ADAVET VE KUŞLUK
107
5/14 Bkz. et-Tergîb ve't-Terhîb, d, sh. 544.
Adavet ve Küslük
Mezmûm ahlâkların onbir ve onikincisi, ma'nevî necaset olan düşmanlık beslemek ve dargınlıkta devamdır. Bu küsme illeti, biribirlerine arka çevirme ve yüzüne bakmamakla tezahür eder. Halbuki, müslümanlık denince ilk akla gelen şey kardeşliktir. Çünkü müslümanlığı bizlere ta'lîm edip, öğreten büyüklerimizden ve okuduklarımızdan anladığımıza göre, mü'min olan mutlaka müslümandır. Hiç şüphe yok ki, müslüman olan da mümindir. Bunlar biribirinden ayrılmayan ikizler, yani can ile ceset gibidirler veya iç ile dış gibidirler. Binâenaleyh, müslüman dâima biribirleriyie kardeş gibi geçinen ve biribirlerine her zaman her işte maddî, ma'nevî yardımda bulunan, elinden tutan ve onun dâima iyiliğini ve kemâlini isteyen kimse demektir. Böyle olunca artık darılmak, küsmek, arka çevirmek, buğz etmek, hased etmek, çekememek, insanın aklı ve hayâline bile gelmez. Nerede kaldı, aleyhinde bulunmak ve onun zararına en ufak bir teşebbüste bulunmak ve şâire gibi kötü işler yapsın. Fakat hilkat-i insanda, bâzan kızmak, ve gazab etmek gibi çirkin huyların bulunması sebebiyle, şayet böyle bir dargınlık olursa, en çok üç günü geçmemesi lâzımdır. Eğer biribirlerine rast gelip karşılaştıkları zaman önce hangisi selâm verirse, hayırlısı odur ve bu selâmla dargınlık ve küslük kalkmış olur. Eğer üç günden sonra dargın olarak ölürlerse, Cehennem'e müstehak olacakları açıklanmıştır.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî (rh.a.) Hazretleri müt-tefikan beyân ederler. Bu sebepten hiç bir mü'mine lâyık ve helâl olmaz ki, müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs dursun. MaaPesef bâzı akrabây-ı taallukâtta da görülegelen halattandır ki, hiç ehemmiyeti olmayan ufak tefek şeylerden nâşî ve bâhu-sûs mîrâs meselelerinden dolayı, artık biribirleriyle ölünceye kadar darılanlar, küsenler bulunmaktadır. Bu ise sırf cehlin doğurduğu bir belâdır. Mîrâs denilen şey, biraz da sende emânet olup,
108
tasavvuf! ahlâk v
başkasından sana nasıl geçtiyse, senden de yine başkalarının ellerine geçeceği unutulmamalıdır. Bu iş olsa olsa kısa bir müddet emanetçiliktir. Bunun için kavgaya, gürültüye ne lüzum var? "Sen çok aldın, bana az verdin, veya iyisini sen aldın, bana kötüsünü verdin" gibi cahilane sözler söyleyip, bir emânet için küsmek, darılmak hiç olur mu? Fakat insanlar çok çeşit huylu, ayrı tabiatlı olduklarından, kıymetsiz şeyler için gürültü çıkarmaktan adetâ lezzet alırlar. Ne ahmaklar vardır ki, bunlara va'z ve nasîhat da para etmez. Hattâ dayak veya hapis bile fayda etmez. Çünkü kalb kararınca ve katılaşınca, merhametten, şefkatten, yardım duygusundan mahrum, menfaatinden gayri birşey bilmeyen ve ancak kendi aklını beğenen bir zavallı halini alır. Bu gibilere ne derseniz boşuna nefes tüketmiş olursunuz. İlm ü irfan nimetinden mahrum olan bu zavallılar, İslâm'ın kadir ve kıymetini bilmeden, dünyâdan göçüp giderler ki, en büyük felâkettir. Yine müslümanlık da'vâsında bulunan hiç bir kimseye lâyık olmaz ki, bir müslüman kardeşiyle üç günden fazla küssün. Eğer bu üç gün içinde veya daha sonra karşılaştıkları zaman, hangisi önce selâm verirse, diğeri de "aleyküm selâm" diye cevap verecek olursa, ecirde, sevapta ikisi de müşterek olurlar. Eğer karşı taraf selâma cevap vermezse, yâni "aleyküm selâm" demezse, vebali ona olmakla beraber o selâmı melekler cevaplar. Yânî melekler "aleyküm selâm" diyerek, selâmın karşılığını size verirler. Selâmı almayana da şeytan karşılık verir. Bu küslük üzere şayet barışmadan ölürlerse, Cennet'e giremiyecekleri, bir rivayette de girseler bile, artık biribirlerini göremeyecekleri bildirilmiştir. Hattâ, küslük ancak üç gün olur derler de barışırlarsa, ne a'lâ! Şayet barışmazlarsa, Cenâb-ı Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri onlar barışıncaya kadar onlardan yüz çevirir, yânî rahmetini ihsan buyurmaz.
Yine buyuruluyor ki, eğer bir kimse bir sene küs duracak olursa, onu öldürmüş gibidir. Yânî, katile verilen ceza gibi cezaya müstehak olur. Her Pazartesi-Perşembe günleri kulların hesapları, yer meleklerinden gökdeki meleklere verilir. Diğer bir rivayette ise, her Pazartesi-Perşembe günleri Cennet kapıları açılır da şirk edenlerden mâada hepsi affolur. Yalnız küsler kalır. Bunların mağfiret olunması barışmalarına kadar bırakılır. İslâm'da üç günden fazla küslük yoktur. Eğer küslüklejinijdevaffl^tirir-
ADAVET VE KÜSLÜK
109
lerse, barışıncay^jçajd^rjsjârn^danffjcarlar. Aman yâ Rabbi, bunlar ne acı şeylerdir! Sen müslüman kullarını bu gibi felâketlerden koru yâ Rab.
Bu arada tevbe edenlerin tevbelerini, Allâh-ü teâlâ kabul edip mağfiret eder de, yalnızjçüslenn tevbelerinin kabulü, barışmalarına kadar kalır.
Bakınız, önümüzdeki Şa'bân ayının onbeşinci günü berât kandilidir. Cenâb-ı Hak o'gece kullarına nazar edip, tevbe eden, mağfiret isteyen (müşriklerden gayri) bütün kullarını mağfiret eder de, küs, dargın, buğz ve adaveti kavî, cemâati terk eden ve bid'atleri işleyenler, yine af olunmadan kalırlar. O gece af olunmayan beş kişi daha vardır, ama onlardan burada bahse lüzum yoktur. Yalnız şu var ki, verdiklerini her ne sebeple olursa olsun başa kakanlarla, ana ve babalarına itaat etmeyenler ve bir de içki mübtelâlarının da af olunmayacaklar arasında olduklarını da unutma. Adam öldürenlerle, intihar edenler de o mübarek berâet gecesinde af olunmayanların arasındadır. Bunların arasında bir de sihir yapanlarla, kin güdenleri ilâve edebilirsiniz. Şâbân-ı şerîfin onbeşinci günü gelen Berâet gecesinde Efendi7 miz (s.a.s.) Hazretlerinin secdede okudukları duâ da şudur:
Bu duayı iyi belle, ezberine al. Sonra her zaman gece namazlarının secdelerinde çok oku ve ağla.
Üç kimse vardır ki, kıldığı namazlar Allah'a ref olunmazlar. Yâni kabule şayan değildirler. Bunlardan birisi: Bir kavim jmu istemediği haldejnılara imâm olan kimse. İkincisi: Kocasını kızdırıp, yatağjnH^j^in^^ımhlriamâzT. Üçüncüsü deTBi-lîbTrlermTdâTfğTn, küs, nefretüderTve arkalarını dönenler. Gö' rtlyörsun~ya^^ârğînTik"ne"kadar çirkıiı bL^vdîr. Şu var ki, buğzu-fillâh denilen (yâni sırf Allah rızâsı için buğz etmek ve küsmek) dir ki, Allâh-ü celle ve alâ'ya ve Resulüne isyan eden-
110
TASAVVUF! AHLÂK V
lere veya kendilerinden müslümanlara, İslâm'lığa bir zarar gelme ihtimâli olan kimselerle konuşulmamasına ruhsat vardır.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de, ezvâc-i tâhirât validelerimize karşı bir ay dargın durdukları gibi, Hazret-i Ömer (r.a.)'ın oğluyla dargınlığı da, bu gibi sebeplere dayanır. Bu cümledendir ki, Tebük gazasında özürleri olmadığı halde bu gazaya iştirak edemeyen üç kişiyle de müslümanlar konuşmamaları için hassaten tenbîh edilmişlerdi. Bunlardan birisi Kâ'b ibn-i Mâlik (r.a.) Hazretleri idi ki, tam elli gün kimse bunlarla görüşmemişti. Tafsilâtı hadîs kitablarında uzun uzadıya yazılıdır. Hattâ son on günde hanımlarından da ayrı kalmaları kendilerine bildirildi. Onlar da hanımlarından ayrılıp yapayalnız kalmıştı. İçlerinden biri fazla ihtiyar olduğundan, onun hanımının yanında kalmasına izin verilmişti. Bu hâdise, özür yokken, sırf ağır davranmaları yüzünden, gazaya iştirak edememenin cezası idi. Bak şu müslümanlara da, ibret al. Mevlâ cümlemize geçmiş büyüklerimizin davranışlarından ibret almayı nasîp buyursun, âmîn.
Bilhassa akrabâ-yı teallukât ile dargınlıkta, onların her ne kadar kusurları olsa dahî, onu sen Mevlâ'ya bırak. Herkesle ve bahusus akraba-yı teallukât ile iyi geçinmeye bak. Eğer biz bu günkü hâlimizle şunun şu kusuru var, bunun da bu kusuru var deyip, kırılacak ve ayrılacak olursak, kimsenin kimse ile görüşmemesi lâzımdır. Büyük bir zararın vukuu melhuz olmadığı takdirde, selâmlaşmak ve biraz resmî olmak kâfidir. Kendilerinden zarar geleceği umulan kimselerle ise, "Giöiüşjnekten görüşme-^mesi_daha_evlâdır" demişlerdir. (5/15)                ~~
5/15 Bkz. et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/454-462.
Ki r/i^t, ı
ııı
Riyaset Sevgisi
Ma'lûmdur ki, insanları Hak'tan alıkoyan çok çeşit sevgiler vardır. Kadın sevgisi, çocuk sevgisi, mal, mülk sevgisi, baş olma (riyaset, iktidar) sevgisi; bir de Hak sevgisi vardır. Bu sevgilerin yerleri hep ayrıdır. Fakat reislik, baş olma sevdası, hüküm ve kumanda sahibi olma sevgisi, ayrı bir sevda ve ayrı bir derttir. Bakarsınız, bunun için ne yüz suları dökülür, ne tabasbuslar, yaltaklıklar yapılır da, bir kere emeline nail oldu mu, artık yanına yanaşmaya imkân olmaz. Kendisine o makamı veya mansıbı te'min için uğraşanları bile çoktan unutmuştur. O şimdi kavuştuğu mevkiin sarhoşluğu içinde mest-ü hayran bir haldedir. Halbuki bilmez ki, bunların hepsi muvakkat şeylerdir. Akıllı kimseler bunlara ne iltifat ederler, ne de böyle dünya işleriyle vakitlerini zâyî ederler. Bu baş olma sevdası, tabiîdir ki, dünyâyı sevmekten ileri gelmektedir. Halbuki dünyâ sevgisi bütün günahların başıdır. Çünkü bütün haksızlıklar, kötülükler, hattâ merhametsizlikler, hep bu dünyâyı sevmekten doğmaktadır. Kavgalar, kıyametler yine bu dünyâ sevgisinin neticesidir. İnsanların huzurunu kaçırıp onları çeşitli ızdıraplara sevk eden, o muharebe dedikleri afatlar, hep bu dünya sevgisinin mahsûlüdür. Bu uğurda zavallı insanoğlu, aç kalır, çıplak kalır, soğuktan donar, çok kere de malını mülkünü, hattâ vatanını kaybeder, perîşân olarak ölür, cân-ı azizini istemese de verir. Hele topların, tayyarelerin sinir bozucu gürültüsü, ne rahat bırakır, ne de uyku. Bütün bunların sebebi hep dünya sevgisi değil de nedir?
Evet dünyada bulunduğumuz müddetçe yemek, içmek, giyinmek, ev, bark, odun, kömür ve şâire gibi zarurî ihtiyaçlardan vareste kalamayız. Ancak bunların te'mîni için çalışmanın da farz olduğunu bilmek lâzımdır. Sonra evlenmek de ayrı bir ihtiyaçtır. Şüphesiz bütün bunlar varlık ve paraya dayanır. Ama bunları sanma ki dünyadandır. Bunlar, niyyetlerimiz hâlis olduğu
112
TASAVVUFİ AHLAK  V
takdirde, hep sevap plan işlerdir. Fakat insanın bazı günahları vardır ki, ne yapsa affolunmaz. Lâkin maîşet hususundaki zahmetlere, sıkıntılara, zorluklara dûçâr olması;" insanın en büyük günahlarının affına başlıca sebeptir.
Şu halde bunlar dünyadan değil, dünyada iken ahiretimizi kazanabilmek için vesilelerdir. Elbette yemeden, içmeden yaşamak mümkün olmaz. O zaman ibâdeti ne ile ve nasıl yapacağız? Öyle ise bunlar dünya sevgisi değil belki âhiret ve Hak sevgisi için gereklidir. Şu halde bunlar da âhiret amellerinden sayılırlar.
Riyaset sevgisi denilen belâ hiç de böyle değildir. Onda ne Hak rızâsı vardır, ne de amel. O yalnız baş olsun ister. Halbuki reisliğin mes'ûliyetini birazcık olsun idrâk etmiş olsa, İmâm-ı A1 zam (rh.a.) gibi ölümü tercih eder de o mes'uliyetli işin içine girmek istemezdi. Bu konuda bizler kendimizi korumaktan, hattâ çocuklarımızı bile korumaktan âciz olduğumuzu her zaman görmekteyiz. Reîs olunca tabîî olarak birçok hizmetler sırtımıza yüklenecek ve Hazret-i Ömer (r.a.), "Köprüden geçen bir hayvanın ayağı oradaki çukura düşüp kırılsa, mes'ûlü Ömerdir" buyurmuştur ki, bu mes'ûliyeti müdrik olmayanların böyle işlere atılması elbette çok tehlikeli bir şeydir. Herhalde bundan dolayıdır ki, şeyhlerin reîsi Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) Hazretleri, "İmâm ve müezzin olmamak şartıyla cemâati terketme" buyurmuştur. Bak o büyükler, reislikte ne büyük felâket ve musibet olduğuna kânidirler ki, bizim imâm ve müezzin olmamızı bile istemiyorlar. Vay o riyaset makamlarında oturanların hâline! Çünkü on kişinin başına emir olan kimselerin, yarın kıyamet gününde elleri boyunlarına bağlı olarak haşrolunacakları ve bunların kurtulmaları, ancak yaptıkları adalet ve iyiliklere bağlı olacağı gibi, haksızlıkları ve günahları da öylece Cehennem'e atılmalarına sebep olacaktır. Onun içindir ki, me'muriyetin ve riyasetin evveli melâmet, ortası nedamet, sonu da Cehennem azabıdır. Adalet etmek pek kolay birşey değildir. Bahusus akraba ve dostlarına karşı insan dâima yardımı sever. Onlara ağır cezalar vermekten kaçınır. Bu ise haksızlık olarak onu Cehennem'e götürmeye yetecektir, vesselam.
Bakınız, Hazreti Osmân-ı zinnûreyn (r.a.) Hazretleri halîfe olunca, Hazreti Ömer (r.a.)'ın oğlunu kadı yapmak için emir ve-
11J
rince, Hazreti Abdullah (r.a.) özür beyan ederek affını ister. Fakat Hazreti Osman (r.a.) Hazretleri de emrinde ısrar ederek mutlaka vazifesi başına gitmesini ister. Bu durumda dahî Hazreti Abdullah kadılığı kabul etmemekte ısrar eder ve hep affını diler. Nihayet yakasını kurtarır. Buna benzer bir diğer vak'a da, Hazreti Ömer (r.a.) Hazretlerinin hilâfeti zamanında geçer. Bişr ibn-i Âsim (r.a.) isminde bir zât, Havâzin kabilelerinin zekâtlarım toplamaya me'mur edilmiş fakat Bişr (r.a.) bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a.), "Size düşen itaat değil midir, niçin gitmiyorsun?" deyince "Evet bize düsen itâat-tır, fakat ben Resûlullah'tan işittim ki; |(Her kim müslümanla-rın işlerinden bir işe memur olursa, kıyamet gününde Cehennem köprüsünün üzerine getirilip orada durdurulur. Eğer muh-sin ise, kurtulur. Eğer müsî (günahkâr) ise yâni kötü işler işlemişse, köprü yarılır ve yetmiş sene derinliği olan Cehennemin dibini boylar) {Sonra bu hadîs-i şerifi Ebûzer (r.a.) Hazretleri de te'yît etmişlerdir. Bu suretle Bişr (r.a.) da yakasını kurtarmıştır.
Hele şu, ne kadar ibret vericidir. Hazret-i Hamza (r.a.) Hazretleri, birgün Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinden bir iş, bir memuriyet istemişler, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri de bakın ne buyurmuşlar. "Yâ Hamza, bir nefsi ihya etmek mi yoksa öldürmek mi daha sevgilidir?" Cevaben "Elbette ihyâsı daha sevgilidir" deyince, "Öyle ise nefsinin kemâle ulaşmasına bak, âdâb-ı şerî-ata riâyetle sâlih ameller işle" buyurmuşlardır.
Şimdi birlikte düşünelim. Hazret-i Hamza gibi cesur ve muktedir, bir mübarek zâta vazife vermeyip, ona "Nefsinle meşgul ol" demesi, bizler için en büyük bir ders değil midir?.. Her önümüze gelen kimseyi birer vazifeye ta'yîn etmek doğru mudur? Herhalde bunların idare işlerinde yapacakları kuvvetle melhuz aksaklıkların vebali, onları ehil olmadıkları işlere getirenlere âit değil midir? Elbette böyledir. Çünkü onların, o işlerin başına gelmelerine sebep olan odur. Rüşvet ve irtikâbın sebeplerinden biri de böyle ne idüğü belirsizler değil midir? Gözleri doymayan ve ömürlerim sefahat, kumar, içki ve kadın peşinde geçirenlere ne para dayanır, ne de başka birşey. O takdirde, herhalde baş vuracağı en kolay çâre rüşvet ve irtikâptır. Sonra da bu işe bir kere alıştı mı artık bir san'at veya vazife telakki edilerek, rüş-vetsiz iş yapmak veya yaptırmak imkânı kalmayacaktır. O za-
man tabiî olarak, rüşvet vermeyenlerin işleri bir çok zorluklarla karşılaşacaktır. İşte bütün bunlara sebep olan memurları ta'yîn edenler de aynı günaha ve belki de daha fazlasına müstahak olacaklardır. Fakat iş bu kadarla da kalmaz. Netice itibariyle, devletin îtibârı sarsılır, zayıflar ve belki de yıkılmasına ve sonra da tarihte ismi kalıp, haritadan silinmesine kadar gider. Bu hususta son derece titiz ve uyanık olmak lâzımdır. Hiç bir bilgi, görgü ve tecrübeliliğe bakılmadan, elindeki diplomaya göre vazîfe vermenin ne kadar yanlış olduğunu zaman gösterecektir. Bugün iş başlarında ne kadar uygunsuz, devlet nizâmını bozmaya gayret eden kimseler mevcut olduğu görülmekte ve bilinmektedir ki, bunların mes'ûlleri hep onları ta'yîn edip oralara getirenlerdir. Sâdık, namuslu, vatansever, adalete, Hak'ka ve nizamlara riâyet edecek kimseleri arayıp bulmak, başlıca bir vatan borcudur. Bununla beraber eski müslümanların me'mur olmaktan ne kadar korkar ve kaçar oldukları da bizler için çok mühimdir. Bu devirde me'mur olmak kolay, kolay ama eğer âmirler zâlim kişilerse, onların zulümlerine yardımcı olmak ne kadar tehlikeli bir iştir! Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı kerîm'inde hassaten zâlimlere yardımcı olmaktan bizleri men' etmiş ve onlara (Ve lâ terkenû) nehyi ile meyil ve muhabbeti bile yasaklamıştır. Nerede kaldı onlara hizmet ve yardımda bulunmak! Cenâb-ı Hak'kın çok çeşitli helâl kazanç yollarını bırakıp ta devlet kapılarına koşmak, bana kalırsa pek akıllı bir iş değildir. Belki insanın karnı rahat doyar, lâkin ind-i ilâhîdeki mes'ûliyeti çok ağırdır. Bu mes'ûliyeti müdrik olanlar, büyüklerin dedikleri gibi "Bir güzel Arap atı görmüşler de, (Bu neye yarar?) diye sormuşlar. Cevaben binip me'muri-yetten kaçmaya yarar" diyerek felâketi bizlere göstermişlerdir. Fakat yine bizim gözlerimiz hep me'muriyettedir. Çalışmaktan her nedense pek hoşlanmıyoruz. Hele hanımlarımızın gözleri hep me'muriyettedir. Veya me'murlardadır. Çünkü bütün düşünceleri, kocaları öldüğü zaman kalacak maaştadır. Bu suretle, sözde istikballerini garantiye alarak, rahat bir hayata kavuşacaklarını zannederler. Halbuki kimin ölüp kimin kalacağını Allah-tan başka kim bilebilir?
San'at ve ticâret çok iyi bir devlettir. Kanâat hepsinden daha büyük bir nîmettir. Hazır maaşlara göz dikmektense, Allâh-ü teâlâ'nın tükenmez hazînelerine bel bağlamak daha uygun ol-
sa gerektir. Şu hayvanlardan da bir ibret almak lâzım, hepsi, karınlarını doyurmak için nasıl çalışırlar. Hele arılar, üstelik bizlere ne güzel bal verirler. Eğer bu hayvancıklar da başkalarına hizmetkâr olsalardı, ancak kendilerini doyururlar, bizlere birşey kalmazdı, değil mi?
Felah ve kurtuluşu ta'rîf ederken ne güzel buyurmuşlar: Elinden gelirse emîr olma, kâtib de olma, arif de olma.. Arifin ta'rî-finde; cemâatin işlerine bakanlar, kabîle reisleri ve emîrler diye şerh edilmiştir. Bugün bu iş, muhtarlardan tutun da, en üst kademeye kadar her memura şâmildir. Askerde de onbaşıdan başlar. Bu memuriyet sınıfına giren hâkim ve savcılarda daha büyük tehlike arz eder. Binâenaleyh, velev iki kişi arasında dahî olsa, hüküm vermemek, yetim mallarına vasî olmamak, emâneti kabul etmemek lâzımdır. İnsanlar hilkaten emir olmaya ha-rîsdirler. Fakat bunun sonu, yarınki kıyamet gününde nedamet, husrân ve pişmanlık olduğunu da unutmamak gerektir. Zîrâ "Son pişmanlık fayda vermez" olduğu hepimizin bildiği aşikâr bir şeydir.
İnsanlar akıbetlerini pek iyi bilemedikleri için, me'muriye-ti ve bahusus emir verici bir âmir olmayı çok severler. Severler ama bunun sonu, dünyada ve âhirette bir azap, bir felâkettir. Bu işi şuna benzetmişlerdir: Çocuk meme emmesini pek sever. Onun bütün yaygaralarını ancak meme teskin eder ve susturur. Memeyi ağzına alınca, neşe ile emmeye başlar. Gerek o anda ve gerekse vakti gelip büyüdüğü zaman, memeden kesilme zamanı gelince, anasına çok sıkıntı çektirir. Çocuk alıştığı bu tatlı memeyi bir türlü bırakmak istemez. İstemez ama, böyle devama da imkân yoktur. Nihayet birgün zorla memeden keserler. Tabiî o da, ağlar, bağırır, çağırır, velhâsıl pek kolay olmaz.
İşte me'muriyet de tatlı bir memeye benzer. Fakat bir gün gelir azlederler, bir kulpunu bulup atarlar veya kovarlarsa ne kadar acı olur! İzmir'in Fâtihi, düşmanı denize döken Bursa'lı Nu-reddin Paşa, birgün geldi ki, bütün me'muriyet hizmetlerinden mahrum edilerek, vazifeden atıldı. Biz bunun sebebini burada yazacak değiliz. Sen istiyorsan ara bul. Herkes dalkavukluk yapamaz. Esasen dalkavukluk aslında çok mezmûm ve adîliktir. Dokuz köyden kovsalar dahî sen yine sakın doğruluktan ayrıl-
116
TASAVVUF! AHLAK V
ma, doğrunun yardımcısı Hazreti Allah'tır. O elbette seni utandırmaz.
"İnsanlar arasında hükmetmek isteyen hâkim veya me'mu-riyet için ta'yîn olunan kimse, bıçaksız kesilen hayvan gibidir" denilmiştir. Çünkü bıçakla kesilen, daha az acı çekerek daha çabuk öleceğinden, bu ta'bîr kullanılmıştır. Fakat bıçaksız kesilme ta'bîri, çok çeşitli tefsirlere yol açmış, bazıları buna, "Dininin helakidir" demişlerdir. Çünkü kesme ameliyesi mutlaka bıçakla olur. Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin bunu bırakıp da bıçaksız demesi, buna delâlet eder demişlerdir.
Şuna da dikkatinizi çekerim: Yarın insanlar, temennî edip isteyecekler   ki   saçlarından   Süreyya  yıldızına  —gökle  yer arasında— asılı kalsalardı da, böyle bir me'muriyet, vazîfe veya reislik yapmasalardı. İnsanların işlerine karışıp, onlara âmir olmanın böyle bir felâket olarak gösterilmesi, hep bu işlerde sadıkane, âdilâne ve ihlâs ile amel edememenin korkusudur. Tabiî bu işler, hep olacak birer vazifedirler. Fakat bu vazifeleri âdilâne ve sadâkatle, dürüst bir şekilde yapabilecek adamlar lâzımdır. Böyle kimseleri yetiştirmek de yine millete düşen en mühim bir vazifedir. Aksaklıkları görüp de neme lâzım deyip geçmek, hiç bir müslümana yakışmazken, bilmem neden susup kalınır? Böyle olunca da meydanı boş bulan tilkiler de arslan kesilip, istediklerini yaparlar. Bunun için milletin dâima uyanık ve, şuurlu olması ve Allah'ın yasak ettiği şeylerden kaçarak, emirlerine sımsıkı sarılmasının sırrı ve hikmeti meydana çıkar. Eğer bir memuriyeti, sen istemeden seni çağırıp verirlerse, Allâh-ü teâlâ senin her işinde sana yardımcı olur. Eğer kendin tâlib olursan, o işin üstesinden gelmen için seni kendi kendine bırakırlar. O zaman çok kere sen de âciz kalıp, işin içinden istenildiği gibi, lâyı-kı veçhile başarıp çıkamazsın. Ayağım ona göre denk al, vesselam.
RtYÂ VE SUMA
117
Riyâ ve Süm'a
Riya pek büyük bir derttir. İnsanın kendisini bu âfetten kurtarabilmesi bir lütf-u ilâhî olmakla beraber, kuvvetli bir ilim ve ilmiyle beraber ihlâs ile amel etmeğe vabestedir. Bununla beraber bir de nefsiyle mücâhededen de hâli kalmamak îcâbeder. Çünkü nefisler, dünyâ lezzetlerine, makamlarına karşı meyyaldir. \ânî onlara meyledicidir ve sevip hoşlanıcıdır. İlim onu her ne kadar bu kötü meylinden men etmeğe çalışırsa da, bâzı cazip haller karşısında âciz kalır. O zaman nefsin, seninle mücâdele ve mü-câhedeye alışmış; usta, mahir bir asker gibi seni yenecek şekilde hazırdır. Böyle bir mücâhedeye alışmamış insanlar, hiç harp görmemiş, tatbikatını da bilmeyen acemi bir asker gibidir. İnsan eğer bu harbe kendini hazırlamamışsa, düşmanın tecâvüzüne karşı hemen âciz kalıp, ya teslim olur veya kaçar. Halbuki bugün kaçmak, hiç bir fayda vermez. Çünkü düşman, seni teslim alıncaya kadar peşini bırakmaz. Nihayet ya ölürsün veya esir olursun. "Ölürsen şehîd olursun" demek de bu konuda biraz zordur. Zî-râ kaçıyorsun, mücâhedeye yüzün yok. Sebebi de, vaktiyle harp usullerine vâkıf olmamış olmandır. Fakat ruhun zayıf olduğu için düşman karşısında tutunamadın. Düşmanın topu var, güllesi var, kal'ası varsa, Hak'kın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır, deyip sebat edemedin.
İşte Filistin'deki Arapların hâli de budur. Binâenaleyh insanın, her yaptığını, gerek ibâdet ve gerek hayırlar olsun, insanlardan hiç bir medh U sena beklemeden ve mükâfat da istemeden, sırf Allah-ü teâlâ'nın rızâ-yı şerifi için yapması gerektir. Eğer ibâdetinde ve yaptığı hayır işlerinde veya verdiği sadaka ve ihsanlarda, yedirip, içirdiklerinde, şayet insanlardan bir^jVlâşâal-lah ne gayretli ve ne çaüşkan insan" desinler gibi veya buna benzer birşey bekliyorsa, bulûtneUere hep riyjt girmiştir. Hayrından çok şerri vardır. Halkın zemminden korkarak yapılan işler de böyle-
118
TASAVVUF! AHLÂK V
RİYA  VE SÜM'A
119
dir. İlk hesaba çekilecek üç kimsenin hâli bizlere ibret olmak üzere
r anlatılmaktadır: "Bunlardan biri: Mücâhit asker, şehîd olmuş, hak istiyor, rütbe, derece istiyor. Birisi de; cömert, verdiği sadakaların mükâfatını istiyor. Üçüncüsü de; âlim, o da yaptığı irşatların, nasîhatların sevabını istiyorlarsa da, bunlara yaptıkları bu pek büyük fedâkârlıkların, sırf Allah rızâsı için olmayıp, \   belki asker, "Ne şecâatli ve cesur adam" desinler diye dövüştü-\   ğü Cenâb-ı Hak'kın ma'lûmu olduğu için ameli reddolunmuş-\ tur. Cömert de keza bunun gibi, halkın kendisini medh ü sena / etmesi, "Ne cömert adam" desinler diye yaptığını Allâh-ü teâlâ ) bildiği için bu da red olunmuştur. Âlim de aynı akıbete uğra-/   mıştır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, yapılan herhangi bir amel [    (hangisi olursa olsun), muhakkak Hak sübhânehû ve teâlânın 1    rızâsından başka birşey beklemeden yapılmalıdır. Sizlerin bun-\   dan sonra müşrik olmanızdan korkmam ve lâkin şirk-i hafiden V korkarım" buyurulmuştur. "Bu şirk-i hafî nedir?" denilince, "Bunun riya olduğu" bildirilmiştir. Evet riyakârlık gizli bir şirktir ve çok korkunç bir tehlikedir. Riyakârlara hiç bir sevap verilmeyeceğinden, o gün çok fena bir duruma düşeceklerdir. Cehennemde bir dere vardır ki, bu azâb çukuru, mürâî âlim ve hafızlar için hazırlanmıştır.
/" îsâ aleyhisselâm buyururlar ki: "Sizler oruçlu olduğunuz / günler, oruçlu olduğunuzu kimseye bildirmemek için başınızı ve V sakallarınızı yağlayın ve ara sıra ağızlarınızı yemekten kalkan ) insanların yaptıkları gibi siliniz ki, halk sizin oruçlu olduğunu-7 zu anlamasın. Zîrâ en az bir mikdar da olsa riyali ameli, Allâh-Vji teâlâ kabul etmez" buyurmuştur.
Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin de bizim amellerimizden en çok korktuğu şey riya ve şöhret-i hafidir ki bu da riyanın gizli olanıdır. "Yarın kıyamet gününde hiç bir yerde gölge yokken, Arş-ı a'lânın altındaki gölgeliklerde kemâl-i saltanatla oturacak olanlardan birisi de, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bile duymamış olanlardır." Yâni, son derece saklı olarak sadaka verenler olacağı anlatılmış oluyor. Diğer ameller de böyledir. Amellerin en efdali, gizli olanıdır. Açıkça yapılan amellere nisbeten yetmiş derece üstünlüğü vardır. Melekler dağların yaratılışını görünce taaccüp edip, "Yâ Rab bunlardan daha kuvvetli bir mah-
lûkun var mı?" diye sormuşlar veya ön kuvvetli mahlûk olarak dağlan gördükleri için, "Bundan dah|a kuvvetli ve şiddetli birşey olmaz" demişler de, bunun üzerine Cenâb-ı Hak demiri yaratmış, onunla dağlar delinmiş, ateşi yaratmış, demiri eritmiş, suyu halk etmiş, ateşi söndürmüş, rüzgârı yaratmış, yağmur taşıyan bulutlan dağıtmış, bunlar karşısında âciz ve hayran kalan melekler, rahmet-i ilâhiyeye sığınıp sormuşlar: "Yâ Rab senin mahlûkâtının içinde en şedidi, kuvvetlisi hangisidir?" Cevaben Cenâb-ı Hak buyurmuş ki "Sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden bile saklayan kulumun kalbinden daha şedîd birşey yaratmadım." İşte bu cevâbın büyük ve geniş ma'nâsını çok düşünmek lâzımdır. Fakat ihlâs denilen ni'mete mazhar olamayan insan, hiç bir zaman kendini bu riyadan kurtaramaz. Yağmurdan kaçarken doluya tutulan zavaiiılar gibi. Yalnız kuvvetli bir îmân, kuvvetli bir ihlâs, yılmaz bir mücâhede, tam ve kâmil bir takvaya sahip olan müslüman müstesna.
Cenâb-ı Hak yerleri ve gökleri yaratmazdan önce yedi melek yaratmış, sonra yeri ve gökleri yaratınca, bu yedi meleği yedi kat göklerin herbirine bir eş, birer me'mur etmiş, vazîfelen-dirmiştir ve, "Kullarımın hafaza melekleri tarafından getirilecek olan amellerini kontrol etsinler ve eğer o amellerin içinde gıybet, dünyâ sevgisi, kibir, ucüb, hased, zulüm, riya ve Hakkın rızâsından gayri birşey beklemek suretiyle yapılan ameller varsa, sahiplerinin amel defterlerine işaret koysunlar" buyurmuştur. İşte bu sıfatlarla mevsûf olan kimselerin yapmış oldukları, gerek mâlî, gerek bedenî ve gerekse hac gibi hem mâlî hem de bedenî ibâdetlerle namaz, oruç ve sadakalardan hiç birisi makbûl-ü İlâhî olmıyacağı gibi, melekler tarafından da geri çevirilip, sahibinin yüzüne çarpılacağı beyan olunmuştur. (5/16)
Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri, boynunu bükmüş, başını eğmiş olarak gördüğü bir kimseye demiş ki, "Huşu' orada değil, belki onun yeri kalbdir. Başını kaldır da başkalarını ve kendini aldatma.!' Mescidde secde halinde ağlayan birisine de, "Ağlaya-caksan evinde ağla" buyurmuşlardır.
5/16 Tafsilatlı bilgi için bkz. İmâm-ı Gazali, İhyâ-ul Ulûm 111/257-261.
120
tasavvuf!ahlâk v
Hazreti Alî (r.a.) Efendimiz de, "Mürâînin üç alâmeti vardır: Birincisi; yalnız olduğu zaman tenbelleşir, kalabalık içinde çok gayretli görünür ve amelini artırır. Medh olunduğu vakit sevinir, zemmolunduğu vakit amelini noksanlaştınr ve yerinip kederlenir. Halbuki insan, -kâmil olunca zem ile medh onun yanında müsavidir. Hiç fark etmez. Binâenaleyh, insanları görünce hareketlerini değiştirenler, sofu, zâhid, müttekî gibi göriuiT mek isteyenlerin hâli hep riya mahsûlüdür. Meselâ, namaz kılarken uzun süreler okuyarak kıyamda çok durmak, rükû' ve secdelerde gene fazla kalmak, insanların yanında gayet teennî ve vakarla hareket edip, yalnız kalınca bunların hiç birisine riâyet etmemek ve kezâ^ insanlarla beraber yemek yerken gayet az yemesi, kendi başına kalınca istediği gibi karnını tıka basa doyurması; konuşurken de böyle, giyiminde de böyle yapması riyadan ileri gelir.                                                      .
Onun için yalnız Cenâb-ı Hak'kın rızâsını gözetip, başkalarının sözlerine iltifat etmiyerek, olduğu gibi görünmek veya göründüğü gibi olmak lâzımdır ki en doğrusu da budur. Riya, gösteriş için veya Allâh-ü teâlâ'nın rızâsından gayriyi kastla yapılan amel olup, süm'a da bunun gibi, yine Hak rızâsından gayri başkalarının duyması veya görmesi için yapılan amellerdir ki sahibine hiç bir suretle ne sevap, ne ecir, ne de mükâfat verilir. Bu suretle de Cennet'ten mahrum olup, bir de Cehennem'e atılmasına sebep olur ki ne büyük bir felâkettir. Allah cümlemizi bu gibi âfetlerden muhafaza buyursun, âmîn.
Şeddât isminde bir zât, birgün Resûlullah (s.a.s.) Efendimizi ağlarken görünce, uYâ Resûlallah niçin ağlıyorsunuz?" diye sormuşlar. Efendimiz "Ümmetimin şirke düşmesi korkusundan dolayı ağlıyorum. Fakat, ümmetim putlara, güneşe, aya, taşlara tapmazlar, lâkin amelleriyle riya ederler" diye korkularım izhar buyurmuşlardır. Evet putlara, taşlara tapılmaz ama, bu sözleriyle riyanın ne büyük bir felâket olduğunu bizlere duyurmuş olmaktadır. Onun için yarın kıyamet gününde mürâîleri "Yâ gadir, yâ hâsir, yâ fâcir" diye çağıracakları gibi onlara, "Amellerini kimin için ve ne maksatla yaptınsa, sevabım da git ondan iste" diyeceklerdir. Bu sebeptendir ki riyanın en ufağı bile şirkten sayılmıştır. Bu husustaki korkudan dolayı bir çok büyüklerimiz, amel-
RİYÂ VE SÜM'A
121
lerini halkdan saklamak mecburiyetini hissetmişlerdir. Yine bâzı büyük âlimler ki, sözleri çok tesirli, kendi halleri de pek mükemmel olduğu halde va'z ve nasîhat edip halkı başına toplamaktan sakınmış ve kaçınmışlardır. Bu ise o nurlu devrin kâmillerinin halleridir. Vay bu devirde bizim başımıza gelenlere vay! Va'z esnasında kendimi halka beğendireceğim diye çeşit çeşit pozlar, tavırlar, haller, kollarıyla hattâ bedenleriyle -Allah esirgesin-bâzan çok mu çok çirkin hareketlerle va'z ve nasîhata kalkışanlara sorarsanız, insanların yola gelmesini temin için nefes tükettiklerini söylerler. Fakat asıl içlerinde saklı olan gaye -hani çakmak taşının içindeki ateş gibidir. Ne zaman ki çakmağı çakarsınız, ateş meydana çıkar. Bunların da içlerinde saklı olan amelleri halkın teveccühü ile dünyalık elde etmektir. Halkın tevüccühü-nü kazanmak ta kolay birşey değildir. Onun için bu gibi lâyık olmayan halleri ve sözleri irtikâp edip, Hak'kın gözünden düşerler. Fakat bu onlar için o kadar mühim değildir. Yalnız isterler ki halkın gözünden düşmesinler, onun için buna çok dikkat ederler. Halbuki eskiler bâzan, gayr-i meşru gibi görülen hareketlerde bulunurlardı ki, sırf halk başlarına toplanmasınlar diye bunu yaparlardı. Bugün ise tam tersine, kimseye birşey diyecek tarafımız yok. Çünkü insanoğlu bildiğinden şaşar değildir. Yalnız bizim diyeceğimiz birşey varsa o da, Allah celle ve alâ cümlemize dünyâ ve âhiret iyilikleri ihsan buyursun, âmîn. (5/17)
Bugün mütâlâa etmekte olduğum Râmûz-ü Şerifin 254'üncü sayfasının son satırlarındaki hadîs-i şeriften de bahs etmeden geçemeyeceğim. Mamâfîh, bunları bilmeyenler de yok değil, ama herkes kendi bildiğinden de geçici değildir. Bizim gayemiz ise ancak tebliğdir, duyurmaktır. Kimsenin üzerine Cenâb-ı Hak bizi musallat kılmamıştır. Bizden söylemek, okuyandan anlamak ve tatbîk etmektir. Bakınız, bunu Buhârî garîb olarak, İbn-i Mâce de Ebû Hureyre (na.)'dan nakil buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) efendimiz buyururlar ki: "Cüb-bü hüzünden Allah'a sığınınız" Ashâb-ı kiram da sorarlar: "Yâ Resûlallah, bu Cüb-bü hüzün dediğiniz nedir?" Cevaben buyu-
5/17 Bu hususta fazla malûmat isteyenler İhyâ-ul ulûm'un 3. cildindeki "Riya ve Süm'a" bahsine başvursunlar.
122
TASAVVUF! AHLÂK V
ruyorlar ki "Bu Cehennem'de bir kuyudur ki, Cehennem dahî hergün bunun şerrinden 400 kere Allâh-ü teâlâ'ya sığınır. Bu kuyuya ulemânın amelleriyle mürâîlik edenlerini idhâl eder. Bu âlimlerin Cenâb-ı Hak'ka en buğuzlusu, ümerâları ziyaret edenleridir." Yirmi kelime kadar olan bu hadîs, bir çok sayfalarla ve yine birçok adlar ve namlar altında yazılan yüzlerce, hattâ binlerce kitaba bedeldir. Çünkü bütün kitablann delâlet edeceği gaye, kullan Hak'kın gazabından ve gazap evi olan Cehen-nem'den kurtarıp Cennet'e sokmaktır. Halbuki insanların Ce-hennem'e girmesine sebep olan ve Cehennem'in bile günde 400 kere Allah'a sığındığı bu kuyuya atılmak ne demektir? Burada her ne kadar bahis konusu olan âlimler -ki o zaman da onlara "Kurrâ" denilirdi. Kurrâ" kelimesinin kökü de, okumaktan gelir-mürâîlik yaparak, mevkiler elde etmek için ümerâ kapılarına gidip, yaltaklanarak bir vazîfe almağa çalışan herkese şâmil olsa gerektir. Doğrusunu Cenâb-ı Hak bilir.
Zâten me'muriyet denilen şey, milletin yükünü almak ve karşılığında rahat bir geçim temin etmek için istenilen bir hizmettir. Fakat çok kere bu iş tersine işleyerek, millete yük olunduğu da unutulmamalıdır. Sonra hangi iş olursa olsun hepsinin kendisine göre ağır veya hafif mes'ûliyetleri vardır. Bu mes'üliyetle-ri müdrik olmayan zavallıların bu gibi tehlikeli işlere atılmaları ne kadar gariptir. Bugün tahsil çağında olan, yüzbinlerin üstündeki talebelerin de hemen tek gayeleri, biran evvel diplomalarını alıp, devlet işlerinden bir işin başına geçmek ve bu suretle de maişet derdinden kurtulmaktır. Bunun için, yânî şu lokmacık için her boyaya girmek ve katlanmak mecburiyetini de hisseder. Yaptığı işin doğru birşey olup olmadığını da tetkike bile lüzum görmez. Helâl ve haramı da bilmez. Yalnız o alacağı paraya bakar. Fakat şunu iyi bilmeli ki, iyi veya kötü yapılan şeylerin hiç birisi boşa gitmez. İyi şeyler için sevap ve mükâfatlar verileceği gibi kötü işlerin de cezası olacaktır. Bu bizim dünya kaidelerimizde carî olan hâdiselerdendir. Hapishaneler, zindanlar, sürgünler, idamlar, hep bu kötü işlerin sonucu değil midir? İster inan ister inanma; işte sana dünyadaki örneği. Binâenaleyh böyle tehlikeli işlere atılmak, ancak bu işleri lâyıkı veçhile ve tam bir adalet ölçüsü içerisinde, kimsenin menfaatini ve kendi çıkarını
RİYA  VE SÜM'A
123
düşünmeyerek, Hak'dan kıl kadar dahî ayrılmadan vazifesini yapabileceğine kanâati tam ise ne a'lâ. Zîrâ devletin bir me'muriyet kadrosu vardır. Buraya lâyık olanları bulup koymak onun vazifesidir. Her isteyene istediği yeri vermek elbette doğru olmaz. Çünkü iş ehliyetsiz ellere verilince tabiî olarak işler aksar, millet de sıkıntıya düşer. Zîrâ böyle ehliyetsiz insanların içlerinde öyle kimseler vardır ki, Allah'tan korkmaz, israfdan kaçmaz, milletin malını yerli yersiz savurur, günah, sevâb nedir onun lügatın-da yoktur, rüşvetsiz iş yapmamaya alışmıştır. Çünkü başka türlü geçinemez (!) Bu ise devletin şan ve şerefine halel verdiği gibi, işleri de çıkmaza kadar götürür. Bunun vebali de, böyleleri-nin ta'yinlerini yapanların sırtlarına yüklenir. Sonra bu me'muriyet denilen hizmet, muayyen bir para mukâbilindedir. Halbuki ticâret, san'at ve zirâatle uğraşmak belki biraz zordur, yorucudur. Hele çiftçilerin akıbetleri biraz meçhuldür. Bâzan yağmur yağmaz, güneş lüzumu kadar olmaz, çeşitli haşerât ve âfetler mahsûlü helak edebilir. Bu sebeplerledir ki bu işlerle uğraşmak kolay birşey değildir. Ama bugünkü teknik usullerle işler hem kolaylaşmış, hem de tehlikeler oldukça azalmıştır. Yeraltı sularından ve barajlardan istifâde mümkün olduğu gibi, mahsûlü gübrelemek ve ilaçlamak suretiyle çok güzel mahsuller alınmaktadır. Eğer biraz da bilgi ile çalışmasını becerebiliyorsa bir memurun on veya yirmi senede alabileceği maaşı, o bakarsın bir senede fazlasıyla almıştır. Ticâret erbabı da gözümüzün önünde. Koca konaklar, kâşaneler, villalar, saltanat, debdebe, hizmetkârlar emrinde. Bununla beraber bugün ferdî çalışmalar istenilen derecede kazanç elde etmekten uzaktır.
Dünyâ günden güne değişmektedir. Artık müslümanların gafleti bırakıp, elbirliği yapmaları ve böylelikle her sahada geniş işler tutmaya çalışmaları lâzımdır. Bakınız bugün üç buçuk Yahudi memleketimizin ticâretine hâkim durumdadırlar. Bunların hakkından teker teker gelmek mümkün değildir. Bunun için toplanmak, birbirinizin elinden tutarak, sağlam temellere dayalı büyük şirketler kurmak mecburiyetindeyiz. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki, şirket kurmak kolaydır. Fakat yine oyuna gelip, bunları Yahudilere kaptırmaktan sakınmalıdır. Sakın zannetme ki Yahûdî gelip, bu fabrikayı bana satın veya beni de
124
TASAVVUF/AHLÂK V
ortak alın desin. Hayır, Yahûdînin oyunu çok örtülüdür. Kendisi perde arkasında saklanır. Fakat Yahûdî emellerine hizmet edecek, para sevdalıları, ahmaklar, aptallar, vatan, din ve millet sevgisinin ne olduğunu bilmeyen zavallılar vardınJci bilerek veya bilmeyerek Yahûdîye hizmet ederler. Onun için sen kendi vatanında, kendinin ve çocuklarının rahat ve emîn olarak yaşamasını istiyorsan, behemehal bir bina halinde, birbirimizle adetâ kaynaşıp birleşmemiz lâzımdır. Yoksa başka türlü varlığımızı sürdürmeye imkân bulamayız.
Bak bugünkü Yahûdîye, tâ Amerika'lardan kendi devletlerinin ve milletlerinin muvaffak olması ve yaşaması için İsrail'e milyonlar, hattâ milyarlar yağdırmaktadırlar. Bundan müslüman-lık nâmına hepimizin utanıp, ibret almamız lâzımdır. Artık mü-râîlik devri çoktan geçmiştir. Şimdi elbirliğiyle başbaşa verip, canla başla çalışmak gerektir.
Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da, İslâm'hktan, dinden, îmândan ayırmasın. Dosta düşmana da muhtaç etmesin, vesselam. Bi hürmeti Seyyidil-Mürselîn, vel-hamdü lillâhi Rabb-il-âlemîn.
GAZAB
125
Gazab
Kibir, riya, hased, kin ve emsali ne kadar çirkin, günah, fena ise; gazab da, dinimizde günahtır ve dünyamızda bizi felâketlere sürükleyen bir âfettir. İnsanların ve bahusus müslüman-ların kemâle ulaşmalarına engel olan başlıca manîlerdir. Allah-ü teâlâ gazabı, kullarına, haklarjna tecavüz eden dinsizlere karşı kendilerini müdafaa edebilsinler, düşmanlarına karşı çok şe-did, yılmaz bir bahâdır gibi mücadele ve mücâhedede kafiyen gözlerini kırpmasınlar diye vermiştir. Aynı zamanda bunlar, birbirlerine karşı da son derece saygılı, merhametli, şefkatli kimselerdir. Gazapsız insan olmaz. Fakat onu yerinde kullanmasını bilmek gerekir. Yerinde kullanmasını bilmeyenler, hem kendine hem de cemiyetine dâima zararlı olabilir. Şeytan gazablı insanı çok sever. Çünkü onunla bir çocuğun topu ile oynadığı gibi oynar. Gazabın, mezmûmjcötü olan ahlâkların hemen hemen başı olacağına..dikkatleri çekerek, Efendimiz^(sla.*s.)Hâizretlen, fiâ-smatjsteyen kimselere, dâima gazabı terk etifleyTtâvsiye buyurmuşlardır. CöSeflsteyen kişiye de, yine^azabfterk etmesini emir buyurmuşlardır. Cehennem'den kurtulmak için de, yine gazabın terki lâzım geldiği, gazabın mezmûm, kötü, fena bir huy olması sebebiyle, onun terkinin lüzumu hakkında müteaddit hadîslerde fazlaca üzerinde durulmuştur ki, bu da onun ehemmiyetine kâfî ve vâfîdir.
Evet, gazab ma'lûm olduğu üzere ateşin mahsûlüdür. Şeytan da ateşten yaratıldığı için, gazablı insanı çok sever. Aralarındaki müşabehetten nâşî olsa gerekir. Binâenaleyh kızıldığı zaman, hemen bir abdest almalı veya soğuk su ile yıkanmalı ve burnuna su çekmeli, ayakta ise oturmalı, oturuyorsa yatmak suretiyle gazabım söndürüp, şerrinden kurtulmaya çalışmalıdır. Bâ-husûs Allah-ü teâlâ'nın gazabı, hiçbir zaman kulların gazabına benzemez. Azabı çok şedîddir. İntikamı dehşetlidir. Elinden kur-
 v urı /i/ii//ia   r
tulmaya kat'iyyen imkân yoktur. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki: "Gazabını yenip, af edenler, kıyamet gününde pek büyük mükâfatlara nail olacaklardır" buyurulmuştur.
Bu sebepden Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri ve emsali bir çok büyükler, kendilerine dil uzatanlara karşı vakarlarını muhafaza edip gazaplarını yenmişler, onlara ceza vermek gerekirken, üstelik onları affetmişlerdir. Bazan da kendilerini bolca hediyelerle taltif ederek, kinlerinin sevgiye tebd î line sebep olmuşlardır. Zîrâ birbirlerinize vereceğiniz hediyeler, aranızdaki sevgiyi artıran, içlerdeki ateşin, kinin, hasedin sönmesine sebep olan başlıca âmillerdendir. Hased, kibir, ucüb, kin, iftihar, gurur, alay hep gazabın yavrularıdır. Yânî bunlar gazabdan ileri gelir buyurulmuştur. Aynı zamanda en büyük zararlarından birisi de gazabın îmâm ifsad etmesidir ki, çok korkunç bir tehlikedir. Maazallah, insanın îmânsız olarak âhirete göçmesine de sebep olabilir. Bir anlık gazabını yenemiyerek bir-TMrlerini vûrüp~öîdürenler, katledenler, hiç Allah'dan korkmazlar mı ki, bu adiliği işlerler. Neticesinde de yâ hapishaneye veya mezarlığa giderler ki, ölen de öldüren de cehennemlikdirler. Zîrâ ölen de, öldüreni öldürmek için çalışıyordu, yapamadı; fakat niyeti öyle olduğu için cehennemlik olacaktır. Onun için pehlivan veya başpehlivan, insanları güreşte yenen kimse değil, belki gazab halinde nefsine hâkim olup hilmini gösterebilendir. Câhiller hilimden pek hoşlanmazlar. Zîrâ, kıymetini bilmezler. Hilim insan için bir ziynettir ki, kendisine bahâ biçmek elden gelmez. Ahmak adam hemen kızar. Akıllı olan da, sabreder, affeder, mukabele etmez. Çünkü "Câhüejrerilecek__en müessir cevap sükûttur" buyurulmuştur" Şu halde gazabdan korkmak" ve sakınmak lâzımdır. Zîrâ gazab imâm ifsâd eder, fesada sevkeder. îmânın tadı tuzu kalmaz. Acı biber gibi bir ot vardır. Arabistan'da olur. O ot bala karıştırılınca nasıl balın tadı tuzu kalmazsa; fesada uğrar yenilmez, nihayet atılırsa, îmân da böyle işe yaramaz olur. Onun için ahlâkın düzelmesine çok dikkat lâzımdır. Öyle herşeye kızıp, bağırıp, çağırmak veya vurup, kırmak hiç bir zaman akıllıca bir iş değildir. Şu da var ki, İmâm-ı Şâfiî(rh.a.) Hazretleri "Kızılması lâzım olan yerde kızmamak hayvan işidir" buyurmuştur. Meselâ hayvanı döversin, söversin, hayvan oldu-

(J/1Z./1Ö
İZ/
ğu için aldırmaz. Fakat asıl kızılması lâzım gelen yerler, dinine, namusa zarar gelen yerlerdir. Hanımını, kızını çıplak gezdirip iftihar eden kimsenin, şunun bunun sözlerine kızması, ahmaklıktan başka birşey değilriirj"fo7ah aHın Hiişmnnıdir
Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri birgün hutbesinde, "tama-dan, hevây-ı nefisden ve gazabdan kendisini muhafaza eden kimsenin felah bulacağını" bildirmiştir. Müslümanlık alâmeti olarak söylenen çok nasihat yardır. Bu da onlardan birisidir. Müslüman dâima mazluma yardımcıdır. Zayıfa acır ve himaye eder. Sıkı ve hasîs değildir. İsraf etmez, haram ve günah yoluna verilen paralara acır. Harama yardım etmez, para da vermez. Eğer bir zulüm yapsa, derhal Hâlık'ından mağfiret diler. Zulmettiği kimseden de özür diler. Câhili affeder. Kendisi insanların ezalarına tahammül eder. Bundan nâşî çok sıkıntı içindedir. Lâkin halk ondan rahatsız olmaz. Zîrâ kimseyi incitmez.
Abdullah ibn-i Mübarek (k.s.) Hazretlerine, "Hüsn-ü ahlâkı bize bir kelime ile ta'rif eder misiniz?" diye ricada bulunmuşlar; o da, "Gazabın terkidir!' diye cevap vermiştir. Demek ki, gazab ne kadar fena bir şeydir. Onun terki de kolay birşey olamaz. Çok uzun mücâdele ve riyâzâtlara, katlanmak ve devam etmek lâzımdır ki, yumuşaklık kendisinde bir tabiat haline gelebilsin. Bu da her babayiğitin kârı değildir. Onun içindir ki büyüklerimiz "Fena huyları ancak teneşir temizler" demişlerdir. Yânî bu demektir ki, ölümüne kadar bu kötü huydan vazgeçmek, kendini kurtarmak mümkün olmaz. Ancak Hak rızasına âşık olan âşıklar müstesna. Velîlerin kİtablannda bâzan çok câzib hâdiselere, kerametlere rast gelinir de insan adetâ mestolur. Amma o kerametlerin nasıl tahakkuk edebildiğini bir düşünecek olursak görürüz ki, o mübareklerin hep nefisleriyle mücâhede ve mücâdeledeki muvaffakiyetlerinin neticesidir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da nefsin ve şeytanın şerlerinden kurtarsın, âmin. Bi-hürmeti Seyyid'il-mürselîn, ve'1-hamdü lîllâhi Rabb'il-âlemîn.
12$
TASAVVUFI AHLAK v
ÖVÜNME
129
¦ ı
Övünme (İftihar)
Bu da ayrı bir hastalık ve mezmûm bir huydur. İnsan gerek geçmişleriyle, gerekse bâzı meziyyetlerini sayarak kendisine bir kıymet verir, daha doğrusu başkalarının kendisine bir kıymet ve paye vermesini arzu eder. Bu meziyyetlerini hemen her yerde, her fırsatta ve her topluluk arasında ortaya atarak, herkesi bıktırın-caya kadar söyleyerek övünen, bir nevi aşağılık duygusuna sahip zavallılar vardır. Bunlar böyle davranışlarıyla hem kendi ömürlerini boş yere zâyî ederler, hem de farkına bile varmadan cemâatin nefretini kazanırlar. Onu dinleyenler nezâketen yüzüne karşı birşey söylemeseler bile, arkasından .dedikodusunu yaparak, gıybet ederler. Böylece bir çok kimselerin günaha girmelerine de sebep olurlar. Elbette bu günahlar ona sebep olan adamın defterine de aynen geçirilir. Bunlara tevbe edip vazgeçmek te, diğer günahlardan kendini kurtarmaktan daha zorcadır. Bu hususda, Elmalüı merhum Küçük Hamdi Efendi'nin dokuz ciltlik Kur'ân tefsirinde Tekâsür SÛJgsTnm^^unda çok güzel nasîhatlar vardır. (5/18) İnsanlar IffrTcanş toprak vermemek için ne kavgalar, ne muharebeler, ne felâketlere katlanırlar da, nefsinin ıslahı için hiç bir fedâkârlık yapmak akıllarına bile gelmez, tşte bu hal ne kadar acı bir şeydir. Ham gelip ham gitmek, hiç insan olan birine yakışır mı dersiniz? Dünyâsı iyi olursa ne â'la,^eğer iyi olmazsa onu düzeltmek için gece gündüz harıl harıl nasıl çalışıldığını görmekteyiz amma ne fayda, neticede hepsi bırakılıp gidilmektedir.
Ebediyyet âleminin güzelliği için nedense bir gayret sarfet-mek mümkün olmuyor. Bu ise bizler için en büyük bir kayıptır, övünmek, aynı zamanda bir benlik ve varlık alâmetidir. Halbuki bgnjjklgoıkılrrıadıkça yarUk_denilen saadete ulaşılmaz. Bak
5/İ8 Elmalüı Hamdi Yazır, IX, 6039-6065.                     ¦
buğday toprağa gömülmedikçe ve orada çürüyüp yok olmadıkça, yeşerip başak çıkaramaz. Halbuki gereği gibi mahsûl verince, yerine göre bire on, yirmi, otuz, elli hattâ yüz bile alanlar olmuştur. Bu bizim için bir ibret dersi olamaz mı dersiniz? Cenâb-ı Hak tevfîkini cümlemize refik buyursun da, kötü ahlâklarımızı mahvedip, yerlerine güzel ahlâkları ihsan buyursun, âmîn.
<      o
CK
;\
130
TASAVVUF! AHLÂK V
m
Hayaller
Gerek hayallerle vakit geçirmek ve gerekse yalnız zihninde mevhum olup vücûdu olmayan boş şeylerle meşgul olmak, bir bakımdan da kibir ve gururun bir parçası olan haliyle ve malıyla veya bilgisiyle yahut makam ve rütbeleriyle gururlanıp, büyüklük taslamakdır ki bu da, kibir bahsinde zikr olunduğu gibi pek mezmûm huylardan biridir. Hayalperest insanları kimse sevmediği gibi, mağrur olanları da yine kimse sevmez. Elbette kimsenin, yânî insanların sevmediği kulu Allah da sevmez. Allah-ü celle ve alâ'nın sevmediği kul ise dünyada da âhirette de mahv ve perişan olur. Bu çirkin ve yaramaz huydan da Cenâb-ı Hak cümlemizi muhafaza buyursun, âmîn.
Şu insanoğlunun büyüklenmesi kadar yanlış ve çirkin ne var ki, bunu idrâkten âciz olduğu için, kendisine ne çok paye ve ne çok kıymet verir. Sanki bu dünyâyı kendisinden başka idare edecek bir idareci bulmak mümkün değilmiş gibi, tıpkı esrarkeşlerin zevk aldıkları hayaller gibi bir sürü hayal peşinde zihnini yorar durur. Halbuki esrarkeş, bu gibi insanlardan bir bakıma daha iyidir; hattâ daha normaldir. Çünkü içtikleri esrarın hükmü geçince akılları başlarına gelir, işine gider. Bunun ise bütün işi gücü hep hayal ve gurur içerisinde olduğu için, kendini aidata aidata, birgün nihayet perişan olarak yokolur gider. Onun varlıklı günlerinde etrafında dönüp dolaşan dalkavuk güruhundan başka birşey olmayan zavallıları da, hattâ belki de yakınlarından daha geniş bir kitleyi de mahv ve perişan edeceğinden, bu mezmûm huydan korunmak ve Allah-ü teâlâ'ya sığınmak gereklidir.
GÜZELLİĞİ İLE İFTİHAR ETMEK
Güzelliği İle İftihar Etmek (Mübâhât)
Güzellik Cenâb-ı Hak'kın verdiği bir lütuf ve ihsandır. İnsan kendiliğinden güzel olamaz. Mâmâf îh Cenâb-ı Hak herkesi güzel olarak yaratmıştır. Fakat birbirlerinden farklı, daha güzel, daha a'lâ, daha yakışıklı, daha zekâlı, bilgili, becerikli, hünerli, cesaretli, maharetli, daha cömert insanlar olduğu gibi; gözlerinin, endamının, renginin, letafetinin, kibarlığının, fesahat ve belagatının güzelliği, bazı müstesna vasıflarla birbirlerinden ayrı oldukları da şüphe götürmez bir hakikattir. Kambur bir adam veya topal, çolak, kör, sağır, dilsiz kimseler ne kadar güzel olsalar da, bu noksan sıfatları, kendilerinin herkes tarafından beğenilmesine manîdir. Fakat bu kusurlarından dolayı boyunları bükük olan bu zavallıların Hak sübhânehû ve teâlâya karşı tazarrû ve niyazlarıyla makbûl-ü ilâhî olmalarına hiç bir manî yoktur. Şübhesiz ki gönül güzelliği, vücut güzelliğinden çok daha a'lâ ve efdaldır. Allah esirgesin, gönlü bozuk, ahlâkı bozuk, terbiyesi kıt, bir de zekâ ve akh eksikse vay insanların haline, onun elinden neler çekmezler. Yüzü güzel, gözü güzel, boyu poşu güzel, bilgisi de güzel ama, ahlâk olmayınca, ancak etrafındakilere çalım satma gururu içerisinde azîz ömrünü zâyî eder ki, ne büyük bir felâkettir. Bu güzelliği ile, bir de gönlünü güzelleştirip, bu güzelliği kendisine veren Allâh-ü teâlâ'ya şükredip, fenalıklardan, günahlardan kendini koruyabilir, bir de ibâdet ve tâatini vaktinde güzelce yaparsa, bunun da kıymeti o nisbette yüksek olacağından şüphe yoktur. Binâenaleyh mübâhât denilen güzelliğinden nâşî iftihar ederek, güzellik müsabakalarına çıkmaya heveskâr olmak, sevilmeyen ve mezmûm olan ahlâklardan birisidir.
Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi âfetlerden muhafaza buyursun, âmîn.
Mekir, Hiyle, Hıyanet
Bu üç sıfat birbirlerinin tamamlayıcısı ve birbirlerinin eşidir. Mekir; hıyle, hud'a, dubara, düzen ve sihir mânâlarını taşıyan bir kelimedir. Bir adamı hiyle ile aldatmak mânâsına da gelir. Bir adamı hiyle ile maksadından çevirmektir ki, bu da iki nevîdir. Biri kötülükden iyiliğe çevirmek, biri de maazallah aldatarak iyilikten kötülüğe çevirmektir ki, bu çok mezmûmdur. Hiylekârlığm nevileri pek çoktur. Meselâ, esnaf olan bir satıcı, her ne satarsa satsın, satın alanı hiyle ile aldatmak isterse, ya parasını fazla alır, ya malım çok medhederek alıcıyı kandırır, veya sattığı malın ayıplanm alıcımn gözünden saklar, meyva falan gibi şeylerde malın iyisini, güzelini üstüne koyarak, çürük çarığını arkalara veya kağıtların altına saklamak suretiyle alıcıya göstermeden onları doldurur. Daha kötüsü, tartıda hiyle yapar, kantarda hiyle yapar, ölçüde hiyle yapar, halbuki siz hiç farkına bile varamazsınız, 900 gramı bir kilo diye alıp gidersiniz. 90 santimi bir metre diye verir. İyiyi gösterip çürüğü, bozuğu verir. Sen farkına varmadan kantara dirseğini dayar, istediği gibi tartar, sen de görürsün, çok güzel dersin. Fakat muhakkak eksiktir. Böyle kazandığı hiyleli paralarla etrafına çalım satar, apartmanlarım, bankalarda paralarım ye şu kadar servetim var diye övünür durur. Çoluk çocuk o haram paralarla yetişirler. Bak sen işin sonuna ki ne anasına, ne babasına, ne de milletine faydası olamadığı gibi, kimbilir etrafına ne kadar zararı olacaktır?
Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle hiyle, hud'a ve hiyânetlerle geçinmekten muhafaza buyursun, âmîn.
Hıyanet ise, ayrı bir cibilliyetsizliktir. Hele kendisinden faydalandığı kimselere karşı hıyanet edenlerin, milletin işlerinde, köprü, yol vesâir inşaatlarda ve bütün teahhütlerinde hiyleye kaçarak, fazla kazanç ümidiyle, işin tam hakkını vermeden noksan yapmak, parasım almak ve vazifelerinde sû-i isti'mal yaparak
MEKİR, HİYLE, HIYANET
133
iş görmek, rüşvet almak, vazifesine vaktinde devam etmemek, vatana hıyanet, devlete hıyanet, partiye hıyanet, gayelere hıyanet gibi, belki de sayısı pek çok hainlikler vardır. Allâh-ü celle ve alâ Hazretleri hâinleri sevmez, hâinlere yardımcıları da sevmez, sevmediklerini de o güzel Cennet'ine koymaz.
Cenâb-ı Hak cümlemizi hainlikten, hâinlere uşak olmak-dan ve hâinlere yardımcı olmaktan muhafaza buyursun, âmin.
134
TASAVVUF! AHLÂK V
İki Yüzlülük (Müdâhane)
Müdâhane de mezmûm olan ahlâklardan biridir. Nasıl mez-mûm olmasın ki, hem yalancılık var, hem de dalkavukluk. Halk dilinde kavuk sallamak diye de isimlendirilir. "Salla başıni,al maaşını" deyimi de bunun bir delilidir. Bu ahlâkın sahipleri aynı zamanda münafıklar gibi, içindeki husûmeti saklayıp, samimiyet izhar eder ve hakikaten seviyormuş gibi sun'î bir sevgi gös^ termek suretiyle karşısındakini hem aldatır hem de fırsattan istifâde ederek ondan faydalanmasını bilirler, İki yüzlülük gibi birçok kötülükleri kendisinde toplayan adam, âdî bir insan demektir ki, şerlerinden çok korkulur. Çünkü birdenbire onları anlamak müşküldür. Samîmi sanırsınız, içinizi dökersiniz, o da bundan istifâde ile sizin canınıza okur, veya samimiyetine aldanarak kendisine mühimce işler, vazifeler verir, ikram ve ihsanlarda bulunursunuz, o da bi'1-mukâbele iyiliklerinize karşı elinden gelen her kötülüğü yapmaktan kaçınmaz. Tam bir nankörlüktür. Alçaklıkların en âdîsidir.
Bu kötülükleri yapan insan Cenâb-ı Vâcibül-vücûd Hazretlerinin vermiş olduğu namütenahi nimetlere karşı teşekkür edeceği yerde, hem isyankâr hem de nankörlüğün tâ kendisini yapmış oluyor ki affolunmaz bir-kabahattir. Cenâb-ı Hak bizleri hıfz-u himayesinden zerre kadar ayırmasın, âmîn.
Bundan kurtulmanın en güzel çâresi, dilinden Allâh-ü teâ-lâ'nın zikrini bırakmadığı gibi, gönlünden de Hak'kı çıkarmamaktır. Her hâl ü kârda, "Rabbim Allâh-ü teâlâdır, beni her-yerde görür, her şeyimi bilir ve her şeyime şâhiddir" demeli ve bunu kat'iyyen hatırından çıkarmamağa çalışmalıdır. Bu sayede bu mezmûm huylardan kurtulup, Hak'kın sevdiği kullar arasına girebilirsin. O zaman dünyâda da bahtiyar, âhirette de mes'ûd ve mutlu bir kimse olarak Cenâb-ı Hak'kın sevdiklerine tahsis ettiği Cennet evinde Cemâlullahın müşâhedesiyle müstağrak olarak kalırsın.
Cenâb-ı Hak cümlemize o güzel Cennet evini müyesser eylesin. ?.mîn.