DÜNYAYI SEVMEK
201
Dünya'yı Sevmek
Dünya, şu içinde bulunduğumuz ve yaşadığımız âlemin adıdır. Bu âlem, bundan sonraki âhiret âleminin yoludur. Burası, ancak âhirete gidecek yolun başıdır ki, buraya gelmeden âhirete gitmek mümkün değildir. Âhirette ise, bu dünyâdaki kazançlara göre, ya Cennet veya Cehennem vardır. Cennet ve Cehennem burada kazanılır. Cennet, Cenâb-ı Hak'kın rızâ evidir. Orada her istenilen ve akl-ü hayâle gelmeyen her nîmet, zevk ve safâlar vardır. Keder, gam, rahatsızlık denilen hiç bir şey de yoktur. Aynı zamanda hiç zahmet çekmeksizin Hakkın Celâl ve Cemâlini de müşâhade vardır. Herkes olduğu yerden pek güzel ve rahatça görecektir. Her görüşte, güzellik üstüne güzellik vardır. Yaşlanmak, ihtiyarlamak ta yoktur. Dâima genç ve gayet güzel bir surette kalmak vardır. Kimsenin kimseyle ne kavgası ve ne de gürültüsü vardır. Bulunmaz bir saadet evidir ki, işte bunun adına Cennet diyorlar. Güzelliğini ve nimetlerini saymaya hiç kimsenin gücü yetmez.
Şimdi bu Cennet evini hak kazanmak ve oraya girebilmek için, bu dünya evine uğramak mecburiyetindeyiz. Burasının uğrak bir yer olduğunu bilip, Hak celle alâ'nın emirlerini dinleyip, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin de gösterdiği yoldan ayrılmamak şartıyla, rahmet-i ilâhiye ve lütf-u ilâhiye ile bu Cennet'e girilecektir. Onun için buraya geldik; adına dünya dediler.
Eğer burada bizi o Cennet'ten ve rıdvân-ı ilâhî den alıkoyacak nefsin, şehvetin, şeytanın ve şeytan kılığındaki insanların yanlış hareketlerine kapılır da, mülkün hakî kî sahibi olan Allâh-ü celle ve alâ'dan ve onun kitabı olan Kur'ân-ı Azîmüş-şân'ın yolundan ve peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin de izinden ayrılır-sak, o zaman da Cennet'in tam zıddı, nimetlerin yerini envâ-ı çeşit azaplar, korkunç hayvanlar, iğrenç hadiselerle; buz gibi sular yerine, insanın içini kavuran kızgın kaynar sular; o nefis yemeklerin yerine, gayet acı zehir gibi yiyecekler verilecek, rahatlık ye-
rine zahmetler, meşakkatler; uyku yerine korkularla dolu iğrenç vak'alarla birlikte, ya dondurucu soğuk veya kavurucu sıcakla karşılaşacağız. İnsan yaptıklarına yüzbinlerce pişman haldedir. Evet pişmandır amma, ne buradan çıkmak ve ne de kurtulmak vardır. Ölüm de yok ki, insanın imdadına yetişsin de ölsün ve kurtulsun. Yalnız îmân ehli, kabahat ve günahlarından dolayı Cehennem'e girmişlerse, onlar ceza müddetlerini bitirince çıkarılıp, yine Cennet'e konacaklardır. Bunun aksine imansızlar ise, orada ebediyen kalacaklardır.
Bu, Cenâb-ı Hak'km bir hükmü ve bir hikmetidir. Onun" işine karışmak kimsenin haddi değildir.
Binâenaleyh, bu dünyâya gelip te, burada temelli kalmak, şimdiye kadar kimsenin elinden gelmemiş ve gelmeyecektir. Herkes buradaki imtihan müddetim bitirince, ölüm yoluyla yine geldiği yere dönecektir. Gelirken ana vasıtasıyla gelmiştir. Giderken de kabir vasıtasıyla gidecektir. Kabir, çürüme ve mahvolup, yok olma yeri değildir. Belki orada melekiyyet sıfatına bürünüp, ruhlar âleminde, âlemlerin seyircisi ve Hak sübhânehû ve teâlâ-nın zikriyle, tesbîhâtıyla meşgul olacaktır.
Kâfirlerle münafıklar da, mahbûs olarak kıyameti bekleyeceklerdir. Kıyamet gününde herkes ameline göre, âhiretteki yerini bulacaktır. Buna göre dünya, ya saadet ve selâmete veya helak ve felâketlere müncer olacak bir yerdir. Akılsız o adamdır ki, bu dünyada, o saadet ve selâmet evini gaybedip, helak ve hüsrana müstehâk olur. Şöyle ki, bu dünyanın cîfe makamında olan, aldatıcı, sihirbaz ve sonu felâket olan, zehirlerle dolu cazibelerine aldanıp ta dinden, îmândan ve îmânın, İslâm'ın îcâbı olan güzel amellerden, ibâdet ve tâatten mahrum olmakla beraber bir de, isyan ve günahlarla ve mezmûm ahlâklarla mülevves bir şekilde azîz canını Cehennem'e sürüklemek, işte bu dünyaya neye geldiğini bilmeden ve buradaki misafirlik müddetince yapılacak vazifelerini yapmadan, dinsiz, îmânsız göçüp gitmenin cezasıdır. Şu halde dünya iyiler için çok iyi, bulunmaz bir yerdir. Kötüler ve imansızlar için de çok kötü bir uğrak olduğu anlaşılmaktadır. Fakat hakikatte dünyanın hiç kabahati yoktur. Asıl kabahat, dünyaya gelen bizlerindir. Biz iyi olursak, dünya iyidir. Eğer biz kötü olursak, dünyanın ne kabahati var? Hak sübhânehû ve teâlâ bizleri göz, kulak, akıl, zekâ ve bir de gönül ni-
il
ı
202
TASAVVUF! AHLÂK V
metleriyle tezyîn etmiştir ki; eğer göz, gökleri, yerleri ve bu arada mahlûkât ve mevcudatı görüp de sahibini göremezse, o göze göz demek mümkün müdür? Çünkü Eşref-i Rûmî (K.S.) Hazretleri der ki:
"Bir göz ki ibret olmaya nazarında,
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde"
Gözün göz olması, ondaki ibretli bakışlara bağlıdır. Malum ya, bütün ufak büyük her hayvanın, görecek bir gözü vardır. Hele arının ki, şâyân-ı hayrettir. Fakat bizlere ne güzel ballar veriyor. Bizim gözler eğer, Cehenneme girmemize vesiyle olurlarsa, ne kadar acıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bizleri yaratmış, fakat bizi de öyle kendi başımıza bırakmamıştır. Hem Peygamberlerle ve hem de kitaplarla bizleri irşâd etmekte ve doğru yolu, Hak yolunu göstermektedir. Bizim de sözde gözümüz, kulağımız, bir de aklımız var. Hiç gözü, kulağı, aklı olan insan bu fânî dünyâya aldanır mı? Çünkü hergün bir çok dostlarımızı ölmüş görüyor; onların cenazelerini taşıyor ve onları derin toprakların altına tamamen kapıyoruz da, bir müddet sonra da bunların nasıl cîfe haline gelip çürüyüp, koktuklarını, kemiklerinin bile dağılıp, daha sonra toz toprağa karıştığını, adlarının bile unutulduğunu görüp durmaktayız.
tster inan, ister inanma, iş ve hakîkat meydandadır. Bu kadar uçsuz, bucaksız âlemi yaratan, hiç boşuna mı yaratmıştır? Sakın şaşırıp da kâfirlerin dediği gibi, bu da tabiatın bir eseridir deyip işin içinden çıkma. Allâh-ü teâlâyı tanımaktan ve ona kulluk etmekten alıkoyan herşey dünyadır. Binâenaleyh, bizi inançtan ve kulluk vazifelerini yapmaktan alıkoyanları sevmeye de (hubb'üd-dünya-dünya sevgisi) diyorlar.
Bu sebeptendir ki, Allah rızâsı için yapılan her bir amel, dünyadan değil, belki dünyada iken yapılan âhiret amelleridir. Bunlarla Hak'kın rızâsı ve Cennet kazanılır. Aynı zamanda Cemâl-ullah müşahede olunur. Bil'akis dünyanın süs ve ziynetlerine aldanıp da, para toplayarak, bu paralarla nefsânî ve şehvanî arzularını yerine getirerek ve istediği gibi, günahlardan korkmaz olduğu halde şeytanî emellerine âlet edip de, azîz ömrünü bu suretle zâyî ederek, birgün ansızın Hazret-i Azrail aleyhisse-lâmın eline düşünce, yaptıklarına kimbilir nasıl pişman ve nadim olacaktır. Numuneleri de pek çoktur.
DÜNYAYI SEVMEK
203
Onun için, insan denilen bizlerin önünde iki yol vardır: Birisi, fir'avunların yolu, nemfudların, şeddâtların tuttukları yoldur ki tam Cehennem yoludur. Birisi de, Peygamberlerin tuttuğu yoldur ki tam Cennet yoludur. Şimdi sen iyi düşün. Cenâb-ı Hak'kın en sevgili ve bahtiyar kulları olan Peygamberlerin, evliyaların, velîlerin yolunu tut. Bak onların yolları ne güzel; dünyâya hiç bir veçhile iltifat etmemişler; kanâat onların en büyük sermâyeleri, ibâdet ve tâat de şiarları olmuştur.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, o kadar yokluk içinde, bâzan karınları üç-beş gün aç kalırlardı da, mübarek midelerinin üstüne taş bağlarlardı. Bununla beraber geceleri sabahlara kadar ibâdet ederlerdi. Hattâ mübarek ayakları da, fazla ayakta durmaktan mütevellit şişerlerdi. Buna (Tâ-hâ) sûresi şâhiddir. Ashâb-ı kiramın halleri de böyle idi. Hazret-i Ebû-Bekir (r.a.) kendisine bir bal şerbeti ikram olunduğu zaman ne kadar ağlamıştı. Hele Hazret-i Ömer (r.a.)ın, Acemistan'dan geleri ganimetlerden kendisine gönderilmiş olmasına pek çok kızmış ve onlara iltifat etmeyip, fukaralara dağıtılmasını emretmişler ve kendisi her zamanki mu'tâdı olan ekmeğini yemiştir. Halbuki o gün, üzerindeki giydiği elbisesinin on küsur yerinde yırtık ve yaması olduğunu rivayet ederler ki, bu zât o günün Halîfesi bugünkü tabiriyle cumhurbaşkanıydı.
Hele o Selmân-ı Fârisî (r.a.)ki acem beylerinden bir beyin oğlu olduğu halde, babasının bütün mal, mülkünü ve herşeyini bırakıp, uzun bir takım hâdiselerden sonra Medîne-i Münevve-re'ye gelerek, Hazret-i Peygamber'e îmân edip, İslâm'la müşerref olmuştur. Nihayet İslâm'ın büyüyüp genişlemesiyle, Bağdat şehri de müslümanların eline geçince, Selmân Hazretleri Bağdat'a vali olmuş amma, ne saray istemiş ne de mükellef bir köşk. Ancak bir ihtiyar kadının ufak bir evini kiralamış; devlet işlerini oradan idare eder, kendisi de sırtındaki abasıyla çarşı pazarı gezerdi. Uykusu galebe edince, abasının yarısını altına yarısını da üstüne çekip uyurdu. Kendilerinin ne muhafızları ne de hizmetçileri vardı. Yedikleri de, ancak açlıklarını giderecek kadar birşey, onlara kâfî idi.
Süs, saltanat, ziynet gibi fuzûlî hiç birşeye ne iltifat eder ve ne de akıllarına gelirdi. Bütün gayeleri, Hak'kın rızâsını tah-sîl ile İslâmiyeti dünyâya yaymak ve duyurmaktı. Onun için fü-
204
TASAVVUF! AHLÂK V
DÜNYAYI
tûhatları, pek az bir za.T»;jıda şark ile garp arasına yayılmıştır. O zamanın en kuvvetli ve muhteşem ordularına sahip olan Acem ve Rum orduları bile, bu fakîr, herşeyden yoksul Arap ordularının önünde dayanamamışlardır. Halbuki bugün, en mükemmel ve mücehhez kuvvetlere sahip olan ve sayı itibariyle Yahudilerden üstün, hem de çok üstün olan Araplar, neticede pek kısa zamanda Yahûdüere mağlûp olmuşlardır. Kaç senedenberi de bir türlü toplanıp düşmanlarına karşı bir varlık gösterememişlerdir. Göstereceğe de benzemiyorlar.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfîk ihsan buyursun. Bunun en birinci ve başlıca sebebi de müslümaniığa karşı olan zafiyetimiz ve gevşek tutumumuzdur. Çünkü müslümanlıkta, cihâd ve şe-hâdet hakkında çok geniş talimat ve tavsiyeler vardır.
Topun, tüfeğin çokluğu ve güzelliği fayda vermiyor; onları kullanabilecek cesur, metîn, arslan yürekli ve îmânlı kimselere ihtiyâç vardır. Bu îmânlı cesur kimseler olmadıkça hiçbir şey fayda vermez. Sonu mağlûbiyettir ve esarettir.
Binâenaleyh, dünyayı sevmek, dünyada âhireti kazanmak için çalışmamak demek değildir. Zîrâ hürriyet, insanların zarurî ihtiyaçlarından mâdût olan ekmek, su ve hava gibi, zarurî bir ihtiyaçtır. Ekmek ve elbise zaruretlerini temîn için çalışmak nasıl şartsa, memleketin, vatanın müdâfaası için daha fazla çalışarak ve niyyetini hâlis kılıp, bütün yaptıklarını fî-sebîlillâh yaparsa, kazandığı sevabın takdîri elimizden gelmez. Bunların hiç biri dünyadan, dünya sevgisinden değil, bil'akis âhiretten ve âhiret amellerinden olan namaz ve oruç gibidirler. Zîrâ bunlarsız müs-lümanlık payidar olamaz.
Müslümanlığın bekası cihâda münhasırdır. Binâenaleyh, her zamanın cihâdı da gününe göredir. Zaman neyi îcâb ettiriyorsa, onları hazırlamak mecburiyetindeyiz. Hazreti Hâlık-ı zü'1-Celâl, Kur'ân-ı kerîm'inde:
- .'i
üîi
i ^U! J^ Jt
"Ey mii'minler! Siz düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız onun sevabı size eksiksiz verilir." (5/38)
Şimdi şu âyetteki emre bak; bir de bizim hâlimize bak. Topu, tüfeği ve herşeyi vaktiyle ecdadımız yaparken, bugün biz bak ne haldeyiz? Bütün cihâd vâsıtalarını kendi elimizle, kimseye muhtaç olmadan yapıp, hem de onları korkutacak bir seviyede olmamız lâzım gelirken, hâlimiz ne ağlanacak bir durumdadır. İsraflar, fuzûlî masraflar, zevk ü safâlar ve çeşitli günahlar, içkiler, ibâdet ve tâatden uzaklaşma, elbette bizi zayıflatacak, düşmanların ellerine bakmaya mecbur kılacaktır. Şimdi sorarım size; buna hürriyet der misiniz? Heyhat...
Dünyâyı sevmek, işte bu günahlara müptelâ olarak, zevk u safa âlemlerine dalmak demektir. Yine aldanıp da kâfirlere bakıp özenme. Peygamberlere bak ta, Hak'tan ve Hak yolundan ayrılma. Çalış amma yalnız Hak için çalış. Nefsin için değil, Allah için çalış. Düşmanların elinde hor ve hakîr olup da âleme rüs-vây olma. Dîninin şerefini, ecdadının şerefini muhafaza et. Dînini ve İslâmiyeti hiçbir şeye değişme ve feda etme. ölürsen şe-hîd, kalırsan şanlı bir gâzî olursun. Dünyâda mes'ûd, âhirette mes'ûd olursun. Yolun, örneğin, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ve onun bize bıraktığı ashabının yoludur. Sakın bu yoldan ayrılma.
Dünyanın çok çeşit misâlleri vardır. Fakat en kısası bizim uyku hâlimizdir. Ne zaman uykudan ayrılırsak, o zaman gör-
5/38 Enfâl, 60.
206
TASAVVUF! AHLÂK V
düklerimizin rü'yâ olduğunu anlarız. İşte tıpkı bunun gibi "în-san ancak öldüğü vakit uyanacaktır." Bir de bizim yediklerimizin, o güzel ve nefis yemeklerin neticede ne olduğu ma'lûmdur. Ma'lûm amma, o gıdaların bir kısmı canımızın sağlığına ve hayatımızın idâmesine yarar, bir kısmı da hiçbir şeye yaramadan posa olarak dışarı atılır. İşte dünya, tıpkı dışarı atılan fazlalıklar gibidir. Faydalı olan kısım, âhiretten, faydasız olanlar da dünyadan ma'dûddur. Binâenaleyh, Allâh-ü teâlâ'nın rızâsı için yapılan her hareket, âhiretten, bundan gerisi de dünyadan sayılabilir. Şimdi şunu iyi dinle ve dikkat et:
Bir adam Hasan Basrî (k.s.) Hazretlerine sormuş. Zengin bir kişi sadakasını verir, sıla-yı rahim yapar ve birçok hayırlarda bulunur da, bu adam servetinden ne kadar istifâde eder ve ne kadar harcayabilir? Cevaben:
"Ancak yemesi, giymesi ve şâir ihtiyaçları, zaruret ve kâfi miktarı geçmemelidir" buyurmuştur. (5/39)
Şimdi şu ölçüye uyan kaç kişi bulabilirsiniz? Evet bizim başımıza gelen bütün felâketler bu ölçüsüz hareketlerimizden ileri gelmektedir. Belki plânsız hareketlerden diyeceksin; ne dersen de. Evlerimizdeki eşyaya, bahusus zengin ailelerin evlerine bakın; bir de fakir ailelerin evine bakın; dolayısıyla zenginlerin hâlini görüp özenenlerin hâli meydandadır. Bu kadar fuzûlî masraflara mazeret olarak, hep ihtiyaç efendim, zaruret efendim, diye kendi kendimizi aldatmaktayız. Bundan dolayı nihayet kâfirlerin ellerine bakmaktan ve onlardan yardım beklemekten de, bir utanç duymamaktayız. İşte (Hub'büd-dünya) dünya sevgisi, ne-tîcede bizi bu hâle düşürmüştür. Saadet ve selâmet, zengin olmakta değil, asıl olan Allâh-ü celle ve âlâya lâyık bir kul olmaktır. Ona lâyık kul olunca, dünyâda ve âhirette mes'ûd ve bahtiyar olursun. Fakat Allah'a değil de, şayet dünyaya kul olursan, her ne kadar zengin olursan ol, ne kadar şâhâne konakların hizmetkârların olursa olsun, yine bedbahtsın. Dışarıdan görünüşünün adı saadet, aslı felâket; bu zenginliğin adı selâmet, fakat kendi tam öldürücü bir zehirdir.
5/39 Bkz- daha fazla bilgi için İmâm-ı Gazâlî İhyâ-ul Ulûm, c.3, sh. 181.
v
207
Bakınız Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ında dünya hayatını bize şöyle tasvîr etmektedir:
>^i **jj # j C-J Cii kfis lJî i Jj^
£ ^ h$\; jı/vı j j&i p*
"Biliniz ki, Allâh-ü teâlfi'ya tfiat ve fihiret kazancına sarfe-dilmeyen dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir ziynet, aranızda öğünme vesilesi, mal ve evlâtta bir çoğalıştır ki, nihayet hepsi yok olur gider. Bu ise bir yağmurun hâline benzer ki onun bitirdiği nebat, çiftçilerin hoşuna gider. Sonra yeşil rengi değişir. Bir de onu sararmış görürsün. Sonra da çör-çöp olmuştur. (İşte dünya da böyledir. Kuruyup yok olan bu nebat gibi bekası yoktur). İşte hayâtı bu şekilde olan kimse için, âhirette şiddetli azâb vardır. Mü'minler için ise, AUahdan mağfiret ve bir nzâ vardır. Âhireti istemeyenler için dünyâ hayâtı ancak bir aldanış metfi'ıdır." (5/40)
Meta' diye, dünyada faydalı olan ve menfaat ma'nâsına gelen ve satılık kumaşa derler. Ayrıca kullanılan âlât ve edevata da denilir. (Bey' ve şirâ) yâni alım, satım ve ticâret eşyası ma'nâ-sınadır. Kazanç metâ'ı değil, zarar metâ'ıdır. Yâni dünya hayatı, insanları aldatıp, fânî olan dünyâya bağlayan ve saâdet-i ebediye olan, âhiretten alıkoyan bir şeydir. Onun için sizler bu rüya misâli olan, çok çabuk geçici dünyaya aldanıp da, ebedî olan âhiret saadetini zâyî etmeyin. Bunun kadar acı birşey olmadığını herkes pek iyi bilir zannındayım.
5/40 Hadîd, 20.
ZU8
Dünya hayatı tasvîr edilirken diğer bir âyette de şöyle denilmektedir:
p*
vlu
"İnsanlara kadınlar, oğullar, altın ve gümüşden istiflenmiş yığınlar, yaylıma salınmış atlar, davarlar, ekinlerden yana nefsin isteklerine muhabbet, süslenip bezendi. Fakat bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Halbuki güzel akıbet, Allah katın-dadır". Âyet-i kerîmenin devamı olan diğer bir âyet-ı kerîmede de:
"Resulüm de ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber ve reyim mi? O nefisleri imrendiren süslerden korunanlar için Rab lan katında, ağaçları, alündan ırmaklar akan Cennetler vardırj Onlar, orada daimî kalacaklardır. Ve yine orada pâk, tertemid zevcelerle en büyük nîmet olan Allâh-ü teâlâ'nın rızâsı vardıri AUâh-ü celle ve alfl, kullanmn hal ve işlerini hakkıyla görücü-j dür." (S/41) Evet, Habîr, Basîr, Alîm sıfatlarını çok iyi bilmek
5/41 Âl-i İmrân, 14, 15.
UU1V I/il I JC V IV1C1\
ve düşünmek gerekir. "Görücüdür, Bilicidir" deyip geçmek, hep gafletin iktizâsıdır.
Eğer biz müslümanlar, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in bizimle olan yakınlığını, bizim her hal ve harekâtımızı görüp bildiğini lâyıkıyla idrâk edebilsek, elbette melekleri de geçen bir ümmet olacağımıza şüphe yoktur. Zîrâ o zaman, hiç birgünahı işlemeye cesaretimiz olmıyacağı gibi, verdiği sayısız ni'metlere karşı da, içimizden ona karşı öyle bir sevgi, öyle bir aşk, öyle bir zevk ve şevk hâsıl olur ki ta'rîfineimkân olmaz. O zaman dünyadan son derece soğur, bütün gücümüzle Hâlık-ı zü'1-Celâl'e sarılır, içimiz, dışımız ve bütün a'zâlarımızla zikri-i ilâhîyi kendimize şiar ediniriz. Artık O'nun rızâsı dışına çıkmamıza da imkân bulunmaz. Şu halde, bizim ve bütün varlıkların sahibi olan ve her muhtaç olduğumuz şeyi bize lütfeden, Allâh-ü teâlâ Hazretlerine ibâdet ve kulluktan alıkoyan herşey dünyâdan ma'dûd olup, bil'akis âhiret için, Hak sübhânehû ve teâlâ'nın rızâsı için yapılan herşey de, dünyadan değil, âhiretten sayılagelmiştir. Bu hususta İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, çok geniş tafsîlât vermiştir. Hülâsa; dünya için yapılan herşey fânî ve dünyadandır; âhiret için yapılan ilim, amel, cihâdlar ve cihâdlar için yapılan bütün hazırlıklar ise, âhiretten ma'dûd olup sahibi, dünyâ ve âhirette me'cûr olur; mükâfatlara nail olur. Nasıl bütün günahların başı da, dünya sevgisine bağlı ise, bütün ibâdetlerin başı da, dünya sevgisinin terkine bağlıdır. Dünya sevgisiyle yapılan ameller, nasıl dünyadan ma'dûd ise, dünyada iken Allah sübhânehû ve teâlânın rızâsı için yapılan ameller, ilimler ve düşünceler, tahsiller, okuma ve okutmalar, cihâdlar, nefisle mücâdeleler, hülâsa; Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ve ashabının tuttuğu yol, hep dünyada kazanılan âhiret yoludur, Cennet yoludur; rızâ-yı ilâhî yoludur.
Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd (r.a.)den rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde görüyoruz ki, üç kişinin yaptıkları ameller niyetlerine aittir. Biri, dünya evinde Kur'ân okumasını öğrenip Hak rızâsı için dâima okuyandır. İşte bu okuma dünyadan değil, âhirettendir. Zîrâ sırf Allah-ü teâlâ'nın rızâsını kazanmak için okumuştur. Biri de aynı Kur'ân-ı öğrenmiş, fakat dünyâ menfaatlerini temin için okumaktadır. O zaman ne kadar sesi güzel, edası güzel, kıraati güzel olsa, gayet yanık ve hazîn bir sesle (ki yürekleri yakar ve herkesi ağlatabilir) okusa da, âhiret için hiç birşey yoktur. Hep-
210
TASAVVUFI AHLAK V
si fânî dünyada olup biter. İmâm efendi de tıpkı böyle; müezzin efendi de, köle de hep aynı. Maksat, gaye, niyyet âhirettir; ikisi birden olsun dersek, buna iki yüzlülük derler.
Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) Hazretlerinin rivayet ettiği Tir-mizî Hazretlerinin de naklettikleri daha da açıktır. Bu üç kişi, kıyamet gününde büyük devlete mazhar olacaklarından dolayı, öncekiler ve sonrakiler, onlara gıbta edeceklerdir. Fakat bu ilimden murâd; kendisini halka tanıtmak ve onlardan menfaat sağlamak ise, bu tamâmiyle dünyâya âlet etmiştir. Bak (Üveys-i Kar-nî) Veyse'l-Karânî Hazretlerinden bir hadîs naklini rica ettikleri zaman; "Ben şöhret sahibi olmak istemem. Kadılık ve müftülükte de gözüm yok" buyurmuştur. Yine Veyse'l-Karânî Hazretlerinin:
"Âdem aleyhisselâm, Havva validemiz, bütün Peygamberler ve bugüne kadar dünyâya gelen herkes ölmüştür; sen de, ben de öleceğiz. Bunu böyle bil de, Hak'kın rızâsı yollarından kat'-iyyen ayrılma ve cemâati de terketme" diye de uzun bir nasihati vardır. Kendisi dünyâya kat'iyyen iltifat etmemiş, süse ve ziynete özenmemiş, karnım da; ancak topladığı hurma çekirdeklerini satarak te'min ettiği iaşe ile doyurur ve kimseye minnet etmezdi. Bunun için Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz kendilerini medh ve sena buyurmuşlardır. Halbuki, Resûl-ü Ekrem Efendimizin devrinde olduğu halde, sahâbîden sayılamamıştır. Ama efdal-i ümmettir. Bu efdaliyyeti, onun dünyaya rağbeti olmadığı içindir. Şunu da yazayım da burada bu bahsi bitirelim:
îbn-i Abbâs (r.a.) dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîf ise, pek açık bir şekilde, Allâh-ü celle ve alâ'nın rızâsı için çalışan şu üç kişiyi bizlere nümûne ve ibret olmak üzere, gözlerimizin önüne sermektedir. Yer ve gök, yerde ve gökte olan herşey, gece ile gündüz ve bir de sayısını ancak kendisinden başkasının bilmesine imkân olmayan melekler ki, her türlü günah ve kusurdan ârî;bun-lar hep şu üç sınıf insan için istiğfar etmektedirler: Dînini iyi öğrenmiş âlim ile yine dînini iyi öğrenmeye çalışan öğrenci, biri de helâldan kazandığı parayı Allah rızâsı için cihâd ve şâir hayırlara harcayan cömert kişi; tabiîdir ki bunlar da, dünyada tahsîl olunur; fakat âhiret için tahsîl etmiştir. Onun içindir ki, meleklerin bile istiğfar etmesine sebep olmaktadır. Aynı ilim ve servet, dünyâ gayeleri için tahsil olunsa, faydası ancak, dünyâya göz-
DÜNYAYI SEVMEK
211
lerini yumuncaya kadardır. Sonra âhirette Hak'kın verdiği bu kuvvet ve kudretVHat yolunda harcamadığından dolayı ağır mesuliyeti olup elîm bir azâb içinde kıvranacaktır. Çünkü inşam Allâh-ü teâlâ'ya götüren en güzel, kısa ve emîn yol; ilim yoludur. Servet de bunun yardımcısıdır. Onun için Sevgili Peygamberimiz "Fayda vermeyen ilimden, yânı kişiyi Hak'ka götürmeyen ilimden" Allah'a sığınmışlardır.
Bu ne büyük devlet ve saadettir ki insan yer, içer, yatar, uyur da yine meleklerin dualarına mazhar olur. Fakat ne acı birşey-dir ki bugün, yüzbinlerce genç müsbet ilim diye adetâ tapılan ve bütün faydası ancak ve ancak dünyaya münhasır olan ilme rağbet etmektedirler. Bunun için de büyük masraflara katlanabiliyorlar. Hattâ Avrupa'lara, Amerika'lara gidip, tahsillerim oralarda tamamlamağa çalışıyorlar. Sonra alt tarafı, dînlerinden bile haberleri olmayarak, bil'akis bir dej dindarların başına musallat oluşları var ki, doğrusu affolunmaz bir hatâdır. Halbuki âhiret ilmi, dünya ilminin tahsîline hiç de manî değildir. Dindarlar, dünya ilmini daha iyi öğrenebilmişlerdir.
Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Arşı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler, Rablannı hamd ile tesbîh ederler ve ona îmân ederler. îmân eden kimseler için de, şöyle mağfiret dilerler: Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır. Bunun için tevbe edenleri ve senin yoluna koyulanları bağışla, mağfiret et ye onları Cehennem azabından koru." (5/42)
5/42 Mü'min, 7.
212
TASAVVUF! AHLÂK V
Bu dualar ne kadar dikkate ve hayrete şayandır. Ne mutlu mü'min ve müslüman olan kişilere ki Cenâb-ı Hak bizleri yaratmış, yerleri ve gökleri de bizlere müsahhar kılmış, yânî emrimize âmâde etmiş, bir de üstelik kâinatla beraber meleklerini de bizlere duacı, istiğfara, bizim için af ve mağfiret dileyici kılmıştır. Bundan anlıyoruz ki Cenâb-ı Hak bizleri çok seviyor ve bizler için de dünya nimetlerini başımızdan aşağı yağdırıyor. Âhi-rette ise nâmütenâhî, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akıl ve havsalamızın bile almıyacağı sayısız ni'metleriyle per-verde edeceğini bildiriyor. Her ni'metin fevkinde bir de Cemâ-lullah'ı müşahede yok mu? Bunun zevkine doymak imkânı da yoktur. Binâenaleyh, şu hem f ânî, hem muvakkat, hem gam, keder, gussa, elem, ızdırâp ve çeşitli hastalıklarla dolu olan dünyanın, bilmem ki insan nesine aldanmaktadır? İşte buna gaflet diyorlar ki, insan, ebediyyet âlemini bu fânî dünyaya değişmektedir.
Cenâb-ı Vâcib'ül-vücûd cümlemizin muîni olsun da, gaflete düşüp âhireti unutmaktan bizleri muhafaza buyursun. Ve bütün amellerimizi rızây-ı ilâhîsine muvaffak kılsın, âmîn, bihürmeti seyyid'il-mürselîn.
İSRAF
213
İsraf
"Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmtz" (5/43)
İsraf; gerek ferdlerin ve gerekse cemiyetlerin mahvına ve inkırazına, hattâ esaretine müncer olan bir felâket kaynağıdır. Müsrifleri, Allah-ü celle ve alâ sevmediğini bu âyet-i kerîmesinde pek açık bir şekilde belirtmektedir. Hepimizce ma'lûmdur ki Hak celle, ve alâ'nın sevmediği hiçbirşey, gerek kullarından ve gerek ef âl ve harekâtımızdan ve gerekse şâir mevcudattan dahî sevilmeyen şey, hiç bir zaman felah bulmaz. Bundan nâşîdir ki bütün Peygamberlerin ve hattâ velîlerin hepsi muktesid, kanaatkar ve israftan son derece sakınır, kaçınır olduklarından, bu suretle zamanlarındaki ümmetlere nümûne olmağa çalışmışlardır. Peygamberlerin izlerinde gidenler, dünyâ ve âhiret saadetini elde etmişlerdir.
Hazret-i Ömer (r.a.) Şam-ı şerife geldiği zaman, ordu kumandanı onu evine misafir götürmüş. Hazret-i Ömer, kumandanın evini şöyle bir gözden geçirmiş, bir kılınç, bir ok, bir de atından başka birşey görememiştir. Salâhaddin-i Eyyûbî de öyle değil miydi? Acemistan'ın fethi üzerine gelen ganimetlerden Hazret-i Ömer, sofrasına getirilip konulan yiyeceklere tenezzül bile etmeyip, geri göndermiş ve fukaralara dağıttırmıştı. Kendisi zamanında fütuhatın çokluğu üzerine, gelecek elçiler için bir misafirhane yapılmasını rica edenlere: "Ben Peygamberimin bıraktığı yoldan ayrılmam" diye, onları da israftan sayarak hâline razı olmuş ve kanâati elden bırakmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğunun son devirlerindeki israflar haddi tecâvüz eylediğinden dolayıdır ki, 600 senelik saltanat ta inkırâ-
5/43 A'rcıj: 31.
214
vurı s\n.L/\fi. v
za uğramıştır. Bu da tabiî olarak evvelki harblerde kazamlan muvaffakiyetler onları şımartmış ve bu yüzden israfa kaçmışlar, sonra da Avrupa'yı örnek alalım derken, koca saltanat ellerinden çıkıp gitmiştir. Çünkü o saraylara harcanan paralar ve şahsî men-faatlar için yapılan israflara karşı, ordu, donanma, hava, teçhizat ve şâir ihtiyâçlar ihmâl edilmemiş olsaydı, elbette mağlûp olmazdık. Saltanat da, memleketin bir çok parçalan da elimizden gitmezdi. Bunlar dâima görülegelen hâdiselerden olduğu için ileride gelecek insan, hiç olmazsa geçenlerden ibret alabilseler de, hallerini ona göre düzeltseler ne iyi olur amma gaflet, insanları hep dünyaya bağlayıp, Avrupalılarla aşık atmaya zorluyor. Halbuki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, acıkmadıkça yemek yemeyi ve hattâ fazla yemek yemeyi ve çeşitli yemek ve şerbetleri hoş görmemişler, ümmetine de bu yolda çok nasîhatlar-da bulunmuşlardır. Ebû Bekir (r.a.) Hazretleri, kendisine ikram olunan bal şerbetini görünce, çok ağlamışlardır. Hazret-i Ömer (r.a.) da çok ağlarlardı. İnsanın canının istediği herşeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır. însan ne kadar zengin olursa olsun iktisâddan ayrılmaması ve hattâ zaruret ve kifayet miktarıyla idare edip, fazlasını Hak yoluna ve Hak'km müdâfaası için harcamasının lüzumunu beyân buyurmuşlardır.
Şu halde israf, lüzumsuz yere parasını ve malını sarf etmektir. (Şeref) kelimesinin lügat ma'nâsı şöyledir: Bir nesnede, hadd-i i'tidâli tecâvüze denir. Masrafta had, lüzumundan fazla nesne sarfetmek israftır. Buna göre bütün içkiler, sigaralar, köşkler, konaklar, yazlık adı verilen sayfiyeler, ev içindeki şeref, süs, ziynet ve saltanata taalluk eden herşey israf değil de ya nedir? Peyga-berimizin ve onun bize bıraktığı ashabının hayâtına hangimizin hayatı benzemektedir?
O yemeklerdeki israflarımız; belki bizim gibi bir milleti daha besler. Çöp tenekesine atılan ekmekler, bayatlatılıp dökülen yemekler, arabalar dolusu ekmeklerin hayvanların önüne dökülmesi, biz müslümanlar için ne kadar teessüf edilecek şeylerdendir. Zenginliğin en kötü tarafı, hem şımarık olmaları, hem de israftan kaçınmamalarıdır. İnsanlar zannederler ki, saadet zenginliktedir. Hayır, hayır!.. Saadet ancak Allâh-ü celle ve âlânın rızâsını kazanmakla elde edilir. Yoksa paraları kazanmakla ve onları keyfî ve günah yerlere harcamakla değildir. Binâenaleyh,
İSRAF
215
günah yoluna bir para dahî harcanmış olsa, bu da israftır. Hak yoluna yüzbinler harcansa, bu da israftan sayılmaz.
Bir de zaman israfı ve nefes israfı vardır ki bunlar, mal ve para israfından daha mühim ve daha korkunçtur. İsraf olunan mal, zayiattandır; fakat telâfisi mümkündür. Zâyî olan mal, bakarsınız ki, az zamanda, belki daha fazlasıyla elde edilmiştir; fakat giden zamanın ve çıkan nefesin yerini tutmak mümkün değildir. Akan su dâima akar amma giden su, o akan su değildir. Giden gitti, gelen yenisidir. Hiç olmazsa kalan günlerimizin ve nefeslerimizin kıymetini bilebilsek! İnsan yaşlandıkça kemâle erişmesi lâzım gelirken, gençliğinde nasıl alıştıysa öyle gitmektedir. Belki de daha fena oluyorlar. Bu da bizim âhiretteki mevkîmi-zin ne olacağım açık bir şekilde göstermektedir. Allah rızâsı için kullanılmayan zamanlar ve nefesler hep israftandır. Allah-ü te-âlâ da müsrifleri sevmez, sonra hâlimiz nice olur? Bu israf ise, Allah korkusunun içimize tam ma'nâsıyla işlemediğinin alâmetidir. Zîrâ Allah'tan korkan insan, israftan ve günahlardan korkar ve kaçar. Sigarayı içmek değil, dumanından bile kaçar. Kahvehanelere, gazinolara uğrayıp ta, ne parasını, ne ömrünü ve ne de sıhhatini zâyî edemez. Cenâb-ı Hak cümlemize hidâyet ve tev-fik ihsan buyursun da, istikâmetten ayırmasın, âmîn. Bi-hürmeti Seyyid'il-mürselîn.
216
TASAVVUF! AHLÂK V
Ferah, Mizah ve Tezyîn
jr
"Her şey yazıldı ve tesbit edildi ki (dünya nimetlerinden) elde edemediğinize üzülmeyiniz ve (Allah'ın) size verdiğine güvenip sevinmiyesiniz. Allah çok öğünüp gurûrlananlann hiç birisini sevmez." (5/44)
Mizah; latîfeli, bir de şaka dediğimiz sözlerdir ki, nadiren bir hakîkat olmak üzere mübâh sayılırsa da, çokça olursa ve alı-şılırsa, o zaman makbul olmaz. Buna alışmak neticede insanın ahlâksız olmasına sebep olur. Şaka ve latifeler, karşısındaki insanı hafif görmekten neş'et eder. Çünkü insan, kendisinden büyüğü ile latîfe veya şaka yapmağa cesaret edemez. Ederse de ağzının payını çabucak verirler. Kendi kıymetini ve heybetini, şeref ve vakarını kaybeder. Kimsenin yanında kıymeti kalmaz. Onun için ağırbaşlılık her zaman iyidir.
Ferah ta makbul bir şey değildir. Çünkü Allâh-ü teâlâ Hazretleri çok sevinenleri sevmez. Sevinmek, dünyanın fâniliğini unutmak demektir. Sağlık, afiyet, servet, rahatlık, bol'uk ne varsa hepsi fânidir. Bir varmış bir yokmuş gibi... '
Lokman aleyhisselâm da Lokman Sûresi'nde oğluna böylece nasihat etmiştir. Ferahlık ancak Cennet'e girdikten sonra olabilir. Çünkü oradaki nimetler hep daimîdir. Zâten orada gam ve gussa denilen şey yoktur. İnsanın ödünç ve ariyet olan bir-şeyle övünmesi kadar tuhaf birşey olmaz. Takva ve verâ sahiplerine hiç te yakışmaz. îbâdetleriyle de övünmek doğru değildir.
5/44 Haclîcl, 23.
FERAH MİZAH VE TEZYİN
217
Bu da tevâzû'a muhaliftir, övünmek gurur alâmetidir. Bunların hiç birisini Hâlık-ı zül-Celâl Hazretleri sevmez. Onun için bunlardan sakınmak gerektir.
Ziynet, yânî süslenmek de böyledir. Müslümanın ziyneti takva ve verâ'dır. Yoksa, elbiselerin çeşitlisi ve güzelleri değildir. Takva ve verâ'dan ârî olan, hâlî olan insan, saraylarda da otursa yine kıymeti yoktur. Zîrâ kazanılan şeylerin en hayırlısı takvadır. Takva sahipleri ise, süse, ziynete ve saltanata kat'iyyen iltifat etmezler.
îşte bunlardan birisi, îbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretleridir ki, Belh şehri sultanlığı elinde iken, bu dünya saltanatım terkedip dervişliğe razı olarak, Hak'kın rızâsını kazanmağa çalışmıştı. Çünkü dünya ziynetleriyle birlikte âhiret sultanlığını elde etmek mümkün değildir.
Baksanıza, bütün Peygamberler, dünya ziynetlerini terke-degelmişlerdir. Süleyman aleyhisselâm bile o kadar saltanatı ile, kendisi yemeğini fakîr bir şekilde yer, başkalarına ikramda ise mübalağa ederdi. Mûsâ aleyhisselâmın, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin halleri ise ma'lûmdur. Bizlere düşen en mühim vazîfe, Peygamber Efendimizin yolunu tutmaktır.
Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi razı ve hoş-nud olduğu kullarından kılsın, âmîn.
218
TASAVVUF! AHLÂK V
vt, tu HUŞ SEVGİSİ
219
Rüşvet Almak ve Vermek, Müdârâ ve Müdâhene
Rüşvet almak ne kadar fena bir şey, bir haksızlık, bir günah ise, rüşvet vermek te böylece günahtır. Bahusus başkasının hakkını gasbetmek için verilen rüşvette iki günah vardır. Birisi rüşveti verdiği için, birisi de haksızlığa, başkasına boyun büküp, mütezellilâne hareketlerde bulunmak, yalandan dost gibi görünüp, yaltaklık yapmak, münafıkça bir harekettir. Bu hal müslü-man değil, dinsizlere bile yakışmayan bir harekettir. Rüşvet bahsinde lâzım gelen tafsilât verildiği için tekrarına lüzum görülmemektedir.
Müdârâda ise, dalkavukluk dediğimiz bir ma'nâ dahî mevcut olduğundan, oldukça mühim bir mevkîi vardır. Bizlerin, ekseriyetle etrafımızdaki insanlara iyi görünebilmek için yapagel-diğimiz adîliklerdir. Dalkavukluk, hemen münafıklığa benzer. İki yüzlülüktür. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri bu gibi adîliklerden cümlemizi muhafaza buyursun* âmîn.
Fitne ve Fuhuş Sevgisi
Fitne, hiç de sevilir ve istenir birşey değildir. Ferdlerin de, cemâatlerin de, milletlerin de rahatlarını selbeden, uykularım kaçıran, insanları birbirine düşüren, fesadlıklar çıkaran azgınlıklar, tabiatıyla ne istenir, ne de hoş görülür. Fitnenin başı, Hazre-ti Osman (r.a.)ın şehâdeti ile başlamış, Hazret-i Ali (r.a.) Efendimiz ve Hazret-i Muâviye'nin devirlerinden zamanımıza kadar sayısız fitneler zuhur etmiştir. En nihayet Deccal fitnesi olacaktır. Fakat ondan önce bir çok deccalların fitneleri ortalığı alt üst edecektir.
Bu fitnelerden korunmak için en güzel ve kısa yol, Hâlık-ı zül'Celâl'ın emirlerine imtisal edip, mümkün olduğu kadar halkın işine karışmadan, zikriyle, fikriyle, tesbîhiyle meşgul olmaktır. Yoksa bu fitnelerin ne sonu ve ne de biteceği vardır. "Fitne uykudadır, onu uyandıran kimseye Allah la'net etsin" buyurulmuş-tur. Bu da bize büyük bir dersdir.
Fevâhiş ise, her yaramaz ve kabîh olan fiil ve kavi vasıtasıyla haddi mütecaviz olan nesnelerdir. Hertürlü kebâir günahlarla beraber, yaramaz, çirkin, herkesin kabîh gördüğü söz ve hareketler, işler hep fuhuş kelimesinin hududuna girer. Günahlar, günah kitaplarında ayrı ayrı yazılmış ve beyân edilmiştir. Bizim bu dersimizin haricindedir. Günahlar iç günahlar ve dış günahlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bizim bu kitabımızdakiler iç günahlardır. Biz içki, kumar, gibi günahları yazmıyoruz. Zîrâ onlar görünen, bilinen günahlardır. Fakat iç günahlarının dışarıda bir alâmeti yoktur. Meselâ kibir, ucüb ve riya gibi ameller dışarıdan bilinmezler. Ruhî hastalıklardır. Bu kitab da bunlardan bahsetmektedir.
Fitnenin nev'i çoktur. Kadın fitnesi, evlâd fitnesi, mal fitnesi, para, at, araba ve sâire-câh (Mevkî)fitnesi gibi. İnsan oğlu, göze gireyim, mevkî alayım diye neler neler yapmıyor? İftiralar, yalanlar hep bu fitnelerin mahsûlüdür vesselam...
220
TASAVVUF! AHLÂK V
Tesviye
Müsavat dediğimiz, insanları bir vasata getirmek demektir. Bu iş, insanı aldatan çok yanlış bir yoldur. Adetâ hür olan insanı Fir'avunlar gibi, köle gibi kullanmak için serveti tek elde tutmak ve başa geçenlerin istedikleri gibi yaşayarak, diğer zavallıları köle gibi bir lokma ekmeğe esîrler gibi çalıştırmaktır ki bugün buna komünizm diyorlar. Bunun için, bugün, bu düzeni kurmak için can verenler bile olduğu görülegelmektedir. Daha doğrusu zengini kıskanarak, herkes bir olsun, niçin zengin daha iyi yaşasın da, fakir darlık ve zorluk içinde kıvransın, bu hiç olur mu? Onların mallarını ellerinden alalım; onlar da bizim gibi hizmetkâr olsunlar, arazîler müsavat üzere dağıtılsın, evler herkesin malı olsun, evsiz kimse kalmasın, paralar beraberce dağıtılsın. Yiyecekler de kezâlik, herkese müsâvî verilsin, derler.
Eski büyüklerimiz ne kadar derin görüşlü imişler. Bu gibi düşünce ve hareketlere müsâade etmemişlerdir. Bunu, ruhî ve ma1 nevî günahlardan saymışlardır. Bu fikir, Hak sübhânehû ve teâ-lânın kanununa muhaliftir. Bu kadar yaratılmış eşya var, hepsi ayrı ayrı ve çeşit çeşit huy ve tabiatta, renk, güzellik, çirkinlik, uzun, kısa, siyah, beyaz, zayıf, şişman herbiri bir âlemde, rengârenk güzellikler hep Cenâb-ı Hak'km hikmetinin iktizâsıdırlar Vaktiyle Fir'avunlar da insanlar üzerinde hüküm sürmüşler, zavallı insanlara yapmadıkları kalmamış, fakat nihayet kendileri de, kavimleri de tarihe karışmış, yok olup gitmişlerdir. Cenâb-ı Hak insanı hür yaratmıştır. însan da bu hürriyetin âşıkıdır. Köle olarak yaşamak istemez. Elbette bir gün bu kölelikten kurtulmak şerefine nail olacaktır.
Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri cümlemize hürriyet nimetlerinden müstefîd olarak yaşamak nasîb eylesin âmîn.
TEMENNİ
221
Temenni
Günah yollarında olduğu halde, Hak'dan saadet ve selâmet temennî etmek ve yalandan düzme lakırdı çıkarmak demektir. Ayrıca temennî; ümid ve rica ma'nâlarını da hâvî olduğundan, makbul gibi ise de, buradaki mâ'nâ, günah yollarında, haksızlık peşinde, zulüm ile ortalığı kavuran ve zâlimlerin yardımcısı olduğu halde Cenâb-ı Hak'tan, evliyalar, enbiyâlar makamını rica etmek, tabiatıyle bir ahmaklıktan başka birşey değildir. Bu yalvarış boşuna bir yalvarmadır; boşuna bir ümid beslemektir. İnsan evvelâ Hak'kın yoluna gider, sonra da Hak'dan haddine, hâline göre af ve mağfiret; tevfik, hidâyet; saadet ve selâmet beklemeye ve istemeye hak kazanır. Böyle olmadan kuru temenniler hiç fayda vermez. Hem de ma'nevî bir hastalığın alâmetidir.
Bugün bu gibi insanlara çokça rastlanmaktadır. Cenâb-ı Hak cümlemizi gafletden muhafaza buyursun, âmîn. insanın en güzel temennisi, kişiyi Cenâb-ı Hak'kın rızâsına götürecek yolu bulmasıdır. Diğer yollar, boşuna emek çekmekten başka bir işe yaramaz.
222
TASAVVUF! AHLÂK V
Tûl-i Emel
Tûl-i emel; uzun ümidler beslemektir. İnsan yaratılış itibariyle işe yarar 30-40 senelik bir ömre sahiptir. Bu müddet içinde yapacağı şeyler ve düşündükleri işler, belki de binlerce seneye sığmaz. Halbuki bu kısa hayatın müddeti de belli değildir, ölümün saati ve dakîkası yoktur. Ölmek için mutlaka hasta olmak veya aç kalmak ta şart değildir. Çünkü hastalar dururken* nice sağlamların, açlar dururken nice tokların öldükleri görülegelen şeylerdendir. Bununla beraber insan, yaşamak için çalışmak mecburiyetindedir. Yoksa hayvanlar gibi dağlarda hüdâ-yı nâbit otları yiyib yaşamak zorunda kalır ki, bunun da insanlık sıfatıyla bağdaşması mümkün değildir.
Şu halde, dünyâ da hep bir düzen üzere değildir. Bazı yerler çok soğuk, bazı yerler çok sıcaktır. İnsanın mevsimlere göre hazırlıklı ve tedarikli olmak mecburiyeti vardır. Fakat bu da kâ-fî değildir. Çünkü dünyada, muhtelif milletler, yine muhtelif akî-de, fikir ve dinler vardır, bunların hepsi, "Biz doğruyuz, siz yanlış yoldasınız" da'vâsında olduklarından ekseriya biribirlerini rahatsız edip, taarruz ve tecâvüz ederler. Gerek maddî ve gerek manevî bakımdan büyük büyük muharebelere sebep olurlar. Tabiî buna karşı vaktiyle hazırlanmamış toplumlar, bakarsınız ki, mahv ve perîşân olurlar.
Bu insanoğlunun merhameti de o kadar azdır ki, karşısındaki hasmını yok etmek için elinden gelen herşeyi yapmaktan kendini bir türlü alamaz. Binâenaleyh bu canilerin ellerinden kurtulmak için Hâlık-ı züTCelâl'in buyurduğu gibi, düşmanları korkutacak kadar kuvvetli olmanın muhakkak lâzım olduğunu anlamak devri çoktan gelmiş ve geçmiştir. Uyumak ve oynamak, zevk-ü sefa peşinde koşmak, netice itibariyle kölelik, ve esaretin kucağına atılmaktan başka nedir! Bu çalışma tam ma'nâsıyla Kur'an-ı Kerîm'in emrine uymak demektir. Fî-sebîlillâh onu oku-
1 UL-l hMhL
223
yup, cemâatine imâm olan kimse, âhiretde nasıl mümtaz bir makama nail olmuş, korkudan emîn olmuş, hesabı yok, bahtiyarlar zümresine nasıl katılmış ise, Allah rızâsı için ve müslüman milletin teâlîsi uğrunda çalışan her kişinin aynı mükâfata maz-har olması, ümîd edilir bir mazhariyyetdir.
Tûl-i emel, tasavvufta mühim bir mevkî'yi işgal etmektedir. Çünkü tûl-i emel sahibi, uzun düşünceli, uzun ömürlere muhtaç bir kimse demektir. Fakat insan kendisi itibariyle muvakkat bir mahlûktur. Ölümünü gözünün önünden kaçırmaması çok doğrudur. Çünkü ölümünü gözü önünde hazır bilen, âhiretine çok daha güzel ve dikkatli hazırlanır. Haramlardan korkar ve ibâdetlerine son derece harîs olur. Bu sayede âhiret saadetine nail olur, buna kimse birşey diyemez. Fakat millet nâmına düşünürsek, tûl-i emelin bir günah değil belki bir ni'met hattâ bir farîza olduğu meydana çıkar. Evet dünyanın îmânna uğraşmak bir gaflet alâmeti ise de, esaret ve kölelik daha büyük bir gaflettir. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, taş üstüne taş koymamış ve bazen de, mübarek karınlarına, karnının açlığından dolayı taş bağladıkları da olmuştur amma, bugünün şartları karşısında milletler uzun ve plânlı, hesaplı emeller beslemeye ve kendilerini savunma ve , milletçe hayatlarını sürdürme bakımından uzun emelli plânlar ve tedbirler düşünmeye mecburdurlar.
Ma'lûm ya, bir vakitler insanlar yurtlarını ve dolayısıyla kendilerini korumak için memleketlerin etraflarına ne büyük kal'a-lar yapmışlardır. İstanbul, Diyarbakır, Bursa kal'aları meşhurdur. Sonra toplar icâdolmuş, bugün bunların da büyük bir kıymeti kalmamıştır. Şimdi ise, hava kal'aları olan uçaklar çıkmıştır ki, istersen uyu, istersen çalış. Biz düşmanlara para verip te uçak alıp, sonra bu uçaklarla harb edeceğiz; harb uzadı; uçaklar da işgöremez hale geldiler; azaldılar. O zaman hâlimiz ne olacak?
Binâenaleyh, tûl-i emel hususî işlerde mezmûm ise de, umûmî işler için bir plân dâhilinde lâzımdır ve mecburîdir. Umûmî işlerde tûl-i emel şartdır. Bu günkü dünyânın çalışmasına bak da ibret al. Komünist devletlerin hayâtını gör veya dinle de, hürriyetin kıymetini bil. Cihanda yalnız başına da olsan Allah'ı unutma ve ondan ayrılma. Dünya hayatım gözünün önünden bir güzelce geçir. Bak bakalım, ne kadar dostların, komşuların, akra- \
224
TASAVVUF! AHLAK V
ba ve teallukâtın hep âhirete göçüp gitmişler. O canım servetleri, malları, mülkleri nasıl dağılmış yokolmuş, o güzel cesedler, gözler, kulaklar, yüzler, ne hâle gelmiş, kurtlara, kuşlara yem olmuş, o kemikler çürümüş, toz hâline gelmiş; parça parça olmuş. Görüyorsun ya,şu insanın hâli ne kadar acâib! Dünyada iken kabına sığmaz fakat, en nihayet o toprakların içinde aslı olan toprağa inkılâb etmekte olduğu görülmektedir.
Onun için azîz kardeş, kişi şahsî hayâtında gayet mütevâzi-âne ve oldukça kanaatkar bir hayât ile her türlü cefâlara, açlıklara karşı sabırlı, metin olmalı ve ölümünü gözünün önünden ayırmamahdır. İbâdetlerine son derece düşkün ol. Gece vakti yumuşak yatağını ve hanımını bırakıp da Allâh-ü teâlâ'ya kulluk yapmak, zikir ve Kur'ân ile meşgul olmak en büyük bir zevk-i ma'nevîdir. Düşman ile çarpışmaktan hiç korkma, Allâh-ü teâ-lâ seninledir. ölürsen şehîdsin. Âhiretin bütün ni'metleri sana müştak. Kalırsan gâzîsin. Hak Sübhânehû ve teâlâ Hazretleri meleklerine, seninle övünür. Bakın şu kuluma der ve seni sever, Sen de ni'metlerini ve rızâsını kazanırsın. Ev, mal, mülk, mobilya ve eşya hesabsızdır; yânî pek çoktur. Bunların hiç birisi tam müs-lüman olan kimseye yakışmaz. Japonlardan ibret al. Peygamberini ve ashâb-ı kiramı gözünün önünden ayırma. Târihi iyi oku. Dünyaya dalma, âhireti de unutma. Her yaptığını Allah rızâsı için yap. Niyetini ve hulûsunu pâk eyle. Gönlünü Allah-ü celle ve âlâdan hiç ayırma. Dâima günahlardan kaçıp rızâsına uygun ameller işlemeğe çalış. Böylece dünyâdan âhirete selâmetle geçer, kabrini de bir Cennet bahçesi olarak bulursun. Âhirette de inşâallah o mükâfat evi olan Cennet'le tebşîr olunur, orada Peygamberlerin başı Muhammed (s.a.s.) Efendimizle beraber Cemâl-ullahı müşahede devletine nail olursun.
Cenâb-ı Hak cümlemizi bu ni'metlere mazhar olan kullarından eylesin, âmîn...
ItDBIR
225
Tedbîr
Tedbîri bizler iyi birşey zannederiz. Halbuki tedbîrin önünde bir takdîr vardır. Takdirin ise tedbîri bozar olduğunda şüphemiz yoktur. Tedbîr ise hiç bir takdîri bozamaz. Onun için "Kadere îmân edenler her kederden emîn olurlar" buyurulmuştur.
Binâenaleyh, sen yine tedbîri elden bırakmamakla beraber, takdire de bühtan etme. Tedbîr tevekküle de manî değildir. Devesini kaybeden kişiye "Evvelâ deveni bağla, sonra Hak'ka tevekkül eyle" denilmiştir. Burada tedbîrin mezmûm ahlâklar arasında yer almasında bazı incelikler vardır ki, buna herkesin aklı eremez. Böyle olunca hemen îtirâza kalkanlar da pek çoktur. Meselâ, o mütevekkiller ki, çöllere çıktıkları vakit yanlarına ekmek, katık, su ve şâir zarurî ihtiyaçlardan hiç birisini almazlar. Bâ-zan da üç beş gün hiç bir nafakaya rastlamadan yollarına devam edegelmişler ve kimseye de hallerini arzetmemişlerdir. Bütün bu tedbirleri terk ederek Hak'ka tam teslim olmuş bahtiyarlardır. Bunlara göre tedbir, abes ve boş birşeydir.
226
TASAVVUF!AHLÂK V
Haya Azlığı
Haya azlığı ise, hayâsızlıktan kinayedir. Haya ne kadar kıymetli ise, hayâsızlık da o kadar fenadır. "Haya îmândandır". Hayâsızlık da imansızlıktan gelir. Haya ile îmân kardeşdirler. Hayanın olduğu yerde îmân var demektir. Haya yoksa îmân da yok demektir. Veya çok zayıf bir îmândır ki insanı utanmaktan ve günahlardan korkup kaçmaktan koruyamıyor. Onun için "Utanç ve hayadan mahrum olan kimse isen, ne istersen işle" denilmiştir ki büyük, hem de çok büyük bir tehdiddir. Biz de birisine kızdığımız zaman, "Haydi defol karşımdan, nasıl istersen öyle yap" deriz ya, işte tıpkı bunun gibi. Haya perdelerini kaldıran kişi öylece gözden düşer. Haydi ne istersen öyle yap denir. Cenâb-ı Hak cümlemizi utanan, sıkılan, haya eden, hakkıyla haya eden kullarından eylesin âmîn.
Haya denince hemen kızların utandığı bir utanma hatıra gelir. Utanmak, bizleri yaratan Allâh-ü celle ve alâ Hazretlerine verdiği her ni'metin şükrünü, hiç eksiksiz ve pek yerinde güzelce olarak yapmaktır. Bazen sakat, gözsüz, kulaksız, sağır, topal, çolak, hastalıklı Allah esirgesin bir de deliler vardır ki, bunların hiç birisi boşuna değildir.
Bunlara bakıp hâline hamd ü sena ederek, verilen ni'metle-rin kadir ve kıymetini bilsinler diye, her birisi bir ibret levhası-dır. Maazallah, başımıza böyle bir hal gelse hâlimiz nice olur? Bizler de onlar gibi âleme gülünç olurduk.
Şimdi çok şükürler olsun ki sıhhatimiz tam, her şeyimiz yerli yerinde, hiç bir noksanımız yok, ni'metler de bol mu bol. Artık bunların şükrünü îfâ etmesek bize ne demek lâzım bilmem? Cenâb-ı Hak cümlemize temiz akıl, temiz bir düşünce ihsan buyursun da, Kur'ân-ı kerîm'in yolundan ve Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin sünnetinden ayırmasın.
Bu ni'metlerin şükrü de, bu kitabda yazılan kötü huyları
HAYA AZLIĞI
227
terk edip, onların yerlerine iyi huy ve ahlâkları kazanmak suretiyle mümkün olabilir. Hayâsız bir insanda hiç bir zaman bu güzel huylar beliremez. Haya, başımızdaki bütün a'zâlarımızla göz, kulak, ağız, burun, mide teferruatı, el, ayak, hepsi, yani vücûdumuzun bütün a'zâlarını haram ve günah şeylerden tamamıyla korumak ve muhafaza etmekle mümkün olabilir. Gözler haramlara bakdıkça, kulaklarla haram şeyler dinlendikçe, mideye haram şeyler girdikçe, ellerle haram şeyler alıp kullandıkça, ayaklarla Hak sübhânehû ve teâlâ'nın razı olmadığı yerlere gittikçe, o kimseye haya sahibi demek doğru olmaz. Bunun için Cenâb-ı Hak'kın lütfuna da çok ihtiyacımız vardır. Zîrâ onun yardımı olmadan bizim hiç birşeyde muvaffak olmamıza imkân yoktur. Bu yardımı bize sağlayacak en birinci âmil, ibâdet ve tâatten sonra zikrullaha devam ile, ölümü de göz önünde tutarak/evvelce, ölenlerle mezarlıklarda yatanları düşünerek, akıbetin, âhirete selâmetle göçüş olduğunu idrâk eyleyerek murakabe âyetlerini tefekkürle, Hâlık-ı zü'1-Celâl benim Rab'bimdir, beni heryerde ve her-zaman görür ve işitir, iç ve dış, geçmiş ve gelecek, bilcümle hallerimize vâkıf ve âlim, bizi her bakımdan muhît, herşeye kadir ve Rezzâk-ı âlem olduğuna tam ma'nâsıyla inanarak, kulluk vazifesine ölünceye kadar devam ile mümkün olur.
Cenâb-ı Feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi hayâsızlıktan korusun ve hakîkî hayalarla tahalluk eylemeyi nasîp buyursun âmîn.
228
VUri AHLAK V
Korkaklık
Korkaklık; hadd-i zâtında, başlı başına mezmûm bir ahlâktır. Korkaklıktan hemen hemen her fenalık doğar. Veya birçok fenalıkların baş ve başlıca sebebi korkaklıktır. Korkaklık da haya gibi îmân zayıflığından ileri gelen bir dertdir. Düşmandan korkmak, işsizlikten korkmak, açlıktan korkmak, fakirlikten, hastalıktan korkmak, buna benzer şâir şeylerden korkmak.hep cahillik alâmetidir.
Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin takdirine razı olmamaktır. Fakirlik korkulacak birşey değildir. Bil'akis fakirlik insanin Allah-ü teâlâ Hazretlerine daha yakın olmasına en büyük vesîyledir. Aynı zamanda zenginlerin düştüğü kibir ve gururdan, israflardan faizlerden, haramdan kazanıp, haram yerlerde harcamalardan da korunmuş olması ayrıca bir devlettir.
İkincisi; Cenâb-ı Hak'kın aç olarak, yâni açlıktan ölen kulu yoktur. Fakat tokluktan ölen pek çoktur. Sonra issizlik diye birşey yoktur, tnsan sıhhati yerinde, aklı da başında olduktan sonra, her yerde ekmek parasını çıkarmağa muktedir olabilir. Hastalıktan korkmak da boşdur. Çünkü hastalık bir taraftan tehlikeli birşey ise de, bir taraftan da o kişiyi intibaha da'vet eder. Hem günahların affına ve hem de yeni bir kan, yeni bir vücûd meydana gelmesine sebep olur. Daha mühimi gafletten uyandırır. Allâh-ü celle ve âlâya dönmesine vesiyle olur.
Düşmandan korkmak ise, adetâ bir budalalıktır desem hatâ etmiş olmam sanırım. Yalmz düşmanın karınca da olsa, yânî karınca gibi âciz ve zayıf dahî olsa, onu mühimsemezlik yapmamalıdır. Düşmana karşı dâima uyanık ve hazırlıklı bulunmamn şart olduğunu hepimiz de biliriz.
ölüm korkusuna gelince; ölüm, korkulacak birşey değildir ki: ölüm, kulu Hâlık'ına, yaradanına kavuşturan bir vâsıtadır ve muhakkak olacaktır. Çok yaşayıp da bir sürü günahlarla ya-radanın huzuruna çıkmaktansa, günahsız veya az günahla gitmenin arasında çok fark vardır. Sonra burası bizim ebedî karargâhımız değildir ki; gidiyoruz diye üzülelim. Meselâ, hac"ca giden bir insan hac vazifesini yaptıktan soma memleketine dön meye nasıl müştâksa, bizim de aynı şekilde bu dünyadan asıl va-
KORKAKLIK
229
tanımız olan âhirete dönmemiz de böyledir. Hac*dan gelirken nasıl birçok hediyeler getiriyorsak, âhiret için hediyelerimiz de, ibâdet ve tâatlerimizle beraber gideceğiz ki, bunların en mühimi takvadır. İbâdeti yapmak aslında bir takva alâmetidir. Bununla beraber günahlardan korunup kaçınmak da takvadan ileri gelir. Günahları işleyenlerde ise takva noksan ve zayıfdır. Onu kuvvetlendirmek gerekir. Bir işçi veya me'mur, "Müslümanlığın İcâplarını yaparsam beni işimden çıkarırlar veya rne'muriyetimden atarlar" diye korkarsa, bu da îmânın zayıflığındandır. Çünkü, rızıkları verenin ancak Allâh-ü celle ve alâ Hazretleri olduğunu bilmemektir veya oha inancı zayıftır. Müslümanlığından nâşî çıkarılırsa,, hiç şüphesi olmasın ki, daha güzel ve daha a'lâ bir işi Hak celle ve alâ Hazretleri ona hazırlamıştır. Veya sana bir darlık erişirse bu da Allah'tandır. Buna da sabredip, mükâfatına maz-har olmak gerekir. Bu korkaklık sebebiyle, insan bir sürü zulümlere âlet olabilir. Çünkü zulme yardımcı olmanın ne kadar büyük günah olduğunu birazcık idrâk edebilse, yüzbinlerce lira verseler, yine onlara hizmet etmekten kaçar. Kuru bir ekmeğe razı olup hür olmasını daha evlâ bulur.
Binâenaleyh, korkaklık insanın hem dünyada hem de âhi-rette zelîl ve hakîr olmasına sebep olan mezmûm bir ahlâktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi korkaklıktan korusun, âmîn.
İnsanın asıl korkacağı, varlıkların hakîkî sahibi, Allâh-ü teâlâ ve tekaddes Hazretleridir. O'nun emirlerini tutup yasaklarından korunmak için O'ndan korkmak, gazabından korkmak, Cehennem'inden korkmak, Cemâlini müşahede şerefinden mahrum olmaktan korkmak, O'nun gözünden düşmekten korkmak gerekirken, bunları bırakıp, fânî hayâtın, muvakkat bir yaşayışın bazı mahrumiyetlerinden korkmak ve bu suretle de itaatsizlik etmek, ne kadar mezmûm derseniz o kadar mezmûmdur. Bunun yerini ancak şecaat doldurur. İslâmın terakkî ve teâlîsi de, işte bu şecaatin sayesinde olmuştur. Cömertlik nasıl memdûh ise, şecaat de öylece memdûhtur. Cahillik ne kadar mezmûm ise, korkaklık da öylece mezmûmdur. Şecaat, sehâvetle kardeştirler. Şecaatin yanında sehâvet, cömertlik olursa, o kuvvet herşeyi ye-ner. Bahfllikle korkaklık, onlar da ferdlerin ve cemâatlerin yıkılmasına başlıca âmildirler. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni, yardımcısı olsun, âmîn ve selâmün ale'l-mürselîn...
230
1ASAVVUhi AHLAK V
IXC
Gayretsizlik
Gayretsizlik; gayret-i dîniyyenin bulunmaması, kızılması lâzım gelen yerde kızmamak ve düşmanlara karşı gayretsizlik göstermek, efrâd-ı ailesinin iffet ve namuslanyla alâkadar olmamak, onların îslâm dışı yaşamalarına göz yummak, okuyacağım diye namaz, niyaz ve din bilgilerinden mahrum olarak yaşamak, başka kadınlarla gâyr-ı meşru olarak yaşamak, hep gayret-i dîniyyenin olmamasından ileri gelir.
İnsanın kendi karısı ve kızları ve şâir taallukâtının başka erkeklerle gayr-ı meşru münâsebetlerine tahammül etmesi ve muhtaç olmadığı halde onları okumak veya çalışmak için fabrikalara yollaması ve kazançlarına göz dikmesi, yine dînî gayretsizliktendir. Fabrikalara kız ve kadınlarını yollamak suretiyle onların kazancından istifâdeye kalkmak, hem gayretsizlik, hem de akılsızlık alâmetidir. Bir kadın ancak bir erkek içindir. Birçok erkeklerle görüşüp konuşmak mecburiyetinde kalan kadının kocasına karşı sadâkati ne kadar olabilir? Saçı uzun aklı kısa ta-bîrini unutmamak lâzımdır. Güneşin ve lodosun önünde eriyen kar gibi, kadının da erkeğin karşısında dayanamaz olduğunu bilmek lâzımdır. Şehvet bir ateştir. O ancak kocasıyla baş başa kalırsa, o zaman hanım olur. Yoksa fabrikalara vesâir iş yerlerine gitsin gelsin de iffetini de muhafaza etsin; çok acâyib!.. O zaman tesettürün de bir kıymeti kalmaz. Tesettür ise iffet alâmetidir ve iffetin muhafazasında en büyük âmildir.
Bugünkü bizim aile anlayışımız da çok hatalıdır. Bir kere başımızda ince bir örtü ile herkesin yanına pervasızca çıkmak, yabancı erkeklerle lâübâli olarak görüşmek, gülüşmek, akrabây-ı taallukâtla karı koca gibi kaç-göç olmadan toplanmak, kocaların bunları günah saymaması ve daha sonra, kocanın karısını veya kızlarını işyerlerine göndermesi, hattâ damad beylerin hanımlarını kıskanmaması, ağabeylere ve eniştelere karşı titiz davranmaması, hep gayret-i dîniyyenin za'fiyetinin alâmetidir. Bu
hal ise, bektâşîliğin bir nev'idir diyeceği geliyor insamn. Tabiî, hanımlarımız bunlardan çok sıkılır ve ıztırâp duyarlar. Bir vakitler, kafesler arkasında saklandığımız yetmezmiş gibi, o çarşaflar, yüzlerimizdeki peçeler, şimdi ise; "Hürriyet tam ma'nâ-sıyla elimizde, elbette istediğimizle görüşmek ve konuşmak hakkımızdır" diyeceklerdir. Fakat bu cihet bizim mevzuumuzun dışındadır. Biz müslümanlıktaki inceliklerden bahsediyoruz. Yoksa herkesin giyinip kuşanması, gezip tozması ile bizim alâkamız yoktur.
Yer yüzündeki milletlerin sayısı kimbilir ne kadardır? Bunların hepsi ayrı ayrı görgü ve akidelere sahiptir. Hattâ bir kısım insanlar daha vardır ki, Allah, Peygamber nedir bilmezler. Kitaptan falan da haberleri yoktur. Onlarda, kaç-göç de bulunmaz. İstedikleri gibi yaşarlar. Fakat müslümanlık denince, öyle hemen "Kadının hürriyetini engelliyor" diye feryada başlama. Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, dünya içinde en rahat, en emîn, en mes'üd kadın yalnız müslüman kadınıdır. Bunu iyi düşün ve incele. Muhakkak sen de buna hak vereceksin. Yalnız şu var ki, dîni bilmeyen, ahlâk seviyesi düşük müslümanı düşünme. Bir de müslüman erkekler birkaç kadın alıyorlar diye de üzülme. Bir memlekette birkaç karısı olan erkek, ancak ve ancak üç-beş kişiden ibarettir. Fakat şimdi karısından başka, kaç kadınla hayat süren erkeklerin sayısını bilmek bile mümkün değildir. Sen söyle; meşru ve nikâhlı birkaç karısı olmak mı iyi, yoksa nikâhsız kadınla mı yaşaması daha iyi? Papazlar, hıristiyan kadınlarının müslüman olmalarını istemediklerinden, onların en çok korktukları iki üç evlilikten bahsederler. Fakat gayr-i meşru' hayatlarını hiç hesaba katan yoktur. İnsan hiç bir zaman melek değildir. Hele bugünün insanı, her tarafı şehvetle sarılmış bir haldedir. Artık o, fırsat bulunca ne yapmaz? Onun içindir ki müslümanlık tesettürü emreder. Bu zülüm değil; belki o hanımefendileri başka çapkınların şerlerinden muhafaza içindir. İnsan parasını kasada, kesede, bankada saklar da, kimse ayıplamaz, ama acaba hanımlarımızın kıymeti, iffetleri o paralar kadar da mı kıymetsiz? İnsanın şerefini, izzetini, namusunu, haysiyetini parayla ölçmek, kıyaslamak mümkün müdür? Halbuki, iffetli hanımlarımız başlarımızın tacıdır. Altınlar da, gümüşler de onlara feda olsun. Parasının kıymetini bilip de saklayan, fakat hanımının kıymetini
151
İAHAVVUFİAHLAK V
HIYANET
233
ve onu saklamasını bilmeyen erkeğe "deyyus" denir. Ana ve babalara âsî olanlarla birlikte deyyusların Cennete girmeyecekleri de hadîslerde bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak kadınları, erkekler için gayet nâdîde ve çok güzel kokan emsalsiz bir çiçek gibj, göğüslerde taşınan ve başkalarının ellerinin değmesine gönüllerin razı olmadığı bir ay parçası demeğe lâyık, aynı zamanda neslimizin bekasına hizmet eden, her çocuk doğurdukça anadan doğmuş gibi hiç günahı kalmayıp tertemiz olan, lohusa olarak ölürlerse, şehîd mertebesini kazanan ve Cennet'in bile onların ayaklarının altında olduğu müjdelenen, çocuklarımızın anaları, evlerimizin nûrlan, erkeklerin sürûru, çocukların göz bebekleri olan kadını, sen bir işçi olarak fabrikaya, bir köle gibi çarşı pazara veya bir memur olarak dâireye gönder, ne yazık; hem de ne çok yazık...!
Bunu Avrupalı yapıyorsa, sen müslüman olduğunu ne çabuk unuttun? Senin vicdanın buna nasıl razı olur?
Azîz kardeş, sen müslümansın, müslümanlığını hiç birşeye değişme. Bak Cenâb-ı Hak, müslüman kuluna verdiği ni'metle-ri kimseye vermemiştir. Dünyadan başka yerde, âhirette güzel bir Cennet yaratmış, içindeki ni'metleri ta'rîfe kimsenin gücü yetmez. Müşahede de ayrı bir devlet. Oradaki Cennet hûrîleri de senin için amma, onların bile yerleri evleri, ayrı ayrıdır. Onları da başkalarının görmesi mümkün değildir. Bunlar hep senin için, şimdi sen ne diye o kâfirlerin yaptıklarına aldanıyor ve onlar gibi olmaya çalışıyorsun? Eski devirlerde çapkın, kendini bilmeyen sarhoşlar, kaçak, gizlice kadın oynatırlarmış. Şimdi ise danslar alenî, herkesin gözü önünde, kocasının, babasının, kardeşinin gözü önünde kadın, yabancı erkeklerle sarmaş dolaş oynuyorlar da, kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Vay müslüman vay!
Cenâb-ı Hak bizlere böyle bulunmaz bir pırlanta lütfetmiş de biz onu bak ne hale getirdik? Allâh-ü teâlâ Hazretleri hepimize hayırlı akıllar ve razı olacağı hayırlı ameller lütfetsin, âmîn.
Hıyanet
Hıyanet (Gıl-lu ğış): Bu kelime, gaynın fethıyle (gal) diye okunursa, hıyanet veya ganîmet malından hırsızlık murâd olunur ki, Cenâb-ı Hak'kın da hâinleri sevmez olduğu cümlece ma1 lûmdur. Hırsızlık zâten en çirkin ve yaramaz bir huydur. Maazallah, bir de devlet malından, millet malından çalmak, ne kadar adîlik dersek de, o çok şuursuz insanı ta'rif etmiş olmayız. Bütün bir milletin hakkını üzerine geçirmek ne demektir? Bir adamın, sattığı malın, mahsûlün, hayvanın aybını saklaması da hainliktir. Hâinler dâima korkaktırlar. Satacağı ineği sütlü göstermek için birkaç gün sağmaması veya onun sütünü çok gösterecek herhangi bir harekette bulunmak, hainlik ve hıyanetliktir. Mahsûlün iyisini üstüne koyup, alt tarafını ıslak veya yaramaz derecede ufak veya çürükleriyle doldurmak, ağır çekmesi için arasına kum karıştırmak, çürük evi boyayarak, yaldızlayarak göz boyamak, hep hainlik ve hıyanetten ileri gelir. Mahsûlün veya malın bahaya çıkmasını beklemek ve bunun için malı bekletmek de hıyanet ve aynı zamanda ihtikârdır.
Gayın harfinin kesresiyle (gıl) diye okuduğumuz takdirde mâ'nâ son derece değişmektedir. Burada matlûb olan ma'nâ budur; kalbde kin tutmak ve buğz bağlamak. Bu da hasedin eşi olan (hıkd)dır. Hıkd, hased, gıl ve gış, kalbin efkâr-ı muhtelife üzere olarak kararsızlığı, hıyanet ve adavet ma'nâlarmı da taşır ki, bunların hiç birisi hiç bir zaman bir müslümana ve hattâ hiç bir insana bile yakışır şey değildir.
Şâyân-ı eseftir ki, insanım deyib gezen, boyu poşu, gözü kaşı, endamı pek düzgün olan adam, gerek bilgili ve gerek câhil, neler yapmıyorlar... Yol kesip insanları soyan eşkiyâ ile yine insanları kendi emellerine uygun bir şekilde yaşamaya zorlayanlar ve onların kazançlarını çeşitli hiyleli yollarla ellerinden almağa ça-
Y'-
234
TASAVVUFIAhLAK V
bganlar'da yine bu insanlar değil mıdır? O zaman anlıyoruz £ insanın iyisi çok iyi, fenası da çok fena, hem ne kadar fena bir bilsen, ne kurt, ne ayı, ne fil, ne arslan, ne de kaplan bunların hiç birisini yapamaz. Şu halde, insanın kötüsü hayvandan da aşağı
oluyor demektir. . ,
Allâh-ü teâlâ cümlemizi hayırlı insan eyleyip, hayırlı amellerle meşgul eylesin, âmîn...
MUHTEREM VE AZİZ KARDEŞİM
235
Çok muhterem ve azîz^kardeşim:
Gücümüzün yettiği kadar iyi ve fena ahlâkları açıklamaya çalıştık. Fakat yine de tam bir açıklama değildir. Eksiğimiz yine çoktur. Bunları okumakla ve bellemekle de dervişlik ve tasavvuf elde edilmiş olmaz. Bilmek bir meziyyet ise, yapabilmek daha büyük bir meziyyet ve bir devlettir. Bunun tatbiki de sanıldığı kadar kolay değildir. Herhalde daha genç yaşlarında, mutlak ke-mâlâta ulaşmış ve yüksek ahlâk seviyelerine erişmiş bahtiyar kimselerin himayesine ve hizmetine girip, onların göstereceği şekilde hem dînî tahsîline, hem de tasavvuf derslerine hizmet ederek, Yûnus gibi günün birinde sen de bir Yûnus ve benzeri olursun. Bu ahlâk-ı mezmûmelerin hepsine necâset-i ma'neviyye derler ki, bunlarla hiç bir zaman takarrüb-ü İlâhîye mümkün olmaz. Riyâzâtlar vasıtasıyla bazı mükâşefeler olsa dahî, papazların haline benzer. Hazret-i Azrail'in görünmesiyle birlikte hepsi mahvolur. Tıpkı çürük bir binanın üzerine vurulan yaldıza benzer. Bu necâset-i mâ'neviyeler de tıpkı maddî necasetler gibi ve onlardan daha mühimdir. Necâset-i maddiye ile namaza durmak nasıl caiz değilse, necâset-i ma'neviye ile Hak sübhânehû ve teâ-lâ'ya takarrüb mümkün değildir. Bunların başı, yenilen lokmanın helâl olmasına bağlıdır. Lokmalar helâl olmadıkça ne olursan ol, emekler hep boşa gider. Bir de lokmalar helâl olunca vücût, hem hafif ve hem de çok metîn olur.
Büyüklerimizden Saîd ibn'il-Müseyyeb Hazretleri tabiînin imâmı olup, fakîh, muhaddis olarak son derece verâ' sahibi idi. Kendileri zeytin yağı ticareti yaparlardı. Bununla beraber elli sene sabah namazını yatsı namazının edası için aldığı abdestle kılmıştır. Bu elli sene zarfında hiç bir namazında ikinci safa kalmamış, dâima erkenden camiye girer ve ilk safta yerini alırdı. Bu müddet zarfında hiç bir namazının ilk tekbirini imâm efendi ile beraber almaktan geri kalmamıştır ki, bunların ne kadar sevâb olduğunu bilmek ve bildiğini de yapmakla mümkün olacağı ma'lûmdur.
236
TASAVVUF!AHLÂK V
Senin de öğreneceğin ilmin başında, fıkıh, hadîs ve tefsîr olmalıdır. Bunlar bilinmedikçe diğer bilgiler fayda vermez. Faydasız iL^den de dâ'irâ za.-ar olacağından, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz bile bizlere ta'lîm sadedinde, faydasız ilimden Allah'a sığınmışlardır. Şimdi ise bizler, ruhların yükselmesinden daha fazla, yarın ölüme mahkûm cesetlerimizi beslemekle vakitlerimizi zâyî ediyoruz.
Bak, İmâm-ı Hanbel Hazretlerinin bütün gıdası ot ve sebzelerdi. Fakat milyonlarca hadîs-i şerîf, zihinlerinde mahfuz bulunuyordu. Bu arada altıyüzbin de sakat hadîs biliyorlardı. Bugün bizim gıdamız çok müreffeh ve zengin, hergün etsiz yapamıyoruz. Onun için amellerimiz bozuk oluyor. Bu sebepten midir nedir? "Hocanın dediğini tut da, yaptığını yapma" diye bir söz vardır ya, bu da bizim aynamızdır. Demek ki, sözümüz amellerimize uygun değildir. Bugün en basit olarak bahusus yeni yetişen din adamlarından, gerek vaiz, müftü, imâm, murâkıblar-dan kaçta kaçını sakallı bulabilirsiniz? Sonra sigara içmeyen acaba kaçta kaçıdır. Hattâ sakalsızlardan birinin yazdığı (ilm-i hâl) kitabında, sakalın vücûb ve sünnetini de kitabının 180'inci sayfasında yazmış, sonra da aslı yoktur diye inkâra da cesaret gösterebilmiştir. Amma sofuluğu ve müslümanlığı kimseye vermezler. Camilerimize girip namaz kılmazlar. Zîrâ imamları beğenmezler. Kiminin altın dişi vardır, kiminin kravatı var veya dar elbisesi var diye bahaneler ederler. Evet imâmın iyisini bulmak lâzımdır, fakat cemâate devam ondan daha mühim ve terki de caiz değildir. Bu fitneler tâ Âdem aleyhisselâmdan beri ardı arası kesilmeden devam eder. Elli senedir cemâatin ilk safında yer alıp, yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kılan zâtların zamanlarındaki imamlar da melek değillerdi yâ. Beğenmezsen bir defa da evinde kılarsın. Bunu ikinci defa neye kıldın diye günaha da girmezsin. Binlerce rek'at namaz kılanları hiç duymadın mı?
İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (rh.a.) Hazretleri de, tam kırk sene yatsı namazının abdestiyle sabah namazını edâ buyurmuşlardır. Bununla beraber bütün ömrü tedrîsle, yânî talebe okutmakla geçmiştir. İmâm-ı Yûsuf, İmâm-ı Züfer vesaire onun yetiştirdiği talebelerden değil midir? Ne diyeceksin? Onların amelleri, o mübarek zâtları Allah-ü teâlâ'ya tekarrübe hizmet etmiş ve işe yaramıştır. Bizim ilimlerimiz ise, şan ve şöhret peşinde, lâf
%.UK MUHTEREM VE AZİZ KARDEŞİM 237
ebeliğiyle dünyalık teminine yaramaktadır. Bakalım âhirette halimiz nasıl olacaktır? Çünkü dışımız müslümana benzer; içimiz ise kurda. Bu sayılan ahlâk-ı mezmûmelerin herbirisi bir hayvan sıfatıdır. Bazı kişilere arslan gibi derler yâ. Arslanda, hem şecaat hem de mürüvvet vardır. Boynunu büküp önünde duranlara kat'iyyen dokunmazmış, gerek insan ve gerekse hayvan olsun. Saîd ibn-i Müseyyeb (r.a.) Hazretlerinin bu menkıbesini, Aliyy'ül-Kârî (rh.a.) Hazretleri (Şifâ-i Şerîf) şerhinde beyân buyurmaktadır. Bunlar gibi sâdât-ı kiramın seyyidi olan Hazret-i Alî (k.v.) Efendimizin torunları olan Zeyn'el-Âbidîn (r.a.) Hazretlerinin hergün bin rek'at namaz kıldıkları ve ibn-i Abbâs (na.)'ın torunları Alî (r.a.) Hazretlerinin de, günde bin rek'at namaz kıldıkları bilinmektedir. Hanımların sultanı olan ve dünyaya zerre kadar kıymet vermeyen Râbiat'ül Adeviye (rh.a.)Hazretleri -ki Hasan Basrî (rh.a.)'in talebelerindendir. O- da günde bin rek'at namaz kılanlar arasındadır. İmâm-ı Yûsuf ise, o günün devlet adamı, yânî kadı bulunuyordu. Bu kadar işin arasında günde iki yüz rek'at namaz kılarlardı. Ayrıca tedrîs ve te'liflerle de uğraştığı meşhurdur. îmâm-ı Muhammed (rh.a.) Hazretleri de -ki, İmâm-ı Şafiî (rh.a.) Hazretleri, onun hazırlamış olduğu eserlerden istifâde ederek İmâm-ı Şafiî olmuştur. Bu zât-ı muhterem de- günde iki yüz rek'at namaz kılarlardı. Sakın haydi bunlar hoca idiler de, o sebepten kılıyorlardı deme. Bak, Hârûn'ür-Reşîd ile Ömer İbn-i Abdü'1-Azîz de hükümdar idiler, öyleyken her biri günde ikişer yüz rek'at namaz kılarlardı. Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri ise, hergün dörtyüz rek'at namaz kılmadan dükkânının perdesini açmazlarmış.
Bunların sayışım bilmek mümkün değildir. Bir kısmı da çok gizli kaldığından, onların hallerini ancak Cenâb-ı Hak bilmektedir. Bunlara bakıp" da ibret almak lâzım. Bugün okuyup öğrendiği kısa bir ilimle, bunlarla boy ölçüştürmeğe kalkanlara, ne demek lâzım geldiğini sen daha iyi bilirsin. Birşeyi tenkîd etmek çok kolaydır. Zîrâ kendilerini çok yüksekten uçar görüyorlar. Zâten tenkîd kendini bilen kimse için çok ayıptır. Çünkü Hak yolu yalnız bilgi ile olmaz. Bilginin yanında amel de şarttır. Amel denince, hemen farzlara takılıp kalmamalıdır. Yüzlerce, binlerce rek'at namaz kılan zâtın, âlimin haliyle, sabah namazlarına bile kalkmayan kalpazanların hâii bir oiur mu? Kendi kusuru-
238
TASAVVUFÎ AHLÂK V
nu görmeden müctehidlik da'vâsına kalkan zavallılara, Allâh-ü teâlâ Hazretleri hidâyet buyursun, âmîn.
İmâm-ı Menâvî Hazretleri, Hasan Basrî Hazretlerinden naklen buyuruyorlar ki, "Biz bir kavme eriştik ki bunlar sahâbî idiler. Yânî Resülullah (s.a.s.) Efendimizin ashabından idiler. Hepsi ibâdette müstağrak, îmânlarının zevalinden son derece korkan ve Hâlık-ı zü'l Celâl Hazretlerinin emirlerine son derece mutî, Resülullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet-i seniyyelerine tam manâsıyla temessük etmiş bahtiyarlardı. Biz ise, bugün onların yanında, hırsıza benzer bir haldeyiz. îrfân onlarla gitti, şimdi de münkirât meydanda kaldı diye, o günden şikâyet edenler, şimdi gelsinler de bizim hâlimizi bir görsünler, acaba ne derler? Bunun cevâbını şâir şöylece açıklamıştır:
Öldükten sonra rahata kavuşan kimseye meyyit denilmez.
Asıl meyyit ve ölü o kimsedir ki, hayatta iken ölü misâlidir.
Yânî cam var amma Allâh-ü teâlâ'ya yarar hiç bir ameli yoktur. Belki bütün gün etrafındaki insanları incitip, eziyyet etmekten adetâ lezzet alan ve zebânîler gibi, yaptıkları azâb ve işkenceden zerre miktarı müteessir olmayan kimselere, ölü demek daha yakışır. Bunun arkasında şöyle diyor:
Ey âlimler ve ey müderrisler, meşâyıh ve müftîler, kadılar, hâkimler ve ümerâlar, ferâiz, vâcibât ve sünnetleri terk edenler; bakınız, dikkat ediniz de bunlardan ibret alınız ve Allâh-ü teâ-lâ'nın emirlerine sim sıkı yapışınız.
Resülullah (s.a.s.) Efendimiz ve onun ashabının, müctehid-lerin ve meşâyıh-ı îzâm (k.s.) Hazretlerinin hallerine bakıp utanmamız lâzım gelirken, yine kendi bildiğimizden vazgeçemiyoruz. Bakıyoruz ki, onlar da bizim gibi insan oldukları halde, ibâdetteki sa'y ve gayretleri, içtihâdları adetâ fevk'al-beşerdir. Bununla beraber o gün onlar, bizim bugün nail olduğumuz nîmetlerin yüzde birine bile zor mâlik olabilirlerdi. O halleri ile bir taraftan, aşkla sonsuz bir ibâdet, diğer taraftan da dehşetli bir korku, acaba ibâdetlerimiz kabul olacak mı, yoksa bir mekir ve hiy-leye uğrayıp îmâmmıza bir zarar gelir mi? korkusundan, gözlerine uyku bile girmez, ibâdetle ve göz yaşlarıyla sabahı bulurlardı. O yatsı namazının abdestiyle sabah namazım kılıp, kimi ders okutmaya oturur, kimisi de bin rek'at namaz kılmak için uğraşırdı.
ÇOK MUHTEREM VE AZİZ KARDEŞİM 239
Bak hem de dikkatle bak. Onlar ibâdet ve tâatte nefislerine nasıl şiddet gösterdiler, gece gündüz demeyip çalıştılar. Ey mis-kîn, senin ise hâlin meydanda, nasıl ibâdeti terk edebiliyorsun? Yoksa sen onlardan daha mı âlîsin. Yoksa başka bir tanrı mı buldun? Veya Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizden daha güzel bir Peygamber mi buldun? Yoksa Cennet'e girmek için enbiyâ ve mür-selîn Hazretlerinin yolundan daha kolay bir yol mu buldun? Ey miskîn, muhakkak sen dalâlette kalmışsın. Yâ azâb-ı Cehennem'i tattırdıkları zaman ne diyebileceksin? Binâenaleyh, kendine acı ve bu gafletten uyan. Allâh-ü teâlâ'nın zikriyle meşgul ol ki, o mü'minlere menfaat vericidir. O zikrullah senin enîsin, yoldaşın, dostun olsun ki, öldükten sonra ancak seninle o kalacaktır vesselam...
Esmâ-ü Hüsnâ'mn şerhinde ve bâzı kitablarda, şu kadar Allah denirse ve şu kadar yâ Latîf veya, yâ Hâdî, yâ Vehhâb, yâ Ganî ve bunlara benzer esmalarla, birçok mühim ni'metlere maz-har olunacağı hakkında yazılar okumakta ve imrenmekteyiz. Fakat ne yazık ki bu gibi esmâ-ü ilâhiyeyi, âyât ve süver-ü Kur'âni-yeyi, kendi menfaatlerimize vesiyle edip, kolay tarafından, mü-câhedesiz ve ahlâklarımızı düzeltmeden büyük devletlere nail olmak için uğraşmak ne kadar doğru olabilir? Bunları Türkçeye çevirip âmmenin istifâdesine sunmak ne kadar caiz olur? Bazı havaslar ile hastalara şifâ mümkün ise de, bunu okuyan herkes hemen muskacılığa kalkıp, geçim âleti ettikleri de görülegelen şeylerdendir.
Âyât-ı Kur'âniyenin hepsi şifâ, hepsi nâfî hepsi faydadır. Ifeter ki sen ona lâyık olasın. Bu da mutlaka Cenâb-ı Hak'kın lütfu-na mazhariyetle beraber, kötü, mezmûm olan, yukarıda yazılı bu huyları terk ile beraber, iyi ve güzel huylara nail olabilmek için lâzım gelen sa'y ve gayreti elden bırakmamak ve bu güzel huyları elde etmek için de, âlim, âbid, mücâhid, ahlaken yüksek seviyeye erişmiş, Cüneyd-i Bağdadî, Bâyezîd-i Bestâmî, İb-râhîm Edhem, Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed Rüfâî, Mehmed Bahâüddîn Nakşibendî, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn ve emsali zâtları, merdleri, âşıkları bulup, dizleri dibinde onlara bir köle gibi hizmet et ki, onlar sayesinde insanlık sana da nasîb olsun.
/1/1L/1A V
Bir demiri görürsün ki, soğuktur, serttir ve siyahtır. İşte o demir kırmızı ve kuvvetli bir ateşin içine konduğu vakit, körüğü çekince, biraz sonra bakarsın ki o siyah demir kıpkırmızı olmuş ve o sert demir yumuşamış, tokmağı yeyince de, istenilen şekle sokmak mümkün olduğu gibi, o soğuk demirdeki bu kabiliyet, ona hep ateşle olan birliğinden gelmiştir. Tipkı bunun gibi insanda, ateşten daha kuvvetli bir ma'neviyât vardır ki, etrafına toplananları kemâle ulaştırırlar. îşte Mevlânâ ve diğer tarikat pîr-leri; etraflarındaki onlara uyanlar, demirin ateşte kızardığı gibi, onlara benzerler, hallerine ve ihlâslannın derecesine göre, nasîbleri kadar kemâle erişirler. Demirin kızarması için ateşe atılması nasıl şartsa, insanın kemâle erişmesi için de mutlaka bir kâmil kimse ile hemhal olması ve ona tam ma'nâsıyla teslim olmak şarttır. Aksi takdirde bütün meziyyetleri, tamamıyla mestur olarak Hak1 ka gider. İşte o zaman mes'ûliyetin ne demek olduğu anlaşılır.
Bir insandaki maddî ve manevî meziyyetlerin, cevahirlerin sayısı bilinmeyecek kadar çoktur. Yer altındaki hazîneler, insandaki hazînelerin yanında hiç denecek kadar azdır. Öyle iken o hazîneleri, altunları, gümüşleri, platinleri, elmasları, inci ve yakutları çıkarmak için nasıl çalışıyoruz? Çıkan gaz ve petroller sayesinde, bugünkü medeniyet âleminde, insanlığa ne büyük hizmetler edilmiş, her taraf elektriğe kavuşmuş, pırıl pırıl gündüz gibi. İnsan da ma'nevî kemâlâta erişince, içi dışı pırıl pırıl olur. O zaman rûhâniyetin galebesiyle bütün kerametler, keşifler ve daha Peygamberlere verilen mu'cizelere benzer hâlât, kendisinden zuhur etmeye başlar. Herkesin evindekini, cebindekini, hattâ içinde sakladığı gizli hâtıralarım da bilmek, artık işten bile değildir.
Süleyman aleyhisselâmın, hayvanların dillerinden anlaması ve göklerde kuşlar gibi uçuşları, îsâ aleyhisselâmın ölüleri diriltmesi, Mûsâ aleyhisselâmın asası gibi, hatır ve hayâle gelmedik neler olmaz? Su üzerinde yürümek, uzak mesafelere pek çabuk gitmek, gelmek; çeşitli memleketlerde, evlerde bir anda bulunmak ve bunlara benzer sayısız ni'metlere nail olurlar. Yerden başka, gökteki melekler de onları tanırlar ve onlara duâ ederler.
Hele İbrâhîm aleyhisselâmı ateşin yakmayışı gibi, bugün bizim Rufai'lerimizin de buna benzer şeyler yaptıklarını pek a'lâ gözlerimizle görmekteyiz. Her ne kadar bunlar matlûb olan şeyler
munızKEM VE AZIZ KARDEŞİM
241
değillerse de, Cenâb-ı Hak'kın sevgili kullarına ufak birer ihsan ve lûtfudur. Binâenaleyh, kişinin Peygamberine karşı olan bağlılığı nisbetinde, ümmette de aynı kerametlerin zuhura gelmesi, hiç te baîd görülemez. Fakat bu kerametler matlûb değildir. Bu kerametleri istemek ve bunun için çalışmak, doğrusu pek büyük kabahattir. İnsanın hadd-i zâtında baştan aşağı herşeyi keramettir. Bunları görmeyip, bir de ayrıca keramet talebinde bulunmak cehalet eseridir. Maksûd ve matlûb olan, Allâh-ü teâlâ Hazretlerine lâyık bir kul olabilmektir. Bunun da sırrı, evvelâ Allâh-ü teâlâ'nın emirlerine ve Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet-i seniyyesine tam ma'nâsıyla ittibâ' edip, Cenâb-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin yasak buyurdukları şeylerin kâffesinden son derece ictinâbla sakındıktan sonra ki, bunların içinde bütün mezmûm olan ahlâklar mevcuttur; bundan sonra da ahlâk-ı hamîdeleri kesbetmek için elinden gelen sa'y ve gayretle mücâhedeleri sarfetmesi gerektir. Zîrâ gerek mezmûm olan ahlâkların terki ve gerekse memdûh olan ahlâkların kesbi, lâfla ve hayâlât ile olacak şeylerden değildir. Belki insan, bir zaman için yaptığı bâzı mücâhedelerden nâşî kendini dev ay-nasında görebilir. Fakat kuyumcunun hakîkî altını anlamak için kullandığı mihenk taşı vardır yâ, altının ayarını bildirir. Bunun gibi insanın da mihengi, Allah'ın kitabına ve sünnet-i seniyyeye uygunluğudur. Ne zamanki bu tahakkuk ederse, o kimsenin gönül gözleri açılır, kalbi, ruhu, sırrı, hafisi, ahfâsı Hak'kın zikrine başlar. Bu zikir, yanında olanlar tarafından bile rahatça işitilir. Zâkir ancak bu hal kendisinde tahakkuk ettikten sonra zâ-kir olur. Bu hâli kazanabilmek, şu sayılan mezmûm ahlâklardan kurtulup, iyi ve memdûh olan ahlâkları kazanmakla mümkündür. Bu hal tahakkuk edince, insan ancak o zaman insan olur. Binâenaleyh, maddî hayâtın idâmesi çekilen zahmetler karşısında, acaba bu maneviyâtımız için ne kadar çalışmamız ve gayretimiz vardır? Halbuki maddî hayâtımız çok muvakkattir; çabuk geçicidir, arkası ma'lûm olan ölümdür.
Ma'nevî hayâtımızda ise, ölüm denilen şey yoktur. Yalnız dünyâdan âhirete göçüş ve bir geçiş vardır. Yapılacak şey ise, bu ebedî hayat için lâzım gelen gayreti sarf etmek ve buna engel Olan nefsi, şeytanı ve şehveti mutlaka yenmek şarttır. Zîrâ öl-
242
TASAVVUFI AHLAK V
AHLÂK-I HAMÎDELERİN KISACA TEKRARLARI 243
meyen nefisler, her zaman insanı kendi arzularına sürükleyebilirler. Bu nefisler ölmedikçe de, o kötü huylar insandan ayrılmazlar ve yerlerine de iyileri gelmezler. Bunu bilmek ve ona göre hareket etmek lâzımdır.
, [
Ahlâk-ı Hamîdelerin Kısaca Tekrarlan
İmdi, güzel ahlâkların başında hılim ve tevâzû' zikredilmiştir. Zîrâ bu iki ahlâk, bütün ahlâk-ı hamîdelejf in menşei ve ehl-i ta-rîkat ahlâklarının eşrefidir. Esasen tarîkatin sekizinci şartı da, âhlâk-ı hamîde ile tahalluktur. O ahlâk-ı hamîde ki, bütün insanların makbulü ve Allâh-ü teâlâ'nın râzi olduğu, meleklerin de hoşlandığı bir bir ahlâktır ki o ahlâklar, hazîne-i ilâhîde mahfuz olup, hayır murâd ettiği kullarına lütuf ve ihsan etmektedir. Binâenaleyh, her bir sâlike, bu güzel ahlâkların cümlesi ile ta-halluk edip, muhalefetlerden ictinâb, felaha erişmek için şart kılınmıştır. O iyi ahlâkları kısaca bir daha tekrarlayalım:
Hılim, tevazu', re'fet, liynet, beşâşet, güzel ve tatlı sohbet, zâlimlere ve şâir zulümlere af ve ihsan ile mukabele etmek, mü1 min de olsa, kâfir de olsa dosta ve düşmana karşı affedici olmak, dost ve ahbâblarına ve akrabayı taallukâtına sıla-yı rahîm yapmak, bahusus sıla-yı rahîmi kesenlere karşı daha şefîk olmak -bu da sıla-yı rahmin efdalıdır- bütün nâsa ve bahusus zuafâya, fukara ve mesâkîne karşı çok rahmetli olmak, meşâyih-i kiram Hazerâtına, üstâdlara ve ulemâya son derece hürmetkar olmak, din kardeşlerine ve bütün kardeşlere hizmetde kusur etmemek (bahusus bu hizmet, sulehâ-yı ümmete karşı olursa daha efdal-dir. Zîrâ hizmetin faâleti, hizmet edilen kişilerin mevkilerine göredir.) Bunlara benzer diğer ahlâk-ı hamîdelerdir ki sahîh ve sağlam bir îtikâd şarttır. Zîrâ bu, temeldir. î'tikâd sağlam olmadıkça, diğer ahlâklar her ne kadar güzel olsalar dahî kıymetleri kalmaz. Tevbe-i sahîha ile bilcümle ma'siyetlerden uzak kalmak, ne-dâmetdir ki tevbenin şartıdır. Zîrâ nedâmetsiz tevbe sayılmaz. Allâh-ü teâlâ'dan haya ve Allâh-ü teâlâ'ya inâbe, tâate devam, sabır, gerek ibâdetlere karşı ve gerekse musibetlere karşı ve gerekse günahlara girmemek için sabır şartdır. Günahları işlememek için sabır en ziyâde fazîletlisidir. Verâ', zühd, kanâat, hâline razı olmak, hâline şükretmek, ni'metlerini sena eylemek, dâ-
244
TASAVVUFI AHLAK V
AHLÂKI HAMÎDELERİN KISACA TEKRARLARI 245
_*—s___._______---------------------------------------
imâ doğru söylemek, sözünde durmak, emânetleri sahibine vermek, hıyaneti terketmek, komşu kâfir dahî olsa, komşu haklarını muhafaza etmek, yemek yedirmek, her müslümana ((ayırmadan) selâm vermek, amellerini güzel etmek, âhiret sevgisinin güzel olması, dünyaya ve dünya metâına buğzetmesi.-hasenâtı eksik veya tam yapamadım diye ıztırâp duymak, a'zâlarını haramdan ve günahlardan muhafaza etmek, kimseye eziyyet etmemek, belâ ve musibetlere tahammül etmek, dâima Hak'kı gözetmek, Hak'tan gayrisinden îrâz etmek, kalbinde sükûnet hasıl olmak, nefsi arzularından menetmek, nefsi lezzet ve şehvetlerden uzak tutmak, Allah'dan korkmak, Allah'dan ümidini kesmemek, cömert olmak, affedici olmak, haklarından fedâkârlık yapmak, dostluğu güzel yapmak, gayretli olmak, yâni namus ve iffetini korumak, kardeşlerine yardımda, lütuf ve ihsanda bulunmak, kardeşini nefsine tercih etmek, öğüt ve nasîhatçi olmak, iffet sahibi olmak, ihsan sâhı ji olmak, vuslat ümidi, ayrılık korkusu içinde edepli olmak, teslimiyet, tevekkül, şecaat, himmet, fütüvvet yâni cömertlikte ileride olmak, muhabbet-ullah ve muhabbet-i Resûlullahı hiç aklından çıkarmamak, akıllı, düşünceli, ağırbaşlı, teenni sahibi (aceleci değil) olmak, dâima nefsini hesaba çekmek, insaf sahibi olup, adaletten ayrılmamak, hüsn-ü zan sahibi olmak, mücâhedeyi hiç bir zaman elden bırakmamak, münâkaşa ve mücâdeleyi terk etmek, ölümü gözünün önünden ayırmamak, emelini kısaltmak, îmânını dâima yemlemek, dînini güzel bilmek, dîninde fakîh olmak, Kur'ân-ı kerîm'in tefsiri bilgisinde anlayışlı olmak, havâtırı defetmek, istemeyi terk etmek, Allah'dan başka kimseden birşey istememek* fakirliğe giriftar olmak, tazarrû ve tevâzû eylemek, dâima Allâh^ü teâlâ'ya iltica etmek, her zaman ve her işde ihlâs sahibi olmak ki, güzel ahlâkların sonunu ihlâs getirdi.
Demek isteriz ki bu ihlâs olmadıkça birşey olmaz. Onun için ihlâs dersini çok okumalı, thlâs sahibi olabilmek için çok çalışmalıdır. Bununla beraber diğer bütün ahlâk-ı hamîdelerin sahibi olmağa gayret etmelidir ki, Allâh-ü teâlâ'ya ve Resulüne te-karrüb hâsıl olsun. O zaman hiç şüphen olmasın ki, dünya ve âhiret saadeti seninledir. Bu hususta "Sizin bana en sevgiliniz ve kıyamette meclis cihetinden en yakınınız, ahlaken en güzelinizdir" buyurulmuştur. Yine "Mîzâna yâni teraziye konulan
şeylerin en ağın, güzel ahlâktır" ve yine "Ahlâk-ı basene sahibi, derece itibariyle, çok fazla oruç tutup, çok fazla namaz kılanların derecesine erişir" buyurulmuştur.
öyle ise ey kardeş: Nefsini her fena hareketlerden tezkiye ile, ahlâk-ı mezmûmelerden uzak ol. Çünkü bütün hayır ve hasenat, ihlâs ile beraber hepsi bütünüyle ahlâk-ı hamidedir.
Bütün tarikatların gayesi; ibâdetlere devamdır. Bunu da şöyle îzâh etmektedirler: Ubûdiyyete öyle devam ederler ki, gece gündüz bir dakikalarım boş geçirmezler. Mutlaka o anda Mevlânın hizmetiyle meşguldürler. Bunun da imkânı, ancak tâatların en şereflisi olan namazdan, oruçdan, hacdan ve zekâttan hâlî kalmamakla beraber, mutlak zikrullaha devam ile mümkündür.
Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin de işaret buyurdukları gibi, İslâm'ın binası beşdir. Birincisi; kelime-i şehâdet'tir. Sonra sırayla, namaz, oruç, zekât ve hac zikredilmiştir. Amel'lerin efda-linden sorulduğu zaman buyurmuşlar ki, "Ölürken bile lisânın Allâh-u celle ve âlânın zikriyle meşgul olduğu halde Allah'ına kavuş."
Bunda tarikat büyüklerinin de ittifakı vardır. Tasavvuf ve hakikat ehli, "Zikrullah bütün ibâdetlerin eşrefi ve efdalidir" demişlerdir. Zîrâ gerek kalbin tasfiyesi ve gerek nefislerin temizlenip kemâle ulaşması, muhakkak ve mutlaka zikrullah ile kâimdir. Çünkü şâir ibâdetlerle meşgul olan ve gece gündüz kalbini tasfiyeye çalışan kimselerden pek az kimse, tasfiye-i kalbe ve nefsin tezkiyesine erişebilirler. Diğer çokluk, oldukları hal üzere âhirete giderler. Ne kalbleri tasfiye olunmuştur, ne de nefisleri temizlenmiştir. Lâkin zâkirler, zikrullah ile meşgul olanlar, muhakkak nasîbleri kadar kalblerini ve nefislerini temizlemeye muvaffak olurlar. Bu suretle de, Cenâb-ı Hak'ka tekarrüb ve vusul hâsıl olur ve keşf-ü kerâmâta erişirler. Zikrullah, ma'lûm olduğu veçhile, Cenâb-ı Hak'kın gayet muhkem, yıkılmaz bir kal'a-sıdır. Elbette ki bu kal'aya sığınanlar her taarruzdan emîn olurlar ve selâmette kalırlar. Hadîs-i kudsîde buna işaret vardır. Yine Cenâb-ı Hak ve zül'Celâl Hazretleri meleklerine şöyle buyurmuşlar: "Ey meleklerim (Lâ ilahe illallah) diyenleri benim rızâma ulaştırınız, çünkü ben onları severim." Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de "(Lâ ilahe illallah) diyenlere, Hak'km rızâ-
i
v wn s\nı^s\Pt. V
AHLAKI HAM/DELERİN KISACA TEKRARLARI 247
sına manî olacak hiç birşey yoktur!' buyurmuştur. Zîrâ Allâh-ü teâlâ'nın ism-i şerifinin zikr-i şerifi, Allâh-ü teâlânın şerefinden nâşîdir. İş böyle olunca, tâatların eşrefi, ibâdetlerin efdali olan zikrullahı yapabilmek için, yine Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinden istiâne etmek ve yardım istemek mecburiyetindeyiz. Çünkü zikrullah ile iştigâl, ancak Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin yardımlarıyla müyesser olur. Bununla beraber Allâh-ü teâlâ'nın zikrinden gafil olanlardan î'râzetmek, yânî yüz çevirmek gerekir. Ehl-i tarîkati münkir olan gafillerle içtimâ etmek ve onlarla toplanmak pek büyük zaraîlar doğurur.
Bunlar, Cenâb-î Hak'kın Kur'ân'ı mecîd'inde buyurduğu emirlere uygundur. Bundan dolayı Allâh-ü teâlâ Hazretlerine ta-karrüb murad eden kimseye, behemehal ehl-i gaflet ve münkirlerden uzak kalması şarttır demişlerdir. Çünkü nefisler dâima kötülüğe meyyaldirler. Münkirlerden uzak olduğu gibi, nefsin bütün arzularından da kaçıp uzak kalmalıdır.
Şehvet ve şâir lezzetlerden kaçmak ta böyledir. Zîrâ sâlikin nefsin ve şehvetlerin arzularına ittibâ, sebebiyle; şeytan insanı aldatmaya yol bulur. Hem zikrinden ve hem de sülûkünden alı-kor. Nefsin istedikleri şeylerin hepsi nefsânîdir. Şehvetler, hazlar, lezzetler, eğlenceler, hepsi nefsin dâ'vetine icabettir ki yasaktırlar, memn*udurlar. Bunları işleyenler hiç bir zaman Hak'ka yakın olamazlar, rızâsını kazanamazlar, sonra da hüsranda kalırlar. İyi bil ki, nefsin istediği şeyler, hep kalbde kasavet ve tabi-atda zulmet peyda ederler. Nefsin istediğini -velevki ibâdet cinsinden olsun- yapmak dahî caiz değildir. Çünkü bunun altında, yine nefsin çeşitli hiyleleri vardır
Şâir bu hususta demiş ki:
"Nefsin seni birgün bir şehvete çağırırsa, sakın aldanıp ta yapma. Bütün gücünü harekete getirip, nefsin bütün arzularına muhalefet eyle. Zîrâ nefsin arzularına muhalefette senin için büyük ni'metler vardır!'
Kaçılması, yânî uzak olunması lâzımgelen kimselerden biri de, dünyaya meyil ve muhabbet edip, ömürlerini dünya ziynetleri için zâyî eden, ehl-i dünya denilen kimselerdir. Bunlardan kaçmak ve uzak olmak, ehl-i tarîk için şarttır. Zîrâ mikroplar nasıl sârî ise, huylar da böylece sârîdir. Bunlardan kaçmazsak, birgün bakarsınız ki siz de onlar gibi, dünya ehli olmuşsunuz-
dur. Hastalıklardan nasıl kaçılırsa, bu gibi insanlardan daha ziyâde korkup kaçmak îcâbeder. Çünkü onların nail oldukları dünya ni'metlerine tama' eder ve onların ni'metlerinden ve paralarından birşey alırsa, onları sevmeye ve ikrama mecbur olur. İşte o zaman da Cenâb-ı Hak'km gözünden düşer. Buna dâir bir işaret te vardır ki, "Bir kimse zengin birisine, zenginliğinden nâşî ikramda bulunursa, dîninin üçde ikisi gider" buyurulmuştur. Bu ne demektir azîz kardeş! Zenginlik iyi birşey olsa, hiç böyle denir mi? Sonra sâlik, dervîş, sofu, bu dünya adamlarına meyledince, artık fakirliğe razı olmamağa başlar. Bu sefer de fukarâ-yı sâbirîn arasindan kovulur. Artık dünya ile meşgul olmağa başlar. O zaman da işler büsbütün tersine gider. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin bu hususta buyurdukları hadîs-i şerîfde geçen (ta-is) kelimesinin lügat ma'nâsı: helak olsun, yok olsun, nâm-ü nişanı gayb olsun, ayakları kayıp, yüz üstüne düşsün, hattâ ayaklarına batan dikenleri de çıkaramasın,-yâni azabını, cezasını çeksin demektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle felâketlerden korusun, âmîn...
Binâenaleyh, ehl-i dünyânın meylettiği, sevip bayıldığı çok mal mülk, dünyaya meyil ve muhabbetin alâmetidir. Zîrâ bunlara muhabbet etmek, pek büyük bir âfettir. Allâh-ü teâlâ'dan uzak kalmağa alâmettir. Bunları isteyenleri Cenâb-ı Hak kendi başlarına bırakır, dalâlet vadilerinde, cehalet çukurlarında* ten-bellik ve miskinlik içinde perîşan olup giderler. Onun için insanların efdali, kifâf miktarı nasibini alan iffet sahihleridir buyurulmuştur. Çünkü dünya belâ ve mihnet mahallidir. Orada ancak dünyadan uzak olanlar selâmette kalırlar, buyurulmuştur.
Güzel ahlâkın en mühimlerinden biri de, ^llâh-ü teâlâ ve tekaddes Hazretlerine tevbesine sadâkatle vefakâr olmaktır. Çünkü herşeyin sonu Allâh-ü teâlâ'ya rücû'dur. Bundan nâşî dünyâya olan sa'y ve gayreti, mümkün mertebe azaltıp, muhabbeti Allâh-ü teâlâ Hazretlerine hasretmek ve Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin zikrine devam üzere olmaktır. Mahlûkâtını hâli üzere ter-kedip, dünyâ ve âhireti gözünden silip, bütün emellerini unutmaktır. Dünya meşgalesine sebep olan bütün hâtıraları da, mümkün mertebe terk ederek, istikâmet üzere oluncaya kadar sebat etmek, ibâdet ve fikrinde kalmaktır. Kur'ân-ı mübîn'inde, Hak
TASAVVUFIAHLAK V
sübhânehû ve teâlâ Hazretleri buna işaret buyurarak, ölünceye kadar ibâdette devam ve sebatı emir buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz ve sahâbe-i güzîn Hazretleri de ibâdet ve tâatlerine, ölünceye kadar devam ve sebat etmişlerdir.
Birkaç sene ibâdete devam edip de sonra bırakmak, devam sayılmaz. Hattâ ibâdet ve derslerini terk edenler hakkında çok ağır cezalar vardır. Kendini dervîş zannetmek kolaydır; fakat aldığı derslere devam eden acaba kaç dervîş bulunur? Binâenaleyh, sofu kimse ve dervîş odur ki, zikrullah ile o kadar ünsiyet peyda eder ki zikrullah onun her zerresine sirayet etmiş olmakla, o artık gece gündüz dâima her a'zâsıyla zâkirdir. Buna muvaffak olunca, artık onun zikrine hiç birşey manî olamaz. Kur'ân-ı azîm'üş-şânda beyân buyurulduğu veçhile, ne ticâret, ne alış veriş ve ne de başka birşey onu, Allâh-ü teâlânın emirlerine uymaktan ve zikmUahdan alıkoyamaz. 7îrâ Allah korkusu da, sevgisi de, içine güzelce yerleşmiş olduğundan, âhiret mes'ûliyetini müdriktir. Onun için ömürlerini hiç boş yere geçirmeye razı olmazlar. Zikrullahın ma'lûm olduğu üzere cehrî ve hafî diye iki kısmı vardır ve teferruatları da çoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak'kın dok-sandokuz esmâ-ü hüsnâsı vardır; bilemediklerimiz de başka. Bunların herbiriyle zikrullah mümkündür. Fakat Allah lafz-ı şerifi, ism-i a'zam'dır. Doksandokuz ismin ma'nâları, Allah lafz-ı şerifinde mündemiçtir. Zîrâ Allah-ü teâlâ Hazretleri, hem Rahîm, hem Rahman, Mâlik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Gaffar Kahhâr, Afüv, Kerîm, Tevvâb, Cebbar, Settâr, Rab, Ganî, Nûr, Hâdî'dir. Velhâsıl Allah deyince Cenâb-ı Hak'km bütün sıfatlarıyla kendisini zikretmiş olursun. Herhangi bir isimle Cenâb-ı Hak yâd olunursa olunsun, kulun gönlü Allah ile olmadıkça hiç bir fayda hâsıl olmayacağı aşikâr bir şeydir. Gönül ise bir tanedir. O dünyânın bitmez tükenmez işleriyle meşgul olduğu müddetçe, o gönlü Allâh-ü teâlâ'ya çevirmek pek kolay birşey değildir. Hepimiz biliriz ki, şimdi (büyüteç) dediğimiz (pertavsız) vardır ya, güneş tutulduğu zaman elimizi yöneltsek, ışığının düştüğü yeri yakar. Kâğıt ve kav gibi şeyleri hemen ateşler. Daha büyük pertavsızların daha büyük şeyleri de yaktığı görülmüştür. Bunun hikmeti ma'lûm. Kendi sahasındaki güneş hararetini bir noktada teksîf etmesidir. Binâenaleyh, bizdeki Hak'kın ihsâm olan gönül, güneşten çok üstündür. Onu Hak'ka çevirip durduğumuz
AHLÂKI HAMİDELERIN KISACA TEKRARLARI 249
zaman neler olmaz? Fakat bir tencere, ateşin üstünde oldukça kaynamaması mümkün değildir. İşte ateş dünyâdır. Onun içinde bulunduğumuz müddetçe rahat olmaz, kaynar dururuz Ateşten ne kadar uzak olursak o kadar selâmette oluruz. Ateşsiz hayat olmaz, ihtiyâç, zaruret miktarı lâzımdır. Çünkü hayat onunla kâimdir, ihtiyâç ve zaruretten fazlasının ise zarardan başka birşey olmadığı apaçıktır.
:
i!
I \
ill
!ıı! :
¦
250
JASAVVUFİ AHLAK V
İlim ve Zikrullahın Kemâli Devamladır
Şimdi istersen dünyaya dal, istersen Allâh-ü celle ve âlâya dön. Biraz evvel arzettiğimiz gibi, gönül bir tanedir. Hem dünyaya, hem de âhirete dönmesi, ancak ilimde ve zikrullahda kemâle ulaştıktan sonra mümkün olur. Çünkü zikrullaha devamla beraber, şartlarına ve usûllerine riâyet edildiği takdirde büüin__ a'zâlarvezerrelerdaimîşyjgliie-Hak^kı_zikretmeyebaşlarlar. Ondan sonra bu zâkirin Hak'tan ayrılmasına imkân olmaz. Ticaret, alış-veriş ve şâir işler onun zikrine hiç de manî değildir. Zîrâ zikrullah ile beraber Hak korkusu, mes'ûliyet korkusu kendisini istîlâ etmiştir. Bu korkudur ki en kuvvetli ateşleri söndürür. Zâten dünya ateştir. Biz de onun üstündeki tencere gibi. Fakat havfullah olunca dünyanın ateşi onun yanında hiç kalır. O zaman o zâkir ki, içi Allah korkusuyla doludur, dünyanın her nevi' fitnesinden selâmette kalır, öyle ise yapılacak en güzel şey, Cenâb-ı Hak celle ve âlânın zikrine edep dâhilinde devam etmektir.
Cenâb-ı Allah cümlemizi hakîkî zâkirler zümresine ilhak buyursun, âmîn.
Zikrullaha öyle devam lâzımdır ki, bütün vakitlerini zikrullah ile geçirmelidir, öyle ki, kendini de, Hak'tan başka her-şeyi hattâ zikrini bile unutmalıdır. O zaman tam ma'nâsıyla Hak1 ka yönelmiş olur. Birgün Medîne-i Münevvere'de, Saatçi Osman Efendi denilmekle ma'rûf, aslen Buhârâ'lı bilâhare Konya'da mekân tutmuş, şimdi de Medîne-i Münevvere'de ikâmet etmekte olan zâtın ziyaretine gittiğim zaman, birçok kitabların içerisine adetâ gömülmüş gibi mütâlâa ile meşgul gördüm. Bana da bir ki-tab tavsiye etseniz de onunla meşgul olsam dedim. Cevaben, "Teb-tîl yeter" buyurdular. Ben de bunun ne demek olduğunu birden bire anlayamadım. O zaman Kur'ân-ı azîm'üş-şân'daki âyet-i kerîmeyi okudular. Ma'nâsı, "Herşeyden alâkayı kes, yalnız zikrullaha devam et!' demek istemişlerdi.
ILIM VE ZİKRULLAHIN KEMÂLl DEVAMLADIR 2^
Bizim de şimdi dersimiz bu noktaya gelmiş bulunuyor. Âyet-i kerîme mucibince, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine, Cenâb-ı Kibriya böyle emrediyor. Bu tebtîl emr-i celîli, hem zahir, hem bâtın olmak üzere iki kısımdır. Zahir olan kısmı zâkir, hem mahlûkâttan, hem de dünyadan tam ma'nâsıyla yüz çevirip Hak'ka yönelmektir. Bu da ancak, halvetlere devam edip, ibâdetle meşgul olmakla olur. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de ilk zamanlarında (Hirâ) denilen Nûr dağındaki mağaraya çekilip, sessiz sadâsız orada Hâlık sübhânehû ve teâlâya ibâdet ederlerdi. Medîne-i Münevvere'ye teşriflerine kadar bu hal devam edegelmişt|r. Medîne-i Münevvere'de irtihâllerine kadar, her Ramazân-ı Şerîfte î'tikâflarına devam buyurmuşlardır. Onun bu sünneti, biz ümmetlerine de sünnet-i müekkede olarak intikâl etmiş, fakat cenaze namazı gibi, bir beldede bazı kimselerin edâ etmeleriyle diğerlerinden sakıt olan bir sünnettir.
Zübdet'ül-Buhârî mütercimi bu hususta bizleri şöylece ten-vîr buyurmaktadırlar. "Eğer bir belde veya câmi-i şerîf cemâatinden bu î'tikâfı yapacak kimse bulunmazsa, cami veya mahalle halkı, bazı kimseleri para ile tutup bu vazifeyi yapmakla mükellef kılmalıdır ki, gelecek âfetler bununla önlenmiş olur" demektedir.
İkinci tebtîl ise bâtınîdir. Bu da büyük evliyaların işidir ki Hak'tan başka herşeyden kesilerek, tevbe, murakabe ve huzurdan ayrılmazlar. Zahirî olan kesilmek ki, seni Allâh-ü teâlâ'dan ayıran ve meşgul eden herşeyden kesilmek ve kurtulmaktır. Bâtınî olan tebtîlde, Allah-ü teâlâ Hazretlerinden seni ayiran herşeyden ayrılıp, teveçcüh-ü tam ile murakabe ve huzur ilç, huzûr-u İlâhîde kalmaktır. İç âleminde, Allâh-ü teâlâ'dan gayKi herşe-yi terk eden kimse, zahirî haliyle, halk arasında bulunup halkı Hak'ka davet etmek vazifesini uhdesine alır. Peygamberler de böyledir.
252
TASAVVUFI AHLAK V
İnsanlarla ünsiyet ve dervişlik
Cemâati en çok olan, Peygamberimiz (s a.s.) Efendimiz Hazretleridir. Bunun için halk ile ülfet ve ünsiyet etmek Peygamberler huyudur. Kendisiyle ülfet olunamayan kişilerde hayır olmadığı bildirilmiştir. Kendisiyle güzel geçinilen veya kendisi başkalarıyla güzelce geçinen insanlar hayırlı kimselerdir denilmektedir. Bu yol Cenâb-ı Hak'kin kullarına tavsiye buyurduğu pek temiz ve nezîh bir yoldur. Bütün tarikat sahihleri, dervişlerine hep bu güzel yolları tavsiye ederler. Yalnız şartları unutmamak lâzımdır. •
Birincisi, sağlam bir îtikâd.
İkincisi, tevbe-i nasûh,
Üçüncüsü, Hak sahibleriyle helâllaşmak,
Dördüncüsü; şeriat amellerine ciddiyetle sa'y ve gayret gösterip, en güzellerini yapmak.
Beşincisi; münkirâttan ve bid'atlardan uzak kalmak,
Altıncısı; her amelde azimetle amel edip, mezmûm şeylerden ve nefsin arzularından uzak kalmak,
Yedincisi; nefsânî sıfatlardan, şeriatta mezmûm plan habis huylardan tamâmiyle uzak kalmak,
Sekizincisi; tarikatta memdûh ve makbul olan 70 kadar güzel ahlâklarla ahlâklanmak suretiyle tarikat sahibi olunur.
O derviş ki bunlardan uzaktır, ona dervîş adım vermek hatâdır. Zâten beşyüz senedenberi, hattâ daha evvelleri dervişlik kalmamış, herkes yalnız şeyhlik sevdasında olduklarından, bugünkü şeyhler de maal'esef kemâl bakımından noksan kişilerdir. Bunlara şeyh deyip beşlerine takılmak bile doğru değildir. Bizim gençlik zamanlarımızda küçük Hüseyin Efendi (k.s.) nâmında 100 yaşım geçmiş keramet ehlinden bir şeyh efendi vardı. Tekkesini ta'mîre çalışanlara, "Biz yıkılsın diye bakıyoruz, siz de yapmağa çalışıyorsunuz" diye, gününün dervişlerinden her-

