Cimrilik (Bıihl)
Bahîllik mezmûm bir ahlâktır. Bahîl kimseyi, kullar sevmediği gibi Allah (c.c.) de sevmez. Bahîllik, insanın Allah-ü teâlâ-yı bilmemesinden ileri gelir. Hernekadar herkes gibi bahîl de: "Ben Allah-ü teâlâyı bilirim" derse de, ona kulak asma. Eğer Allah-u teâlâ'yı hakîkaten bilmiş olsaydı bahîllik yapmasına imkân olmazdı. Çünkü Allah-ü teâlâ Hazretleri hem rızıkları verendir, hem de çok cömerttir. Atâ ve ihsan sahibidir. En aşağı mükâfatı bire ondur. İhsanının sonu yoktur. Çok verir, hesabsız verir. Lütuf ve ihsanı sayıya gelmez derecede olduğundan, hesapsız verir denilmiştir. Bunun numuneleri de pek çoktur. Şimdi bir insan, birine bir lira verib de on lira alacağını bilirse, hiç o lirayı vermekten sakımr mı? Elbette sakınmaz. Demek ki, bu bahîl kimse Allahı bilmediğinden nâşî, elindeki serveti kaçırmak korkusuyla, ne kendi yer ve giyer ve ne de yedirir ve giydirir. Onun için, bunların Cennette de yerleri yoktur. Fakat ne olursa olsun bu mezmûm ahlâk sahipleri, huylarından bir türlü vaz geçemezler. Eğer bütün insanlar bu huylarla huylanacak olurlarsa paralarını sevip, hayırlara can ve gönülden iştirak edemezlerse, şüphe yok ki, o cemiyetler pek çabuk çöküp izmihlale düşerler ve sıkılıklarının cezasını bulurlar. İşte o zaman başkalarının ya esîri veya kölesi olmaktan başka çâreleri kalmaz.
Bu sebeptendir ki, iki cihan serveri sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, bahîllikten, tenbellikten, erzel-i ömür dedikleri (çok yaşayıp kendi işini kendi göremez hâle gelip, etrafındakilere yük olarak, kendisinden nefret etmelerine sebep olan marazlı uzun bir ömür) âfetten, azâb-ı kabirden dünyâ ve âhiret fitnelerinden Cenâb-ı Hak'ka sığınmışlardır.
Binâenaleyh, insanoğlunun en mühlik dertlerinden biri de sıkılıktır. Ma'lûmdur ki, cesedin hastalıkları çok kere çabuk iyi
i JO
* nun r
olur, geçer ve sahibi de zamanla onu unutur. Nihayet ölüm mukadder ise ölür. Fakat îmânı ve amel-i sâlihleri ve sehâsı sayesinde Cennet'teki yerini bulur. Lâkin bu cimri ve bahîl, zavallı bir kimsedir ki, bu dertten kendisini kurtaramaz. Aynı kanser hastalığına tutulanlar gibi, huyu ile birlikte ölür gider, o huyundan vaz geçemez. Kanserli de ölür, ölür amma şayet varsa îmânı ve güzel ahlâkı sayesinde yeri Cennettir. Şimdi bak bakalım, ikisi bir olur mu? "Gazinin ayağının tozuyla Cehennem ateşi birleşmez" buyurulması, yânî fî sebîlillâh mücâhidlerin Cehen-nem'e girmesi nasıl mümkün olmazsa, sıkılık ile îmân da bir yerde olamazlar. Hem de ebediyyen...
Cimrilik bir belâdır ki, telâfisi mümkün değildir. Bahîl adam, cimri kişi, zâlimlerden daha gaddardır. Onlar zâlimin yapamadığını daha güzel yaparlar. Baksana, hiylekârlarla beraber, bir de verdiklerini başa kakanlar da, aynı zamanda cimri, bahîl ve sıkı kimseler gibi, Cennet'e giremezler buyurulmuştur.
Helâkî mûcib olan sebepleri üç sınıfta toplamışlardır:
Biri, kendisine uyulan bahîllik
İkincisi nefsinin arzu ve hevesine uymak.
Üçüncüsü de; kendini beğenmek, gururlanmak, medh ve senasını istemek gibi şeylerdir ki, hem kendisine, hem de beşeriyete en çok zararı dokunan kimseler demektir. Halbuki, bugünün insanı, tamâmiyle nefs-i nevasına uyup dâima kendini beğenerek, Övünmekten hâlî kalmıyorlar. Fakat Cenâb-ı Hak'kın sevmediği ve buğzettiği üç sınıf vardır ki onlar da, yaşlandıkları halde, hâlâ zina peşinde koşanlarla sıkı ve bahîl kimselerdir. Üçüncüsü de, mütekebbir, mağrur kimselerdir ki, Hak sübhânehû ve teâlâ bunları hiç sevmez. Sevmediği için de Cennet'ine koymaz.
Binaenaleyh, bahîllik ile diğer kötü ahlâklar hiç bir zaman bir mü'minde bulunamazlar. Mü'min,en evvel iyi ahlâk sahibidir, sonra âbiddir, zâhiddir, sahîdir; çünkü, "Cömert insan ma1 lıîm olduğu üzere hem Allah'a yakın, hem Cennet'e yakın, hem de insanlara yakındır. Aynı zamanda Cehennem'den de uzaktadır. Bahîl ise bü'akis Allah'tan uzak, Cennet'ten uzak, hem de insanlardan uzaktır ve Cehennem'e yakındır" buyurulmuştur. Onun için cömert kişi câhil dahî olsa, bahîl olan âlimden, âbid-den daha makbul ve daha Hak'ka sevgilidir. Cennet'in cömert-
137
ler evi olduğunu da unutmamalıdır.
İbrahim aleyhissalâtü ve's-selâm'm, Allâh-ü teâlâ'nın haıî-li oluşunun sebeplerinden birisi de» onun çok cömert ve sahî olduğudur denilmiştir. Sahî insanların azıklarının pek çabuk ve süratle geleceğinde kat'iyyen şüphe yoktur. Hem de Cenâb-ı Hak sahîleri dâima hıfz-u himayesinde bulunduracağından, onların aleyhinde bulunmaması da ayrıca tavsiye buyurulmaktadır. Cömert, Hak'kullaha ve insanların haklarına hürmet ve riâyet edip, malını hattâ canını Hak yolunda feda etmekten çekinmez olduğu gibi, bahîl adam da Allah'ın ve insanların haklarına riâyet etmediği gibi, malını da infâk etmekten korkan ve kaçınan kişidir. Yoksa haramdan kazanıp, haram yerlerde parasını israf eden kimseye cömert denemez olduğunu da bilmek gerektir. Bunun tedâvîsi de, ancak ilim ve îmân kuvvetine ve bir de amelce cömertliğe doğru atılan adımların, ikram ve ihsanların mürüvvet îcâbı sadakaların bol bol verilmesine, bunun için de, cömert kimselerle dost olup onlarm hareketlerini taklit ve tatbik etmekle veya bunlara benzer amellerle mümkün olacağını ümid ederiz.
138
Hırs ve Tama
 4İ Ij^Sl  yAİ & efe» j p
/      "Âdemoğlu için iki vâdî dolusu altın olsaydı,bir üçüncüsü-[ nü isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başkası doyuramaz. \ Allah tevbe eden kullarının tevbelerini de kabul eder." (5/19) İnsanoğlu yaratılışı itibariyle malı ve parayı sevmekten hâ-lî kalmaz. Hele bugünün insanı, dünyanın bitmez tükenmez, yeni yeni ve câzib îcâtları karşısında, zayıf ve âciz kalır, bunlara imrenir. Bilhassa etrafının tesiri altında kalıp ezilerek, kendisini ağır ve tahammülsüz yüklerin altına sokar ve cemiyete ayak uydurma, kendisinden yükseklerin gidişine benzeme yarışına kalkar. Fakat bu sefer ya gücü yetmez veya ömrü. Böylece birçok borçlar altında, kendisini de, mirasçı aile ve çocuklarını da inletir. Halbuki ^kajrâjjyüjken^                          derler. Bir insanda
kanâat olduktan sonra ne dünyada ne de âhirette hiç bir müşki-lâta dûçâr olmaz. Mal ve mülk, bu bedenin sağlık ve selâmetini temin edip, namaz, oruç, hac, zekât gibi, mâlî ve bedenî ibâdetleri yapabilmek ve hemcinsine de yardımda bulunması ıçm verilmiştir. Hac ile zekât ve yardım, ancak zengin olanlara borçtur. İbâdetini yapabilmek için sağlık, kudret ve kuvvetle birlikte, barınabileceği bir mesken, zarurî ihtiyaçlardan sayılır. Bun-larsız hayat mümkün olmaz; ibâdet de yapılamaz. Öyle ise bu
5/19 Keşf-ül Hafâ, II, 2118. hadîs, (Şeyhân, Tirmizî).
HIRS VE TAMA
zarurî ihtiyaçların dışına çıkmamak gerektir. Bunların dışına çıkıldığı takdirde, insanoğlunun gözünü doyurmaya imkân olmadığı görülegelmektedir.
Lâkin bugünün cemiyeti içerisinde yaşamak mecburiyetini duyan her kişide bu hırs, tama ve nisbeten ihtiyaç mevcuttur. Çocukların tahsili, yetiştirilmesi, evlendirilmesi, ev bark yapabilmeleri için zaruret miktarı da olsa bir mükellefiyet içerisinde bulunmak mecburiyeti vardır. Bütün bunlar ibâdet edebilmek niyyetiyle yapıldığı takdirde, ecir ve mükâfatı da çok olur. Hem de maîşet derdi için külfetlere katlanan, gam ve kederlere düşen zavallıların başka birşeyle affolunmayan büyük günahlarının bile affolunacağı bildirilmektedir ki, hem Lütf-u ilâhî olduğu, hem de işin ehemmiyeti anlaşılmaktadır. Bunda da yine, îmân, sâlih amel, ibâdet ve tâatle beraber, âhiret sevgisi ve Hak sevgisinin bulunması şarttır. Çünkü insan bunlarsız ne kadar yorulursa yorulsun eline birşey geçmeyeceği gibi, o azîz ve kıymetli ömrünü de boşuna harcayıp, zâyî ettiği için mes'ûl olacaktır ki, bu mes-ûliyyetten kendisini kurtarması da çok müşküldür.
İki kişi vardır ki kat'iyyen gözleri doymaz. Çok harîstirler. Bunlardan biri ilme, birisi de mala haristir. İlme harîs olan, ilmiyle kendisine ve insanlara faydalı olabiliyorsa ne mutlu ona! Mala harîs olan da böyledir. Fakat ekseriyetle, mal ve zenginliğin insanları tuğyana sevk etmekte olduğu çok görülegelen ve inkârı mümkün olmayan hâdiselerdendir. İnsanoğlu yaşlanır, ihtiyarlar, iş göremez hale gelir; fakat emel ve dünya sevgisi kat'iyyen ihtiyarlamaz. O, hâlâ gençliğindeki emellerinin peşindedir. İnsandaki bu cibilliyetten nâşî, Cenâb-ı Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize, kanâati medh y& sena buyurmuşlardır. Bu sebepten hiç bir zengin veya fakir olmayacak ki, yarınki kıyamet gününde: "Keşke bizlere günlük rızıklar verilseydi" diye temennide bulunmasın. Ma'lûmdur ki zenginlik, mutlaka mal ve paranın çokluğu ile değil, ancak zenginlik, nefsin zenginliği, gönlün zenginliğidir. O nefis ki, Allâh-ü teâlâ'ya sarsılmaz itimâdı vardır. Hem verdiğinin karşılığım çok fazlasıyla vereceğini bilir ve inanır. Hem de Rezzâk-ı âlem olduğuna, kimseyi aç bırakmayacağına kanidir. Böyle bir inanca sahip olan kimse için de zenginliğin ölçüsü, ancak Allâh-ü teâlâ-
140
TASAVVUF! AHLÂK V
mn verdiğine kanâat edip, razı olmaktır. Kanâat eden kimse, hiç bir zaman başkasına muhtaç olmaz. Sonra Allah-ü teâlâ'nın verdiği nimetlere şükretmesini gayet güzel bilir.
Va'z ve nasîhat isteyen kimselere şöyle buyurulmuştur: "Namaz kıldığın zaman son namazınmış gibi kıl, sonra pişman olacağın sözü söyleme ve insanların elindekilere sakın göz dikme!'
Diğer bir nasihatte de şöyle buyurulmuştur: "Allâh-ü teâ-lâ'ya hiç bir suretle şirk koşmayınız. Beş vakit namazınızı kılıp, âmirlerinize de itaat ederek, sözlerini dinleyiniz. İnsanlardan zinhar birşey istemeyiniz!' Bu nasihati tutan o zamanın müslüma-nı, at veya deve üstünde iken yere düşen kamçısını bile "Şunu bana alıverir misiniz?" demekten çekinerek, bineğinden inip kamçısını veya başka birşeyini kendileri alırlarmış. Böylelikle başkalarına külfet ve yük olmamağa ne kadar dikkat ettiklerini göstermesi bakımından ne güzel bir derstir. Bugünün dilencilerinin ve halka yük olmaktan çekinmeyen kimselerin kulakları çınlasın. Müslümanlık hemen, "Aman efendim, versinler" diye, halka yük olmak değil, bil'akis halkın yükünü almak ve onu yükten kurtarmaktır. Yoksa, halka yük olmak kat'iyyen doğru değildir ve çok sakınmak gerektir.
Tama' fakirlik; insanların elindekilerden ümîd kesmek, müstağni olmak, en büyük zenginliktir. Hergün bir melek, "Yâ âdemoğlu, sana yeter olan az, seni tuğyana sevk eden çokdan hayırlıdır" diye nida edermiş. Halbuki bütün dünya bizim, olsa, onun içinden yiyeceğimiz ancak rızkımızdır. Geri kalanın hesabı ise "Nereden kazandın, nerelere harcadın?" denince, hesabın ne demek olduğu pek güzel anlaşılır. Kazanırken haram karıştırmamak, sonra da onu Hak'kın rızâsı olmayan hiç bir yere, israflara harcamamak, pek de kolay birşey değildir. Helâlinin hesabı olduğu gibi, haramının da cezası çok büyük ve neticesi de Cehennem olduğu aşikârdır. Binâenaleyh, bu hususta en güzel yol kanâattir. Onun için, emelini bir aydan fazlasına uzatmamak lâzımdır. Kalbini de bir aydan fazlası için meşgul etmemelidir. Daha doğrusu, olduğu günden başka günleri düşünmemek ve nihayet üç günden fazlasıyla ne kendini ne de gönlünü meşgul etmemek daha evlâdır. Zîrâ, emel uzayınca kanâatteki izzet ve fazîletden eser kalmaz, kuru bir lâftan ibaret kalır. Bu yüzden gönül de kirlenir. Bu da insanı tabiî olarak hırs ve ta-
HIKS VE TAMA
141
mâa sürükler. Sonunda da tama', tabiat halini alır. Buna tabiat-ı saniye derler ki insanda ikinci bir huy olarak kökleşir kalır; bir daha da ondan kurtulmak imkânı olnu - Dostlarla arayı açar, günahlara katlanır ve bir çok zilletlere ma'rûz kalıp, onlara da tahammül etmek mecburiyetinde kalır ki çok kötü ve çirkin bir akıbettir. İzzetin yerine zillete düşmekle beraber, ahlâkı da o nis-bette kötüleşir. İşçilerine karşı bağırıp çağırmak, icâbında sövüp saymak ve dövmek gibi çirkin hareketlere muztar olur. Bakarsın ki bu sefer de sana karşı bağırıp, sövmeler ve belki de dövüp, öldürmeye kadar yeltenenler olur ki elbette bütün bunlar insan olana yakışan şeyler değildir. Sebebi ise hep tama ve hırstır. Yâni, kanaatsizliğin neticesidir.
İbn-ü Semmâk (r.a.) der ki, uzun emeller, ümidler. kajbi ve ayağı jjağlayan birer iptir. Yâni, kulun Hak'ka yol bulmasına manîdirler, lama' ve hırs, -Allah esirgesin- insanın elinden dîninin gitmesine de sebeb olur. İnsanın ihtiyaçları dâima birbirini kovalamaktadır. Eğer, bunları elde edeceğim diye uğraşırken günler geçer aklını başına toplayamazsan, bir de bakarsın ki Hazret-i Azrail (a.s.) kapıya gelmiştir. Artık herşey sona ermiştir. O da muradına ermeden bırakıp gitmiştir. Evet gitti amma ne yazık ki eli de boş, cebi de. Artık âhiret âleminde hâli nice olur bilinmez. Tama insanın burnuna geçirilen bir ipe benzetilmiştir. Onu istediği tarafa çekip sürükler. Bu da dünyâ sevgisinin alâmetidir. İşte bu emellere ve tamâ'lara ihtiyaç duymadığın zaman, yânî kanâate razı olduğun vakit, hayat senin için çok hayırlıdır. Ömrünün ve vaktinin değerini vermiş olursun. İşte bu nasîhat sana çok va'z ve nasîhat dinlemekten daha hayırlıdır.
Hırsın ilâcı da şu üç şeye bağlıdır: Sabır, ilim, amel. Birinci ameldir ki, herşeyde yeme, içme, giyme ve mesken gibi zarurî ihtiyaçlarda dahî iktisâda son derece riâyet lâzımchr. İktisâda riâyet eden hiç bir zaman fakîr olmaz. Zenginlik ve fakirlik hâlinde bile kanâat, rızâ; gazap hâlinde de adalet; gizli ve aşikâr hallerinde de, Allah korkusu (Haşyetullah), necat, saadet ve selâmet alâmetidir. Hem de iktisâda riâyet edenleri, Hak sübhâne-hû ve teâlâ Hazretleri zengin eder. İsraf edenleri de fakîr kılar. Allâh-ü teâlâ Hazretleri kendini dâima zjkrgdenleri sever.
İkincisi; Allâh-ü teâlâ'ya sağlam bir ıtimâd gerektir ki bütün mahrukatın rızıklarını veren O'dur. Allah'dan korkanların
142
TASAVVUF! AHLÂK V
nzıklan daha bol ve umulmadık yerlerden kendilerine ihsan edilir. Sıkırıtı ve meşakkatlerinden de çabuk kurtarılır. Kanâatte hem hürriyet ve hem de izzet vardır. Tama' da ise zillet ve hakaret vardır. Onun için demişler ki, istediğin kimseye muhtaç olursan, onun esîri olursun. İstediğine de ihsan ile verirsen, onun emîri olursun vesselam.
Üçüncüsü; İyi düşün, hıristiyanlar gibi mi yaşamak istersin, yoksa Peygamberlerin hayâtı gibi mi? Öyle ise dünya işlerinde dâima kendinden aşağısını gör ve hâline şükret. Âhiret işlerinde ise kendinden yüksekleri gör, sen de onları geçmeye çalış. Zîrâ dünya fânî, âhiret ise bakîdir. Hiç bir aMh insan bakî olan âhireti, fânî olan dünyaya değişmez. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklık nasîb eylesin, âmîn.
NE/İS VE ŞEHVETİN ARZULARINA MEYL
143
Nefis ve Şehvetin Arzularına Meyletmek
Haram olan şeylerden kaçmak, tabiatiyle her müslümanın başlıca vazîfelerindendir. İbâdetten lezzet almak, feyzlerinden istifâde etmek ve islâm'da yükselmek için; ibâdetlerin yanı, sıra haram olan, günah sayılabilecek her türlü hareketlerden, işlerden, kazançlardan sakınmak, korkmak ve kaçmak şarttır. Haram ve günah olan herşeyden ve hattâ mekruhlardan bile son derece korkup kaçmak lâzımdır. Zîrâ bu, günah, haram ve mekruh olan yasaklar, adetâ bir değirmeni çevirecek suyun çarklara gelmesine manî olan deliklerdir ki, suların kaçmasına sebep olurlar da, değirmenin işlemesine; yânî taşların dönmesine engel olurlar. Bunu evinizdeki elektriğe de tatbîk edersiniz, hattın herhangi bir yerindeki kesiklik veya kopukluk veya kontak yapması, evimizdeki lâmbalara veya araçlara cereyanın gelmesine nasıl manî olursa, ibâdetlerimiz de aynı şekilde susuz kalan değirmen veya karınlıkta kalan bir eve benzetilmiştir ki çok doğrudur. Çünkü İslâmiyet bizden yalnız ibâdet istemiyor. Hem ibâdeti yapacak, hem de günahlardan kaçınmaya son derece dikkat edeceğiz. Bunun için günahları ve kerahetleri iyice bilmek ve onlardan uzak kalmak gerektir. Bu da kâfî değildir; aynı zamanda zâlimlerin, dinsiz ve kâfirlerin bütün hareketlerinden, yeme, içme, giyme ve şâire gibi âdet ve hareketlerine benzememeye çalışmak ve kaçınmak çok mühimdir. Zîrâ gerek kâfirlerin ve gerekse zâlimlerin hat ve hareketlerini beğenmemek ve onlara kat'iyyen meyletmemek lâzımdır ve şarttır. Meyletmek netîce i'tibâriyle onlara uymayı ve onlarla beraber olmayı îcâb ettirir. Ma'lûmdur ki, eğilen bir şeyin yıkılması mukadderdir. Binaların, minarelerin bir tarafa meyledip eğilmesi, onların yıkılacağına alâmet değil midir? Bu da kâfî değildir. Helâl veya mubah olan yânî, yenmesinde, giyilmesinde günah bulunmayan şeyleri de helâl olduğu halde, ara sıra terk ederek, nefsin arzularına manî olmak ve he-
144
TASAVVUF! AHLAK V
lâl dahî olsa, her isteğini vermemek suretiyle nefsi terbiye ve ıslaha çalışmak ta vazifelerimizden ma'dût değil midir? Fakat bu da kâfî değildir. Bir de hamiyyet, mürüvvet ve sehâvet icâbı hayırlara sevk edip, bahîllikten, sıkılıktan, cimrilikten de nefsi kurtarmak ve bi'1-fiil hayır işlerinde çalışmağa cân-ü gönülden atılmak lâzımdır. Ne utanmak, ne sıkılmak ve ne de, zorla değil yalnızca Allah rızâsı için aşkla çalışmaktır. Çünkü her kim kendini, kime benzetirse, onlardan sayılacağı ma'lûmdur. Haramlar sebebiyle alışılan, israf, nefs-i hevâ ve şehvetlerin esîri olup, canlarının her istediğini yapan, harama, helâla, mekruha, müfside bakmadan, hemen dünyasını elde etmeye çalışan insanlarla düşüp kalkan kimsenin, netice itibariyle, tıpkı onlar gibi olacağı ve belki de onları bile geçeceği me'mûldür. Onun için kötü kimselerle düşüp kalkanların sonunun kötü olacağı, iyi insanlarla düşüp kalkanların sonunun iyi olacağından şüphe edilemez. İyi kimseler Allah-ü teâlâ'ya tam ma'nâsıyla mutî, günahlardan da son derece korkup kaçan ve Resûlullah'ın (s.a.s.) sünnet-i seniy-yelerine de sımsıkı bağlı olan kimselerdir. Bunun mukabili olan itaatsiz kişi de, hem kötü ve hem de Hak sübhânehû ve teâlâ-nın sevmeyip buğzettiğidir.
Fenalıkların, tehlikelerin başı üç şeyde toplanır. Birisi: Tam bir cimrilik ki, bunun fenalığını söylemeye lüzum yoktur sanırım. Çünkü cimriyi şimdiye kadar kimse sevmemiştir. İkincisi: Nefs ü hevâsına uymaktır. Nefs ü hevâlarına uyanların akıbetleri de her zaman görülmektedir ki, çıkmaz bir yoldadırlar ve son durakları Cehennem olsa gerektir. Zîrâ nefs ü nevalarının arzularına uyanlar, nihayet Allah-ü teâlâ'nın emirlerini dinlemez ve yasaklarından da kaçamaz olurlar. Sonunda bakarsınız ki maazallah dinden ve îmândan çıkmıştır da haberi bile yoktur. İnsanlar, hayvanlar gibi hür değildir. Nefs ü hevâ ise, her istediğini yaptırmak ister. O zaman da hayvanlar mertebesine düşürür ki bunun da, tabiatiyle insan olana yakışmaz olduğu her akl-ı selîm sahibine malûmdur. Binaenaleyh nefs ü nevaya uymak, her günahın her fenalığın başıdır. Netîcesi de vehâmettir. Üçüncüsü: Kendini beğenmektir ki bu da, nefs ü hevâya uymanın bir eşidir. Yânî şu üç şey, bahîllik, nefs ü hevâya uymak, bir de kendini, kendi rey ve hareketlerini beğenmektir ki bundan da, baş-
kalarını dâima aşağı görmek ve onların hiç bir hareketlerini beğenmemek çıkar. Bu suretle de cemiyette ahenk ve nizâm olamaz. O isterki hep benim dediğim olsun. Halbuki bunu Peygamber (s.a.s.) bile yapmamıştır. Uhud muharebesinde kendi re'yi, müdâfaa iken, cemâat düşmana karşı çıkış yapmayı istediler-o da ekseriyetin re'yine hürmetle "pekiy" deyip harp elbiselerini giydi ve onlara muvafakat etti. Yoksa, ben Peygamberim, beni dinleyiniz de evlerimizden müdâfaa ederek düşmam zararsız hale getirelim diyebilirdi; fakat bunu yapmadı. Hem bize müşavere yapmayı öğretti, hem de cemâate uymayı. Binâenaleyh şehvetinin ve nefsinin arzularına meyletmek, helâl şeylerde dahî olsa, birçok israflara ve fenalıklara yol açar ki ne biter, ne de tükenir. İnsanın o azîz ye kıymetli ömrü de boş yere zâyî olur gider, önün için büyüklerin sözlerini dinleyip, Allâh-ü teâlâ'nın istediği gibi itaat edip, dünyasını da, âhiretini de mâmur ederek ve öylece temiz, pâk bir halde bu fânî dünyâdan ayrılmak gerekir vesselam.
Baksanıza, büyüklerimiz bize bu dünyâyı nasıl ta'rif ediyorlar. Dünyadaki hayatımız için îsâ aleyhisselâm "Üç gündür" demiş. Bunun da birisi geçti, birisi de gelecektir ki erişilip erişile-meyeceği meçhuldür. Biri de bugünümüzdür ki bunu ganîmet bilmek gerektir!'
Sahâbe-i kirâmm ileri gelenlerinden Ebû Zer-i Gıfârî (r.a.) Hazretleri de: "Dünya üç saatten ibarettir. Biri geçti, bir daha ele geçmez; biri de gelecek, kavuşup kavuşmayacağını bilmezsin. Biri de içinde bulunduğun saattir ki ancak onun kıymetini bil. Çünkü ölüm her saat gelebiliri'
Bir büyük de demiştir ki, "Dünyâ üç nefesden ibarettir. Birini aldık, gitti. Birisi de alacağımız nefesdir ki, henüz alıp ala-maycağımızı bilemeyiz. Belki onu almaya fırsat bulmadan ecelimiz gelip, o nefesi almadan bizi alır gider. Binâenaleyh elindeki nefesin kıymetini bil de, onu Hak'km tâatine sarf eyle!' ölmezden evvel eğer akıllı isen, Hak'tan ve Allah'tan zerre kadar ayrılma. Hak'kı bulursan her isteğine nail olursun. Eğer Hak'kı bulamazsan, herşeyden mahrum kalırsın vesselam.
IHO
tsi&sxr r \jı ı
Çalgı Dinlemek ve Günahı Mûcib Olan Yasak Yerlerde Bulunmak.
Çalgının her nev'i insanın ömrünü zâyî eder. Hem de zevkti safa âlemlerine daldırıp, küçük, büyük günahların hepsini işletir. Çünkü çalgıların bulunduğu yerlerde ekseriyetle içki de bulunur. İçki ile çalgı birleşti mi artık herşey ve her günah işlenir, düşünme filân kalmaz. Bugünkü çalgıcıların hâli meydanda. Onların yanlarında, Allah'tan ve Peygamberden bahs etmek adetâ çılgınlıktır. Bunların yanlarında bulunup çaldıklarını dinlemek, nefsin azmasına sebeb olur. Sonra bir daha hakkından gelemezsin. Seni zikrullahdan ve ibâdetlerden alıkoyar ve şeytana arkadaş eder. Hattâ onların yüzlerini bile görmeden, radyolarda ve televizyonlarda seyredip dinlemek de günah olarak kâfidir. In-sanın vakitlerinin ve ömrünün ziyama ve hem de günaha girmesine sebeb olurlar. Çünkü bu zevk-ü safa âletleri, kalbleri karartır, katılaştırır ve içerisinde münafıklık bitirir. Tlpkı yağmurların, otların ve ekinlerin bitmesine sebep olduğu gibi. Bu çalgıyı çalmak veya dinlemek de, böylece gönüllerde nifak, yani münafıklık yaratır. Münafık ise, insanların en fenâsıdır. Münafıklık gizli, görünmez bir zehirdir. Ağına düşenleri de, kendisini de öldürür. Cehennem'deki yeri de en aşağıdadır. Dans, balo, plaj ve deniz âlemleri, çalgılı ve içkili yerlerde bulunmak ve oralarda oturmak, yemek yemek, çıplak ve hayâsız kadınların yanlarında bulunmak, ahlâk-ı mezmûmelerin en büyüklerindendir. Bu gibi yerlerden, oraların müdavimlerinden son derece sakınmak ve onların yanlarına kat'iyyen sokulmamak gerektir. Zîrâ, müs-lümanlığa yakışmaz. Hem ayıptır, hem günahtır, hem de insan onlara baka baka birgün görürsün ki onlara benzemiştir. Onun için; "Üzüm üzüme baka baka kararır" diye atalarımızın söylemiş oldukları hikmet dolu vecîzeyi sakın yabana atma. İyilerle konuşmak, onlarla oturup kalkmak, insanı iyiliğe, bunun aksine zevk-ü safâsına düşkünlerle, günah yolunu tutanlarla düşüp kalkmak, maazallah inşam nihayet helake götürür. Onun için aman kardeşim kulağına küpe olsun; sakın günahkârların yanına sokulma ve dâima iyi kimseleri bul ve onlarla düş kalk, selâmet ancak bundadır, vesselam...
147
Hırsızlık
Hırsızlık, herkesin nefret ettiği bir huydur. Hırsızlık ufaktan, yânî, ufak şeylerden başlar. Çocuğun çaldığı bir yumurta hikâyesi meşhurdur. Çalman şey kıymetli veya kıymetsiz olabilir. Maksat o işin istenmesindeki fenalıktır. Yankesicilik de hırsızlığın bir nev'idir. Bunların fenalığı hakkında uzun boylu yazmaya lüzum yoktur. Yalnız insanları üç sınıfa bölmüşlerdir:
Birincisi; Âbid, zâhid, sofu, kimseye zararı dokunmaz, bilakis herkese elinden geldiği kadar maddî ve ma'nevî yardımda bulunur kimseler ki, bunları meleklere benzetmişlerdir.
İkincisi; bu kısma dahil kimselerin, kimseye faydaları olmasa bile, zararları da yoktur. Bunları da cemâdâta, yânî taş, toprak gibi zararsız olanlarla, dağlarda, ormanlarda kendi başlarına geçinen hayvanlara ve kuşlara benzetmişler ki, bunlar da ibâdet ve tâat bilmeyen ve günahlardan kendilerini koruyamayanlardır.
Üçüncüsü de; Akrep, yılan, fare ve bunlara benzeyen şâir canavarlar ve zararlı hayvanlardır ki, işte insanların yaramazlarını da bunlara benzetmişlerdir.
Şimdi bize düşen iş, melekler gibi olamasak bile, hiç olmazsa insanlara zararı dokunmayan hayvanlar kadar zararsız olmayı, yılan, akrep gibi zararlı hayvanlar seviyesine düşmemeyi bilmektir ki, tavsiye edilen de budur.
Bana kalırsa, bu hırsızların daha bir kötüsü vardır. O da, insanların en azîz ve bir daha ele geçirmesi mümkün olmayan vakitlerini çalmaktır. Onun için büyüklerimiz çok konuşmaktan bile bizleri men' etmişlerdir. Zîrâ çalınan mal ve paraların tekrar kazanılması ve telâfisi mümkündür. Eğer parası çoksa, çalmana pek önem vermez ve müteessir de olmaz. Fakat, "Vakit nakiddirî' diyen bir atalar sözü vardır ki, geçen, yânî zâyî olan vakitlerin bir daha ele geçemiyeceğinin ifâdesi bakımından çok
148
yerindedir. İşte insanın vakitlerini çalan hırsız ise, çok zararlı bildiğimiz yılan ve akrepten çok daha fenadır. Zîrâ yılan ve akrep, insanı sokup, zehirleyip de öldürseler, nihayet eceli gelmiş, çatmış, va'de yerini bulmuştur. Fakat, bu dünyâya gelmekten mu-rad ise, ma'rifetullahın kesbi ve kulluk vazifelerini, ibâdât ve tâ-atım yapıp, melekler gibi Hak'kın rızâsını kazanmak ve Cennetteki yerini bulmaktır. Bu ma'nevî hırsız ise, bir daha ele geçmesine imkân olmayan bu hayatı, kahvehane, gazino, sinema, radyo, televizyon başlarında, çalgı dinlemek, oyun oynamak suretiyle zâyî etmekte; kendisine sayısız nimetler veren, bu mülkün hakîkî sahibi olan Allâh-ü teâlâ'yı tanımadan ve ona kulluk ve şükran vazifelerini yapmadan, yılanlar gibi herkesi sokarak, köpekler gibi ısırarak, yırtıcı canavarlar gibi önüne gelenle kavga gürültü çıkararak yaşamak, hiç insana ve bahusus müslümanım diyen kimseye yakışır mı? Elbette yakışmaz.
öyle ise azîz kardeş, hilkatten maksad, Hâlık'ı tanıyıp, O'na kulluk etmektir. O'nu tanımak ve kulluğunu yapabilmek için de, dînî bilgilerini artırmak gerektir. Yoksa kahve, sinema köşelerinde, zevk ve safa peşinde dolaşmak çok yanlıştır, tnsan kendini dinsiz kâfirlere veya hayvanlara benzetmektense, Peygamberler yolunu, sâlihler, âbidler izini seçip, dünyâdan tertemiz olarak, göz yumup göçmesi ne büyük bahtiyarlıktır.
Cenâb-ı Hak cümlemizi muzır hayvanlar gibi değil, belki melekler gibi olan kullarından eylesin, âmîn.
Hırsızlar para kazanmasını bilmedikleri için veya aç kaldıklarından dolayı hırsızlık yapmazlar. Bu huy onlarda bir san'at ve bir alışkanlık hâlini almıştır ki tehlikesi çok büyüktür. Fakat bu adamlar, bunların hiç birine kulak asmadan yine yapacaklarım yapmaya çalışırlar. Nihayet yakalanırlarsa, bir müddet hapishanede yatıp çıkarlar. Zâten çok kere böyle bir barınacak yere de ihtiyaçları olduğundan dolayıdır ki, pek çoğu hapis olmaktan korkmazlar. Orası onlara adetâ bir misafirhane veya bir barınak gibidir. Hattâ, bilhassa soğuk kış günlerini daha sıcak ve daha rahat bir yerde geçirmeyi hesaplayarak, kaç aylık bir hapis cezası giyeceklerini de bir hukukçudan daha iyi bilirler ve ona göre cürümlerini işlerler. Çıkınca yapacağı iş tevbekâr olmak değil, yeniden kimin canım yakacağım tasarlamak ve çalışmaya baş-
HIRSIZLIK
149
lamaktır. Bilgisiz de değildirler. Bu sahada seni de beni de okuturlar. Fakat "Can çıkmayınca huy çikmaz" derler ya... Binâenaleyh bunları hırsızlıktan menetmek için ellerini kesmekten başka çâre yoktur. Hele bu cezayı bir tatbik edin bakın, bir daha hırsızlık vak'ası duyulur mu? O zaman hem diğerlerine ibret-i müessire olur, hem de insanlar bunların şerlerinden kurtulmuş olurlar. Üç beş hırsızın elini kesmekle bütün insanların selâmetini temîn etmek,her akl-ı selîm sahibi için en doğru yoldur. Onları hapishanelerde bir müddet saklamanın ve boş yere doyurup beslemenin hiç bir faydası olmadığı görülegelen hâdiselerdendir. Bir de bu gibi insanları mecburî hizmet cezasına tabî tutarak kamu işlerinde çalıştırmak ve oradan dışarı çıkarmamak lâzımdır. Meselâ, adalardan birinde, bunlara böyle bir yer hazırlayıp, yakalananları hemen oraya sürüp, çalıştırmak, gerek sanâyî işlerinde ve gerek zirâat işlerinde, bunlardan faydalanmak mümkündür. Cenâb-ı hak cümlemize iyi huylar ve ahlâklar nasîb eylesin, âmîn.'
Bir de işçi çalmak, talebe çalmak, derviş çalmak gibi çirkin huylar vardır ki sahiplerine çok ağır bir lekedir. Bir şeyhin gözünden düşen derviş, bütün şeyhlerin gözünden de düşeceği gibi, Allah her yerde o AUah'dır. Öteki şeyhin Allah'ının başka olmadığı ma'lûmdur. Bu hem enâniyet, benlik, varlık iddiasıdır, hem de başkasının evlâdına göz dikmektir. Kendi meziyetlerini sayarak, zavallı dervişi kandırmanın, bir kızı kandırıp kaçırmaktan daha fena olduğunu bilmek gerektir. Hiç bir fakîr çocuğuna rast gelinmemişdir ki, zengin bir adama kaçıp onun çocuğu olsun. Herkesin kendi ocağı kendisine gül gülistandır. Bunu böyle bilmeyip de, babasını, ailesini bırakarak, başka baba arayan ve kaçan kimseye, artık bilmem ne dersiniz?
150
TASAVVUF! AHLÂK V
İFTİRA, BÜHTAN, KAZF
151
İftira, Bühtan, Kazf (Namuslu Bir Kişiye Zina İftirasında Bulunmak)
 <
 öy).
 j ıi;ı hı#
"Namuslu ve hür kadınlara (zina isnâdıyla) iftira atan sonra (bu babda) dört şahit getirmeyen kimseler (in her birine) de seksen değnek vurun. Onların ebedî şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsikların tâ kendileridirler." (5/20)
İnsanın, hakikatini gözüyle görmediği halde, bazan şek ve şüphe üzerine hüküm vererek şöyledir, b jyîcdir diye bir kimsenin aleyhinde söz söylemesi, şer'an da, dînen üe, aiıiâkan da zem-medilmiştir. Bir de bu hareketi, iffet, namus, şeref ve haysiyyete taalluk ederse, günah, kötülük, fenalık da o kadar şi:i letli ve mezmûm olur. Kat'iyyen insana yakışan bir tutum debidir. İnsanlar hiç bir zaman ayıp ve kusurlardan hâlî olamazlar ama, bu gibi kusurların ifşası ve açıklanması ne kadar ayıp ve çirkin ise, bir de gözüyle görmeden ve bilmeden kuru bir zan üzerine konuşulan sözlere iftira derler ki, ayıpların ve hatâların en büyüğüdür. Halbuki, insana ve bahusus müslümana yakışan en güzel yol, hatâ, kusur ve kabahatleri, mümkün olduğu kadar örtmek, görmemezlikten ve bilmemezlikten gelerek, o kusurun ve kabahatin örtülü kalmasına çalışmaktır. Meselâ, uyuyan bir kim-
5/20 Nûı Sûre    j ¦¦
senin üstü açılıp da, bazı edep yerleri meydana çıkmış olsa, onu gören insana yakışan şey derhal onun üstünü örtüp, hem üşümesini önlemek, hem de ayıplarının örtülmesine yardım etmektir. Hal böyle iken bunu yapmayıp da, uyuyan kimsenin üstünü açmak, edeb yerlerinin görünmesine sebep olmak, tabiatıyla daha çok çirkin bir hareket ise, bir müslüman kardeşinin ayıplarını meydana çıkarmak da, ondan daha çok affolunmaz bir hatâdır, kabahattir,
Bir de bu yetmiyormuş gibi, görmeden, bilmeden, başkalarının sözlerine bakıp da, iftirada bulunmak, acaba ne demektir? İftiraların çeşitleri pek çoktur. Ama, en çirkini namus ve iffet hakkındaki iftiralardır. İnsan bir kere düşünse ki, birisi kendisinin yapmadığı birşeyi, yaptı diye iftira edip söylese, ne kadar üzülür ve rahatsız olur. Elinden gelse o adamı öldüreceği gelir de, sonra bu çirkin işi nasıl olur da başka bir din kardeşine yapmaya, söylemeye cesaret edebilir?
Demek ki insanların içinde insan kılığında çok kötü kimselerin bulunabileceğini unutmamalıdır. Bunların şerlerinden dâima Cenâb-ı Hak'ka sığınmayı vazife bilmelidir. Bu müfteriler hakkında Cenâb-ı Hak'kın cezası çok ağırdır. Her da'vâya iki şâhid kâfi olduğu halde, zina dâ'vâsındakî fi'li dört şâhidle is-bât etmek mecburiyyeti vardır ki, bunların dördünün de zina fiilini bizzat görmüş olmaları şarttır. Böyle dört şâhid ile isbât edilemediği takdirde, müfteri durumuna düşen kimseye seksen değnek (Had) ceza sopası vurulması ve bir de hiç bir yerde, hiç bir zaman, ölünceye kadar şâhidliğinin kabul olunmaması emredil-mektedir ki, iftira fi'li nin ne kadar çirkin ve mezmûm olduğunu düşünün artık!
Müslümanın dâima ağır başlı, sakin ve temkinli olup, her söze ehemmiyet vermemesi ve bahusus bu gibi rivayetleri yayardan elinden geidifc kadar menetmeğe çalışması ve böylelerine nasihatle bu yoldaKi hareketlerinin doğru olmadığını onlara bildirmesi lâzımdır. Onun için müslüman dâima nefsiyle, şeytanıyla mücâdele ve muharebe hâlinde olduğunu bilmeli ve onların oyunlarına gelmemeye gayret etmelidir.
Cenb 1 H-k .-iimlcrnıVi fena ve mezmûm huylardan, ahlâklardan ve bâhusû= ifıirâ denilen bu adîlikten muhafaza buyursun, âmîn. Bi-hürrnet-i sc yid'il-mürselîn...
152
TASAVVUF! AHLÂK V
Seb ve Şetm
(Sövüp Saymak, Kerih ve Kabîh Söz Söylemek)
Sövüp saymanın fenalığını bilmeyen yoktur. Çok cahilane bir harekettir. Bu gibi hareketlerle övünmek de ayrıca cahilliğin en fenâsıdır. Birakis böyle bir hareketin veya âdetin sahibi utanıp bir daha onu yapmamağa gayret etmelidir. Meselâ, biri size sövüp sayarsa hiç buna razı olmanız mümkün müdür? O zaman kavga dövüş başlar, sonunda da ölüme veya zindana gitmekten biri ortaya çıkar. Yazık değil mi? Bu sövüp sayan kimseye "Mâ-şâallah, ne iyi ettin" diyen olmaz. Bahşiş veya mükâfat da vermezler; hattâ bu hareketimizi kimse beğenmez. Belki de çok çok ayıplarlar ve şerrinden Allah'a sığınırlar. Şimdi size sorarım, insanlık bu mudur? Onun için müslüman kat'iyyen sövücü, sayıcı, bağırıp çağına olamaz ve edebe mugayir, çirkin sözler söyleyemez. Hattâ, Bedir muharebesinde ölen küffârın leşleri bir kuyuya atıldıkları vakit, ashâbdan bazı kimseler, onların aleyhlerinde sebbetmişlerdi. Bunu duyan Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin onları bu sözlerden menetmiş olduklarını, İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, İhyâ-ü Ulûm'ün üçüncü cildinde seb bahsinde zikretmektedir.
Ayrıca büyük zâtlardan biri kölesine, yaptığı hatâlardan nâşî darılırken aynı zaman da sövüvermiş. Bunu duyan Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri ona, "Bir daha böyle yapmayın" diye tenbih-de bulunmuştur. O zât da, bu hareketine pişman olarak hemen o köleyi âzâd etmiştir.
Görülüyor ki sövmek pek çirkin bir şeydir. Efendi insan, hiç bir zaman kötü sözü ağzına almaz. Zîrâ bunlar hep gönüllere zarar veren hallerdir, hâdiselerdir. Onun için bu gibi çirkin, lâyıksız sözleri ağzına almamak en doğru yoldur. Bu kötü sözlerin efrâd-ı aile, bahusus yeni yetişen çocuklar üzerinde çok büyük te'sirleri vardır. Dolayısıyle onlar da büyüklerinden görüp,
SEB VE ŞETM
153
duydukları bu çirkin şeyleri, tabiî bir halmiş gibi kabul eder ve alışırlar. Çocukların terbiyesinde ana ve babanın hal ve hareketlerinin pek büyük te'sirleri olduğu unutulmamalıdır. Temiz, ne-zîh, kibar, edîb ailelerin çocukları da, mekteb, medrese görmeseler bile yine edîb, nezâh, kibar ve temizdirler. Sebebi ise malûm. Binâenaleyh, ebeveynin bu hususta çok dikkatli olmaları ve hattâ, eğer çocuk dışarıdan bazı uygunsuz şeyler öğreniyorsa, derhal önüne geçici sıkı tedbirler almak da lâzımdır. Kötü arkadaşlardan son derece sakınması ve korunması hususunda uyarmak çok mühimdir. Bunun ihmâli, çok acı neticeler vereceği şüphesizdir. Bu gibi çirkin sözlere, edebe mugayir, ahlâk-ı is-lâmiyeye muhalif şeylere alışanların, bunu kolayca terkedeme-dikleri de hep gözlerimizin önündedir. Kendimiz dahî alışageldiğimiz şeyleri hemen bırakabiliyor muyuz? Meselâ, en kolay olan sigara, kahve ve emsali gibi lüzumsuz hattâ zararlı şeyleri; hattâ gayr-i islâmî gazeteleri okumaya alışmış bir insan bile onları bir türlü bırakabiliyor mu? Halbuki zararlarım bizden daha iyi bilmektedirler; çünkü zararını bi'1-fiil görmektedirler. Öksürük, nefes darlığı, uykusuzluk hep bu kötü alışkanlıkların cezaları değil midir? Fakat gel de anlat.
En fenası, göz, kulak ve bahusus ağız yollan hep kalbin yollarıdır. Kalbe iyilik veya kötülük bu yollardan girer. Bunlar muhafaza olunmadıkça, kalbin, gönlün muhafazası mümkün değildir. Halbuki, Cenâb-ı Hak'kın nazarı, kulunun ne kılığına, ne kıyafetine ve ne de bilgi ve servetinedir. Hak'km nazargâhı ancak kulun kalbidir. Binâenaleyh onu muhafaza etmek herşey-den daha mühim ve evlâdır. Zîrâ kirlenen bir gönlü temizlemek pek kolay birşey olmadığı erbabınca ma'lûmdur. Onun temizlenmesi, uzun mücâhedelere, ağır riyâzâtlara, açlıklara ve uzlet denilen yalnızlıklara, halvetlere devam ve tahammülle mümkündür. Bugün ise bu gibi meşakkatlere tahammül edecek kimseler pek nâdirdir. Bazı kimseler halvetlere girerler ama, ekserisinin maksadı hemen şeyh olmak, başına derviş toplayabilmeye bir vesiyle olur diyedir. Yoksa doğrudan doğruya, yalnız ıslâh-ı nefs ve ıslâh-ı hal için girenler pek seyrektir. Sonra bu riyâzâtlann ve .halvetlerin neticesinde muvaffak olabilmek te biraz şüphelidir. Zîrâ üstadım hacı Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri: "24 defa halvete girdiğim halde ancak dört tanesinden istifâde
154
TASAVVUF! AHLÂK V
edebildim" demişti. Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretleri de, buna yakın bir lisanda bulunmuştur. Binâenaleyh, kalbin selâmetini isteyen ve Hak'kın rızâsını gözleyen her kişiye lâyık olan elini, dilini, gözünü, kulağını bütün yaramaz ve lâyıksız şeylerden muhafaza etmesidir. İnsanlığın ve bahusus müslümanlığın kemâle ulaşmasına yegâne sebebtir. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasîb etsin de dâima Hak'kın rızâsını gözleyen ve bunun için de gönlünün bekçisi olup, oraya Hak'kın razı olmayacağı hiç birşeyi sokmamaya çalışan ve dâima zikrini dilinden düşürmeyen, gönlünden çıkarmayan kullarından eylesin, âmîn...
GIYBET
155
Gıybet
(Başkalarını Çekiştirmek)
i # }ji >JJ V \p\

 p\ ^ÂJI ı# i; : Juj jlî

 ^Jlı ijjJî Sıj ^ ı
& j
"Ey îmân edenler, bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yânî alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın); olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâ-kablarla çağırmayın. îmândan sonra fâsıklık ne kötü addır! Kim (Allah'ın yasak ettiği şeylerden) tevbe etmezse onlar zâlimlerin tâ kendileridir." (5/21)
Gıybet müslümaniarın büyük dertlerinden biridir. Ma'lûm-dur ki müslümanlık, kardeşliği emreder. Bununla beraber birleşme, kaynaşma, sanlışmayı adetâ bir vücut gi'ui olmayı, bir bina gibi birbirlerine bağlanmayı ve bu suretle uzun müddet hayatla-
*: 21 Hııaırât, 49/11.
156
TASAVVUF! AHLÂK V
UlYUtl
nnda birbirlerinin yardımcısı, destekçisi olarak, saadet ve selâmetle hürriyetlerini, cemiyyetlerini, dinlerini muhafaza ve îcâ-bında müdâfaa edip, o uğurda can ve mal kaybına bakmadan, ölünceye kadar dövüşmeyi yüce dînimiz bize tavsiye eder. Gıybet denilen yânî kardeşinin arkasından onun hoşuna gitmeyecek bazı kusurlarını, kabahatlerini eksikliklerim şuna buna söylemek, çok kötü ve fena bir huydur. Çok kere de "Ben yalan söylemiyorum ki! Onun yaptıklarını söylüyorum" diye, gûyâ söylediği bir kabahat değilmiş gibi kendini aldatır. Evet, belki doğru söylüyorsun; fakat asıl gıybet de yapılanı söylemektir. Olmayan birşeyi söylemek yalancılık ve iftiranın tâ kendisidir.
Halbuki ayıpsız, kusursuz kul yoktur. İnsanın evvelâ kendi kusurlarını görüp, onları düzeltmesi lâzım gelirken başkasının ayıp ve kusurlarım ifşa etmeye kalkması elbette affolunmaz bir kabahattir. İnsan kendi hatâ ve kusurlarının başkaları tarafından duyulmasını ve bilinmesini istemediği halde, hem de kardeşim dediği bir din kardeşinin kusur, kabahat ve noksanlarım etrafa yayması, ne insanlığa, ne de İslâmlığa yakışır birşey olmadığı ma'lûmdur. Hattâ müslümanın, bir kardeşinin, vücût bakımından veya giyim yönünden noksanlığını söylemesinin bile caiz olmadığı bildirilmektedir. Meselâ, uzun veya kısa boyluluğunu ' veya şaşılığını, sağırlığını, kamburluğunu, elbisesininin biçimini, yakışıp yakışmadığım ele alıp bahsetmenin bile lâyık olmadığı açıklanmaktadır ki; bu gibi haller, tabiatiyle kardeşler arasındaki sevgi ve saygıyı giderir. Aradaki rabıtayı, birliği, bağlılığı bozar; yerine düşmanlık, buğz tohumlan saçılarak, biribir-lerinin aleyhlerinde konuşmalar ve nihayet kavga, gürültünün kopmasına, belki de ölüme kadar süren hâdiselerin zuhuruna sebep olabilir. Bu bakımdan daha nice mahzurlardan dolayı Cenâb-ı Hak bizzat Kur'ân-ı azîmüşşân'ında bunu yasaklamış ve bunu irtikâb edenlerin hâlini de ölü kardeşinin etini yemeye benzetmiştir ki ne kadar iğrenç ve çok çirkin bir hal olduğu anlaşılmaktadır.
Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak'kın yasakladığı, menettiği şeylerde daha bilmediğimiz nice hikmetler vardır ki bunlara aklımızı erdirmeye imkân da yoktur. Şu halde bize düşen vazife. Hak süb-hânehû ve teâlâ Hazretlerinin yasakladığı şeylerden, hikmetle-
rini sebeplerini aramadan kaçmaktır; yapmamaktır. Her ne kadar nefisler bu gibi şeylerden hoşlanırlarsa da bunlar, insanların ma'neviyâtlarını mahveder, hem eldekiler gider, hem de yükselmek yerine düşmeler, yıkılmalar ve belki de yok olup gitmeler yer alır. Bunun da, artık telâfisi mümkün olmayan bir dert ve bir belâ olduğu anlaşılır amma, o zaman da iş işten geçmiş olur. Son pişmanlık fayda vermez derler ya; işte onun gibi. En kötü insanın bile bazı iyi huylan ve iyilikleri olduğu görülege-len şeylerdendir. Binâenaleyh insana yakışan şey; dâima iyilikleri görüp, onları söylemek, daha lâyık ve evlâdır.
Bakınız; îsâ aleyhisseiâm birgün Havâriyyûn denilen taıe-beleriyle birlikte bir yerden geçerlerken ölmüş bir köpek leşine rastlamışlar. Herkes onun çirkinliğinden, pis kokusundan nefret ederken, îsâ aleyhisseîâm da onun dişlerinin beyazlığım medh etmiş ki, bununla bizlere de bir ders vermekte ve iyi tarafları görüp söylememizi işaret etmektedir. Gıybet o kadar kötü bir sev dir ki, mübarek Ramazan günlerindeki farz ve şâir günlerdeki nafile oruçlarımızın sevabını giderir; ruhsuz bir ceset gibi bırakır. Her ne kadar oruçlarımızı bozmazsa da, sevabını gidereceğinde ittifak vardır. Maamâfih, orucu da bozar diyenler de olmuştur. Onun için çok dikkatle sakınılması gerektir. İbâdet yalnız farzları yapmakla tamam olmaz; belki farzların kabulü ve mükâfatı, ancak günahları ve mekruhları bıraktıktan sonra mümkün olur. İnsanların kemâle ulaşıp velîler mertebesine erişmesine ve-siyle olur. Gıybet ise melekiyet derecesinden hayvâniyet mertebesine düşmesine sebeb olur. Onun için büyükler çok konuşmaktan bile bizleri menetmişlerdir. Zîrâ hem vaktimizi boşuna zâyî etmiş oluruz, hem de, neticede gıybetlere sebeb oluruz. Bu suretle de büyük günahları irtikâb etmiş oluruz.
Dikkat ederseniz, bizde büyük günahlardan biri de faizdir. Faiz ağır bir yüktür. İnsan onu faydalı birşey zanneder. Fakat evlerin yıkılmasına, ocakların sönmesine ve insanların büyük günahları yüklenmesine ve malların pahalılaşmasına yegâne sebeb faizdir. Çünkü faizi veren, o vereceği meblâğı sattığı maldan çıkarmaya çalışacaktır. Bundan ötürü de 100 kuruşa satacağı malı 11.0 kuruşa satmaya kalkacaktır. Fakat ne kadar pahalı satarsa-satsın, sonu yine iflâs tır. Sakın bâzı günahdan korkmayan
158
TASAVVUtJ
tüccarlara bakıp da aldanma! Ne kadar parlamış olsa dahî, faizle kazanılan servet, ticâret ve fabrika devamlı yaşamaz. Hele torunlarına hiç birşey kalmaz. Kâfirlere bakıp da onları birşey sanma! Allâh-ü zü'1-Celâl'in emirlerine ve Peygamberlerin sözlerine bak ta, ona göre hareket et.
Bak gıybet için ne diyorlar: Bir faizin günahı ile 36 kere zina etmiş gibi günahkâr olunurken, gıybetin günahı bundan daha büyüktür. Çünkü gıybet günahının zina günahından daha şiddetli olduğu beyan buyurulmuştur. Artık buna dikat et de, kimsenin aleyhinde konuşma. Maamâfîh fâsıkların, hırsız veya yankesicilerin arkalarından konuşmak gıybet sayılmasa da, şu hâdiseye dikkat ediniz:
Birgün Avf isminde biri, İbn-i Şîrîn (rh.a.) Hazretlerinin huzurlarında Haccâc-ı Zâlim'in aleyhinde konuşmaya başlamış. Bak, İbn-i Şîrîn Hazretleri ne diyor: "Ey Avf! Şimdi senin şu Haccâc hakkındaki gıybetinin ne kadar fena olduğunu bir bil-sen? Allâh-ü teâlâ hakimdir, âdildir. Nasıl ki, Haccâc'ın zulmettiği kimseler nâmına Haccâc*dan onların intikamım aldığı gibi, Hac-câc'ı gıybet edenlerden de Haccâc nâmına intikamını alır" diye beyan buyurmuştur ki hepimize bir ibret dersidir. Zîrâ Haccâc'-dan daha zâlim kimse yok iken, onun gıybetine razı olmayınca, artık ne desen boştur.
Gıybetin bu büyük vebalinden kurtulmak için çok istiğfar etmek ve yaptığına nadim olmak gerektir. Zîrâ nedâmetsiz is-tiğfâ m faydası olmayacağı aşikârdır. Bir de helâllaşmak lâzımdır demişlerdir. Nedâmetsiz olarak "Hakkını helâl et" demek te kâfi değildir. Buna da mürailik ve münafıklık diyorlar. Bir de o gıybet ettiği kimsenin her yerde medh ve senasını yapıp, dostluğunda mübalağa göstermesi lâzımdır ki, evvelce yaptığı hatâları karşılamış olsun.
Bir de hiç farkına bile varamadığımız gıybetler vardır ki onlar da çok mühimdir. Meselâ bir insanın sıkılığından, namaza gelmekte ağır davrandığından, camiden çabuk çıktığından hayırlara iştirak etmediğinden veya az hayır yaptığından v.s. den bahsetmek, bir de insanların giydiği elbiselerin iyi olmadığından, uzun veya kısa olduğundan bile bahs etmenin caiz olmadığı bildirilmiştir. (İhyâ-ui Ulûm'un 3. cildinde, gıybet bahsini
okuyunuz.)
Onun için dâima istiğfar etmek, gerek kendisi için ve gerek gıybet ettiği insan için "Yâ Rab! Beni ve benim gıybet ettiğim kimseyi mağfiret eyle" demeli ve bir daha da yapmamağa çalışmalıdır.
Ey azîz kardeş! Beni dinlersen bir toplantıdan ayrılırken:
duasını üç kere demeyi unutma!
Namaz kılmak, teşbih çekmek Hak'kın rızâsını nasıl celb ederse, müslüman kardeşinin hatırını yıkmak, onu hor ve hakîr görüp tahkir etmek ve bir de arkasından gıybet denilen dedikodusunu yapmak ta Hak'kın rızâsı bulunmayan fiillerden olup; üstelik de, Hak'kın gazabına yânî sana gazab etmesine sebep olur. O zaman da şüphesiz helak olanlardan olursun. Onun için Hak1 kın rızâsı olmayan yerlere ve dedikodu olan yerlere sakın sokulma. Bir kere öyle yerlere devama alışırsan, sonra kendini kurtarmak çok zor olur. Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun da, bizleri bu gibi günahları işlemekten muhafaza buyursun, âmîn. Bi-hürmeti seyyid'il-mürselîn, ve'1-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn.
İOU
Nemîme
(Lâf Götürüp, Getirmek)
j Jli
"(Ötekini berikini) dâima ayıplayan, (gammazlıkla) lâf getirip götürmeye koşan..."(5/22)
I yi ly* j& JkJ   : JW Jlİ
"Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı (el, kaş ve göz işaretleri ile) eğlenmeyi ve ayıplamayı âdet edinen her kişinin vay haline!"
(5/23)                                                                             .
Büyük belâlardan biri de, hiç ehemmiyet vermediğimiz ve hiçe saydığımız günahlardan birisi de bu nemîmedir. Nemîme; bizim halk dilinde kovuculuk dediğimiz, fesatçı ve ara bozucu, kötü bir huydur. Bunu yapanlar, bilerek veya bilmeyerek söylenilen sözleri hemen gidip diğer tarafa yetiştirmek, bâzan da bir-şeyleri ilâve ederek iki tarafı biribirine düşürmek için, taraflar arasında koşturan kimse demektir. "Hemmâz'da, kovuculukla dolaşan, ayıp ve kusurları kişinin arkasından söyleyen, yüzüne
5/22 Kalem, 11.
5/23 Hüıneze, 1.                                                            .
karşı da ta'n eden kimsedir. "Lümeze" ise onun aynıdır. Gerek yüzüne karşı, gerek arkasından ayıplarını, noksanlarını zikretmek, söylemek elbette ki insana yakışır birşey değildir. Arkasından söylemeye nasıl gıybet deniyorsa, yüzüne karşı söylemek ve söylenen sözleri hem yaymak ve hem de öte tarafa yetiştirmek de tabiatiyle o kadar çirkin, fena ve günahtır.
Evet; hırsızlık yapmadım, şarap içmedim, kumar oynamadım, zina da yapmadım diye insan övünebilir ve hattâ acaba benden daha iyisi var mı diye de aklına birşeyler de gelebilir. Fakat hiç farkına bile varmadan ettiğimiz gıybetler bizim için büyük günahlardandır (5/24). Bizler, bu gibi dedikoduların ve iki taraf arasında söz naklinin fenalığını ve her işittiğimiz sözü de hemen ölçüp biçmeden diğer tarafa veya başkalarına nakledivermenin ne kadar mânâsız ve ne kadar büyük günah olduğunun farkında bile değiliz dersek belki de hatâ etmiş olmayız. Gıybetin günahının, zina günahından daha büyük ve şiddetli olduğunu bir evvelki fasılda okumuştuk. Bugünkü bahsimiz olan nemmâm-lık yânî söz nakletmenin aleyhinde bakın ne deniliyor:
Bir kere bu gibi insanların şuursuzluğu yüzünden yaptıkları fenalıkları göremeyip, müslümanlar arasında, belki de menfaatleri îcâbı bilerek veya bilmeyerek söz taşımaları, kendilerinin nikâh-ı sahîh ile nikâhlı aileden olmadıklarına delâlet eder, buyrulmuştur. Bunun mânâsı, veled-i zina denilen kimselerden olduğunu ve gayr-i meşru olarak dünyaya geldiklerini beyan ediyorlar ki, ne kadar acıdır. Çünkü bu gibi fenalıklar meşru bir şekilde doğan evlâtlardan tasavvur olunamaz. Gayr-i meşru evlâtlar, şeytanî akıllar ve şeytanî işlerle meşgul olurlar; Hak yoluna yönelemezler. Dâima işleri güçleri fenalık, kötülük, günahı mucip hareketlerdir. Bunun için, evlenirken dindar ve namuslu kimseleri seçmeli, muâmele-i zevciye esnasında âdâb-ı islâmiye-ye uygun olarak davranmalı ve Cenâb-ı Hak'tan hayırlı, temiz, dürüst ve sâlih evlâtlar istemelidir. Yoksa netîceleri hepimize zararlı olagelmektedir. Binâenaleyh, aşağıda sayacağımız kötü huylara mübtelâ günahkârlardan sekiz kişinin Cennete girmesi de muhaldir. Ancak tevbekâr oldukları takdirde müstesna. Tabiî,
5/24 Etraflıca bilgi için bkz. Hak Dini Kur'ân Dili, Hüıneze Sûresinin tefsiri.
VUri /iniksin,   v
hakîkî tevbeler herşeyi yok eder. Yalnız insanlara taalluk eden hususlar da istisnalar arasındadır:
Birincisi: Şarap içmeğe devam edenlerdir ki; içki deyince insanı sarhoş eden her nevi keyf verici şeyler dâhildir; hattâ sigara bile diyeceğim. Çünkü bunların haram veya yasak oluşları ve günahlardan sayılmaları, insanın hem bizzat kendisine ve hem de cemiyete zararlı olmasından dolayıdır. Halbuki, bugün sigaranın insan sıhhatine karşı ne büyük zararı olduğu artık tahakkuk etmiştir. Hattâ Amerika'da sigara paketlerinin üzerlerine, sigaranın çok zararlı ve tehlikeli olduğuna dâir meşhur doktorların söyledikleri sözler resmen ve mecburen yazılmaktadır. Bâzı hastahânelerin duvarlarında, sigara içenlerin tedâvî için müracaat etmemeleri, ederlerse müracaatlarının kabul olunmayacağı yolunda afişler asılmaktadır. Kanser denilen menhus derdin yüzde sekseni sigaradan olduğu da defalarca yazılmıştır. Bütün bunlardan başka bir de ayrıca fuzûlî bir masraftır ki bizim gibi fakîr bir millete kat'iyyen yakışmaz. Geçen Ramazan ayında, hava ve deniz kuvvetleri vakıfları için paralar toplandı. Ancak devede kulak denecek kadar az birşey olduğu meydanda. Halbuki, sigara paketi ortalama beş lira olsa ve 40 milyondan 10 milyonu bunu içiyorsa -ki bugünkü durumda bu muhakkak- günde 50 milyon liramız havaya gidiyor; yânî duman oluyor demektir. Bu 50 milyonun on günlüğü 500 milyon, yüz günlüğü beş milyar eder ki bir senede tam 18 milyar 300 milyon millî servet duman olup gitmektedir.
Bu israfı, milletçe tasarruf edebilsek on senede 183 milyar gibi bir yekûne baliğ olmaktadır ki, bununla denizlerimizin muazzam donanmalara, havalarımızın da yüzlerce filolara sahip ve mâlik olacakları pek açık bir şekilde görülmektedir.
Bunları yazarken bir arkadaşımız elime bir kitap verdi; tütünün zararları hakkında. Tavşanlı müftüsü Arapça bir kitab-tan tercüme etmiş, biraz da kendi ma'lûmatını ekleyerek 95 sa-hifelik bir eser meydana getirmiştir. Tütünün zararları hakkında geniş ma'lûmat vardır. Cenâb-ı Hak hemen te'sirini halk etsin, âmîn.
Buna mukabil, maal'esef idarecilerimizin büyük bir kısmının, hem şahsî ve hem de âmmeye taalluk eden şeref, süs, salta-
nat uğrunda ne büyük masraflara, zayiatlara, israflara düştükleri görülegelmektedir. Meselâ, evvelki idarecilerin saraylara harcadıklara paralara bugün bizler gözyaşı döküp ağlamaktayız. İslâm hiç böyle israflara, saltanatlara razı olur mu? Ama, dîni iyi bilen ve ona göre hareket eden kim var ki? Onlar ilk devirlerde gelip geçmişler; geçmişler ama, İslâmiyeti de bütün dünyaya yaymışlardır. Bugünkü dokuzyüz milyon insanın müslüman olmasına onlar sebep olmuşlardır. Biz ise bugün bil'akis insanları müs-lümanlıktan adetâ soğutmakta ve kaçar duruma getirmekteyiz. Bu da elbette affolunmaz bir kabahattir.
İkincisi: Faize alışan ve devamlı surette faizle iş görenlerdir. Bunlar hakkında evvelki dersde beyân-ı mütâlâa edildiğinden tekrarına lüzum görülmemektedir. Şu kadar ki, Hak'kın ve Resûl'ünün yasaklan hiç bir zaman hikmetsiz ve faydasız değildir. Anlamayanlara ne diyebiliriz? Ancak Allâh-ü zü'1-Celâl onlara da anlayış ve idrâk ihsan buyursun, âmîn.
Üçüncüsü: Nemmâmlık, yâni söz hamalları, söz taşıyanlardır ki yukarıda izahatı geçti.
Dördüncü: Deyyustuk denilen ahlâksızlıktır.
Beşincisi: (Surta)dır. Bunun türkçesini yazamıyorum, lügat-lara bakıp öğrenebilirsiniz. Alçak ve leîm kimselere denir.
Altıncısı: Muhannes, kadın ahlâklı kimselerdir ki, lûtîlere belini büktürdüğü için böyle denilmiştir.
Yedincisi: Kâtî-ı rahîm, yânî akrabasıyla alâkasını kesen kimseye denir.
Sekizincisi: Allâh-ü teâlâ'ya söz verip, ahdinde, sözünde durmayanlara denir ki, bu sekiz sıfatın sahibi insan, her yerde ve her zaman insanların ve cemiyetin dâima nefretine uğramış kimselerdir.
Hülâsa, bu söz taşıyan kimseler de Cennet'e giremeyecekler arasında oldukları gibi, Cenâb-ı Hak'kın en sevmediği kullardan oldukları da açıklanmaktadır. Bunların yüzünden muhitlerinde bulunan diğer insanlara bile rahmet-i ilâhî yağmaz olduğu da ayrıca bildirilmektedjr.
Bu konuda bir de şu var ki; müslüman bir kardeşin için katL iyyen sû-i zan da bulunma. Lâf getirip, söz taşıyanların sözlerine sakın inanma. Çünkü bu gibi lâf taşıyanlar hiç bir zaman sâ-
dik değildirler. Onlara asla aldanma ve onların sözlerinin doğru olup olmadığım da araştırma ki, onların sözlerine ehemmiyet vermiş olmayasın. Sen de onlardan duyduklarım başkalarına kat'iyyen söyleme ki sen de nemmâm olmaktan kurullasın. Zîrâ bunlar yol kesip, eşkiyâlık yapanlardan daha adîdirler, tşte size nasîhatcı büyük bir adamın nasîhati: "Senin etrafım bir takım kimseler çevirmiştir ki bunlar, dinlerini satıp senin tarafından dünyalığa nail olmağa çalışırlar!' Yânî dünya menfaatleri için dinlerini feda ederler. Bir takım şuursuz kimseler vardır. Allâh-ü teâlâ'nın gazabına, seni memnun etmek için razı olurlar. Senden korkarlar da, sana karşı yaptıkları nâsezâ hareketlerinden nâşî Allah'dan korkmazlar. Binâenaleyh, sakın bunlara îtimâd edip, emânet-i İlâhiyeyi zâyî etme. Çünkü kıyametin, işlerin ehli olmayanlara verildiği zaman kopacağım bilirsiniz. Onların yaptığı her yanlış hareketten mes'ûl olduğunu da unutma. İnsanların akılsızının, başkasının dünyâsı için kendi âhiretini satan veya zâyî eden kimse olduğunu da unutmamalıdır. Bu gibi zararlar pek çoktur; fakat en mühim zararı, Allâh-ü teâlâ'nın bizlere lütfetmiş olduğu ömrün kaybıdır ki, bunu boşuna geçirmek kadar büyük ve acıklı bir zâyiât yoktur. Bu ömür de nefeslerimizle mukayyeddir. Yânî bir nefesin ziyâ'ı, ömürden bir parçanın kaybı gibidir.
Ey azîz kardeşim, onun için çok uyanık ve müteyakkız olmak gerekir. Nefesleri boşa geçirme, hevây-ı hevesine kapılma. Bir gün va'de gelip de, "Haydi gel" denilince, artık durmak mümkün değildir. Sonra bu hayatın mes'ûliyet sorguları var. Sakın bunlara inanmamazlık etme. tslâm dîninin esaslarından biri de ölümden sonraki âhiret günlerinde olması mukadder hesap ve mîzândır ki; amellerimizin tartılmasıdır. Sevabı çok olanlar kurtulur; Cennet'e giderler. Günahı çok olanlar da Cehennem'e sev-kedilirler. Buna göre sevabı çoğaltmak için ibâdet ve hayırlara sür'atle ve ihtimamla devam etmekle beraber, günahı mûcib ve mes'uliyeti îcâb eden her türlü şeyden kaçınmak gerekir. Bâhu-sûs aldığımız nefesleri boşa geçirmek kadar gaflet ve vebal olmasa gerektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi af ve mağfiret eylesin ve rızâsını kazanmaya gayret eden bahtiyar kullarına bizleri de ilhak buyursun, âmîn.
KİZB VE AHDE VEFA
165
Kizb (Yalancılık)    ve      Ahde Vefa
JU
"Ey îmân edenler, bağlandığınız ahidleri yerine getirin."
(5/25) Allah (ac.) böyle buyurdu.
Resûlullah (s.a.s.) da:
"Şüphesiz ki yalan, nifak kapılarından bir kapıdır." diye buyurdular.
Yalan hakkında yazı yazmak bile fazladır diyeceği geliyor insanın. Yalanın kötülüğü ve fenalığı bütün din ve milletlerde yazılmış, okunmuş ve hattâ tatbîk edilmiş olduğu biline ve gö-rülegelmektedir. Hattâ bâzı memleketlerde otobüs ve tramvaylarda, biletçi ve kontrol da yokmuş. Çünkü herkes vazifesini bilmekte ve yapmaktadır. Kontrola ihtiyaç görülmemektedir. Zîrâ oralarda oturan insanlar kendi menfaatlerinden daha ziyâde cemiyetin faydasım düşünerek, bugibi cinayetleri irtikâba vicdanları razı olmamaktadır. Şu halde yalan, kendi menfaatini, çıkarım cemiyetin aleyhinde kullanmak oluyor ki bu da, ancak şuurunu kaybetmiş, akılsız, ahmak, budala, hattâ, dinsiz veya dîni bilmeyen serserilerin işi olsa gerek. Kendini bilen insan hiç bir zaman yalana tenezzül ve iltifat etmez ve bilir ki, yalan bir yüz karasıdır; er veya geç meydana çıkacaktır, bir müslüman ise çok nezîh ve kibardır. Kendisine    bir leke gelmesini kat'iyyen istemez. Bunun için yalana yaklaşmaz ve bilir ki, yalan münafıklık alâmetidir. Allah sübhânehû ve teâlâ Hazretleri yalan söyleyeni kat-iyyen sevmez. Allâh-ü celle ve alâ'nın sevmediğini elbette Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz de sevmez. Allâh-ü celle ve alâ'nın ve onun Resulünün sevmediğim, tabiî insanların da, meleklerin de sevmesine imkân yoktur. Şu halde yalancı; herkesin menfuru, mezmûm, ahlâksız, seviyesiz ve kıymetsiz bir kimse demektir. Dünyâda da, âhirette de hâli haraptır. Sonra yalan, mert kişilerin değil, âdî ve daha doğrusu alçak kişilerin işidir. Mert insan, müslüman olsun da sonra işine gelmediği vakit yalan söylesin,
5/25 Mâide, 1.
166
TASAVVUF! AHLÂK V
hiç olacak şey değildir. Onun için müslüman, her zaman mert ve dürüsttür. Yalana kat'iyyen tenezzül etmez.
Verdiği sözlerde ve va'dlerde durmak ta ve va'dini yerine getirmemek de yalancılıktır. Bol keseden va'd eder de sonra va'dini yapmazsa, buna da yalancılık damgası vurulur. Yaptığı va'di, sözleşirken yapmamak üzere bir fikri varsa, yalancılık iki kat olur. Bir de var ki, va'dini yapmak ister de imkânı olmazsa, özür dilemek suretiyle belki ma'zûr görülebilir. Onun için bu gibi va-dlerde bulunurken insanlar inşâallah demeyi unutmamalıdırlar. Tüccarlara fâcir denilmesinin bir sebebi de -Allâh-ü a'lem- ticaretlerinde mallarını istedikleri gibi ve pahalı satabilmek için irtikap ettikleri yalan ve yalana benzer kaçamak sözlerinden ve bir de, bu hususda hiç te düşünmeden yemin ettiklerinden nâşî olsa gerektir ki, ne kadar fena bir duruma düşmektedirler. Halbuki ticâret hem meşru', hem makbul ve hem de bir vazîfedir. Atalet; tenbellik, meskenet, zillet ve hakîrlik getirir. Ticâret; şeref, saltanat, izzet, şöhret ve şeref verirken, fâcirler, fâsıklar defterine kayd olmak ve yarınki kıyamet gününde onlarla beraber haşr olmak ne kadar acıdır. Elbette ki bu gibi insanlar dünyâlarını, âhiretlerine tercih etmiş zavallı kimselerdir. Erbâb-ı ticâretin herhalde bunlara çok dikkat etmesi gerektir. Hele mallarını hiyle ve ihtikâr karıştırıp, fırsatlardan istifâde ederek para kazanmaya kalkmaları adetâ bir cinnet alâmetidir. O ne kadar düşük ve seviyesiz bir kişidir ki, hemcinsi olan din kardeşlerini sıkıntı ve darlıklara düşürüp kendi çıkarını, rahat ve zevkini düşünmektedir. Bundan dolayı da mallarını saklayıp bahaya çıkmasını beklemesi şaşılacak kadar kötü, acı ve yaramaz bir şeydir, tnsan demek; icâbında lokmasını bile kardeşine verebilecek seviyeye yükselmiş kimse demektir. Bu ise ancak hakîkî bir müs-lümamn sıfatı, huyu ve ahlâkıdır ki, tarihte numuneleri pek çoktur. Her ne kadar onların seviyesine erişmeye imkânımız yoksa da, yine onları sever ve onlar gibi olmaya gayret ederiz. Hak süb-hânehû ve teâlâ bizleri de sevdiği ve razı olduğu amellerle ve Allah deyip, istikâmetle hareket eden kullarından eylesin, âmîn.
Cenâb-ı Hak Meryem sûresinde İsmâîl aleyhisselâmı "Va1 dinde sâdık" olduğunu beyânla medh ve sena buyurmuştur. İsmâîl aleyhisselâm, bir kimseye falan yerde buluşmak üzere va1
KİZB (YALÂNCILIK)VE AHDE VEFA
167
dde bulunmuş, o adam, nasılsa bu va'd gününü unutmuş olduğundan gelmemiş, tsmâîl aleyhisselâm o mekânda tam 22 gün beklemiştir. Verilen sözde durmak ne kadar mühimdir (5/26).
Binâenaleyh insanın kişiliği, efendiliği, müslümanlığı, o hiçe saydığımız sözlerle ölçüleceğinden, bu hususta pek dikkatli ve titiz olmak iktizâ eder.
Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri de, daha Peygamber olmazdan evvel Abdullah adında birisiyle belirli bir yerde buluşmak üzere sözleşmişlerse de, Abdullah verdiği sözü tutmamış veya unutmuş, bu yüzden iki veya üç gün sonra aklına gelmiş, koşup oraya gitmiş, bir de bakmış ki Peygamber (s.a.s.) Hazretleri hâlâ orada beklemiyor mu? O zaman ona: "Ey genç, bana meşakkat verdiniz!' buyurmuşlardır. Belki de gelmeseydi daha ne kadar zaman bekleyeceklerdi. Verilen sözün ne kadar mühim olduğunu bizlere bu hâdiseler bil-fiil göstermiyorlar mı?
Yalanın Caiz Olduğu Yerler
Yalan had-di zâtında çok kötü, mezmûm ve her ne kadar menfur birşey ise de, bazı zarurî hallerde caiz görülmüştür:
1- Bir müslümanı tehlikeden ve zarardan korumak.
2- Bir müslümana faydalı olacağı sırada,
3-  Harblerde düşmana karşı hiyle, hud'ada,
4- İki müslüman kardeşi barıştırmak için, 5/Hanımına, ailesine karşı bâzı zaruret hallerinde, -her zaman değil- ancak büyük zararların doğma tehlikesine karşı idâre-i maslahat babında zaruret miktarına ce%âz verilmişse de, bu hususta çok uyanık olmak lâzım gelir. Zîrâ nefis hemen fırsat bekler. Bunlar çok mühimdir.
Meselâ, bir cânî, katil kişi birisini öldürmek üzere kovalarken, mazlum zavallı sizin evinize iltica etse, arkadan katil gelip bu adamı sizden sorsa, burada doğruyu söylemek kat'iyyen caiz değildir. Hattâ yalan söylemek vclptir derler. Zîrâ bir müslüman kardeşinin kurtulmasına sebep olduğundan dolayı büyük bir ecir
5/26 Bu mevzuda etraflıca bilgi için bkz. İhyâ-ul Ulûm, c.3, sh.118.
168
TASAVVUF! AHLÂK V
ve mükâfata da nail olacaktır. Bir de zâlim bir kişi, malınızı elinizden almak için, malınızın, paranızın yerini sorsa, onu söylememek, bildirmemek için yalan söylemek te caizdir demişlerdir. Çünkü müslümana canını, malım ve ırzını muhafaza etmek borçtur. Binâenaleyh, bunlara tasallut edene karşı mümkün oldukça ellerinden kurtulmak için yalan söylemeyi tecviz etmişlerdir. • fakat yukarıda da arz olunduğu gibi mümkün mertebe insan yalan söylemekten kendini kurtarmaya çalışmalıdır. Zîrâ nefisler dâima menfaatlerini, mallarını ve mevkilerini çok severler. Bunların ellerinden çıkmaması için yalana baş vurmaları ta-biatiyle lâyık olan birşey değildir. Yalan ancak bir cam ölümden kurtarmak için başka çâre bulunmadığı takdirde tecviz edilmiştir. Yoksa yalan hem haramdır, hem de büyük günahlardandır. Son derece sakınmak lâzımdır. Zîrâ yalan insanı nihayet Cehen-nem'e sürükleyen bir âfettir. Nasıl ki, sadâkat insanı Cennet'e götürürse, yalan da Cehennem'e götürür. Onun için yalandan hem korkmak hem de kaçmak lâzımdır. Bahusus çocuklarına karşı çok daha dikkatli ve uyanık olmak lâzımdır. Çünkü, sonra çocukların da yalancı olmalarına sebep olabilirler. Yalana ta'rizle de olsa tenezzül etmemek lâzımdır. Meselâ, evde olan bir kimseyi sordukları zaman, güya yalan söylememiş olmak için burada yoktur diye cevap vermek te yalandan sayılır. "Efendim, evdedir ama burada yoktur, söylediğim yalan değil" gibi mazeret göstermek boşunadır. Çünkü gelen kimse onun evde olup olmadığını soruyor. Binâenaleyh evdeki bir kimse sorulduğunda, burada yoktur diye cevap vermek kat'iyyen lâyık değildir.
BÜHTAN
169
Bühtan
(İftira etmek)
AÜ\
ıs'A
"O halde Allah'a karşı (demediğini söyledi diye) yalan uydurup atandan, yahut O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kimdir?'Y5/27>.
îftirâ; bir kardeşini lekelemek veya karı kocanın arasına açmak, kardeşlerin arasını bozmak veya birini gözden düşürmek veya onu cezaya çarptırmak için söylenen katmerli yalana denir ki bunun ne kadar fena birşey olduğunu ifâdeye lüzum bile yoktur, iftirada hem yalan vardır, hem de yalanın günahı yüklüdür. İnsanoğlu hem yalan söylesin hem de bir mü'min kardeşine her ne sebeple olursa olsun iftirada bulunsun, doğrusu çok şaşılacak bir şeydir. Demek ki, insanoğlu ahlaken temizlenmemiş ve güzelleşmemiş ise, doğrusu ona insan demeye de insanın adetâ "dilinin varmıyacağı geliyor. Evet insan kusursuz olmaz; ama bir müslüman kardeşine, olmamış ve görmediği birşeyi isnâd etmesi kadar abes ve hatalı "birşey yoktur. Ma'lûmya, başkalarından duyduğu sözleri bile, insanın yaymaya hakkı yoktur. Çünkü duyulan sözlerin muhakkak doğru olması lâzım gelmez. Belki nakleden de yanlış nakletmiş olabilir. Bunları araştırmaya va tahkik etmeye de lüzum yoktur. Bizim vazifemiz de değildir. İnsan, ilm-i hakîkî denilen faydalı ilimlerle ne zaman mücehhez olursa, o zaman ne yalana ne de iftiraya cesaret edemez. Bilir ki ikisi de büyük günahlardandır. Fakat ne yazık ki nefislerini ıslâh edememiş zavallılar, ufak tefek menfaatler için dünyasını da mahveder, âhiretini de. Cenâb-ı Hak cümlemize hakîkî İslâm şuuru, nasîb ve müyesser eylesin, âmîn.
5/27 A'raf, 37.
170
TASAVVUF! AHLÂK V
Bir iftira daha vardır ki, o daha büyük bir günah olmakla beraber mağfiret-i İlâhiyeden de mahrum olmaya sebeb olur ki bunun neticesi Cehennem olacağı aşikârdır. Cenâb-ı Hak için hıristiyanların iki ve üç demeleri, îsâ aleyhisselâm için Allah'ın oğlu isnadında bulunmaları, melekler için de münasebetsiz sözler söylemeleri, hem şirk, hem de affolunmaz büyük günahlardandır. Sonra, bu insanoğlu çok acâib bir mahlûktur. Ufak tefek menfaatleri için istediği yalanı ve iftiraları irtikâb etmeKten hiç de kaçınmaz olduğu pek çok görülegelen şeylerdendir. Bu gibi kötü ve çirkin ahlâklardan kurtulmak isteyenin kuvvetli bir îmâna sahip olması, bir de tam ma'nâsıyla Allâh-ü teâlâ'dan korkup, yasaklarından kaçması ve emr ettiklerini de yapması lâzımdır ki, bu gibi fenalıklara cesaret edemesin. Halbuki, namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekâtını vermeyen kimsenin, elbette ki diğer günahları da işlemeğe, kendisinde cesaret bulacağında hiç şüphe yoktur. Bu tabiî bir haldir. Kendisine bu gibi isnâdlar yapılınca kimbilir nasıl kızacak ve küplere binecektir? Fakat hiç düşünmez ki o da kendisi gibi bir insandır; o da kızacak ve bağırıp çağıracaktır. Bununla beraber kimbilir maddî, ma'nevî ne kadar zararlara girecektir. Onun için lâfı gayet tartılı ve ölçülü konuşmak lâzımdır. Hattâ çok konuşmamağa alışmalıdır. Buda hep çocukluktan başlayan, devamlı bir terbiyeye muhtaçtır. Canım efendim, gâvur gâvurluğuyla yalan ve iftirayı sevmez ve korkarken, bir müslüman nasıl olur da bunu yapabilir? Asıl insanı düşündüren budur. Demek ki müslümanlık, hemen öylelerin dil-lerindedir; içlerine birşey işlememiştir. Böyle olunca da herşey
olur.
Mevlâ cümlemize kâmil îmân ile, olgun ve dürüst bir ahlâk ihsan buyursun da saadet ve selâmetle âhirete göçen bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.
YALAN ŞAHİTLİĞİ
171
Yalan Şahitliği

Bu da yalanın en büyüklerindendir. Bu kelimede cebir ve zor kullanmak ma'nâları da mevcûd olduğundan, öteki yalandan daha şiddetlidir. Binâenaleyh, müslüman hiç bir zaman yalana teşebbüs etmediği gibi, yalan olan yerlere bile uğramazlar. Bu suretle de hem kendilerim günahlardan korumuş olurlar hem de çocukların, babanın evde oturmayışından istifâde ederek, kötü ve günah işlere alışmalarına manî olurlar. Onun için iyi ana ve baba, ne yapıp yapmalı evlâdlarına sahip olmalıdır. Çünkü şefkatin evvelâ insanın kendisine, sonra da çocuklarına karşı olması gerektir. Kendine acımayanın başkalarına acıması elbette muhaldir. Öylelerinden herşey umulabilir. Yukarıdaki âyet-i kerime1 nin mânâsı çok açıktır. Meâlen: "Onlar ki yalancı şahitlik etmezler ve boş söz konuşanlara rastladıkları zaman, onlara bulaşmadan iyi bir şekilde yüz çevirir, geçerler." (5/28)
İşte mü'minin huyu, ahlâkı böyledir: ne yalan yere şahidlik yapar, ne de yalanı irtikâb eder. Boş ve faydasız sözler söylemediği gibi, söyleyenlere de karışmaz. Tertemiz bir ahlâka sahiptir. Nurun alâ nurdur. İşte müslüman böyle olur, vesselam.
5/28 Furkân sûresi.
172
TASAVVUF! AHLÂK V
İstihza—Alay ve Eğlenme

 

 îî
"Ey imân edenler, bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yani alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın) Olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daha hayırlıdır. (Kendi) kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkablarla çağırmayın. îmândan sonra fâsıklık ne kötü addır! Kim (Allah'ın yasak ettiği şeylerden) tevbe etmezse onlar zâlimlerin tâ kendileridir." (5/29)
İstihza; bizde alay etmek ma'nâsına gelir ki, karşısındakini hor ve hakir görmekten, ona kıymet vermemekten ileri gelir. Belki insan, bilgisiz, aklı zayıf, düşüncesi kıt, belki de vücût bakımından çelimsiz, güçsüz, kuvvetsiz, noksan a'zâlı da olabilir. Muhakkak, çok iyi düşünmek lâzımdır ki, bizler de, bilgi, kuvvet, akıl, zekâ, vücuttaki tenâsüb ü endam ve noksansız bir vücuda
sahip isek, bunu biz istedikte öyle mi oldu diyeceğiz, bu mümkün müdür? Asla. İyi bilmeliyiz ki, Hâlık-ı zül-Celâl öyle istemiş ve öyle de yaratmıştır. Onları da öyle istemiş ve öyle yaratmıştır. Bu ilâhî takdirlerde hiç bir kulun arzu ve irâdesinin rolü yoktur. Binâenaleyh onları, o kusurlarından dolayı ayıplamak ve onlarla alay etmek, eğlenmek, elbetteki Hak teâlâ'nın gücüne gider. Çünkü o öyle yaratmıştır. Kimbilir ne hikmetleri vardır. Seni böyle güzel bir surette yaratırken, onları öyle yaratması elbette bir hikmete müsteniddir. Onun için sakın kimsenin kusuru ile eğlenmeye kalkma. Sonra maazallah senin ve çocuklarının da öyle bir noksanlıkları olursa ne yaparsın? îyi düşün; hoppalığı bırak, biraz sakin ol ve ma'kûl olmağa çalış. Malına, sağlığına ve şâir övünülecek şeylerin hepsine bak da, bunları sana bahşeden lütfedip veren Allah-ü teâlâ ve tekaddes Hazretlerine şükret, emirlerini tut ve yasaklarından kaç. Verdiği nimetlere de ayrıca şükret. Allah-ü teâlâ'nın işlerine karışma. Bak Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, kısa fakat ne kadar güzel olarak bizleri îkâz ediyor. Meâlen: "Ey îmân edenler, yâni mü'minler, bir kavm diğer bir kavmle alay etmesinler, olur ki alay ettikleri, kendilerinden daha hayırlı olurlar" Kadınlar için de aynı ifâdeden sonra "Kötü lâkablarla atışmayın, hem birbirinizi de ayıplamayın" bu-yurulmuştur. Bu ne kadar açık bir düstûr ve ne güzel bir derstir. "Sözden anlayana sivrisinek saz, anlamayan beyinsize de davul zurna az gelir" dedikleri çok doğrudur.
İstihza: Kardeşini noksan ve zayıf görerek onunla alay etmek ve eğlenceye almak, onun noksan hallerine karşı gülmek, alaylı bir şekilde tebessüm etmek, sırıtmak hem günahdir, hem de ayıptır. Bunlar ekseriya insanın kendini beğenmesi, ucüb, kibir hallerinden neş'et eder. Bu bakımdan çok uyanık olmak gerekir. Belki o gülüp eğlendiğin ve beğenmediğin insan, senden daha çok hayırlı olabilir. Kıyamet gününde yaptıklarına pişman ve ona karşı da mahcûb olursun. Onda gördüğün kusurları ayıpladığın için, mutlaka ölmezden evvel senin de başına geleceğini hiç bir zaman unutma.
Cenâb-ı Hak cümlemizi iyi, güzel ahlâklarla ahlâklanan kullarından eylesin, âmîn, bi-hürmeti-Seyyid'il-mürselin ve sallal-lâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî eemaîn.

5/29 Hucurât, İL