çirkin bir huydur. Kötü ve çok zararlı bir alışkanlıktır. Halbuki, müslüman, öyle boğazına düşkün, üstüne başına haddinden fazla kıymet veren, şan ve şöhret peşinde koşan bir kimse değildir. Paralarını boş yere, nefsinin arzularına harcamaz. Belki onlarla âhiretini kazanmak ve öldükten sonra da defter-i a'mâlinin işlemesi için hayırlara, îslâmî vakıflara terk eder. Hiç bir zaman harîs ve cimri değildir. Ancak israfı da sevmez. Paralarını boş yere harcamıyacak kadar da şuurludur. Nefsinin esîri ve kölesi de değildir. Yemeklere harîs olmak da, ahlâk-ı mezmûmedendir. Ma'neviyâtı mahveder. İnsana ve bahusus müs-lümana, ibâdetine kuvvet temin edecek kadar bir parça ekmek kâfidir. Yoksa şu olmamış, bu da yok diye günde üç kere tıka basa yemek, elbette insanı bir çok hastalıklara, mide ve bağırsakların bozulmasına, hattâ günün birinde ameliyatlara bile yol açar. Bunların sonunda insan, çok yaşasa bile yarım kalır. Binâenaleyh, müslüman hem kanaatkar, hem mütevâzî, hem tok gözlüdür ve kimsenin ne yemeğinde ne malında, ne ırzında ve namusunda gözü yoktur. Hâk'kın verdiğine şükreden ve rızâsını kazanmağa çalışan bir bahtiyar kişidir vesselam. Ve sallalla-hü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn ve'1-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn.
192
TASAVVUF! AHLÂK V
Batal
(Tenbellik ve Vaktini Boş Yere Geçirmek)
Boş, abes ve faydasız sözlerle vakit geçirmek, tenbel, işsiz dolaşmak ve boşu boşuna vakitlerini zâyî etmek de hem günah, hem de mezmûm ahlâklardandır. İşsizlik ve boş gezmek, hem tenbellik, hem de cemiyete belâ olmak demektir. Çünkü insan, melek değildir. Yemeye, giymeye, barınacak eve, bunların bakımına ve tedârikine muhtaçtır. Tenbellik ise, binnetice sefalet ve meskenettir. Hor ve hakîr olur; cemiyet içinde itibarsız ve kıymetsiz kalıp, herkesin hakaretine ma'ruz kalır. Onun için insan, çalışmak mecburiyetindedir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimizin de çalışma hakkındaki tavsiyeleri pek değerlidir. Çalışmayan insandan her fenalık beklenir. Zîrâ ihtiyaçlar bitmez ve tükenmez. Binâenaleyh, çalışmayan kimse, evvelâ cemiyetin başına belâdır ve jrüktür. Halbuki insana yakışan, başkasına yük olmak değil, bilakis başkalarının ihtiyaçlarının giderilmesine çalışmaktır. Onun için kişi, sa'y ve gayreti nisbetinde insandır. Tenbellik, atâlet, miskinlik çalışmamanın cezasıdır. Bu sebepten ana ve babalar çocuklarım behemehal hem bilgi, hem de sanat sahibi yapmalıdır. Zîrâ servet biter, yok olur. Mal mülk te öyle. Fakat san'at, elde bir altın bileziktir. Her zaman her yerde geçer ve sahibini hiç kimseye muhtaç etmez. Şerefiyle ve helâldan kazandığı paralarla, Hak'kın verdiği nimetleri yer, ona şükran vazifesini de elinden geldiği kadar yapmaya çalışır. Bu suretle de etrafındaki muhtaçlara yardımda bulunur. Hak'kın rızâsını ka-, 1 zanmaya çalışır. Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle kullarından ey- j leşin, âmîn.
Şiddet ve Cebir
"Keskin sirke küpüne zarar" dedikleri gibi, şiddet ve sertlik te tıpkı böyledir. Tatlı dil, güler yüz dâima makbul ve memdüh-dur. Zor kullanmak, cebren iş yaptırmağa kalkmak, bil'akis yanlış düşüncenin neticesidir. Evet, bazı kimseler zor görmedikçe çalışmazlar. Fakat bunlar nâdirâttandır. Asıl olan nfkdır. Rıfkın olmadığı yerde hayır yoktur. Rıfk sahibi olmayan kimseler dâima zarardadırlar. Şiddet ve zorla insanların hürriyetlerini tahdit etmek de böyledir. Tarihte Fir'avunlar devri meşhurdur. İnsanları cebren ve zorla çalıştırmışlar ve büyük eserler meydana getirmişlerdir. Fakat sonlan hep felâkettir. Âhiret azapları da ayrı.
Bu günkü komünistlik de böyledir. İnsan haklarını ve hürriyetlerini ayaklar altına alıp, kendileri istedikleri gibi yaşarlar. Bunun adını da terakki koymuşlar. Ben hayvanlar gibi, insanlık hak ve hürriyetinden mahrum olayım da, sonra o yaşamamn adım da hürriyet koyayım... İnsan ancak hürriyeti sayesinde yaşar. Hürriyetin olmadığı yerde insanlık ta yoktur. Binâenaleyh şiddet ve sertlik yerine rıfk ile muamele edilirse daha iyi olur zannederim. Ana ve babalar da çocuklarına ve aile fertlerine karşı son derece şefkatli ve merhametli olmalı dolayısıyla rıfk ile muameleyi elden bırakmamalı; çocuklarına da rıfkı bilfiil öğretmeli, onlara nümûne olmalıdırlar.
Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri cümlemizi yumuşak tabiatlı, dâima suhulet ve kolaylık gösteren "Ey Rabbim kolaylaş-tır, zorlaştırma" diyen kullarından eylesin, âmîn.
i  i
Bağy ve Zulüm
(Zulmetmek ve Haddi Tecâvüz Etmek)
Bağy: azgınlık etmek, zulmetmek ve haddi tecavüz etmek ma'nâlarım taşımaktadır. Serkeşlik de buna dâhildir.
Haddi tecâvüz; hudûd-u İlâhf dediğimiz kânûn-u İlâhîye, ahkâm-ı Kur'ân'a, yânî Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ın hükümlerine uymamaktır. Bu suretle yapılan her günah şey buna dâhil olmaktadır. Zulmün mukabili adalettir. Şu halde adaletin dışına çıkmak zulümdür. Adaletin ölçüsü, mîzânı, Kur'ân-ı kerîm'dir, Sünnet-i nebeviyyedir. Zulmün kendisi başlı başına büyük bir günahtır. Bununla beraber herhangi bir zâlime yardımda bulunmak ve yardım için onunla işbirliği yapmak, onunla beraber bir zulme yardımcı olmak ta, bu günahların içine girer. Yânî insan kendisi zâlim olmasa bile, zâlimlere yardımcı oluşu, ona kâfidir. Bu gibi zâlimlere yardımcı, destekçi, himayeci olan kimselerin çoğu cahillerle, dünyaya tapan, para diye can veren, zavallı kişilerdir. Elinin emeğiyle geçinen kimselerden, zâlimlere yardımcı olanlar, ekseriyetle ne yaptıklarını bilmeyen câhillerdir. Aklı başında olan insanın, ekmeğini de çalışarak kazandığı takdirde zâlime yardımcı olması nâdirâttandır. Zâlime yardımcı olmayı bırak; bir zâlim bir mazlumu döverken ve gücü de yeterken, o mazluma yardım etmeden geçip giden kimsenin bile azabı çok va-hîmdir. Şöyle naklolunur ki, sağlığında namazlı niyazlı bir müs-lümanı kabrinde melekler döverken "Beni niçin dövüyorsunuz? Ben namazımı kılar, orucumu da tutardım, günahlardan da kaçan bir kişiydim" deyince, melekler de cevaben, "Evet senin o tarafın iyi ama, filan vakitte dövülen bir mazluma yardım etmeden, onu o zâlimin elinden kurtarmadan geçip gittin" diyerek kabahatini açıklamışlardır. Şu halde zâlimin hali kimbilir nasıl olacaktır? Zâlim ne kadar zâlim olursa olsun onun zulmünü arttıran, ancak o zâlimin yardımcılarıdır. Eğer o zâlimin yardımcı-
BAGY VE ZULÜM
195
lan olmasa, zulmünü ne devam ettirebilir, ne de arttırabilir. Maalesef, zâlimler kendi zulümlerine yardımcı bir çok kimseler bulabilmekte hiç müşkülât çekmezler. Hattâ parasız, pulsuz pek çok yardımcıların ve fedaîlerin çıkmakta oldukları görülegelmek-tedir. Tkrih bunlann yegâne şahididir. Bununla beraber Hak yolun yardımcıları ise pek nâdirdir. İşte bütün Peygamberlerin hayatları meydandadır. Hele Nûh aleyhisselâmın 950 senelik peygamberliği esnasında, îmân ile müşerref olan pek az kimse olmuştur. Zâlimlerin en büyük hünerleri de, müslüman olmak isteyen kimselere karşı "Ecdadınız deli mi idiler, yoksa akılsız, bilgisiz kişiler miydiler, onların yollarını bırakıp da yeni din mi arıyorsunuz? " gibi lâflar la onları tehdid ederek İslâmiyetten uzaklaştırmaya çalışırlar ve muvaffak da olurlardı. Halbuki, bugünkü müslüman neslinden gelen müslüman yavrusu, babasından anasından gördüğü dini bile -ki bulunmaz, emsalsiz bir dindir-onu da bilmez ve ona da adetâ düşman kesilmiş ve müslüman-larla alay ve istihza ederek, onların dînî inançlarına engel olmayı da vazife edinen kimselerdir.
Artık bunlara ne demek lâzım olduğunun takdiri sizlere kalıyor. Zulüm, zulümâttan, karanlıktan ibarettir. Yânî kendisinde ne selâmet ne de saadet vardır. Ancak yarasa kuşu gibi karanlıktan hoşlanır. Zîrâ gözlerinin güneşin, gündüzün ışığına tahammülü yoktur. Onun için bütün hareketleri gecenin karanlı-ğındadır. Gündüzleri de, yuvasına çekilip istirahat eder. Zâlimler de tıpkı böyledir. Dünyada hüsranda, âhirette elîm bir azap içerisindedirler. Şâirin dediği gibi; "Zulmün topu var, kal'ası var, güllesi varsa; Hak'kın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır"
Zulmün nevi'leri sayılamayacak kadar çoktur:
1- Hâhk'a karşı zulüm yardır ki, pek iğrenç, pek de fena bir şeydir. Meselâ, Allâh-ü teâlâ'nın şân-ı ulûhiyetine sözler söylemek, şirk koşmak, Hak'ka ortak tanımak, kızı veya oğlu, evlâdı vardır demek, heykeller yapıp, onlara Allah-u teâlânın adını vermek, hep affolunmaz büyük bir günahlardan ma'dûd ve pek büyük bir haksızlıktır.
Zîrâ Allâh-ü teâlâ Hazretleri birdir. Eşi, ortağı, yardımcısı, vezîri, oğlu, kızı yoktur. Bunların hiç birine de muhtaç değildir. Çünkü muhtaç olan zâten Allah olmaz. Allâh-ü teâla'ya mekân
19b
göstermek, arşın üzerinde oturuyor demek te, böyle bir büyük günah ve şirktir. Vehhâbiler de bu hususta aldanmışlardır. Zîrâ Arş ta mahlûktur. Hâlık hiç mahlûka muhtaç olur mu? O'nun kuvvet ve kudreti hepsini şâmil ve hepsine mâliktir, hâkimdir.
2- Hâhk-ı zü'1-Celâl'e, yalan yere iftirada bulunmak, bu da zulümdür.
3- "Bir de, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in kitabı ile, Hak üzere nasî-hatlar yapıldığı halde İslâm'a ve İslâmiyetin istediği şekilde yaşamaları için kendilerine nasîhat yapılınca, İslâm'ı yaşamaktan yüz çevirenlerden daha zâlim kim vardır?" (5/34)
4-  "Bir de Allâh-ü teâlâ'ya ibâdet için yapılmış mescidlere, ibâdet ve zikrullah için girmekten men edip, o mescidlerin ha-râbiyetine sebep olanlardan daha zâlim kim olabilir?" (5/35)
Mescidlerden men etmenin bir çok nevi'leri olabilir. Mutlaka kapısını kapamak veya kapıya polis, jandarma, bekçi koymak şart değildir. İslâmiyeti öğretmemek, İslâm'ın aleyhinde propaganda yapmak, cami ehli olan imâmı, müezzini, nasîhat edici vaizi, lâyıkıyla yetiştirmemek veya olanların da ehil olmamaları, Islâmî usûllere uymamaları, en sonra da müslümanların camilere gelmelerini önlemek ve men etmek değil midir? Caminin ve mescidlerin harâbiyeti de öyle onları topla, tüfekle yıkmak demek değildir. Zîrâ mescidlerin i'mân; ma'mûr olmaları, Allâh-ü teâlâ'ya îmân eden ve âhirete inananların devâmıyladır. imansızların ellerinue kahrsa, o zaman altundan da yapsalar yine harap sayılırlar. Çr nkü mescidler ancak ibâdet için yapılmışlardır. İçlerinde ibâciet edilmekten mahrum bırakılınca tabiatiyle harap sayılacaklardır. Onların harâbiyetine çalışanlar, işte dinsiz ve îmânsız olan zâlimlerdir ki bunlardan daha fena ve çirkin zâlim bulunmaz. Bunlara çok dikkat etmelidir. Allâh-ü teâlâ Hazretleri zâlimleri hiç bir suretle sevmez olduğunu, kitabında pek açıkça oeyân buyurmaktadır. Sevmeyince de, yardım etmeyeceği tabiîdir. O zaman helak, hüsran, azâb ve felâketle karşı karşıya kalınacağı da şüphesizdir. Şu halde küfür, şirk, münafıklık; Hâlık ile mahlûku arasında olan zulümdür.
5/34 Kehf, 57. 5/35 Bakara, 114.
BAĞY VE ZULÜM
197
Bir de, insanlar arasında, birbirlerine karşı yaptıkları haksızlıklar vardır ki bu da zulümdür. Bu zulmün affı, kulların bi-ribirleriyle helâllaşmasına, haklarım affedip, bağışlamasına bağlıdır. Bu haklar üzerinde durdukça, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in kulunu affetmesi nâdirattandır. Pek sevdiği bir kul olur da, hakkı olan alacaklıya hazîne-i ilâhîsinden lütfedeceği ihsanlar mukabilinde, alacaklı kul hakkından vaz geçer ve bu suretle, o da borcundan kurtulmuş olur. Arkadan yapılan dedikodular ve gıybetler de bu muameleye tâbîdir.
Bir de, insanın kendi nefsine karşı zulmü vardır ki, bu da çok acıklıdır. Meselâ, müslümanlığa riâyet etmemesi, müsîüman olduğu halde, müsl limanlığın istemediği şekilde yaşaması, günahları irtikâb etmesine Peygamberimizin gösterdiği yoldan ayrılması hep zulümdür. Yalan, gıybet, nemîme (lâf taşımak), iftira, fakirleri hor ve hakîr görüp, haklarına riâyet etmemek hattâ, hayvanâtın da hakkına riâyet etmeyip haddinden fazla yük vurmak veya fazla çalıştırmak, yemini ve tımarını hakkıyla vermemek ve hattâ kedisine ve köpeğinin bile haklarına riayetsizlik etmek zulümdür. Böyle olunca, kendi hakkının ne kadar mühim olduğunu anlamak mümkündür. Mîzân; Allâh-ü teâlâ'nın emrine itaat, mahlûkuna şefkattir. Hangisi eksik olursa, adaletsizlik olur. Zulüm meydana gelir. Binâenaleyh, kul evvelâ Hâ-lık'ının emirlerini tutmakla ve onu bilmekle mükelleftir. İkinci olarak, bu vazifeleri yapabilmek için sağlık ve sıhhate muhtaçtır. Sağlık ve sıhhatin muhafazası için lâzım olan herşeyi yerli-yerinde yapmakla mükelleftir. Bu hususta Selmân-i Farîsî (r.a.) Hazretlerinin hikâyesi meşhurdur:
Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, Mekke'li mü-hâcir müslümanlarla yerli Medîne halkı arasında, ikişer ikişer kardeşlik kurmuştur. Selmân (r.a.) Hazretleri de, Ebü'd-Derdâ (r.a.) Hazretleriyle kardeş olmuşlar ve bu sebeple Selmân-i Fârisî Hazretleri, birgün kardeşliği olan Ebü'd-Derdâ (r.a.) Hazretlerini ziyaret için evine gitmiş; bakmış ki anasının üstü başı pe-rîşanca. Ebü'd-Derdâ Hazretleri de evde olmadığı için biraz beklemiş ve Ebü'd-Derdâ (r.a.) de o sırada gelmişler, misafirini görünce tabiatiyle pek sevinmiş ve hemen kendisine yemek ikram etmiş. Selmân-i Fârisî Hazretleri "Sen de otur beraber yiyelim"
198
TASAVVUF! AHLÂK V
(ft
deyince "Ben oruçluyum" demesi üzerine, Selmân Hazretleri ısrar etmiş, vakit te erken olduğu için, yemeği beraberce yemişler. Gece yatmak zamanı gelmiş, misafirine yatağını hazırlamış ve "Buyurun yatın" demiş. Bunun üzerine, Selmân-i Fârisî (r.a.) Hazretleri sormuş, sen ne yapacaksın? deyince yatmayacağım ve gece ibâdetleri yapacağım söylemiş ise de, Selmân (r.a.): "Hayır olmaz, sen de yat bakalım" diyerek onu da yatırmış. Fakat Ebü'd-Derdâ (r.a.) gece uyumayıp, ibâdet etmeye alışkın olduğundan, hatır için biraz yatıp kalkmak istemişse de her defasında, Selmân (r.a) Hazretleri onu yatırmıştır. Gece yarısı geçtikten sonra, Selmân (r.a.) kalkmış ve onun da kalkmasına izin vermiş, fakat Ebü'd-Derdâ Hazretleri bu hâdiseden çok üzgün olarak hemen sabahı bekliyormuş. Sabah olmuş, beraberce Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin huzurlarına gitmişler. Sabah namazından sonra, Ebü'd-Derdâ Hazretleri hemen vak'ayı; geceki hâdiseyi, şikâyet tarzında Efendimize nakledince, Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, "Selmân haklıdır" demesin mi? Çünkü, vü-cûd bizim bineğimizdir. Ona bakarsak bizi taşır, bakmadığımız takdirde bizi yolda bırakır. Değil kendi vücûdumuza, evimizde beslediğimiz hayvanlara da iyi bakmak zorundayız. O hayvanın bile bizde hakkı vardır. Her ne kadar söyleyecek bir dili yoksa da Hazreti Allah bunları bilmektedir.
Hattâ bir Arabî devesini uzun müddet kullanmış, sonra da, deve işe yaramaz hâle gelmiş; ihtiyarlamış. Bu sefer de kesmeye kalkmış. Her nasılsa Efendimiz (s.a.s.) oradan geçerken veya deve kaçıp Efendimize gelmiş, lisân-ı hal ile sahibinin kendisini kesmeye karar verdiğini şikâyet etmiş. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, deveyi satın alıp serbest bırakmıştır.
Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak gecelerini vücûtlarımızın istirâ-hati ve dinlenmesi için yaratmış, onu uykusundan alakoymak haksızlıktır ve vücûda zulümdür. Bundan nâşî, Selmân Hazretleri, bizlere güzel bir ders vermiştir. Böylece de hakikatlerin duyulmasına sebep olmuştur. Vücûdumuzun hakkı olduğu gibi, çocuklarımızın da, ailemizin fertlerinin de, ebeveynimizin de, komşularımızın da üzerimizde geniş hakları olduğunu unutmamak lâzımdır. Hattâ komşu hakkımn pek mühim olduğunu daha önce belirtmiştik. Komşu velevki Hıristiyan dahî olsa, komşuluk ba-
BAĞY VE ZULÜM
199
kımından bir hakka sahiptir. Muhtaç olduğu takdirde ona bakmak, gözetmek, müslüman komşunun vazifesidir. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'da: "Kur'ân Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen îmân etsin, dileyen kâfir olsun. Çünkü biz zâlimler için öyle bir ateş hazırladık ki onun kalın duvarları, kendilerini kuşatmaktadır. Onlar susuzlukdan imdat istedikçe, erimiş ma'den tortusu gibi kaynar su ile imdat edilir ki o yüzleri kavurur. O ne fena içkidir ve o ateş de. ne kadar kötü konuklama yeridir." (5/36) diye buyrulur.
Mâide Sûresi'nde ise 44, 45, 47 nci âyetlerin mâbâdinde, "Kim Allâh-ü teâlâ'nın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte bunlar kâfirlerdir, zâlimlerdir, fâsıklardır" diye beyan edilmekte ve Insân Sûresi'nih son âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Dilediği inşam, rahmeti içine koyar, zâlimlere ise acıklı bir azâb hazırlanmıştır". Hattâ Cenâb-ı Hak zâlimlere meyil ve muhabbet etmemek yolunda bir âyeti kerîmede: