MU MINLERİN VASIFLARI
117
Mü'min kişi, insanların en şereflisi ve en a'lâsıdır. Himmet ve gayreti, gayyurluğu ve kıskançlığı da o nisbette şiddetlidir. Mü1 min, gayret mahallinde gayretlidir. Cenâb-ı Hak'kın gayret sıfatına muvafakati sebebiyle o sıfat onu Allah'a yaklaştırır ve rahmetine karîp kılar. Ulemânın, ilim makamına -ki, makâm-ı verasettir- bu gayretlerinden nâşî, büyükler arasında çok vak'a-lar hadis olmuştur. Binâenalâzâlik, erkeklerin de kadınlarına ve mahremlerine karşı kıskançlıkları, îslâm'ın emirlerine uygunluktur. İslâm'ın her bir emri, pek çok hikmetlere müstenittir. Bizim o hikmetleri bilmemiz veya bilmememiz sebebiyledir ki, bir çok emirlere riâyet edemiyoruz. Yoksa onların her birisi bizim faydalarımız içindir. Görmüyor musun ki, başkalarının tarlalarına ekin ekenlerle, mal sahipleri arasında ne büyük kavgalar, kıyametler kopar, mahkemelere düşerler, bir çok cinayetlere sebep olurlar. İffet elbette bununla hiç de kıyâs olunmaz.
Büyüklerden birisi, zina halinde dört şahidin lüzumu bahsinde, "Ben onları o halde göreyim de, şahide falan lüzum görmeden, evvelâ onların işini bitiririm" demiştir. Bu, gayretin derecesini gösterir. Binâenaleyh, gayret dindir ve îmândır.
Hazret-i Ömerü'l-Fâruk (na.)'ın devrinde İskenderiye muhasara edilmişti. Fakat bir türlü fetih müyesser olmayınca, Hazreti Ömer (r.a.)'a hali arz etmişler, o da tedkîkatının neticesinde, askerin misvak kullanmadıklarını öğrenmiş, derhal develere misvak yükleyip yollamış. Asker misvakı kullandıktan sonra hemen taarruza geçmişler. Mısırlılar da, mukavemet etmeden teslim olmuşlardır. Sünnet-i seniyyenin terki zaferi te'hîr ettiği gibi, sünnet- i seniyyeye temessük neticesinde derhal zafer elde edilmiştir. Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'i, evâmîr-i ilâhiyeye ve
- Mecmeu'zzevâid, 8/87, 10/273-274.
- Mişkâtü'l Mesâbîh, 3/1392/4995, (Ahmed, Beyhakî "Şuabu'l îmân"da Ebû Hüreyre ra.den.)
- Müntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/85-86.
- İmâm Gazâlî, lhyâ'u-l Ulûmü'd-Dîn, Tere. Ahmed Serdaroğ-lu, 2/394.
118
TASAVVUrı
sünnet-i Resûlullaha sim sıkı yapışan kullarının arasına ilhak eylesin, âmîn. Bi'hurmeti Seyyid'il-mürselîn, salâvâtullâhi ve se-lâmühû aleyhim ecmaîn.
-10-
Mü'min Aldanmış Gibi Görünür
(4/54)
Mü'min kişinin sıfatlarından birisi de, aldanıcı ve bilmemez-likten gelici olmasıdır. Mü'min, feraseti bilmez değildir ve aldan-maz da, fakat öyle görünür. Onu, hemen hemen herkes aldatır. O da, herkese aldanır. Çünkü, şerri bilmez, mekir ve hiyle sahibi de değildir ve bunları da bilmez. Selâmet sadedi ve kalb-i se-lîm sahibi oluşu, onun bu gibi şeyleri bilmesine ve yapmasına müsâade etmez. Yalnız şu var ki, bu gibi hiyle ve fesad sahiple-
(4/54)- Buharı, Edebü'l-Müfred Tere. 1/431/418, Ebû Hüreyre ra.den.
- Ebû Dâvûd, K. Edeb, (6), 5/144/4790, Ebû Hüreyre ra.den.
-  Tirmizî, K. BİR, (41), 4/344/1964, Ebû Hüreyre ra.den.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/394, Ebû Hüreyre ra.den.
- Hâkim, Müstedrek, K. îmân, 1/43, 44, Ebû Hüreyre ra.den.
-  Tecrîd-i Sarîh Tere. 1/187, Ebû Hüreyre ra.den.
- Câmius-Sağîr, 2/157, Şerh-iFeyzü'lKadîr, 6/254/9149, (E. Dâvûd, Tirmizî, Hâkim) Ebû Hüreyre r.a.den
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 230/13, (Ahmed, E. Dâvûd, Tirmizî, Hâkim, Beyhakî, Ebû Hüreyre'den. Taberânî, Ka'b b. Mâlik ra.den.)
- Mecmeuz-Zevâid, 1/82, Ahmed, EDâvûd, Tirmizî, Hâkim, Beyhakî Ebû Hüreyre'den Taberânî, "Kebîr"de Kâ'b b. Mâlik ra.den.)
- Et'Terğîb-Vet'Terhîb, 3/382/16 (E. Dâvûd, Tirmizî, E. Hüreyre)
- Mişkâtü'l Mesâbîh, 3/1409/5085,  (E. Dâvûd,   Tirmizî, E. Hüreyre).
- Keşfü'l-Hafâ, 2/293/2682.. (Ahmed, Ebû Hüreyre)
rine, onlar gibi hiylelerine mukabele caizse de, Hazreti Ömer (r.a.) gibi olmak ve onun hiylesini anlamamış gibi görünmek daha evlâdır. Zîrâ, Hazret-i Ömer (r.a.) Allah yolunda görünüp hiyle edenlere bilmemezlikden gelerek aldanırlardı ve onları hiylele-rinden dolayı mahcup etmezlerdi. Onlara duâ edip acımak ve iyi bir insan olmalarını Hak'tan istemek en iyisidir.
Mü'min kardeşliğinin sıfatlarından birisi de, karşısına çıkan kimsenin sıfatına bürünüp öyle görünmesidir. Meselâ, bir köylüye, bir san'atkâra, bir işçiye, bir memura, bir kadına hallerine göre muamelede bulunmak, herkesin istîdad ve kabiliyetine göre konuşmak ve hareket etmek de, ehl-i kemâlin hal ve hareketleridir. Nitekim, bir câhile, bir köylüye, ilimden, mantık-dan, hendeseden, mimarlıktan, kimyadan ve sair ilimlerden bahsetmek, ne kadar acâib ve yersiz ise, yine ilm-i beyân, fesahat ve belagattan bahsetmek te öyle değil midir? Öyle ise, herkesin haline göre konuşmak, hareket etmek, boyasına göre boya, suyuna göre su vermek en güzel bir harekettir.
Mü'min aynı zamanda kerîmdir. Yânı ahlâkı çok güzeldir. İyilik ve ihsan sahibidir. Ahlâk-ı hasenesi çok olan kimse kerîmdir. Fâcir ise, bil'akis fâsık mânâsındadır. (Habbün leîm)dir. Ya'nî, yer yüzünde fesatla meşguldür. İşi gücü fesatlıktır. Mü'min ise, fesattan bahsetmek bile istemez. Zîrâ tabiatı ona müsâid değildir. Bu hareketi, onun cehlinden nâşî değildir. Fâcir ise, hıyaneti âdet edinmiştir. Şer işlerle meşgul olmayı kendisine san'at edinmiştir. Zîrâ akl-ı kâmilesi de yoktur. O kendisini çok akıllı sana dursun... (Hab) kelimesi, hîlekâr ve insanlar arasında fesat çıkaran ve şer işler işleyen kimseye denilir. Bazı ehl-i lügate göre de, aklını, zekâsını dünyâ işlerinde kullanan kimse, yânî âhiret işlerinden gafil kimse demektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi esrarın şerlerinden korusun ve emîn kimselerden, kimseyi incitmeyen hakîkî mü'min ve müslim kullarından eylesin, âmîn, bi-hurmeti Seyyi'il-mürselîn, salâvâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.
120
TASAVVUFI AHLAK IV
-11-
Mü'min Her Zaman Hayır Üzerinedir
"Mü'min ve muvahhid, olgun bir mü'rain, herhalde ve her zaman hayır üzerindedir." (4/55) Dâima hayrı sever, hayır işler, kötülükten kat'iyyen hoşlanmaz. İşinde de, niyyetinde de hep hayır murad eder. Hem kendisine, hem cinsine, hem de bütün insanlar için, mutlaka hayır ister ve hayır murâd eder. Son nefesinde bile, canını Mevlâ'ya teslim ederken dahî, Allâhü teâlâ ve tekaddes Hazretleri'ne hamdederek canını verir. Hayâtı boyunca hep hayır işlerle meşgul oluşunun mükâfatı olarak, Hak teâlâ Hazretleri ona, son nefesinde de hamdetmeyi nasîb eder. Çünkü ölüm, mü'mine bir hediyedir ve bir nimettir. Mü'minin zindanı olan bu fânî dünyâdan ayrılıp, ebedî saadet evi olan Cen-net'e kavuşması ve Rab'bine şevk ve heyecanla mülâkî olması için, hiç bir zaman dilinden, hamd ve senayı bırakmaz ve Hak'kın celâl ve cemâline mazhar olur.
Büyüklerden bir zât, ölüm halinde "Merhaba ey dostum, bana ganîmet olarak geldin, buna nedamet eden ebediyyen felah bulmaz" demiş ve hamd ederek Hak'ka mülâkî olmuştur... El-hamdü-lillâh alâ külli hâl..
(4/55) - Neseî, K. Cenâiz, (13), 4/12, Abdullah tbni Abbâs ra.den.
- Câmiu's-Sağîr, 2/157, ŞERH-İFEYZÜ'L-KADÎR, 6/254/9150 (Neseî, tbni Abbâs r.anhümâ'dan)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 230/14, (Neseî, 1. Abbâs r.anhümâ)
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/86, (Neseî, 1. Abbâs ra.).
MU'MINLERIN VASIFLARI
121
-12-
Mü'min Vücutta Baş Gibidir
 JL^iı $ ur ö\^\ jfi i£iı p'l;
J
"Kemâl sahibi ehl-i îmândan bir mü'min, vücuddaki baş mesabesindedir. Baş, vücudda ne kadar kıymetli ve ehemmiyetli ise, ehl-i îmândan bir mü'min, diğer mü'min kardeşleri için aynıdır. Hiç farkı yoktur" (4/56)
Teşbih başa olduğuna göre, başda göz, kulak, ağız, burun gibi, çok kıymetli, baha biçilmez âzâlar olduğu gibi, insanın asıl insanlığı göz veya kulağı değil, belki akıl, zekâ ve hâfızasıyladır. Bu da, beyin dediğimiz, baş aksamı içinde saklı olan bir cevherdir ki henüz insanlar bunları çözememişlerdir. Ufacık bir eksiklik nasıl insanı zıvanadan çıkarıp, deli yapıyor. Artık hayvanların bile yapamadıkları, akla, hayâle gelmeyen şeyleri yaparak maskaraya dönüyorlar. Bunların yerleri de tımarhane oluyor. Şimdi iyi düşün. Seni yaratan Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretleri her şeyi yerli yerinde, gayet güzel bir intizam dahilinde yaratmıştır. Bunun kadir ve kıymetini iyi bil. Allâhü celle celâlühû Hazretlerinin kuvvet
(4/56) - Mezmauzzevâid, 8/87, 187, (Ahmed, Taberânî "Kebîr, Sağîr" de, Sa'd m.)
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/340, Sehl b. Sa'd es-Sâidî m. Câmius's-Sağîr, 2/157.
- Şer'-iFeyzü'lKadîr, 6/254/9151 (Taberânî, "Evsâf've "Kebîr" de)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s.231/1 (İMübârek, Ahmed, Reyvânî, Taberânî, Ebû Nuaym "Hilye" de, Ziya, Sehl b. Sa'd r.a.den)
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/86
122
ı/ıo/ır  r
ve kudretini iyi tarn ve emirlerinden dışarı çıkmamağa çalış.
Bundan dolayıdır ki, ehli îmândan olan bir mü'min, diğer bir mü'min kardeşi için elem çeker, onun elem ve kederine ortak olur, her derdine iştirak eder. Hepsine bir çâre aramağa çalışır. Ondan ötürü uykusu kaçar, tâ kardeşi o ızdırabdan kurtuluncaya kadar, bir vücud, bir cesed, bir aile efradı gibi çırpının Onu her türlü maddî ve manevî ıztıraplardan kurtarmağa çalışır. Bir cesedin, başta olan bir rahatsızlıktan dolayı nasıl uykusu kaçarsa ve bütün vücudun adetâ hastalık ve ıztırab içinde olması gibi, mü'min olan kimseye de böyle olmak yakışır. Mü'min kardeşi için ıztırap duymayan, ancak karnını ve midesini düşünüp, yalnız onlar için çalışan ve cemiyetle ilgisi ve alâkası olmayan bir mü'min de, işte o kadar mü'mindir...
-13-
Mü'min Başkasına Külfeti Az olan Kimsedir

"Hakîki mü'min, kardeşlerine külfeti, zahmeti, eziyyeti ve ihtiyacı az olan kimsedir!' (4/57) İnsanlar dâima biribirlerine her zaman muhtaçtırlar. Fakat en iyisi, başkalarının ihtiyaçlarına koşup, kendi ihtiyâcını unutmak ve onlara yük olmamaktır. Bununla beraber mü'minin şâmndandır ki, diğer mü'min kardeş-
(4/57) - Câmiu's-Sağîr, 2/157, Şeyh-i Feyzü'l-Kadîr, 6/255/9153, (Ebû Nuaym, "Hılye"de, Beyhakî "Şüabü'l îmân"da, Ebû Hü-
reyre ra.den)
- Râmûzü'lEhâdîs, s. 231/4, (Ebû Nuaym, Beyhakî, Hatîb, Ku-
dâî, Ebû Hüreyre, ra.den.)
- Keşfü'l Hafâ, 2/295/2691.
- İmâm Süyûtî, El'leâli'l Masnûa Fil'ehâdtsi'l Mevdûa, 2/181.
- Mûntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/86.
lerine yardımı çok olsun, bıkmak ve yorulmak bilmesin.
Mü'min îmân mertebelerini kemâliyle müşahedeye müştak ve meyyal olduğundan, gaybî olan nuru ayan beyan görür ve Cen-net'in cemalini ve güzelliğini apaçık olarak müşahede eder. Bununla beraber, dünyânın fâniliğini ve bütün çirkinliğini de hem bilir, hem de görür. Onun için, dünyâya âit ihtiyaçlarını son derece kısaltır. Kimseye yük olmamağa çalışır. Zîrâ dünyâ rahatlığı teminde, haramlara ve şüphelere düşmek korkusu vardır. Faizler ve alış-verişlerde hîle, hud'a, yalan, yemin, va'de ve ahde vefasızlık, emânete riayetsizlik gibi, müslümanlığa yakışmayan pek çok çirkin şeylerden de kurtulmuş olur ve hem de, âhıreti için ibâdet ve tâate, zikir ve fikre bol bol vakit bulur. Oruçlar tutar, namazlar kılar, Kur'ân okumağa fırsat bulur. Bu sebep-den, bir çok mubah olan şeyleri terk eder, külfetten kendisini kurtarmış olur. Her ne kadar İbn-i Cevzî bu hadîsi, mevzuatında zikretmişse de, İmâm-ı Beyhakî'nin, diğer bir tarîkden vâki' rivayeti ile bu hadîs kuvvet kazanmıştır.
-14-
Mü'min Halk İçinde Olup Onların Ezalarına Sabredendir
"İnsanların arasına karışıp, onlardan gelen ezâ ve cefâlara sabreden ve o ezâ ve cefâlara mukabele etmeyip sabr eden mü1 min, insanların arasına karışmayıp, uzlette kalan ve onlardan gelen ezâ ve cefâlara tahammül edemeyip, feryâd ve figân eden mü'minden hayırlı ve efdaldir." (4/58) buyurulmuştur. Sabrın en
(4/58) - Tirmizî, K. Çıyâmet, (55), 4/663/2507, Abdullah İbni Ömer r.anhümâ.
124
TASAVVUF! AHLAK IV
büyüğü, insanlardan gelen musibetlere ve ezalara sabırdır demişlerdir.
Sabrın ehemmiyeti, luzûmu, kıymeti sabır bahsinde zikr olunduğundan, tekrarına lüzum görülmemiştir. Musibetler, yapılan günahların neticesi ve Allâhü teâlâ tarafından, bir ukubettir, bir cezadır. Yâ günahların affına veya, kendisinin müte-nebbih olup, tevbekâr olmasına sebep olur. Onun için, sabah-akşam dâimi surette istiğfarı dilinden bırakma, hele seyyidü'l-istiğfârı hiç unutma. Ve dâima insanlar arasında, onlara iyi örnek ol. Güzel hallerine bak ve sözlerini dinle. Kötü ve bâtıl sözlerini kat'iyyen duyma. Dâima iyiliklerini söyle. Kötü ve bâtıl hareketlerini asla zikretme ve böyle olmağa çalış. Lâkin zamanın bilgin ve fıkıh âlimi geçinen, ahlaken düşük, Allâhü teâlâ-nın emirlerine uymayan, sünnet-i seniyyeye sarılmayan, cemâate devam etmiyen kimselerden de herhalde uzak kalmak ve sakınmak gerektir ve lâzımdır. Zîrâ bu gibi insanlardan çok zararlar gelebilir, her kötü hastalık gibi, kötü ahlâk da sâridir, ge-
- Buharı, Edebü'lMüfred Tere. 1/401/388, Abdullah İbni Ömer
r.anhümâ.
- İbn-i Mâce, K. Fiten, (23), 2/1338/4032, Abdullah İbni Ömer
r.anhümâ.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/43, İbni Ömer'den, 5/365, Abdullah İbni Ömer nanhümâ.
- Beyhakî, Sünenü'l Kübrâ, K. Âdâbü'l Kâdî, e. 10, s. 89, Abdullah İbni Ömer nanhümâ.
-  Tecrîd-i Sarîh Tere, 8/255, (Tirmizî, İbn Mâce, Abdullah İbni Ömer r.anhümâ.)
-  Câmiu's-Sağîr, 2/157, Feyzü'l-Kadîr, 6/255/9154 (Ahmed, Bu-hârî, "Edebü'l Müfred"de, Tirmizî, t. Mâce, ibni Ömer r.an-
hümâ.dan.)
- Râmûzü'l-Ehâdîs s. 231/3, (Taberânî, Beyhakî, Ahmed, t.
Ömer.)
- Müntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/86
- Bülûğü'l Meram Tere. Ahmed Davudoğlu, 4/434/1328.
cicidir. Onun kötü huylarından bir kısmının farkına varmadan insana geçtiği görülmektedir. Meselâ, sarhoşla düşüp kalkan bir insan, hiç sevmediği içkiyi, bir gün bakarsınız ki içmiştir ve alışmıştır. Kumarbazlar da, hırsızlar da böyledir. Bunlarla ülfet ve ünsiyet nasıl fena ise, her türlü kötü huy sahibi ile ünsiyet de böyledir. Bir insanın kim olduğunu anlamak için, onun görüşüp konuştuğu, düşüp kalktığı insanlara bakmak kâfidir, tyi insanlarla düşüp kalkanlar, herhalde iyi ve bunun aksine sarhoş, kumarbaz, yalancı, hileci, hırsız, câhil kimselerle görüşenler de, tabiî olarak ona göre numara alırlar. İnsanlar biribirinin aynası olduğu gibi, kaide olarak iyilerle görüşenlerin iyi, kötülerle düşüp kalkanların kötü olmaları me'mûldür. Bazan aksi sudur etse dahî kaideyi bozmaz derler. Bu cihetten olsa gerek ki, nafile haccın, nafile sadakadan efdal olduğu da zikredilmiştir. Çünkü, hac esnasında bilip bilmediği bir çok kimselerle düşüp kalkmak mecburiyyetinde kalacaktır: Hele otobüs yolculuğu olursa, her kafadan bir ses çıkar. Sabrı az olanlar için bu yolculuk bir felâket olur, sabırlılar için de, nimet üzerine nimettir.
Huccet'ül-İslâm'da, insanların arasına karışmak veya uzlette kalmakta ihtilâf edilmiş, uzun uzadıya fikirler beyân olunmuş, hakikatte her ikisinin de lehinde ve aleyhinde hükümler serdo-lunmuş ise de, tabiî olarak topluluğun bir çok faydası olduğu gibi, muhakkak bazı zararlan da olabilir. Uzletin, yalnız kalmanın da faydaları çok olsa dahî, bazı zararlan da vardır. Âbid ve zâ-hidler uzleti ihtiyar etmişlerse de, İmâm-ı Şafiî ve İmâm-ı Ahmed gibi mezheb sahibleri büyükler de, topluma, halka karışmayı uygun görmüşlerdir. Fakat, asıl doğrusu, yine insanların hallerine göredir. Bazı insanlara ihtilât efdal, bazılarına da uzlet efdaldir. Allâhü teâlâ'ya ikbâl eden ve huzurda müstağrak olan kimseler için, uzletin efdal olduğu; helâl ve haramları ve şüpheli şeyleri halka bildirmek ve duyurmak hizmetinde bulunan kimse için de, ihtilâtın efdal olduğu bildirilmiştir. Zîrâ Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hâlid ibn-i Velîd (r.a.) Hazretleri'ni, Amr ibn-i Âs Hazretleri'ni ve daha nicelerini, âmme hizmetlerinde vazifelendirdiği gibi, Ebû Zer (r.a.) Hazretleri'ne de:
j* -û
"Ben seni zayıf bir kimse görüyorum, nefsim için sevdiğimi senin için de severim, sen iki kimse arasında emr edici olma" diye tavsiyede bulunmuştur. Demek oluyor ki, hale göre hareket lâzımdır. Fakat bu devirde, bahusus gençler için, şehvet, şeytan ve nefs-i emmârenin alabildiğine hâkim olduğu bir zamanda, mümkün mertebe ihtilâttan uzak olmak evlâ, efdal ve hayırlı olacağını sanırım. Hattâ ihtiyarlara bile. Çünkü, vücudun ihtiyarla-masıyla kötü huylar eksilmez, daimî ve bakîdir. Onu ancak teneşir temizler, demişler. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri cümlemizi af ve mağfiret buyursun ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Haz-retleri'nin şefaatlerine nail buyursun, âmîn. Bihurmeti Seyyid'il-mürselîn ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
(4/59) - Müslim, K. İmâre, (4), 3/1457-1458/17, Ebû Zerri'l Gı-
fârî ra.
- EbûDâvûd, K. Vasâyâ, (4), 3/289-290/2868, Ebû Zerri'l Gıfâ-
rî ra.
-isfeseî, K. Vasâyâ, (10), 6/255-4 Ahmed b. Hanbel, Müsned,
5/180, 181..
- Et-Terğîb Vet'Terhîb 3/160; H. 15, (Müslim, E. Dâvûd, Hâkim).
-15-
Kâmil Mü'min Bazı Meleklerden de Üstün-
dür
* fjrî ^;fi\
"Kâmil mü'minlerin Allahü teâfâ Hazretleri'ne bazı meleklerinden ekrem olduğunu^bildirmektedir. Zîrâ meleklerde nefis ve şehvet olmadığı gibi, hırs, hased gibi şeyler de bittabi olmaz. Şüphesiz şeytan aleyhi'1-lâ'ne de onlara musallat olamaz. Çünkü onlar, nurdan yaratılmıştır. Halbuki, insan hiç de öyle değildir. Bir taraftan nefsi, diğer taraftan şehveti, hırsı, şeytanı ve onun cinsinden olan münafıklar, hasedciler, kâfirler hep insanı yolundan alıkoymaya, Hak'tan uzaklaştırıp, Cehennem'e doğru sürüklemeye çalışanların arasındadır. Bunlarla yaptığı ve yapacağı mücâdelelerin mükâfatı, elbette kendilerinde bunların hiç biri olmayan meleklerin bazısından ekrem ve efdal olacağından şüphe yoktur. Onun için, mü'minlerin havâssı, meleklerin avamın-
(4/60) - İbn-i Mâce, K. Fiten, (6), 2/1301-1302/3947, Ebû Hü-reyre ra.
- Mecmau'z-Zevâid, 1/82, (1. Mâce, E. Hüreyre'den, laberânî "Evsafta Ebû Hüreyre ra.den.
-  Câmiu's-Sağîr, 2/157, Feyzü'l-Kadîr Şerhi, 6/256/9155, (İbni Mâce, Ebû Hüreyre ra.den.)
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3/1597/5733, Müntehâb'ı Kenzü'l Ummâl, 1/87, (Ebü Hüreyre ra.den, İbni Mâce'den.)
(4/61) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/2, (IbniNeccâr, Enes b. Mâlik ra.)
- MüntehâbîKenzü'l Ummâl, 1/91, (IbniNeccâr, Enesb. Mâlik ra.)
dan efdaldır, demişlerdir.
Hasan Basrî (k.s.) Hazretleri olsa gerek, "Eğer mü'minler günah işlememiş olsalar, melekût-ü semâvattaki melekler gibi, uçarlardı" demiştir. Lâkin, Cenâb-ı Hak onları, günahları dolayısıyla, bundan men eyledi.
İbnü'l-Arabî (r.a.) demiştir ki "Hakâyık-ı âlem, insanda münhasırdır. İnsan, âlemden ancak ufaklığı ile ayrılmıştır. Bu âlem iki kısım olup, biri kemali kabul etmez olduğundan, yaratıldığı hal üzere kalır. Birisi de, kemali kabul eder ve bunda Cenâb-ı Hak'kın Celâl ve Cemal sıfatları tecellî eyler ve bu sebepten, Al-lahü teâlâya her bir hal üzere ekrem ve efdal olurlar..!'
-16-
Mü'min Mü'minin Kardeşidir.
Jr j*
"Mü'min dinde, mü'minin kardeşidir." (4/62). Böyle olunca hakîkî nesep kardeşiyle olan münâsebeti gibi olmalıdır. Hattâ, daha fazla olması lâyıktır ve lâzımdır. Bu sebepten, kardeşi sevmek, ona iyi görünmek, safî olmak ve onu, kendini ve öz kardeşini koruduğu gibi, mazarratlardan korumak hep kardeşliğin iktizasındandır. Bu kardeşlik, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Haz-retleri'nin Medîne-i'Münevvere'ye geldikleri vakit, ashâb-ı kiram arasında yaptığı" kardeşliğin dûnundadır. O kardeşliği, dünyâ bir kere görmüştür, bir daha görmesi belki Cennet'te nasîb olur. Çün-> kü bu kardeşlik, Mekke'den gelen ve her şeyini orada bırakıp, sırf İslâm aşkıyla hicret eden, Mekke'li muhacirlerle, yerli Me-dîne halkı -ki bunlara, İslama yardımlarından dolayı (Ensâr)
(4/62) -Câmiu's-Sağîr, 2/157,
- Feyzü'l-Kadîr, 6/256/9156,
- Müntehâb'ı Kenzü'l Ummâl, 1/86, Neccâr "Tarih"inde, Gâbir b. Abdullah ra.'den.)
denilir- arasında tesis edilmiş olup, bir Mekke'li muhacir ile bir Medîne'li ensâr arasında yapılmış ve ehl-i Medine'den olan ensâr, derhal Mekke'li muhacir kardeşine, hemen her şeyini teslim ederek, tam bir kardeş muamelesi yapmışlarsa da, ehl-i Mekke (muhacirler) kendilerine gösterilen bu insanî kardeşliğe çok "teşekkürle birlikte, onlardan çarşı ve pazarı öğrenip, hemen ticârete başlamışlar ve kardeşlerine fazla yük olmayıp, az bir zaman sonra hepsi, büyük ticâret sahipleri olarak, başka rnuhtaç kimselerin yardımına koşmuşlardır. Muhâcirlertien (Mekkelilerden) Abdü'r-Rahmân ibn-i Avf (r.a.) ismindeki zât, bir Şam seferinden gelen ticâret mallan yüklü develerin hepsini birden, Medî-ne fukarasına, develeriyle birlikte hediye etmişler. İşte sana kardeşlik misâli, bak bakalım bizim müslümanlığımızla mukayese edebilir misin?..
Bununla beraber insan, kusurdan hâli olamıyacağından, kardeşinde gördüğü bazı kusurları, münâsip bir zamanda, münâsip bir lisanla, hem de tenhâ bir yerde anlatmağa başlar ve nasî-hatini yapar. Hatâ ve kusurları söylemeyi aşikâr ve alenî yapmak câhillerin hareketidir. Faydadan çok daha zararlı olur. Ha-sed, kin ve adavet gibi çirkin, bazan da, mukabele ve mukavemet neticesinde kavgalar da zuhur edegeldiği görülmüştür. Onun için, nasîhat eden kimselerin, mutlaka nasihatlerini, tenhâ bir yerde, hem de münâsip bir lisanla, biraz da kendi noksanlığını misâl vererek, onu kendinden soğutup uzaklaştırmayacak bir şekilde söylemek iktizâ ettiğini bildirmişlerdir. Herhalde nasihate hepimiz muhtacız. Hep biribirlerimizi iyi gözleyerek, zorla değil, nasihatle irşâd etmeğe çalışmamız, hem dînimizin emri, hem de, dünyâ ve âhiretimizin saadet ve selâmeti için gerekli olduğu bildirilmektedir. Feyyâz-ı mutlak Hazretleri, cümlemize bu iyi ve güzel ahlâklarla ahlâklanmayı nasîb buyursun, âmîn...
130
vurı
IV
MU'MINLERIN VASIFLARI
131
-17-
Mü'minin En Zayıfı Kâfirden Üstündür
UJİuJju! ^g»
(4/63)
îmânın fezâili o kadar büyüktür ki, ona tarife gücümüz hiç bir şekilde yetmez. Güneşin önünde yıldızlar nasıl kayıb olursa, îmânın önünde de, hiç bir şey duramaz. Ehl-i îmânın, her ne kadar büyük küçük, kusur, kabahat ve günahları olsa dahî, o îmânları sebebiyle, yine Cennet'e girecek ve Hak'km sonsuz lütufla-rına mazhar olacaklardır. Küfür ehli ise, ne kadar iyi kimseler olsa dahî, meselâ bizlere, elektriği, tayyareyi, radyoyu, telefonu ve sair bunlara benzer bu günün çeşitli fenlerini, îcâd etmekle insanlığa çok mühim hizmetleri olsa dahî, bunların hepsi teferruattır, asıl olan îmândır. Yaratılışımızın sebeb-i hikmeti, Hakkı bilmek ve ona şirk koşmamaktır. Kâfir ise, asıl olan bu nimetten mahrum olunca, diğer teferruattaki hizmetleri, hiç makbul olmaz. Bil'akis Cenâb-ı Hak onlara, bu kadar üstün bir akıl ve zekâ vermişken, onu bilmeğe ve îmân etmeye kullanmadıkları için, azâbları da iki kat olsa gerektir. Onun için bazı kâfirlerin, bazı iyilik ve ihsanlarına aldanıp da onu övmek, büyük hem de affolmayan bir hatâdır. O ne kadar iyi olursa olsun, küfür zulmeti ona yeter ve artar ve ebediyyen Cehennem'de kalmasına da sebeptir. Buna dikkat et ve sakın unutma ki, kâfirin yolunu sakın beğedme ve onların peşine aman, zinhar, takılma, onların her balında bin zehir vardır; sonra çıkar kokusu. Aman yavrum, sen Peygamberini iyi öğren ve onu herşeyden çok sev, yolundan zerre kadar ayrılma. Çünkü dünyânın ve âhiretin saadeti ve selâmeti ondadır, vesselam...
(4/63) - Câmiu's-Sağîr, 2/157, Feyzü'l-Kadîr, 6/256/9157, (Tabe-rânî, "Kebîr"de, Abdullah İbni Mes'ûd mnhümâ'dan.)
- Râmûzü'l Ehâdîs, s. 231/5, (Taberânî, t Mes'ûd mnhümâ'dan)
- Müntehâb'ı Kenzü'l Ummâl, 1/86, (Taberânî 1. Mes>'ûd ra.dan.)
İşte bu sebeblerden nâşî mü'min, dünyâda kendisine isabet eden hatâ ve kusurlarla muâhaze olunmaz ve levm edilmez. Ancak levm edilecek ve muaheze olunması lâzım gelen kâfirdir. İşte sana insaf dersi.. Hak'kullâha ve Hak'kunnâsa riâyetin, ne demek olduğu anlaşılır sanırım. Hemen hemen bütün iyi ahlâklar, bu mü'min ve müslim hadîslerinin içinde mevcut olup, bunların hilafı da, tabiî kötü ve günah şeyler olacağı anlaşılmaktadır. Hemen Cenâb-ı Hak, cümlemizi ve cümle Muhammed (s.a.s.) ümmetini ilimleriyle âmil, kâmil, olgun, mü'min ve müslümanlar zümresine ilhak buyursun, âmîn, bi hurmet-i Seyyid'il-mürselîn, salâvâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn...
-18-
Mii'min Ümmî de Olsa Akl-ı Selîm Sahibidi
(4/64) j±>- ,jh» ^ jAp] Mü'min kişi gayet akıllıdır. O mekteb, medrese dahî gör-mese, îmân nuruyla, aklı herşeye erer. Aynı zamanda fatîndir. \ânî, hâzıkdır. Biz bazı doktorları, çok hazık bir doktor diye med-hü sena ederiz ya, işte mü'min de öyledir. Fetânet de, imansızların akıllarının eremediği şeyleri, havas basiretinin, yânf iç gözlerinin keskinliği ile iyiyi, kötüyü çabuk ve pek güzel bir şekilde temyiz (ayırma) kâbiliyyeti demektir. Bu haslet ancak îmân ehline mahsusdur. Meselâ, kâfirlerin ve dinsizlerin bu gün her çeşit, akla, hayâle gelmeyen bilgi, san'at ve maharetleri vardır. Vardır
(4/64) - Câmius-Sağîr, 2/157, Feyz'ül-Kadîr, 6/256/9158, (Kudâî, "Müsnedüşşihâb"da, Askerî, "Emsal" de, Enesb. Mâlik, ra.den.)
- Kesfü'l-Hafâ, 2/293/2683, (Deylemî, Kudâî, Enes'den, Buhârî "Târih"inde, Kâ'b b. Âsim ra.den.)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/14, (Deylemî, Enes'den.)
- Müntehâb-ı Kenzül Ummâl, 1/86, 90, (Kudâî deylemî, Enes ra.den.)
132
lASAVVUtl AHLAK IV
amma, ne yazık ki Hak ile bâtılı ayırdedecek bir kâbiliyyetleri olmadığından, elleriyle yaptıkları o putların karşısında, âyin diye yaptıkları sapıklıkları bile görüp anlamıyorlar da, papazların sözlerine aldanıp, Allah'a ibâdeti bırakarak, putlara tapıyorlar. Bundan daha ahmakça hareket olur mu? Onun için mü'min, fânî olan dünyâsına değil, ebedî olan âhireti için çalışır. Âhiretini yıkıp, dünyâsını i'mâr etmek istemez. Mamafih, dünyâ nimetlerinden de mü'min mahrum olmuş değildir. Kâfirler onlar için köle gibi çalışır. Hem de âhiretlerinden mahrum olurlar. Müminler de onların yaptıklarından, âhiretlerini,yıkmadan faydalanırlar.
Mü'min, aynı zamanda da (hazir.) dir. Muğlak olan sözleri ve işleri pek güzel çözer. Müteyakkızdır. Sonu, akıbeti,zararlı olan şeylerden sakınır, kaçar. (Fatîn-fetânet), sür'atle idrâk ve intikali olan zeyrek akıl ve zihin sahibi, ziyâde fikirli, dikkatli kimseye denir ki bütün bunlar hakîkî mü'minin vasıflarıdır. Öyle değil mi ya? O ashâb-ı kiram ve tabiîn devirlerindeki insanların, ne sanayide ve ticârette,ne de askerlikte, bilgi ve maharetleri vardır. Fakat, o devrin en mükemmel bilgilerine, ticâret, san'at ve askerliğine vukufu, mehâreti ve teçhizatına mâlik ve sahib olan Roma İmparatorluğu ile îrân devletinin, bu mü'minler ve müslü-manlar karşısında, nasıl âciz bir hale düşüp, teslim oldukları, nihayet memleketlerini bırakıp kaçtıkları inkâr kabul etmez. Tarihî hakikatler meydandadır.
İşte mü'minler basîretle bakıp, işlerini sağlam kazığa bağlayan ve akıllıca hareket eden basiretli kimselerdir ki, gaflete ve tuzağa düşmezler. Kuşlar gibi, bir y6mi alıncaya kadar başını kal-dırıp birkaç defa etrafını kontrol ederler. Nebiy-yi muhterem (s.a.s.) Hazretleri, ümmetini ne güzel bir şekilde ve hem de tek bir kelime ile nasıl irşâd buyurmuşlardır:
âlî*   Î
(4/65)
"Mü'minin, akıbetinin kötülüğünden, sû-i akıbetten, sû-i hatimeden, dâima korku üzerinde olması lâzım geldiği" bildirilmiştir. Hemen Cenâb-ı Hak, cümle işlerimizde, akıbetini kontrol edip, saâdet-i dünyâ ve âhiretini temin eden kullarından eylesin, âmîn...
Deylemî (r.a.) Hazretleri (Müsned-i Firdevsî) adlı kitabında, ayrıca şu hadîsi de yazmıştır:
"Mü'minler, şüpheli şeylerde tevakkuf ederler, oraya girmezler. Sebatkârdırlar, acele de etmezler. Çünkü acele şeytandandır. Âlimdir, şübelıâUan son derece korkar, kaçar. Münafık ise, bunun aksine, insanları dâima inciten, şübheli şeyleri ve haramları, durmadan, düşünmeden yapan, gece odun taşıyanlar gibi, nereden kazanıp nereye verdiğini hesaplamayan ve ehemmiyet vermiyen kimsedir. Sakın siz böyle olmayın" buyurulnruştur. Cenâb-ı Hak bizleri Cenâb-ı Hak'ka hizmet edip, bâtıldan uzak kalan kullarından eylesin,-âmîn.
-19-Mü'min Yumuşak Huyludur
(4/66)                   Jf <ÜUj J*- jJ jJ* Jfs-J^1

(4/65) - Hakîm-i Tirmizî, "Nevâdiru'l-Usûl", s. 353, Enesrcuden.
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/14, (Deylemî "Müsnedü'l-Firdevs"de Enes b. Mâlik ra.den.)
- Müntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/90, (Deylemî "Müsnedü'l-Firdevs" de Enes b. Mâlik ra.den.)
(4/66) - Câmiu's-Sağîr, 2/158, Feyzü'l Kadîr, 6/267/9159, (Bey-hakî, "Şuabu'l-îmân"da, Ebû Hüreyre ra.den.)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231, (Beyhakî, Sekâfî, "Sekâfiyyâf'da, Deylemî, Ebû Hüreyre ra.den.)
Mü'min kişi, haddi zâtında çok kolaycı ve âsâncı, aynı zamanda vakar ve sükûnet sahibi, işlerinde aceleci değil, düşünerek, teennî ile hareket eden, yumuşak huylu, sert değil, mülayim tabiatli, taassup ve inat şaibesinden uzaktır. Huşunete düşmandır. Bu yumuşaklığı ve mülâyemetinden nâşî, onu ahmak sanırlar. Bunda makâm-ı tekvîne işaret vardır. O hal, sâlik bir kulun halinde tecellîlerle, çeşitli olur. Cezbe ile sülük halinde vâkî olan tecellîlerin değişik hallerinde sebat ve ubûdiyyetin müste-kîm olmasından nâşî, kendisini ma'rifet-i ilâhiyyeye uyduran ve ona göre hareket eden kimsedir. Bundan dolayı günde yetmiş renge girer. Vâkî olan tecellîlere uyar. Münafık ise, bu istidâd kendisinde olmadığından, doksan sene dahî olsa, aynı hal üzere kalır, değişme bilmez, inadı inaddır. Çünkü tecellîleri mahcuptur, hıcablıdır, manîdir, tecellî kabul etmez. Bu tecellîlerden haberleri olmayan zavallı kimseler de, bunları bilmedikleri ve görmedikleri için, noksanlık addederler. Halbuki ne kadar yanılmaktadırlar. "Hergün O yeni bir icaddadır" (4/67) âyet-i kerîmesinden, Cenâb-ı Hak'kın her an için tecellîsinin ayrı olduğunu bilmek gerektir.
Cenâb-ı Hak'kın ism-i şeriflerinden, biz ancak doksan dokuzunu biliyoruz. Hadd-i zâtında, kim bilir ne kadardır? Meselâ, büyükler, velîler bunun binini bilirler. Her semâdaki melekler de, beş binini bilirler. Ondan sonrasını ancak, Allâhü teâlâ Hazretleri kendi bilin Her esmâ-i şerîfin tecellîleri, Gaffar ve Kah-hâr, Kâbız ve BâŞıt isimlerinin tecellîleri, Hafız, Râfî, Muiz isimleriyle Mübdî ile Muîd isimlerinin tecellîleri şüphesiz hep ayrı ayrıdır.
t Mişkâtü'l Mesâbîh, 3/1410/5086.
- Müntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/86, Keşfü'l-Hafâ, 2/291,
- Aliyyü'l Kâri, El-Masnû Fi'l-Ehâdîsl'l Mevdu', s. 152, dipnot, 2, AbdülFettâh Ebû Gudde, Beyrut, 1978. (Hepside, Beyhakî "Şuabu'l-îmân"da Ebû Hüreyre ra.den.)
(4/67) Rahman 29.
Cenâb-ı Hak cümlemizi af buyurup, Gaffar, Settâr, Rahman, Rahîm, Latîf ve Muhsin sıfatlarıyla tecellî buyurduğu kullarından eylesin, âmîn.
-20-
Mii'min Hatâsına Nedamet Edicidir
(4/68)
J
Jp

glj
olj
Mü'min kimse, vâkî olan her hatâsına, hemen nadim ve pişman olarak teessüf edip, derhal tevbekâr. olan kimsedir. Bu hatâların çokluğu, her zaman tevbe ettikçe, günahlarına musir sa-yılmaiz. Dîninde, ma'siyetler sebebiyle hasıl olan yaralan, yırtıkları derhal tevbesiyle telâfi eder; yırtılan esvapları derhal dikmek veya yamalamak gibi. Yamasız ve yırtıksız, temiz ve ütülü esvab tabiî pek güzel amma, esvablar bazı kazalar sebebiyle yırtılıp sökülür. Hemen, bu yırtıldı veya söküldü diye atar mıyız? Hayır, mümkün mertebe tamir eder, îcâb ederse örücüye verir veya yama koymak suretiyle işi idare ederiz. İşte bunun gibi hatâlar, günahlar, kusurlar da, tevbeler ile telâfi edilir. Bundan dolayı, insanı levm etmenin doğru olmadığı, evvelki hadîs-i şerifte zikr olunmuştu. Kâmil insanlar, böyle kimseleri ye'se düşürmezler, saîdlik ve saadet derecelerinden mahrum etmezler. Bunun için saîd, tevbe ve nedamet üzere vefat eden kişidir buyurulmuştur. Hak sübhâne-hû ve teâlâ Hazretleri bizleri de, hakîkî tevbe ve nedametle, zikir, teşbih, kırâat-i Kur'ân, namaz, niyaz, îmân ve İslâm üzere âhirete göçen kullarından eylesin âmîn, bi-hurmeti Seyyid'il-mürselîn (s.a.s.) elfe elfi merretin, fî külli lemhatin ve nefesin biadedi külli mağlûmin lek. Ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Bir insan ne kadar kirlense, pislense, o kiri ve pisliğinden nâşî insanlıktan çıkmaz. Olsa olsa pis insan, kirli insan derler. Fakat ne zaman ki bir hamamda güzelce yıkanır, tertemiz olur.
(4/68) - Câmiu's-Sağîr, 2/158, Feyzü'l-Kadîr, 6/257/9160, (Bez-zâr "Müsned" inde, Beyhakî "Şuabü'l îmân" da, Câbîr b. Abdullah r.â.dan)
Bir de temiz çamaşır giyince, nasıl eski haline döner ve güzel bir insan olursa, mü'min de, günahları sebebiyle hemen kâfir olmaz. Küfre düşmedikçe, helâli haram, haramı helâl telakki etmedikçe, hattâ küfürden bile tevbe edip dönse, yine ehl-i Cennet olur. Bu sebeple tecellîlere çok dikkat et, kimseye kem gfcjzle-bakma. İnsan kendisinin hangi tecellî üzerinde can vereceğini bilemez. Akıbet meçhuldür. Kulların kalbleri, ya Celâl veya Cemâl tecellîleri arasındadır. Bu da her an değişebilir. Bazen celâl cemâle, cemâl de celâle döner." Onun için herkese iyi gözle bak...
-21-
Mü'minin Her Hali Faydalıdır
Mü'min kimse, her ne kadar fakir ve zayıf dahî olsa, yine herhalde menfaattir, yânî herkese her cihetten menfaati dokunan kimsedir. Hiç bir suretle kimseye zararı dokunmaz. Herkesin menfaatini ister ve menfaati için çalışır. Kimsenin de zararını istemez. İşte hakîkî mü'min böyle olur. Bu gibi insanlarla, şayet bir yolculuk yapsan, menfaat görürsün. Sana faydası dokunur, yükü olmaz. Her zaman, canı bahasına seni gözetir: Eğer onunla her hangi bir iş için müşavere edip, fikrini, re'yini alsan, sana faydalı olur. En güzel bir şekilde sana beyanda bulunur. Kendi canı için nasıl yapılmak doğru ve güzel ise, sana onu anlatır ve faydalı olmağa çalışır.
Keza, bunlar gibi, onunla bir ortaklık yapacak olsan, büsbütün faydalı olur. Kendi hakkından feragatle, senin menfaati-
(4/69)- Câmiu's-Sağîr, 2/158, Feyzü'l-Kadîr, 6/257/9161, EbûNu-aym "Hilyetü'l-Evliyâ" da Abdullah Î.Ömer ranhümâ'dan) - Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/86, aynı râvî.
ne çalışır. Ortağı genç ise, onun paraya ve mala daha çok ihtiyacı vardır diyerek, kendi hakkından ona verir. Eğer ortağı yaşlıy-sa, artık bu adam bundan sonra çalışamıyacaktır, binâenaleyh ona yardım borçtur diyerek, yine haklarından feragatle ona yardım eder.
Mü'min kişi her bakımdan, her şeyde ve her hususta, menfaatten başka bir şey değildir. İşte böyle bir mü'min olabilmek devletini, Cenâb-ı Hak cümlemize nasîp eylesin, âmîn.
"İnsanların hayırlısı, başkalarına faydası dokunandır; insanların şerlisi de başkalarına zarar verendir" (4/70) hadîs-i şerîfinin hikmeti böylece meydana çıkmış olur. Çünkü, nâsm hayırlısı demek, olgun ve kâmil bir mü'min demektir. Böyle olunca da, elbette faydalı bir insan olur. Herkese zararı dokunan insan da, insanların şerlisidir. Bu gibiler insanların en kötüsü ve adîsi demektir. İnsan kılığındaki canavarlar gibi... Allâhü celle ve alâ Hazretleri, cümlemizi, hayrü'n-nâs olan kullarından eylesin, âmîn ve sallallâhü aleyhi ve sellem fî külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma'lûmün lek...
Cenâb-ı vâcibül-vücûd Hazretleri'nin, o kadar çok tecelli-yâtı vardır ki, saymak ve hudutlandırmak mümkün değildir. Onun için, her insan Cenâb-ı Hak'kın ayrı ayrı bir tecellîsine mazhardır. Eğer hep bir tecellînin mazharı olsalar, dünyânın hiç tadı olmazdı. Nitekim, kullarının herbirine ayrı ayrı san'atleri, ticâretleri, bilgileri, muhitleri, beldeleri sevdirme ile tecellî buyurmuştur. Onun için herkes iyi veya kötü, kolay veya zor, paralı, parasız işlerde dağınık olarak, seve seve çalışırlar ve oldukları yerden ve işlerinden memnundurlar. Amma sıcak veya soğuk muhîtler, dağ veya tepe olsun; bulunduğu yere razı olup, çalıştığı işte sebat eder. Eğer herkes bir san'ata, bir ticârete veya bir
(4/70) - Câmiu's-Sağîr, 2/8,
- Feyzü'lKadîr, 3/481/4044, (Kudâî,
b. Abdullah rxı.den)
'Müsnedü'ş-Şihâb"da, Câbir
bilgiye atılsalardı, hep aynı iş veya san'atı yaptıkları için, pek çokları muattal kalacak, bu yüzden dünyânın terakkiyâtı ve mede-niyyeti de elbette bugünkü gibi, her sahada gelişmiş ve ilerlemiş olmıyacaktı.
Demek ki, hepsinde Cenâb:ı Hak'kın ayrı ayrı hikmetleri ve tecellîleri vardır. Kula düşen, hemen her haline razı olmasıdır. Cenâb-ı Hak cümlemizi, razı olduğu amelleri üzerinde can veren kullarından eylesin, âmîn...
-22-Mü'min Şiddetli ve Hiddetli Değildir
(4/71)
(CâmiusrSağîr, c. 6/9159) daki hadîs-i şerîfde geçen; müzmin, heyyin, leyyin, kelimeleri burada cem'olarak gösterilmiş. Bil'umum mü'minlerin muttasıf olmaları lâzım gelen, bu. iki sı-_ fat hadd-i zâtında çok mühimdir. Zîrâ sertlik, şiddet, hiddet, gazap, belki bir insanı kendi maksûd ve emellerine ulaştırsa dahf sonu yoktur ve gelmez. Çünkü, her mahlûkta olduğu gibi, bâ-husûs insanların ou gibi çirkin huylara karşı bir nefreti, bir kini, bir hoşnutsuzluğu vardır. Bazen zafiyeti sebebiyle inkıyâd etse, sever gibi görünse dahî, bunlar içten değildir, gösteriş ve idaredir. Yoksa, hiç bir kimse, şiddete, hiddete tahammül edemez, mu-
(4/71) - Câmiu's-Sağîr, 2/158
- Feyzü'l-Kadîr, 6/258/8163, (İbni Mübarek, "Kitâbü'z-Zühdü ver'Rekâik", Mekhûl'den mürsel olarak, Beyhakî (Şuabiifl-îmân"da, Kudâî, İbni Ömer r.anhümâ'dan.)
- Keşfü'l-Hafâ, 2/291/2673, (Beyhakî, Kudâî, Askerî, İ.Ömer-den, Askerî, Irbâd b. Sâriye r.a.'dan)
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/86, (I.Mübârek, Mekhûl'den | mürselen Beyhakî, İ.Ömer nanhüma'dan.)
kâbelede bulunur. Bu da binnetîce ayrılıklara, darılmalara hattâ, kavgalara ve bazan belki de ölüme kadar da sürüklenir. Halbuki, İslâm'dan, îmândan beklenen de şüphesiz bu değildir. İslâm ve îmân, insanların saadeti ve selâmeti için gelmiş bir dindir. Öyle olunca, câmiasındaki insanların, en güzel şekilde yaşamaları için gereken en iyi huyları onlara tavsiye buyurmuş, onlarla tahallük edip, ahlâklanma neticesinde de Cennet'le tebşîr buyurmuşlardır. Tabiî o canım güzel Cennet ki, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve işitmediği, hattâ gönüllerde bile, hatır ve hayâle gelmedik, sayısız tükenmez, bozulmaz, kokmaz, her lokması, her yudumu ayrı ayrı lezzetlerde, çeşit çeşit nimetler işte bu güzel ahlâkların sahipleri olan kimselere va'd buyu-rulmuştur. Oramda ebedî olarak, ölümsüz, her kederden, gamlardan, rahatsızlıklardan ârî olarak, bir de üstelik Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin cemâlini görmekle müşerref olacaklardır. İşte bu kısa ve envâ-ı çeşit felâket ve gamlarla yoğurulu olan ve nihayet ölümle sona eren, bu dünyânın aldatıcı hallerine kan-mayıp, varlığın sahibi ve onun sevgilisi Resûl-ü ekrem Hazreti Muhammed (s.a.s.) Efendimizin gösterdiği, en güzel ve ma'kul yoldan ayrılmayıp, biraz sabırlı, biraz da metanetli olarak, o güzel huyları elde etmekle, Cennet ve cemâl-i ilâhiyeyi müşahedeye nail olunması gerektiğinde hiç şübhe yoktur...
Heyn ve leyn kelimeleri hakkındaki malûmat, dört hadîs evvel zikr olunmuş olduğundan, tekrarına lüzum görülmemiştir. Yalnız şu var ki, yumuşaklık, uysallık, uygunluk, suhulet, mü-lâyemet, hep dünyâda ve dünyâ işlerine aittir. Yoksa, dinde ve dînî hususlarda bunların hiç birisine cevaz ve imkân yoktur. İnsan dünyası için yumuşak olur lâkin dîne gelince, onda bir dağ gibi kımıldamaz, bir çelik gibi dayanıklı, bir mermer gibi sert, kopmaz, ayrılmaz bir bütündür. Onun için Hazreti Ömer (r.a.) buyurmuşlar ki, "Ben, dînde bir taştan katıyım".
Ba'zı büyüklerimiz de buyurmuşlar ki, "Dağları oymak, delmek, koparmak, mümkündür. Lâkin, mü'minin dîninden îmânından zerre kadar bir şey koparılmaz ve koparılamaz!' Hiç bir mü'min, dînden asla bir fedâkârlık yapamaz. Evet malını verir, hattâ canını da verir, amma dîninden asla bir şey veremez. Bu,
yumuşaklık, suhulet, müsamaha, dünya hayırlarına inkıyâd edip, onlara koşmak ve muâmelât-ı dünyeviyesinde istediği kadar müsamahada bulunmak, tıbkı bir devenin haline benzetilmiştir. Ara-bın, en meşhur ve güzidesi olan bu hayvanın en güzel vasfı, hilkati ve tıyneti iktizâsı, istenilen yere, bu yer nasıl olursa olsun, i'tiraz etmeden çöker olmasıdır. Yanî arzu ve isteğe hemen uy-masıdır. Halbuki bir merkebi, bir köprüden, hele bir tahta köprüden geçirmek ne kadar zordur. Çamurdan gitmez, yokuşu sevmez. Düz yol dururken daracık kenarlardan, tehlikeli yerlerden gitmeye çalışır, lâkin deve hiç de öyle değildir. Onun içindir ki mü'minin halini deveye benzetmişlerdir. Görmez misin ki, devenin ayakları da nasıl yumuşaktır. Bastıkça yayılır, çölde gayet kolay yürür; diğer hayvanlar, çölde kolay yürüyemezler. Zîrâ, ince kum ayaklarının altından kayar, hele alışmayan insan pek çabuk yorulur. Sonra deve, susuzluğa çok mütehammildir. Hem çok yük taşır, hem de kanaatkardır. O koca vücudu, az bir hamur ile doyar, çok da zekîdir. Gittiği yolu pek iyi bilir. Malûm ya, Arabistan çölünde, halen de yol yoktur. Bu gün bile, bizim şoförlerimiz yollarını kaybetmektedir. İşte o devirlerde, o ıssız çöllerde, o develer istikâmetlerini tâyin edip, mükemmel bir surette hem de kısa bir yoldan yerlerini bulurlar. Bu sebebten, Kur'ân-ı kerîm'de; "Deveye bakmaz mısınız?" (4/72) diye, gerek onun hilkatindeki acâiblik ve gerekse bu zekâsından, sabrından, tahammülünden, kanâatinden dolayı, darb-ı mesel olmuştur. Cenâb-ı Hak, mü'minleri, suhulet ve lîynetle yâd etmiştir. Bu iki haslet de, ahlâk-ı hasenedendir.
Kur'ân-ı azîmü'ş;şân'da, bu iki ah'lâk övülerek, Habîb-i zî-şân (s.a.s.) Efendimizin bu güzel yumuşaklığı sayesinde, zamanın câhil ve fena kalpli insanları, Peygamber (s.a.s.)'e Allâhü te-âlâ'nın verdiği rahmet sebebiyle Efendimizin etrafında toplanmışlar ve îmânla, İslâm'la müşerref olmuşlar ve bu din uğrunda, mal ve canlarını feda etmekten de kaçınmamışlardır. Halbuki, eğer Peygamber, sert ve katı kalbli olsaydı, bunların hiç
4/72) - Gâşiye 17.
MU'MINLLRIN VASIFLARI
141
biri olmazdı. İşte firavunlar, o kadar şiddetli hareketlerine karşı bir muvaffakiyet kazanamamışlar, yalnız bu gün onların hali, bıraktıkları ehramlardan ve târihçe lâ'netlerinden başka bir şeyleri kalmamıştır. Bu misallerden biri de, "Yaş olma sıkılırsın, kuru olma kırılırsın" misâli gibi, Lokman Hakîm'in oğluna verdiği nasihatte "Tatlı olma yutulursun, acı olma atılırsın" vardır ki, üzerinde durulmağa değer hikmetlerdendir. Gerek yumuşaklık ve gerekse sertlik, mezmûmdur.
(Hayr-ül-umûr-evsatühâ- Hareketlerin en hayırlısı ortasıdır) (4/73) kâidesince,* akl-ı selimin de kabul ettiği veçhile, ifrat ve tefrit, herhalde ve her sözde ve fiilde mezmûmdur. Her şeyin ortası makbul ve ve memdûhdur. Buradaki yumuşaklıktan murad da, tabiî ve cibillî olan kalb katılığının ve kasavetinin mukabilidir. Bunun için "İnkıyâd etmesi istendikte, derhal inkıyâd eder" denilmiştir. Bir deve böyle istenildiği gibi hareket ve emre inkıyâd eder, istenilen yere yatar, itaat ederse ki bundan murâd, mü1 minin suhuleti ve liyneti demektir ki, müzminlerin ve insanların hacetlerine ve işlerine hizmet edip, Resûlullahın yoluna, evâmir ve nevâhîsine inkıyâd ve itaat etmenin, lüzumu için misâl kılınmıştır. Cen.âb-1 Hak, cümlemizi Hak'ka teslim ve inkıyâd eden kullarından eylesin, âmîn ve sallâllâhü aleyhi ve sellem.
-23-Mü'minler Tek Çir Yüeııd Gibidir
lil .4^1 jİl
(4/74)
(4/73) Kunûzü'l-Hakâik, 1/111 (Sem'ânî'den.)
(4/74) - Buhârî, K. Edeb, (27), 7/ 77-78, Nu'mân b. Beşîr m. - Müslim, K. Bin, (17), 4/2000/67, Nu'mân b. Beşîr ra.
142
TASAVVUF! AHLÂK IV
MVMINLERIN VASIFLARI
143
I
(4/75)
Hukûk-u müslimîne ta'zîm, müslümanların birbirlerinin haklarına ve hukuklarına son derece riâyet etmelerinin lüzûöıu ve yine biribirlerine merhamet ve yardım etmelerinin yegâne va-zîfeleri olduğu, fakat bu yardım ve merhametin günah işlerde olmayıp, yalnız hak ve îmân yolunda olması ve selâmı izhâr ile, hastalan ziyaret ve (mü'min kardeşlerinin) cenazelerinde bulunmak, ihtiyaçları halinde, elinden geleni esirgememek ve hizmetçisinden tut da, komşuların, arkadaşların, hattâ kendi köpeğinin, tavuğunun dahî haklarına riâyet ve emsali bütün haklara riayetkar olmaktır. Nitekim, vücudumuzun, çeşitli azalarımızın, her birisinin hizmeti ayrıdır. Eğer biri hizmetten geri kalsa, vü-
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/268, 270, 271, 274276, 278, 375, N. b. Boşîr.
- Câmiu's-Sağîr, 2/158, Feyzü'l-Kadîr, 6/259/9164, (Ahmed, Müslim, Numan b. Beşîr raJden.)
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3/138,5/4953-4954.
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 236/2, (Râmhürmüzî, Numan b. Beşîr ra.den.)
(4/75) - Buhârî, K. Edeb (27), 7 / 77-78, Nu'mân b. Beşîr ra.
- Müslim, K. Bin, (17), 4/2000/67, Nu'mân b. Beşîr ra.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/268, 270, 271, 274, 276, 278, 375,. N. b. Beşîr.
- Câmiu's-Sağîr, 2/158, Feyzü'l-Kadîr, 6/259/9164, (Ahmed, Müslim, Numan b. Beşir ra.den.)
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3/1385/4953-4954.
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 236/2, (Râmhürmüzî, Nûmân b. Beşîr ra.den.)
cudumuzun işleri muattal olur. Meselâ, göz görmese, kulak duy-masa, el tutmasa, ayak yürümese, o vücudun ne kıymeti -olur? Bunun gibi her âzânın vazifesi ayrı ayrı olduğundan, birinin vazifesini diğeri yapamaz. Meselâ, göz görmek için yaratılmıştır. Onda duyma kabiliyeti yoktur. Diğer bütün azalarda da böyle vazîfe taksimi yapılmış olup, hepsi kendi hilkati icâbı ne ise onu yapmakla mükellefdir. Bizim de onların kadir ve kıymetini bilip, öylece haklarına hürmet ve riâyet etmemiz, şükrünü îfâ etmemiz nasıl iktizâ ederse, cem'iyyet içindeki vazifelerimiz de böyledir. Câhilin, âlimi görünce, ona hürmet ve saygı gösterip, sözlerini dinlemek.ilimve saadeti talebve gafleti terk etmek nasıl va. zîfesi ise, âlimlerin de câhillere karşı va'z venasîhatlerini eksik etmemesi ve onları gafletten kurtarmağa çalışması ve her insanın da üzerine düşen görevi ihmalsiz yapması, tıpkı bir vücuttaki ahenk gibidir. Vücuddaki ahenk ve nizâm bozulunca, ne vahim neticeler ve akıbetler doğduğu aşikârdır.
Bunun gibi cemiyetteki ahenk de aynıdır. Herkesin üzerine düşen vazifeyi dürüst ve ahenkle yapmaya çalışması îmân ve İs-lâmiyetin icâbıdır. Büyüklere karşı hürmet, tâzîm, bahusus anne ve babaya karşı titizlikle hürmet ve saygıda mübalağa etmek, küçüklere karşı şefkat ve merhameti elden bırakmamak, mubah olan ve günah olmayan şeylerde, hükümdarlara itaat edip birliği muhafazaya çalışmak, hep bu hadîs-i şerifin buyrukları içindedir. Bunu îzâh için buyuruluyor ki, baş ağrıdığı vakit, nasıl bütün vücudun muztarib olduğu ve yine göz ağrıdığı vakit yine bütün vücudun ezâ duyduğu dâima görülen ve bilinen şeylerdir. Diş ağrısı, karın ağrısı, diz ağrısı hep aynıdır. Bütün bunlar bize bildirir ki, bu ağrı ve sızıların, vücudun her tarafında duyulması, vücuddaki irtibatın mükemmeliyetinden ileri geldiği, cümlece ma'lûmdur. Maazallah, bir tarafta felç gibi bir arıza olunca, bu irtibat oradan kesiliyor. Artık orada bir hareket de olmuyor. Vücud da bir ağrı ve sızı duymuyor. Zavallı, bir müddet ölü gibi yatar. Yalnız bir nefesi vardır. Hiç bir şeyden haberi de yoktur. Nihayet doktorların tedavileri neticesinde, hastalığın şiddetine göre, bir müddet sonra biraz kendine gelir, hattâ aylarca, belki de yıllarca eski haline gelemez. Yürürken bakarsınız, ayağına veya
koluna hâkim değil, sürükliyerek yürür. Bunlar bize vücud irtibatının bozulmasının ne demek olduğunu, mümkün mertebe anlatır. Tıpkı cemiyetler de bunun gibidir. Eğer cemiyeti teşkil eden âzâlann irtibatı kuvvetli ise, herkes biribirine karşı insanca ve kardeşçe yardım eder. Ve birbirini çok iyi gözetip kontrol eder. Hattâ babalan, anaları ölen kimseler (Müslümanlığın ilk devirlerinde) ana veya babalarının öldüğünü bile anlayamazlarmış. Çünkü etrafındaki müslümanlar, onlara yardım ellerini öylesine uzatırlarmış ki, çocuklar babalan veya analarının sağlığında bile görmedikleri, lütuflara, ihsanlara, iyilik ve şefkatlere nail ve mâzhar olunca, tabiî olarak bütün ızdıraplarını unuturlarmış... İşte bu da müslümanlıktaki irtibatın varlığına alâmet olduğu gibi, şefkat ve merhametin, lütuf ve ihsanın, yardım ve muavenetin kısıklığı veya yokluğu, İslâm irtibatının yokluğuna ve za'fına işarettir. Nitekim, bir bina da tıpkı böyledir. Taş, demir, ağaç, kum, kireç, ne varsa, hepsi biribirleriyle bağlanıp, irtibatları devam ettiği müddetçe, o bina, o ev ayakta durur. Ne zaman ki irtibatları bozulur, taşlar biribirinden ayrılıp dökülmeye başlayınca, o muhteşem ve muazzam bina, nasıl yıkılır, hurdahaş olursa, bunun gibi, mü'minler de biribirinden ayrıldıkları, herkes kendi derdine düştüğü zaman, o bina gibi yıkılırlar. Bunu bize anlatmak için Cenabı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, "Mü'minliğin yânî bütün ehl-i îmânın tek bir adam gibi olduğunu" duyurmuşlar ve bu hakîkati bizlere açıklamışlardır. Bizler böyle oldukça, şan ve şerefimizle, hür olarak yaşarız. Ve illâ bu îmân ve İslâm irtibatı zâyî olup ta, herkes kendi nefsim dediği zaman, başkalarının kölesi, esîri olup, hürriyet ni'metinden mahrum oluruz. İnsan değil, adetâ bir hayvana benzeriz.
(4476)
(4/76) - Câmius-Sağîr, c. 2, s. 178, (İbni Asâkir, Enes ra.den.)
- Feyzü'l-Kadîr, c. 6, s. 456/9989 (İbni Asâkir "TÂRlH"inde Enes b. Mâlik ra.den.)
- Keşfü'l Hafâ, c. 2, s. 395/3249 (İbni Asâkir Enes ra.den.)
Bir hadîs'i-şerîfte Âhir zamanda mü'min, koyundan daha zelil olur" tâbiri; koyun, sahihlerinin elinde nasıl zebûn, mahkûm, âciz ve nâçâr ise, mü'min de, îmânın asaletinin ona verdiği kuvvet, metanet ve satveti kaybedince, işte böyle şuursuz bir hayvana döner. Arkadaşını keserlerken, o hâlâ yemek içmekle ve otlamakla meşguldür. Şimdi beni de kesecekler diye başının çâresine bakmağa lüzum bile görmez. Mü'minler de böyle değil mi?
Azîz kardeş, bir baksana, bir adamın herhangi bir sebepten veya arızadan dolayı bir azasını kesmek veya ameliyat yapmak istiyorlar. O kesilecek yere bir morfin yapıyorlar. Artık o hiç acı ve sızı duymadan yapacakları ameliyatı yaparlar. Malûm ya, bu acı duymamak, o uzuvdaki hissin iptali neticesidir. Hissin iptali ile maneviyâtın iptali arasında hiç bir fark yoktur. Birisi madde ile iptal olunur, diğeri ruhun duygusunun iptali demektir. Kulun, Allahü celle ve alâ'nın varlık ve birliğine, kitab-larına, peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra dirileceğine, Cennet ve Cehennem'e, mîzâna, sırata inanmamakla Kurân-ı azîmüş-şânın buyruklarına ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin sünnet-i seniyyelerine uymamakla veya bunları inkâr ile, kulun ruhu tamâmiyle söner. Artık îmân ve İslâm mefhumlarını idrâk şuurundan da mahrum olur. Ruhî hissi tamamen iptal olur. O zaman eli veya ayağı kesildiği zaman hiç bir açı duymayan hastaya döner. Maazallah, şu var ki, hasta ameliyattan bir müddet sonra kendine gelir. Acıları duymaya başlar. Fakat, ruhunu kaybeden bir zavallının artık kendine gelmesi, gafleti hırakıp da îmâna sarılması, ölümden kurtulan bâzı hastalar gibi nâdirâttandır. Kur'ân-ı kerîmde de, böyle dinsiz ve îmânsız kimseler, mahlûkâtın en şerlisi olarak vasıflandırılmıştır (4/77). Artık böyle dinsiz ve imansızlara uyanlara ne demek lâzım, onu da siz söyleyin...
İşte İslâm ve îmân sahiblerinin sayısı ne kadar çok olursa olsun ve ne kadar dağınık olurlarsa olsunlar, şark ile garb ara-
(4/77) Beyyine 6.
ıto
147
sında, biribirlerine ne kadar uzak olsalar dahî yine bir vücud gibidirler. İmdadlarına yetişmek ve onları her bakımdan vikaye ve muhafaza, bütün müslümanlann üzerine düşen vazifelerdendir. Yine bakınız, bir insanın eli veya bir yeri kesildiği vakit çok acı duyar. Bunun sebebi nedir, bilirsiniz. O kesilen azadaki birliğin bozulmasından nâşîdir. Kesik yüzünden, âzâ ikiye bölünmüştür. Yara kapanıncaya kadar devam eden acı, yaranın kapanması ve birliğin yeniden te'mini ile kaybolur. Yine bunun gibi değil midir ki, şu kadınların giydiği incecik çoraplar, pek ince ve zayıf ipliklerden örülmüştür. Bu iplikler ayrı ayrı oldukları zaman, küçük bir çocuk bile bunları koparabilir. Lâkin, dokunduktan sonra onu çekip koparmak mümkün olmaz. Sebebi yine ma'lum. Kuvvet dâima birliktedir. Onun için İslâm dîninin kökü tevhîddir (Lâ ilahe illallah Muhammed'ür-Resûlullah. Cenâbı-Hak bizleri ve bütün ümmeti Muhammedi bu yoldan ayırmasın, âmîn. Ve sallallâhü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî
ecmaın.
-24-
Sağlam ve Olgun Mii'min Zayıf ve Âciz Mü'minden Hayırlıdır
T'
*.,   fi
J cjfe
(4/78)
ur ü>ır c
J\
"Hiç şüphe yoktur ki, kavî, sağlam ve olgun bir mii'min hayırlıdır ve Allâhü teâlâ'ya zayıf ve âciz bir mü'minden daha sevgilidir. Fakat, gerek kavî gerek zayıf, her ikisinde de hayır vardır, çünkü îmanda müşterektirler." Bu tâbîr, menfaatin ve hayı-rın, hemen kavîde olduğu zannmı ortadan kaldırmıştır. Binâenaleyh, zayıf ve kavî, ikisi de hayırlıdır, içine çimento katılan incecik kumların, birleştikleri zaman, ne kadar kavî oldukları da görülmektedir.
İşte bu sebeble sen, sana fayda verecek olana harîs ol ve dâima Allâhü teâlâ'ya sığın, hiç bir aman acizlik getirme. Eğer sana, gerek faydalı ve gerek zararlı bir şey isabet ederse, ister hoşlandığın olsun, isterse hoşlanmadığın olsun, sakın demeyesin ki, eğer şöyle, şöyle yapsaydım daha iyi olurdu veya böyle olmazdı ve bu başıma gelmezdi gibi şeyler söylemiyesin. Fakat en iyisi, Allâhü teâlâ'nın takdiri böyleymiş diyecek olursanız ki, Allâhü teâlâ, dilediğini işler ve fâil-i muhtardır. İyi, kötü hayır ve şer hep ondandır, onun izni olmadıkça hiç bir zerre bile kımıldaya-maz. Kulun üzerine vâcib olan ve ona düşen, hemen onun takdirine razı olmaktır. Bu suretle her türlü vesveselerden kurtulmuş olur. Çünkü, eğer bu (lev) kelimesinin mânâsına daldığımız takdirde, şeytan aleyh'il-lânenin bütün vesvese kapılarını açmış oluruz ki, artık içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu sebepden
(4/78) - Müslim, K. Kader, (8), 4/2052/34, Ebû Hüreyre ra.den.
- İbn-i Mâce, Mukaddime, (10), 1/31/79, Ebû Hüreyre ra.den.
- Zühd, (14), 2/1395/4168, Ebû hüreyre ra.den.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/366, 370, Ebû Hüreyre ra.den.
- Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ, K. Âdâbü'l-Kâdî, 10/89, Ebû Hüreyre ra.den.
- Râmûzü'l-Ehâdîs,  s. 230/11,   (Ahmed,  Müslim,  Neseî,  E. Hüreyre)
- Keşfü'l-Hafâ, 2/155/2098, (Neseî, İbni Mâce, Tahâvî, Taberâ-nî, Müslim, E. Hüreyre ra.den.)
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3/1458/5298, Ebû Hüreyre ra.den.
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 3/38 Ebû Hüreyre ra.den.
- Bülûğu'l-Merâm Tere. Ahmed Davudoğlu, 4/426/1319.
- Hakîm-i Tirmizî, "Nevâdiru'l-Usûl", s. 122, Ebû Hüreyre ra.den.
148
nehy olunmuştur ki, mü'minler, dâima huzur ve rahat içinde olsunlar; fakat takdire razı oldukları halde, teessüfen şöyle yapsaydık diye ızhâr-ı teessüf mekruh olmaz demişlerdir. (4/79)
Bu hadîs-i şeriften alacağımız dersler pek çoktur.Mü'min-ler, her bakımdan kavi de olsalar, zayıf da olsalar, hayır üzeri-nedirler. Her ikisinde de hayır vardır. Hemen insanın, dünyâ ve âhiretine fayda verecek şeyleri arayıp, bulup, onu yapmaya çalışması ve ancak ona haris olması lâzımdır. Amma bu çalışma, yalnız başına olmaz. Muhakkak Allâhü teâlâ'nın inayeti, hidâyeti ve tevfîkî şarttır. Onun için, her yerde ve her zaman Allâhü teâlâ'ya sığınmak*ve' ona iltica etmek, ondan yardım'istemek, kulun başlıca vazîfelerindendir. Eğer bunu yapmazsa, işin sonunda mu\affakiyet elde etmek mümkün olmaz. İşe başladıktan sonra da acizlik getirme. Sebat et. İşinde dur. Eğer bir mu-vaffakiyyetsizlik görürsen, o senin hatândır. Onu ara, bul ve Hak1 tan hiç bir zaman ümidini kesme. Ona en lâyık bir şekilde sarıl ve bağlan, g'erisinden korkma. O kendisine sarılanı, kat'iyyen mahrum etmez. Şefik ve Rahîm'dir; lütuf ve ihsanı bitmez, tükenmez. Muvaffakiyyetsizliğe uğrayınca, "Ah! Keşke şöyle yapsaydım böyle olurdu..!' diye, bir fikir ileri sürmeye kalkma. Zî-râ, artık olanlar olmuştur. Boşuna yorgunluğa lüzum yoktur, vesselam. Ve salli ve sellim alâ eşrefi ve es'adi'l-mahlûkat ve alâ âli-hî ve sahbihî ecmaîn...
-25-
Mü'min Geçmişinden ve Geleceğinden Korku Üzerinedir.
(4/79) İbn-i Melik (m.)
(4/80)
Haddi zâtında, mü'min kişinin iki korku arasında olması gerekir. Ve böyle olan kimse mü'mindir. Bu iki korkudan birisi, geçmiş zamanlardaki gençliğinde yaptığı günahlardır ki bunlar hakkında, Allah ü teâlâ'nın ne işlediğini bilmez ve bilinmez de. Yânî mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olup olmadığı da meçhuldür. Meçhul olunca, tabiî bir korku ve bir mes'ûliyyet bakî kalacaktır. Bir de geri kalan ömründe ne yapacağını ve başına neler geleceğini bilmediğinden, ne gibi felâketler ve helaki mûcib olacak şeylerle karşı karşıya kalacağını bilememesinden nâşî olan korkudur ki, bu da tabiî demektir. Böyle iki korku arasında kalan mü'min için, şüphesiz dünyâ hayatına iltifat etmek mümkün olamaz. Daimî bir korku ve üzüntü içinde olan zavallı müL min, ancak Cenâb-ı Hak'ka yalvarmak ve O'na sığınmak mecburiyetini zarurî görmekle, başını ve paçasını kurtarabilmek çârelerini aramak zorundadır. Yoksa, günüm gün olsun deyip, sabah akşam, zevk ve sefası uğrunda ömrünü tüketen ve akıbetini düşünmiyen kimsenin, kâmil ve olgun bir mü'min ve müslüman olması mümkün olamaz vesselam. (4/81)                   .-   '  .   ;           „ ,j  . ,   ,   .     ,:      ,'
alii Jıi
¦*         # ^                        0    0^.
(4/80) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 230/15, İbni Mübarek ra.den. - Mtintehâb-ıKenzü'l Ummâl, 1/90, îbni Mübarek ra.den. (4/81) - Câmiu's-Sağîr, 2/69, Feyzü'l-Kadîr, 4/469-470/6009-6010, (Taberânî, Deylemî, Ebû Hindü'd-Dârî'den, Beyhakî "ŞUABU'L tMÂN"da, Enes ra.den.i
Allah ü teâlâ Hazretlerinin hükmüne ve takdirine razı olmayanlar için Cenâb-ı Hak "Benden başka kendisine ma'bûd arasın" buyurmuştur ki, ne büyük tehdid ve ne güzel bir hakikattir.
-26-
Yalanla Hıyanet Mü'minde Bulunmaz
Mü'min, yaratılış itibariyle her türlü ahlâkın kendisinde bulunması mümkün olan insandır. Ahlâkı-mezmûmesi de, ahlâkı hamîdesi'de bulunabilir. Yalnız mü'min kişide, yalanla hıyanetlik bulurönaz. Bu iki ahlâk, helâl i'tikad edilmedikçe küfrü rhûcib değilse de, mü'mine yakışan bir huy, bir ahlâk olma-
- Rârtmzü'l-Ehâdîs,   s. 327/1,   (Taberânî,   İbni Asâkir,   Ebû Hindi 'd-Dârî'den, Hadîs, 2, (Beyhakî, "Şuabu'lîmâri'da, İbni Neccâr, Enes ra.den.)
(4/82) - Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/252, Ebû Ümâme el-Bâhilî ra.den,
- Câmiu's-sağîr, 2/178, Feyzti'l-Kadîr, 6/462/10014, (Beyhakî, "Şuabu'l-îmân"da İbni Ömer mnhûmâ'dan.)
- Mecmau'z-zevâid, 1/92-93, (Ahmed, E. Ümâme'den, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Sa'db. Ebî Vakkâs'dan, Taberânî, İbni Ömer r.anhü-mâ'dan)
- Et'Terğîb Vet'Terhîb, 3/594-595/21, (Ahmed, Ebû Ümâme'den, Hadîs, 22, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Dâre Kutnî "İleV'de Sa'd b. Ebî Vakkâs'dan, Taberânî "Kebîr"de, Beyhakî "Şuabu'l-fmân"da, 1. Ömer runthümâ'dmi)
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3/1364/4860-4861, (Ahmed, Ebû Ümâme-den Beyhakî "Şuabu'l-Imân"da, Sa'd b. Ebî Vakkâs ra.den.)
- Mmûzû'l-Ehâdîs, s. 231/9, (Beyhakî Abdullah b. EbîEyfâ'dan)
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/92, (Ahmed, E. Ümâme'den.)
- Künûzü'l-Hakâik, 2/176, (Ahmed, E. Ümâme'den.)
dığı için, tehdit ve zecr olarak mü'minde her kusur ve kabahat olabilir amma, yalancılık ve hainlik olamaz. Mü'min dâima doğruluğu ve emâneti sever ve herkese de onu tavsiye eder. Kendisi için de en büyük şiar ve şeref, doğruluğu ve eminliğidir. İnsanlar arasında bile, doğru ve emin kimselerin mevkii, kadir ve kıymeti yüksektir. Şüphesiz, Cenâb-ı Hak'kın indinde de doğruluğu ve eminliği sayesinde, yüksek derecelere nail olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi doğruluğu seven ve ondan ayrılmayan kullarından eylesin, âmîn.
Her gün ve her namazda, Cenâb-ı Hak'dan taleb ettiğimiz (Sırât-ı Müstakim) doğruların ve emîn kimselerin yollarıdır. "Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni" sözü ne kadar doğrudur. Bu hususta, gerek emânet kısmında ve gerekse doğruluk hakkında lâzım gelen malûmat verilmiştir ve verilecektir. Doğruluk Cennet'te bir ağaca benzetilmiştir. Dallan da yer yüzüne yayılmıştır. Herkim doğruluk dallarından birine yapışırsa, onu doğruca Cennet'e iletir. Bunun aksine, yalancılık ta kökü Cehennem'de olan bir ağaçtır ki, onun dalları dünyâya yayılmıştır. Herkim yalancılıkta bulunursa, ya'nî yalancılık dallarına yapışır, tutunursa, o dallar da o gibi yalancıları doğruca Cehennem'e sürükler, götürür. Onun için doğrunun yeri Cennet, yalancının yeri de Cehennem olduğu ve olacağı tezahür eder. Cenab-ı Hak cümlemizi doğru sözden ve doğru yoldan ayırmasın, âmîn.
Hıyanetlik ve yalancılık, ancak Yahûdî kavminin, huy ve hasletidir. Bunlar bir müslümana kat'iyyen yakışmaz. Bu sebepten, çocuklarımıza çok dikkat edip, daha körpe ve küçük yaşlarda iken, bunların çirkinliğini ve doğruluğun iyi, güzel ve şerefli bir huy olduğunu öğretmeli ve dikkatle üzerinde durmalıdır. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar diyen atalarımız, bununla, çok sürmez foyası meydana çıkar demek istemiştir.
-27-
Mii'min Yumuşak Tabiatlı, Uysal Kimsedir

 

.(4/83)
Bu hadîs-i şerifteki (Leyyin'ül-menkebi) lâfzından omuzlarının yumuşak oluşu tâbiri, cüz'ü zikr ile küllü murad etmektir ki, yani bir adamın bir tarafını, bir hasletini zikr ile, o insanın değeri murâd olunur. Mümin dâima yumuşak tabiatlı uysal kimsedir. Bir mecliste oturulurken yeni gelen bir kimseye yer açmak için derlenip toplanır, ona yer açar. Her ne kadar, kendisi rahatsız olsa dahî, kardeşini ayakta bırakmamak için, bu zahmeti ihtiyar eder. Bu huy, bilhassa Hac esnasında pek şiddetle ihtiyaç hissedilen bir güzel huydur. Bazı kardeşler, bir kardeşinin oturacak yer bulamadığını görünce, onu hemen yanlarına çağırırlar, ayakta kalıp rahatsız olmasını önlerler. Bunun aksine bazı kardeşler de imkân varken bile, rahatlarının bozulmaması için, çeşitli müşkülât gösterip, bir türlü yanlarına oturtmak istemezler. İşte mü'min ile münafık, bu suretle ayrılmış ve bilinmiş oluıu Çünkü mü'min kardeşine dâima kolaylık gösterici ve yer vericidir. Münafık ise, bil'akis uzaklaştırıcı ve zorluk çıkarıcıdır. Zîrâ yer gösterip, sizi yanına alan kimseyi, bil-mecburiyye sever ve size zorluk gösteren ve yer vermiyeni de, tabiî olarak sevemezsiniz. İşte bu hal, mü'minle, münâfıkı pek güzel ayırır ve bildirir.
Mü'min, kardeşini görünce, ilk olarak "selâmün aleyküm" diyerek onu selâmlar ve ona güler yüz gösterir. Münafık ise, ona selâm vermek ağır gelir, büyüklük taslar, selâmı karşısındakin-
153
den bekler. Ona selâm verilmedikçe selâm vermez. Bu da ikinci bir mi'yardır. Bunlarla mü'min ve münafık kolayca anlaşılır. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri cümlemize, mü'minlere yakışan güzel huy ve ahlâklardan nasîp buyursun ve kötü, yaramaz huy ve ahlâklardan da, muhafaza eylesin, âmîn.
Yalnız şu cihet tecrübelerle sabittir ki, atalarımızın, can çıkmayınca huy çıkmaz, onu ancak teneşir temizler, gibi meşhur ve hikmetli sözlerinin ne kadar isabetli ve yerinde olduğunu söylemeye bilmem lüzum varını?... Uzun zamanlar edinilmiş kötü huylar, her ne kadar riyazetlerle ve terbiyelerle bir dereceye kadar ıslah edilirse de, böyle riyâzât ve terbiyeyi yapabilecek kaç kişi bulunur?
Bir adam, büyüklerden bir zatı evine yemeğe da'vet etmiş, beraberce gitmişler, eve yaklaşınca, bir bahane ile adamcağızı geri çevirmiş, sonra gidip, özür dileyerek, tekrar davet etmiş. Zavallı iyi kalbli zat da, adamın arkasına takılıp, yine evine kadar gitmiş. Da'vet eden kimse, yine bir bahane uydurarak, efendiyi geri çevirmiş. Bu da'vet ve geri çevirme oyunu tam beş tefa tekerrür etmiş, o muhterem zat da, hiç bir keresinde bile, "Bu senin yaptığın nedir?" dememiş. En nihayet da'vet sahibi, efendinin elini öperek kendisine mürîd olmak istemiş ve şöyle demiş: "Efendim ben bunları, sizin halinizi anlamak için yaptım ve anladım ki siz hakîkî bir mürşidsiniz" Efendisi ise cevaben "Çok yanlış anlamışsın, benim yumuşaklığım, hiç de iyiliğe delâlet etmez. Görmez misiniz ki, bir köpeği ne kadar kovarsanız kovunuz, o yine çağırdığınız zaman gelir. Bu köpek tabiatıdır" diyerek, fevkalâde bir tevazu göstermişlerdir. İşte büyükler, iyi huyları dahî kendilerine mâl etmezler.
-28-
Mü'minin Beş Düşmanı Yardır
(4/84)
iti;
Mü'min kişinin meleklerden efdal olmasının sebeblerinden birisi de, onun bu beş düşmanla mücâdele edişi ve muvaffak olup, imânını muhafaza edişindendir. Bir kere, ona hased eden bir mümin ki, zaîf ül-îmândir. Hak'kın taksimine razı olmayıp, diğer bir mü'min kardeşinin nail olduğu nimetlere hased eder durur, bu suretle de onu incitir. Halbuki, hased edenin eline bir şey geçmeyeceği gibi, kazanmış olduğu bazı hasenatı da, sevabları da elinden gider. Çünkü hased, ateşin odunu yiyib bitirdiği gibi, o da sâlih amellerin sevablarını mahv eder, âhirette eline bir şey geçmez, tam bir müflis haline gelir. Mü'min ise, bunları hep sabırla karşılar, derece üstüne derece alır.
Mü'minin ikinci karşılaştığı şiddet ise, münâfıkın ona olan buğzudur, o da bir belâdır. Söz dinlemez, nasihat kabul etmez. Buğzunu ve şiddetini, her fırsatta artırmaya çalışır. Mü'min de bununla mücâdele halindedir.
Bunlar yetmezmiş gibi, üçüncü olarak bir de kâfir onun baş düşmanıdır ki, ikidebir dövüş ve muharebeler çıkarırlar. Muharebeler, insanlara büyük zararlar ve felâketler getirir. Hele bu günün harbleri. Onun için durmadan çalışmak ve bu kâfirlerin esîri olmamak için geceli-gündüzlü çalışmak ve onları korkutacak derecede üstün olmaya gayret etmek, îmânın îcâbı ve Kitâb'ın hükmüdür. Müslümanlar bunu yapmadıkları takdirde mes'ûli-yet kendilerine râci'dir. Binaenaleyh, bütün isrâfâtın önüne geçerek, kazançlarını bir araya toplayıp, zamanın îcâbı olan âlât-i harbiyeyi, en üstün şekilde tedârik ederek, kullanılması için erler yetiştirmek ve sonra da, şecaat ve metaneti muhafaza ile, sabredip, muvaffak oluncaya kadar uğraşmak, mü'minin vazifesidir.
(4/84) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/11, (tbni Lâl Enes ra.den.)
- Müntehâb—ı Kenzü'l-Ummâl, 1/90, (İbni Lâl Enes ra.den.)
- İhyâu'l-Ulûmü'd-Dîn TERC. Ahmed Serdaroğlu, 3/149, (Ebû Bekir b. Lâl, "Mekârim-i Ahlâk"da Enes b. Mâlik ra.den.)
Mü'minin dördüncü düşmanı ise, diğerlerinden daha beter olan gizli düşmandır ki, o da kendi nefsidir. Çeşitli hiyle ve hud'a ile mü'mini yolundan çıkarmaya ve daîmâ günahlara düşürmeye, elinden gelirse îmânını da almaya çalışan, haddi zâtında gizli kâfir olan ve lâkin ıslahı mümkün olan bir nefis vardır. Diğer düşmanlarla sulh yapılır, rahatlığa kavuşulur ve lâkin bu nefisle, hiç bir suretle sulh yapmak mümkün değildir. Yedi başlı ejderhâdan daha beterdir. Nefsi terbiye eden muhterem kimselerle dosluk peyda ve te'sis edilirse, belki bir dereceye kadar ıslahı ml'nıkün olur, zararları önlenebilir. Ağaçlar ve hayvanlardan aşılar sayesinde iyi bir cins elde etmek mümkün oluyor da, insanlar için neden mümkün olmasın. İnsanın aşısı da ancak bir mürşid-i kâmilin eline sarılıp, ona itaatle mümkün olabilir.
Nasıl ki, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin aşıları, az bir zamanda ne kadar büyük bir kuvvetle inkişaf ederek, dünyâyı tuttu ise, vekilleri tarafından da, yine her zaman böyle olacağında hiç şüphemiz yoktur. Nefsin yedi devresi vardır. Fakat üç tanesi çok tehlikeli ve korkunçtur. Maazallah insan, nefsin birinci, ikinci, hattâ üçüncü devresinde âhirete intikal edecek olsa, durum çok müşküldür. Çünkü bu devrelerde nefis, hep kötülüğe meyyaldir, ıslahı pek mümkün değildir.
Birincisine emmâre derler ki, bütün işi kötülüktür. Tevbe ve istiğfarla beraber ibâdet ve tâate dönerse ikinci devresi olan levvâmeliğe geçer. Bu devrede bir dereceye iyiliğe dönmüştür. Fakat gözü hep emmârededir. Hemen fırsat bulunca emmâreliğe dönüverir. Nefisle mücâdelede muvaffak olunursa, mülhimeli-ğe geçer. Bu devrede bir derece daha iyi olmakla beraber, yine emniyette değildir. Gözü yine eski haline dönmektedir. Biraz gevşek bırakırsanız derhal levvâmeliğe, oradan da emmâreliğe ge-çiverir. Mülhimedeki mücâdelesinde muvvaffak olursa, nefs-i mutmeinneye geçer. Burada selâmeti bulur. Fakat yine yakasını bırakmaya gelmez. İnsan ömrü boyunca bunlarla uğraşmak mecburiyetindedir. Nefsi azgın olanlar, Hak ve hukuku bilmiyenler, hep bu nefsin esareti altında can verirler. Halbuki, kâfirlerin esareti altında kalmak, nefsin esareti altında kalmaktan çok daha ehvendir. Avrupa ülkelerinde yaşayan milyonlarca müslüman ve
130
mü'min vardır. Orada herkes ibâdetini yapabilmektedir. Halbuki, insan nefsin esiri olunca, fâ'bede olsan, Medîne-i Mürievve-re'de de olsan, yine o kâfir nefis yapacağını yapar. İbâdet ve tâ-ati kat'iyyen istemez. Böylece vaziyet aydınlanmış olur.
Beşinci düşman da, belâda, şiddette şeytandır. Gözle görülmez, elle tutulmaz. Hak sübhânehû ve teâlâ, onun varlığını ve apaçık düşmanlığını, Kur'ân-ı azîm'üşşânda müteaddid âyetlerde bildirmiştir. "Şüphesiz şeytan sizin için apaçık bir düşmandır" (4/85) buyurulmustur. Onu korkutan yalnız Allah ü
teâlâ'nın zikridir. Kul, zikrullahla meşgul olunca onun yanma sokulamaz. İğvâ da edemez. Lâkin, zikrüllahdan gafil bulunca derhal iğfal edip, kandırmaya çalışır. Bunlar hep kulların, Allah ü teâlâ'ya sim sıkı sarılması için, Hak'kın kullarına iptilâsı-dır ve nimetidir. Zîrâ kul, iptilâsız kalınca, tuğyana ve isyana itaatsizliğe doğru kaymaya başlar. İşte bu iptilâların hepsi kulun, Allah'dan başkasına gönül vermemesi ve Allah'a firar için birer sebep ve vesiyledir. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi Hak'ka gönül veren ve emirlerim tutup, yasaklarından kaçınan bahtiyarların zümresine ilhak buyursun, âmin ve sallalla-hü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî, ecmaîn...
-29-     z
Mü'min Dünyaya Gerektiğinden Fazla Değer Vermez
(4/86) ı£
SSiJuİI
(4/85) Fâtır 6.
(4/86) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/12, Firdevs"de, Enes b. Mâlik ra.den). -Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl,  1/90, Firdevs"de, Enes b. Mâlik ra.den).
(Deylemî "Müsnedü'l- (Deylemî "Müsnedü'l-
(4/87)
Bu hadîs-i şeriflerde, olgun ve kâmil mü'minlerin hâli daha açık olarak zikr edilmiştir. Şöyle ki, mü'min kişi, dünyanın ve dünya lezzetlerinin fânî ve çabuk geçeceğini bilir de, hayatın hiç bir fânî lezzetine kıymet vermez. Onun bütün derdi ve gözü Mevlâsındadır. O Allah'a âşık ve O'nun ebedî, lezzetine doyum olmayan âhiret nimetlerinde ve bu meyânda, gözü dâima, cemâl-ı ilâhiyesini müşahedededir. Müşahede mahalline de Cennet derler. Kul, her nerede ki, müşahedeye mazhardır, işte orası onun Cennetidir. Binâenaleyh dünyada iken bu müşahedelerin, dünyâya âit ve dünyâ tecellîlerine mazhar olunca, artık onun gö -ünde ev.bark, köşk, saray, zevke uygun yemekler, giymeye değer kıymetli süslü esvabların kıymeti yoktur, tenezzül etmez. Hattâ, üstünü başını düzeltmeye, saçını başını taramaya bile vakit bulamaz. Hep gözü, derdi, düşüncesi Mevlâsıdır. Onun nzâsı-dır. Diğer zevklerin hiç birinin onun yanında zerre kadar kıymeti yoktur. Kalbi havf ve haşyetle doludur. Mü'min ne kadar
(4/87) - EbûDâvûd, K. Tereccül, (2), 4/393-394/4161, Ebû Ümâ-me lyâs b. Sa'lebe el-Hârisî ra.den.)
- ibn-iMâce, K. Zühd, (4), 2/1379/4118, Abdullah b. Ebî Ümâ-me el Hârisî, babasından ra.
- Hâkim, Müstedrek, K. îmân, 1/9, Abdullah b. Ebî Ümâme el Hârisî, babasından ra.
-  Tecrîd-i Sarîh Tere. 12/105, Câmiussağîr, 1/110, Feyzü'l-kadîr, 3/217/3196, (Ahmed, t. Mâce, Hâkim, Deylemî, Ebî Ümâme el-Hârisî)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 194/8, (Ahmed, 1. Mâce, Taberânî, Hâkim, Beyhakî, "Şuabu'l-îmân"da, Abdullah b. Ebû Ümâme, babasından ra.)
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 2/1245/4345,
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/155
sofu da olsa, günahsız da olsa, ibâdeti melekler kadar çok olsa, ona yakışan, yine Mevlâsından korku üzere olmasıdır. Korku ile recâ arasında olması da, en büyük meziyettir. Buna hiçbir şey denk ve muâdil olamaz. Bu kadar kıymetli ve emsali bulunmaz bir nimet bırakılır da dünyânın fânî lezzetleri ihtiyar olunur mu? Bunlara aldananlar, hep kör ve basiretten mahrum zuafây-ı ümmetin halidir. îmânları kavîve kâmil olanlar, çocukların alda-nacağı böyle fânî şeylere iltifat edip de, azîz ve kıymetli ömürlerini zâyî etmek istemediklerinden, ulu rabbimize kanâat edib, ömürlerini hep itaat, ibâdet ve rızây-ı ilâhiyenin tahsili için sarf ederler. Bu îmân kuvvetiyle de ölümden hiç korkmazlar. Şehâ-dete can atarlar. Bu îmân sebebiyle, her yerde düşmanlarına galip gelmişlerdir. Çünkü nusretin ve yardımın, muvaffakiyetin Al-lah'dan olduğuna inanmışlardır. Maddeye kıymet vermemişler ve her türlü imkânlara, kuvvetlere ve çok üstünlüğe sahib olan düşmanlarına pes dedirtmişler ve onlara hadlerini bildirmişlerdir. Cenâb-ı Hak cümlemize kâmil ve olgun îmân nasîp eylesin, âmîn. Ve salli ve sellim alâ eşrefi ve es'adi nûri cemîil-Enbiyâi ve'l-mürselîn salavât-üllâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn..
Mü'minin kendisini soğuktan, sıcaktan, kar ve yağmurdan ağyarın gözünden koruyabilecek bir evi oldu mu, ona yeter de artar. Karnım doyurmak için de, öyle envâ-ı çeşit lezzetli yemekleri aramaz. Ömrünün çoğu oruçlu olmakla beraber açlığını gideren kuru bir ekmek te ona kâfidir. Çünkü, midesi de öyle büyük değildir. Kanaatkar olmakla beraber, hırsı ve aç gözlülüğü de yoktur. Şöhretli, gösterişli esvablardan hiç hoşlanmaz. Çünkü onlar, aynı zamanda insana ucüb ve kibir gibi çirkin ve kötü huyları musallat eder. İnsan kendisi bunun farkında bile olmaz. Bu sebepledir ki, başını taramak ve süslenmek te âdeti değildir. Bunlar için vakitlerini zâyî etmek istemezler. Bunlar bize göre, çok mühim ve önemli gibi görünürse de, sahib olduğumuz evleri zamanın icâblarma göre süslemeye ve konfor dedikleri hiçbir şeye yaramıyan, yalnız sahibini kibir ve gurura düşüren ziynetler, ind-i ilâhide ve Resûlüllah katında da makbul ve merğûb olmadığı gibi, bir çok da lüzumsuz ve fuzûlî masraflara sebep olduğu da cümlece ma'lumdur. Olgun mü'min, her zaman mü-
min bir kardeşini kendinden daha çok fazla düşünür, onun zarurette kalmasına hiç razı olmaz. Bunun için kendisi her bakımdan tasarruf eder ve kanâat eder, artırdığını bir mü'min kardeşinin evi olması, onun da çoluk ve çocuklarının daha mes'ud olabilmeleri için, onları kendisine tercih ederek onlara yardımda kullanır. Kendisi muhtaç olsa dahî, ehemmiyet vermez, illâ kardeşini düşünür ve onun imdadına koşar. Onun için kendisinin süslü, saltanatlı eşyalara ihtiyacı yoktur. Belki ihtiyacı yok demek doğru olmaz. İhtiyacı vardır da, kardeşlerini kendilerine tercih ettiklerinden, haklarını ve arzularını onlara terk ederek, mağfiret-i ilâhiyveve mazhar olmaya ve derecât almaya çalışırlar.
Ü iiı ji*
Hadîsi şerîfde: "Her hangi bir kişi ki gayr-i meşru şehveti artar, fakat o şehvetini terkeder, nefsine hâkim olursa Allah o kulunu mağfiret eder." (4/88) buyurmuşlardır.
Böyle olunca, bütün mü'minler yıkılmaz bir kale gibi birbirlerine sarılmış ve yıkılmak bilmiyen bir sûr gibi olurlar. V'el-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn v'es-salâtü v'es-selâmü alâ Seyyidi-nâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
-30-
Mü'minin Dili Üzerinde Onun Adına Konuşan Biı Melek Vardır ve Allah'ın Sevgili Kuludur
(4/88) RâmûzÜ'l-Ehâdîs, s. 183/1, (DâreKutnî "lfrâd"da, Ebü'ş-Şeyh "Essevâb"da, İbni Ömer rxmhiima'dan)
(4/89) aJ   *£Ul>
Mü'min, ind-i ilâhîde bazı meleklerden efdal olmasına meb-nî, Cenâb-ı Hak onu, dâima muhafaza için onun her a'zâsına birer melek müvekkil kılmıştır. Meselâ gözlerinin muhafazası için ve keza kulaklarının muhafazası, ağzımızın, mide, bağırsak, böbrek, ciğer, kalb ve saire gibi azalarımızda, birer meleğin bulunduğu ve bahusus lisânımızda da bir melek olduğu bildirilmiştir ki, bu meleğin ilhamlarıyla envâ-i çeşit hikmetlerin bilinmesi, söylenmesi ve bildirilmesi mümkün olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hak'kın çeşitli nimetlerine şükr eder, ne zamanki melek o mü1 mine yaklaşır, şükrü ve marifeti artar ve kurb-i ilâhiyeye nail olur. Hatâ ve kusurlarına karşı, hemen.ve derhal nedametler ve pişmanlıklar hâsıl olmaya başlar. Bu suretle de yanlış ve hatalı yollardan uzaklaşıp, Hak'ka vuslata yol ve çâre arar. Bu melekler sayesinde kul, dâima inbisat halindedir. Ferah ve sürür içindedir. Mü'min-i kâmil, dünyâda da Cennet misâli hayatını idâme ettirir, nimetlerine şükür, günah ve kusurlarından nâşî daimî istiğfardan hâlî kalmaz. Böylece seyyiâtları silinmiş, sâlih amelleri kat kat olmuşdur. Kâfir ise bunun aksine, lisânı üzerinde melek değil, Hak'ka irşâd da değil, belki istihfafı yüzünden de Haktan yüz çevirip, putlara ve put misâli Allah'ın kullarına taptıklarından ötürü Hak'kın mebgûzu olmuşlardır. Bu yüzden dilleri üzerine birer şeytan oturtturulmuştur. Bu şeytanlar onlara, envâ-ı küfür ve dalâlet yollarını bildirirler ve Allahü teâlâ Hazretlerinin nimetlerini, kuvvet ve kudretini inkâra yeltenirler. Ne zaman ki şeytan bu kâfirlere yaklaşır. İnadları, küfürleri, tuğyanları arttıkça artar. Şeytan aleyh'il-lânenin, mü'min kullarına musallat olmaması için, mü'minlerin hiç bir an bile Allah ü teâlâ Hazretlerinin zikrinden gafil olmamaları iktizâ eder. Zîrâ îmân ve zikrullahın nuruna şeytanın tahammüle gücü yetmez, derhal oradan kaçar. Ezân-ı Muhammedi okunduğu ve kamet getiril-
(4/89) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/13, (Deylemî, Enes ra.den.) - Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/90, (Deylemî, Enes ra.den.)
diği zamanlarda da yine zikrin nuruna dayanamaz .yanmamak için kaçmaktan başka çâresi kalmaz.
Mü'min habîb-ullahdır. Ya'ni Allah'ın dostu ve sevdiği bahtiyar kimsedir. Allahü teâlâ ona, dünya ve âhirette, gözlerin görmediği nimetleri ihsan eder. Ve'1-hamdü lillâhi alâ dîn'il-İslâm ve salli ve sellim alâ efdal'il mevcudat seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
-31-
Mii'min Dünyada Garip Gibidir; İzzete Meylet-mez. İnsanlar Ondan Yana Rahattırlar. Kendileri Sükûnet İçindedir
j
ju.
(4/90,     &  J        j   ^j  J      ^
Kâmil ve olgun mü'minler dünyâda garip misâlidir. Garip insan, her ne kadar gözleri olsa dahi, âmâya benzetilmiştir. Mümin garip misâli olunca âmâ gibidir. Dünyâya bakacak ve ona aldanacak hali yoktur. O, hep iç âlemindedir. Onun için zihinleri çok kuvvetli olur. Duyduklarını unutmazlar. Hattâ bir kere konuştukları kimseleri çok zaman sonra dahî, seslerinden tanırlar. İşte bunun gibi, mü'min kimsenin, iç âlemi, basîreti çok kuvvetli, zihinleri keskin, feraseti kuvvetli olur. Görüşlerinde, ekse-riyyetle isabetli olurlar. Garip, vatanını terk edip ayrılan ve git-
(4/90)^ - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/15, (Ebû Nuaym "Hılyetü'l-Evliyâ"da Behz, babasından, o da babasından.) - Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/90, Aynı râvîden.
tiği yerde de kalamıyan bir insan, orasını vatan edinemiyeceği gibi, mü'min de her nerede olursa olsun, o garîp gibi hiç bir şeye ısınamaz. Garîp vatanından çıkan adama derler. Mü'min de alıştığı âdetleri terk ile, kendini zühde veren, dünyâsında kendisini Mevlâsından ayıran her şeyi terk ile, asıl vatanı olan âhirete yüzünü çevirmiş olduğundan, bu dünyânın saltanatlarına, zevk ve safâlarına iltifat etmez. Zîrâ âhiret saltanatının zevk ve safâ-sımn, dünya zevk ve saltanatlarına hiç benzemediğini iyi bilir. Bakîyi, fânîye tercih ile, bir garip gibidir. Meselâ, hacca giden veya başka bir ziyaret kasdeden insan,' hiç vaktini yollarda boş yere geçirmek ister mi? Gözü bir an evvel gideceği yere gitmektedir, gidebilmektedir. Onun için mü'min, dünyanın hiç bir izzeti ile ünsiyet etmez ve edemez. Çünkü, dünyâ izzetinin sonu bir züldür, bu da her zaman gözlerimizin önünde görülmektedir. İşte, sultanların, padişahların, bakan ve başbakanların akıbetleri meydanda, hep birer ibret levhasıdır. Hakîkî mü'min, dünyada başına gelen zilletlerden ötürü feryat ve figân da etmez. Zîrâ mü'min zelüldür, zilleti sever. Yalnız, bu yanlış anlaşılmasın. Feryada, figâna, şikâyete lüzum görmez demek daha doğrudur.
İnsanların bir hali vardır ki, ona ikbal derler. O da, dünyada azîz olmak ve nefislerinde izzet sahibi olmalarıdır. Mü'min kişinin de bir hali vardır ki, o da, dünyanın, onun gözünde zül olmasıdır. Bundan dolayı kimseyi incitmez. İnsanlar da ondan rahat üzere olurlar. Kat'iyyen bir endişeleri olmaz. Herhalde emniyet üzeredirler. Halbuki insanlar, dünyada bu züllü ihtiyar etmediklerinden ötürü, her ne kadar izzet içinde görünseler bile, zilletten kat'iyyen kurtulamazlar. Binâenaleyh, kâmil mü'min-ler ancak dünyanın zilletini ve âhiretin izzetini ihtiyar ettiklerinden, vücudları, cesetleri, zahiren meşakkat içinde gibi görünür, hakikat-i halde ise, bâtın âleminde, iç âleminde çok rahat, zevk ve sürür içerisindedir.
Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri, cümlemizi ehl-i kemal zümresine ilhak buyursun, âmîn. Vel-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn ve's-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sah-bihî ecmaîn...
MÜMİNLERİN VASIFLARI
163
-32-
Mii'min ailesinin arzularına göre yemeyi nefsine tercih eder.
jft                        jrı; ^JiîT
&
ft
&Î jft
(4/91)
Kâmil ve olgun mü'min, nefs-i emmâresini yok etmiş ve mut-meinnelik derecesine ulaşmış, nefsinin arzuları tamamen sönmüş olduğundan, efrâd-ı ailesi arasında çok mükemmel bir hayat idâme ettirir. O, evinde dâhiliyye nâzın, yânı iç işleri bakanı mesabesinde olan ailesinin ev işlerinde ve yemek hususunda dâima hanımının arzularına muvafakat gösterip, ne isterlerse onu alıp getirir. Eğer kendisi, o yemeğe, o taama karşı bir iştihasızlı-ğı varsa bile, onu sezdirmeden, sofrada bulunur ve o yemeği me-dih ve sena da ederler "Eline sağlık hanım, ne kadar güzel ve leziz olmuş, mâşâallah" diyerek, taltif de ederler, Bunun aksine münafık kişi de, canı ne isterse onu alıp getirir. Şöyle olsun, böyle olsun diyerek de hep kendi canını düşünüp, nefsinin arzularını yaptırır. Evin hanımının, onun sevdiği yemeğe karşı bir iştahsızlığı varsa, onun hiç umurunda olmaz. O ancak o andaki kendi zevk ve şehvetinin meyil ve arzularının tatminine bakar. İşte bu hal de münafıklık alâmetlerinden biridir. Zîrâ evin hanımı, her gün evinin içindeki işlerle meşgul olduğundan, çarşı ve pazara gidip de, şu lokantada veya bu lokantada, şu veya bu yemeği yemeye gücü yetmez ve kendisine de bu hali yakıştırmaz. O kadar erkeğin içinde, bir ev hanımı sıfatıyla, lokantada yemek, elbette
(4/91) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/16, (Deylemî, Ebû Ümâme ra.den.)
- Keşfü'l-Hafâ, 2/295/2697, (Deylemî, Ebû Ümâme ra.den.) -Müntehâb'ı Kenzü'l-Ummâl, 1/89, (Deylemî, Ebû Ümâme ra.den.)
TASAVVUF! AHLAK IV
doğru bir şey olamaz. Onun için zavallının canı ister, fakat imkân bulamaz. Erkek ise hiçte öyle değildir, o her istediğini her | zaman, her yerde yapmak imkânına sahipdir.Biraz insafla hare- f ket edilecek olursa, en doğrusu, hanımın arzusuna muvafakat- | le, onun istediği yemeklerin yapılmasına müsâade etmek, hem f mü'minlik,hem de olgunluk alâmetidir. Bu suretle de daimî bir | huzur sağlanmış olur. Çocuklar da bundan örnek alırlar, siz de J mes'ûd, onlar da mes'ûd.. Ne mutlu müslümanım diyene...!     |
-33-"Mü'min Allah'ın nuruyla bakar"
>     *•       "\ *           Mi    "îti         '      *\-°-
Hakîkî mü'min, rûhâniyyeti galip olan kimsedir. Her neye bakarsa, onun derinliklerine nüfuz eder. Onun ne için yaratılmış olduğunu ve neye yaratılmış olduğunu ve neye yarayacağını pek iyi bilir. Cenâb-ı Hak, Âdem aleyhisselâma bu nîmeti vermiş ve Rabbimiz O'nu, (Aileme Âdeme'l-esmâe küllehâ) sırrına
mazhar kılmışdı.
İşte, onun evlâdı olan mü'minler de bu nimetten istifade ederlerJBir şeye bakarken, yegâne Hâhk olan Allah ü celle ve âlânın nuru ile bakarlar. Yânî, Allah ü teâlâ'nın nuruyla parlayan kalb gözleriyle bakarlar ki, biz onu basiret deriz. Kalbin nuru sebebiyle, görüşleri dâima sahih olur. Şaşmazlar ve şaşırmazlar. Çünkü, kalblerinin parlaklığı sebebiyle de, tıpkı bir ayna gibi olmuşlardır. Gerek Peygamber (s.a.s.) Efendimizin ve diğer pey-| garhberlerin ve gerekse bu ümmet-i Muhammed içindeki mümji
(4/92) - Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 231/17,/Deylemî, tbniAbbâs veEbû ?*İSS^WWl 1/91, (Deylemî, İbni Abbâs ve Ebü ^^2/296/2701, (Deylemî, ibni Abbâs ve Ebû ümâme
ra.den.)
taz sunaların görüşleri, bilişleri ve buluşları gibi, mucize ve keramet kıssaları ve kitabları bunlarla doludur. Meselâ, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin bütün gazâlarındaki şehidlerin isimlerini, saati saatine ashabına haber verdikleri gibi. Hazreti Ömer (r.a.)ın da, acemlerle çarpışan kumandanına, muhasaraya düşeceğini görüp te ona, "Yâ.Sâriye el-cebel el-cebel" (Ey Sâriye dağa dağa) (4/93) diye Medîne-i Münevvere'den, minberde hutbe okurken seslenmesi, bu sesi de Sâriye'nin duyup, arkasını dağa verip, bu suretle ordusunu esaretten kurtardığı meşhur bir hakî-kattır...
Yalnız bizler, Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ihsan etmiş olduğu bu nuru, nefsimize esîr oluşumuz sebebiyle, onu küllendirmiş, bu gün ondan istifâde edemez hâle gelmişiz. Bu gün görüyoruz ki, yapılan gemi, tayyare ve zırhlı gibi vâsıtalarda, radarlar, telsizler, radyo, televizyon ve şâire gibi, bugünün ihtiyacı olan şeyleri onlara koymayı beceren insan, bunları yaparsa, yâ bütün varlıkların, maddelerin sahibi, mucidi, mürebbîsi olan ve her şeye kadir bulunan ve ilminin sonu hiç olmayan Hak Sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, yarattığı eşref-i mahlûkât ve ekrem-i mevcudat
(4/93) - Keşfü'l-Hafâ, 2/380-381/3172, (Vâkidî, Üsâme b. Zeyd-den, Beyhakî, "Delâil"de, Le'lekâî, "Şerh-u's-sünne" de, İbn-ü'l Arabî, "Kerâmâtü'l-Evliyâ"da, İbni Ömer'den, Hafız İbni Ha-cer, İbni Merdûye, İbni Asâkir, İbni Ömer r.anhümâ'dan)
- Hayâtü's-Sahâbe Tere. M. Yûsuf Kandehlevî, Ahmed Meylâ-nî, 4/407-409 (El-lsâbe, c. 2, s. 3, Delâil, s. 210, (Beyhakî, Le'lekâî "Şerhu's-Sünne"de, Zeyn Âkûlî, "Fevâid"inde, İbnü'l-Arabî "Kerâmâtü'l-Evliyâ"da, İbniMürdeveyh'den.. Bidâye, 7/131, (Ha-tîb, İbni Asâkir, Vâkıdî'den, Ebû Nuaym, Delâil, s. 210-211.)
- Kitâbu'l-Fıkhı'l-Ekber Şerhu Aliyyü'l-Kârî, s. 63, 1323, Mısır.
- İslâm İnancının Temelleri-Akâid, ömerNesefî, M. SeyyidAh-sen, s. 159-160, Otağ Yayınlan, 1974, İstanbul, 3. Baskı.
-  Taftâzânî, Şerhu'l Akâid, s. 177, İstanbul, 1302.
- Hasiyet ü Şerhi'l Akâid li Ramazân Efendi, s. 292, İstanbul, 1301.
diye bizleri şereflendiren Hâlik-ı Zülcelâlımız, kulunu hiç eksik yaratır mı?.. Bunların hepsi ve daha çok fazlasıyla bizde mevcutken, nefsimizin esîri olup, dünyânın fânî lezzetlerine aldana-rak, bu nimetlerden istifâde etmeden bu âleme gözlerini yuman kimselerin, ne kadar bedbaht kişiler olduğu meydana çıkar.
Aziz ve muhterem kardeşim, bütün bu sebeblerle sakın sen dinsiz ve gafillerin sözlerine bakıp da, Hak'km nzâsı dışına çıkma ve kendinde mevcut olan bu nurlarından istifâde ederek dünyâ ve âhiretin saadetini elde etmeye çalış. Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin yolundan kat'iyyen ayrılma ki, o yola sünnet denir. Bu nurlar, ancak o zaman inkişaf eder ve sen de ondan faydalanırsın. Ne zaman ki Allah ve Peygamber yolundan ayrılırsan, işte o zaman bu nur, örtülü ve kapalı kalır, hem istifâde edemezsin, hem de bu nimeti zâyî' etmenin cezasını âhirette görürsün. Buna mes'flliyyet günü derler. Cenâb-ı Hak cümlemizi, hıfz-ı himayesinde dâim eylesin ve bu verdiği nurlardan istifâde etmemizi nasîb buyursun, âmîn.
Bak kardeşim, bu nurları büyüklerimiz şöyle tarif ederler: Kalpte, rûhda, sırda, hafide, bir de ahfada, bu nurların birer rengi vardır ki, sarı, kırmızı, beyaz, siyah ve yeşil renklerde görünür. Bu nurlar, ahlâk-ı zemîmeler kuldan tamamıyla gitmeden görünmezler. Ahlâk-ı hamîdelere bürünmüş olduklarından ancak ahlâk-ı hamîdelerin tahakkukunda görünürler. İnsanda beş maddeye karşı, beş de rûhâniyyet vardır ki, onlar da bu beş makamdır. Bunların dersi, tasavvuf kitaplarında, erbabına malûmdur.
Şimdi siz kardeşlerimle, biraz da miislümanların sıfatlanın beyân eden hadîs-i şerifleri mütâlâa edelim:
-34-Mü'min cemiyet işlerinde vazife kabul etmelidir.
jUîj ,>ûı li W
tfiîl
(4/94)       jjklil  Js.
- Bu hadîs-i şerifi Hazreti Ömer'in oğlu rivayet etmiştir. Ta-berî, Ahmed ibni-Hanbel, Tirmizî ve İbni-Mâce Hazretlerinin, kütüb-ü sahîh'den sayılan kitablarında zikredilmiştir. Müslüman iki kısma ayrılınca ki, bunun bir kısmı tasavvufu ve zühdü ihtiyar edip köşeye, vahdete çekilir, tatlı tuzlu hiç birşeye karışmaz, ancak kendi nefsinin ıslahıyla uğraşırlar. Muvaffak olurlar veya olmazlar, o ayrı bir iş. Bunun da tabiî bir meziyeti ve mükâfatı vardır. Belki, Cennet'in en güzel mevkilerine nail olurlar. Bu suretle de kendilerini dünyâ fitnesinden ve fesatlarından kurtarmış olurlar. İyi amma, hadîsi-şerîfte, içtimaî hayata karışan ve bu suretle çeşitli fitnelerle karşı karşıya kalan ve bunlardan gelecek olan iptilâlara sabır ve tahammül ile, cemiyyetin hayrına çalışan, çabalayan ve istikâmetten de ayrılmayan, Allah'a olan kulluk vazifelerini cemiyet işlerine feda etmiyen kimse medh ü sena olunmuştur.
Bu hadîs-i şeriften ve yukarıda geçen hadîs-i şeriflerden de anladığımız şey hulasaten şudur ki, mü'minlerden kabiliyeti olan zevât-ı muhteremenin cemiyet işlerinde, herhalde vazîfe kabul etmeleri şarttır. Bu vazifelerden, bahaneler bularak kaçmak, hiç caiz olmaz. Meğer hasta veya malûl ola. O vakit herhalde bedenen olmazsa, mâlen yardım etmek mecburiyetini duymak gerekir. Hele müslümanların, bu gibi cemiyet işlerinden çeşitli ba-
(4/94) - Tirmizî, K. Kıyamet, (55), 4/663/2507, Abdullah b. Ömer mnhümâ'dan.
- Buhârî, Edebü'l-Müfred Tere. 1/401/388, Abdullah b. Ömer r.anhümâ'dan.
-ibn-iMâce, K. Fiîen, (23), 2/1338/4032, Abdullah b. Ömermn-hümâ'dan.
- Ahmed B. Hanbel, Müsned, 2/43, 5/365, Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 235/2
- Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ, K. Âdâbü'l-Kâdî, c. 10, s. 89, İbni Ömer r.anhümâ.
168
V UT!  /liii/ın  ı r
hanelerle kaçmak istemeleri çok kötü vahîm neticeler doğurmaktadır. Bu takdirde bu mühim yerleri, dinle alâkası olmıyanlar alırlar, sonra da istedikleri gibi müslümanlara yapacaklarını yaparlar. Artık pişmanlık fayda vermez. Onun için her müslüman, gayet iyi güzel ve salim bir düşünce ile düşünmelidir. Kendisinden çok daha mühim olan İslâmî cemiyet işlerini kendi işlerine takdim etmelidir. Her ne kadar maddî zararları olsa dahî, manevî faydası daha çok, hem de esaslı ve devamlı olacağında, zerre kadar şüphemiz yokdur.
-35-
M ü'm in Bütün İnsanların Emîn Olduğu Kimsedir
(4/95)
es
(4/95) - Tirmizî, K. îmân, (12), 5/17/2617, Ebû Hüreyre ra.den.
- Neseî, K. İmân, (8), 8/104-105,
- Ahmed B. Hanbel, Müsned, 2/206, 215, Abdullah b. Amr, 2/379, Ebû Hüreyre ra.den.
- Hâkim, Müstedrek, K. îmân, 1/10 Ebû Hüreyre ra.
-  Câmiu's-Sağîr, 2/159, Feyzü'l kadîr, 6/270/9207, (Ahmed, Tirmizî, Neseî, Hâkim, İbni Hibbân, Ebû Hüreyre'den, Taberânî, Vasile b. el-Eskâ ra.den.)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 235/6, (Ahmed, Tirmizî, Neseî, Hâkim, İbni Hibbân, Ebû Hüreyre'den, Taberânî, Vasile b. el-Eskâ ra.den.)
- Kesfü'l-Hafâ, 2/210/2304, (Ahmed, Tirmizî, Neseî, Hâkim, İbni Hibbân, Ebû Hüreyre'den, Taberânî, Vasile b. el-Eskâ ra.den.)
- Mişkâtü'l Mesâbîh, 1/17/33, Ahmed, Tirmizî, Neseî, Hâkim, E. Hüreyre ra.den.
- Müntehâb'ı Kenzü'l-Ummâl, 1/88.
ıoy
Bu hadîs-i şerîfte İslâm'ın köklerinden bâzı hakikatlere işaret buyurulmuştur. Şöyle ki, biz bir adama, müslim veya mü'min dediğimiz zaman o adamın nasıl bir adam ve nasıl bir kişi olması lâzım geldiğini ve lâzım geleceğini, bize pek açıkça belirtmektedir. Zîrâ bizler bu gün alışageldiğimiz âdetlere göre namaz kılan, oruç tutan, zekât veren kimse hele bir de hacca gitti mi, ona tam bir müslüman gözüyle bakarız. Halbuki, bu iki ha-dîsde ve müslümanlığı bildiren diğer hadîs-i şeriflerde de bunlardan hiç bahsedilmeden doğrudan doğruya muâmelât-ı İslâ-miyeye ve muâşeret-ı İslâmiyeye taalluk eden inceliklerden bahsedilerek, müslüman denildiği zaman bütün müslümanlann, onun dilinden ve elinden, ne suretle olursa olsun, salim olması lâzım geldiğini, selâmette ve emniyette, salim ve emîn olmasını îcâb ettiğini, hattâ mal ve canlarının taht-ı emniyette olmasının iktizâ ettiğini beyan buyurmuşlardır. Bu gibi insanların, müslümanlann, mü'minlerin, kâmil, olgun, tam mü'min, hâlis mümin ve müslüman olduğu, pek güzel anlaşılır. Bu yüzden, insanın kimliğini anlamak için hemen onun namaz ve orucuna bakıp ta al-danmamalı, asıl müslüman ve mü'minlerle, kanunlarımıza bağlı ehl-i zimmet kimselerin, velevki Hıristiyan dahî olsalar, onlara dahî hıyanetlik etmek, dil veya elle ezâ ve cefâ etmemek, onlardan gelen ezâ ve cefâlara da mukabele etmeyip, hemen sabırla karşılamak, bununla beraber, bir de onlara elden gelen ikram ve ihsanları yapmağa çalışmak, işte müslüman ve mü'mine yakışan en güzel huy ve ahlâkdır. Tabiîdir ki, bunların hiç biri doğrudan doğruya, belki herkese mümkün olmaz. Lâkin insan kendini bu güzel ahlâklara alıştıra alıştıra artık bir gün bakarsınız ki, bu âdetler tabiat haline gelmiştir ve gayet kolaylıkla, hiç zorlanmadan oluverir. O zaman müslümanların en mümtaz ve bahtiyarları olup, adetâ Cennet misâli bir hayat geçirir. Yûnus Emre (rh.al)in dediği gibi, balığın karnı bile ona saray olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi, böyle olgun, kâmil ve herkese faydalı müslü-manlardan eylesin, âmîn. Ve selâmün al-el-mürselîn v'el-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn...
Mü'min ve müslümana ezayı terk etmek, jıefs-i İslâmiyyet-tendir. İslâmiyyet, müslümanlık, çok büyük bir makamdır, hâli
de şereflidir. Herkim islâmiyyetle müşerref olursa, onun hali, âhi-retteki ehl-i Cennet'in hali gibi olur. Bunun ma'nâsı, Allahü te-âlâ'nın emirlerine inkiyâd edip, isyanlarını terk ile beraber, kendisini müslümanlara ezadan korumasıdır. Müslümanlar o kimsenin ezasından salim olurlarsa, kâmil insan olmasını îcabetti-rir. Halbuki, dil ezası, el ezasından daha mühimdir. İki şeyi muhafaza eden Cennet'e girecektir. Bunlardan biri dilini tutmak, diğeri de iffetini muhafaza etmektir. Dilin muhafazasında; hainlik, iftira, yalan, gıybet, nemîme, istihza, alay, yeminler, ezân-ı Muhammedi okunurken konuşmak, camilerde dünyâ kelâmı, Kur'ân okunurken konuşmak, kamet ve hutbe esnasında, helalarda, cima' hâlinde konuşmak, Kur'ân'ı kendi re'yiyle tefsir etmek, sırları ifşa, günahkârlara şefaat, münkerle emir, kardeşinin özrünü kabul etmemek, mü'minleri korkutmak gibi ve şâire... Merhum Elmalılı Küçük Hamdi efendinin Kur'ân tefsirinde, Hümeze sûresinin birinci âyetinin izahında, uzun uzadıya tafsilat verilmiştir. Böyle dil ve el ile ezâ ve cefâ şöyle dursun, göz ve kaşla da öyle ezâ ve cefâların yapılageldiğini, bunların da el ve dilden geri kalmayıp, belki bâzı kimseler için daha çok acı olduğu, beyân edilmiştir. Meselâ, yüzüme bile bakmadı veya öyle bir baktı ki, sanki ödüm kopacaktı, denildiği meşhurdur. Onun için bir kimsenin hilkati, huyu, meziyeti üç yerde belli olur demişlerdir. Evvelâ yolculukta, yemekte, alış-verişte veya ticaret ortaklığında. Haccın efdaliyyetine kail olanlar, yolculukta bir takım meşakkatler, zorluklar, zahmetler olduğunu pek iyi bilirler. Bu yolda arkadaşına karşı nasıl davranılır, hep kendisine hizmet edilmesini mi ister, yoksa kendisi mi hizmet erbabıdır, kardeşlerine karşı eğer hizmet ve ikramı seviyorsa ve yapıyorsa ne mutlu ona! İşte bu hal onun olgunluğuna alâmettir. Eğer bir kenara çekilip, muktedir olduğu halde başkalarından yardım bekliyorsa ne yazık ona. Bu hal, hem tenbelliğin hem de îmânındaki zafiyetin başlıca alâmetlerine3 ?ndir. Yemeklerde de öyle, hemen kendi karnını doyurmaya bakıyor, başkalarını gözetmiyorsa, bu da zâfiyet-i îmândandır. Alış verişlerde de kezâlik böyledir. Menfaatperest insanlar, hiç bir zaman olgun ve kâmil müslüman ve mü'min olamazlar. Haris, gazûb, hasut, kendini beğenen, mağ-
rur, mütekebbir, hasis, cimri, riyakâr insanlar hep bu cümledendir. Şöhreti sevenler de böyledir. Onun için İslâm dîninde tasavvuf denilen kısımda, bunların izâlesi ve yerlerine güzel ahlâkların yerleştirilebilmesi imkânları vardır. Gerek riyâzat ve gerekse zik-rullaha devamla bi-iznillâhi teâlâ en kötü insanların bile, en iyi insan oldukları görülegelmiştir. Meselâ, soğuk ve siyah bir demir veya çivi parçası, ateşin içine girince, ateşin halini nasıl alıyor, o da ateş gibi kızarıyor ve ateş gibi yanıyorsa, iyi insanların, kâmil kimselerin arasına katılan kimseler de, hiç farkına varmadan, aralarında bulunduğu iyi kimselerin hallerini alıyor. Onun için bir çok büyükler, çocuklarına yaptıkları nasihatlerin arasında, onların ulemâ ve fukahâ meclislerine devam etmelerini, hikmet sahiblerinden dâima istifâde etmeleri için, onlardan ayrılmamalarını tavsiye ettikleri görülmektedir. Zîrâ bunlar, yemeklerin tadını getiren tuz mesâbesindedirler ve mevsiminde yağan yağmur gibidirler. Kuruyan ve ölü halde olan yerler yağmuru bulunca nasıl yeşerir ve şenlenirse, ölmüş kalbler de, ulemâ ve fu-kahânın bulunduğu hikmet meclislerinde aynı şekilde hayât-ı daimîye nail olurlar. Çenâb-ı Hak cümlemizi hidâyete ve kemâlimize sebep olan bu ulemâ ve fukahâ ve hükemâ meclislerinden ayırmasın, âmîn...
-36-
Hicret Allah'ın Menettiği Şeylerden Uzaklaşmaktır
ja
ja
(4/96)
(4/96) - Buhârî, K. îmân, (4), l/8-9e, Rikak, (26), 7/186, Abdullah b. Amr ra.
- Buhârî, Edebü'l Müfred Tere. 2/507/1144, Abdullah b. Amrra.
- Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Tere. 1/29/10, Abdullah b. Amr ra.
Buhârî-i şerîfte zikredilen bu hadîs-i şerifte de aynı cümleler tekrarlanmış, yalnız burada hakîkî muhacirin kim olduğu belirtilmiştir. Biz muhacir deyince, memleketini her hangi bir şekilde terk edip, bir müslüman diyarına göç eden göçmenlere deriz. Evet, bunların da bir meziyeti vardır. Memleketini, vatanını, eş ve dostlarım terkedip ayrılmak, kolay bir şey değildir. İslâm gayesiyle yapılan bu hicretlerden elbette büyük mükâfatlar alırlar. Semerisini de görürler. Az zamanda Cenâb-ı Hak onlara çok genişlik ve ferahlık verir, ayrılık acısını da çabucak unuturlar. Fakat bir insanın hayatı boyunca alıştığı bir huy vardır ki maazallah, hele bunlar kötü ise, nereye hicret ederlerse etsinler, o huy ve tabiat onunla beraberdir. Meselâ, Mekke'ye de, Me-dîne'ye de gitse, yine o adam, o adamdır. Yer değiştirmekle huylar değişmez. Belki, biraz sıkıntı görünce daha da kötü olabilir.
Onun için hakîkî muhacir, Cenâb-ı Hak'kın yasak ettiği şeyleri evinde ve yerinde iken terk edebilen kimsedir buyurulmuş-tur. Yoksa, yer değiştiren muhacir değildir; onun ki mecâzîdii. Bilâd-i küfürden, ya'nf kâfir memleketlerinden kurtulmak, her zaman mümkündür. Nefsini tâate sevk etmek ve onu kötü, günah, fena ve çirkin hareketlerden, işlerden kurtarmak, hem kolay bir şey değildir, hem de nefsin düşmanlığı din düşmanından veya bâtın düşmanından çok daha beter ve daha şiddetlidir, hem de daimîdir, insandan hiç ayrılmaz. Tâat ve ibâdet, nefse bir dereceye kadar kolaydır. Bir kere alışıldı mı, kolayca bırakamaz. Lâkin alışmış olduğu kötü, çirkin, günah bir şey meselâ, en ufa-
MU
- Ebû Dâvud, K. Cihâd, (2), 3/9/2481, Abdullah b. Amr ra.
- Neseî K. "îmân" (9), 8/105 Abdullah b. Ömer r.anhümâ.
- Câmiu's-Sağîr, 2/159, Feyzü'l-Kaâîr, 6/270/9208, Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 235/7, (Buhârî, Ebû Dâvûd, Neseî, Abdullah b. Amr.)
- Et-Terğîb Ve't-Terhîb, 3/522-523/2
- Mişkâtü'l Mesâbîh, 1/10/6.
- Keşfü'l-Hafâ, 2/210/2304.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/163,192, 205, 209, 212,224, Abdullah b. Amr.
ğı sigara, bunu bile bırakmak ne kadar zordur. Halbuki, maddî ve manevî zararları sayılamıyacak kadar da çoktur. Bir de içki, kumar, yalan, hiyle, gevezelik, hele hırsızlık gibi, ayrıca terâzî, kantar ve ölçü hırsızları vardır ki, bunlar da yabana atılamaz-lar. Vazifelerini kötüye kullananlar, işlerinden ve vakitlerinden çalanlar var ki, bunlar daha beterdir. Bu hususta İmâm-ı Birgi-vî (rh.a.) Hazretlerinden menkul bir rivayette, "Zerre miktarı, Allah ü teâlânın haramlarından ve yasaklarından birini terk etmek, yer ve gök ehlinin nafile ibâdetlerinden hayırlıdır" buyurmuşlardır. Bu ne kadar manâlı ve ehemmiyetli bir sözdür. Meselâ, ufacık bir kıvılcımdan çıkan yangınların çok büyük felâketlere sebeb olduğu aşikardır. Yine bir gemide açılan ufacık bir delik, bir gedik, bakarsınız ki, kısa bir müddet sonra kocaman bir geminin batmasına sebep olmuştur. Bu sebepten günahlar ne kadar ufak ta olsa, yapacağı tahribat yangının ve batan geminin tahribatından çok defa fazladır. Çünkü bunlar, nihayet hepsi dünyâ malıdır. Fakat, günahların tahrîbâtı, îmân üzerindedir. Mikroplar gibi evvelâ zayıflatır, sonra da öldürür. Bunun gibi, bir kere îmân zayıfladı mı, onu almak kolay olur. İşte bu bakımdan nefsin düşmanlığı diğer düşmanlardan daha mühimdir. Cenâb-ı hak cümlemizi onun şerrinden muhafaza buyursun, âmîn.
Dünyâdaki çeşitli iptilâlar, belâlar da Cenâb-ı Hak'kın bir lütfü bir ihsanıdır ki, kulunu dâima kendisine bağlamak ve iltica ettirmek için birer vesiyledir. İptilâ olmazsa, kul azar. Firavunların, Nemrudların azmalarının baş sebeplerinden birisi de, hiç bir iptilâya uğramamalarıdır, denilmiştir. Onun için iptilâlar, kulun Hak'ka sarılmasına ve ona yalvarıp, yakarmasına sebeptir. Âbidlerin nafile ibâdetlerinden, günahkârların âh ve enîni, Hak'ka daha makbuldür demişlerdir. Bunda ibâdete güvenç gibi, kendine bir pay vardır ki, doğru değildir. Çünkü hepsi, Hakkın lütuf ve ihsanıdır. Kulunda öyle tecellî etmiştir. Öteki günahkârın ise, pişmanlık ve nedametlerle birlikte aczini idrâk ile Hak'ka yalvarış, tazarrû niyazına, hele gözlerinden akan yaşlara değer biçmek mümkün değildir. "Cehennem'in ateşini hiç bir şey söndüremez, deryalar akıtılsa bile; onu söndürecek tek şey,
run JM1LAK IV
ancak Allah korkusundan nâşî gözlerden damlıyan hakîkî göz yaşlarıdır" buyurmuşlardır.
Namazları çalan hırsızları unutmuştum. Halbuki, namazlarından çalan hırsızlar ki, rükû' ve sücûdlarını doğru yapmazlar. Âdeta, tavuğun yem topladığı gibi, acele acele kılıp kaçmaya bakarlar. Bahusus Ramazân-ı şerifte, teravihlerde görülen acelecilik, rekor kırma, daha çabuk kıldırma yarışları hep, îmânın zayıflığındandır. Yoksa, ehl-i takva, hatimle namaz kılmayı tercih etmişlerdir. Her ne kadar uzun olsa dahî, nihayet on, onbeş dakîka fark eder ki, Hak'km huzurunda daha fazla durmak, durabilmek imkânını bahşetmiş olduğundan, zevkine doyum olmaz. Gafiller çabuk kaçmaya çalışırlar, uyanık olanlar da ayrılmak istemezler vesselam.
-37-
Müslüman, Müslümanm Kardeşidir
(4/97)          J               $
İster hür olsunlar ister köle, baliğ veya sabî, ister çocuk, ister kadın veya erkek, bunlar bir dinde toplandıklar* için, Mü-
(4/97) - Buhârî, K. Mezâlim, (3), 3/98, İkrah, (7), 8/58-59, Abdullah b. Ömer mnhümâ.
- Müslim, K. Birr, (15), 4/1996/58, Salim, babasından ra.
- EbûDâvûd, K. Edeb, (46), 5/202/4893, Salim, babasından ra.
-  Tirmizî, K. Birr, (18), 4/325/1927, Ebû Hüreyre ra. K. Tefsîr-i Sûre-i Tevbe, bab, (10), 5/273/3087, Süleyman, b. Amrb. el-Ahvas ra.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/277, 311, Ebû Hüreyre, 3/491, Vasile b. el-Eska' 158, Ukbe b. Âmir, 24-25, 381, Benî Süleyd-den biri ra.
- Câmiu's-Sağîr, 2/159, Feyzü'l-Kadîr, 6/270/9209.
- Keşfü'l-Hafâ, 2/209/2303.
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/88.
minler, ancak kardeştirler." âyet-i kerîmesi mucibince, ana ve baba bir rahim kardeşlerinden daha üstün ve sağlam kardeştirler. Zî-râ, ana ve baba kardeşliği dünyâdadır. Bu îmân ve İslâm kardeşliği ise hem dünyâda hem de âhirette daimîdir. Bu hadîs-i şerîfin sebebi şöyledir:
Râvî olan Hanzala (r.a.) Hazretleri, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi ziyareti kasdetmişler, Vâil ibn-i Hacer isminde bir zâtı da yanlarına almışlar. Halbuki, Vâil ibn-i Hacer (r.a.)ın düşmanları onu, Hanzala (r.a.) in elinden almak istemişler, o da; "Bu benim kardeşimdir" diye yemîn etmiş, bunun üzerine onlar da, Vâil ibn-i Hacer'i bırakmışlar. O da Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin huzurlarına gelince, hâdiseyi anlatmış. Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri de, "Doğru söylediniz, müslüman, müslümanm kardeşidir" buyurmuşlardır. Bu Hadîs-i şerîfin tamamı Et-Tergîb Ve't-Terhîb'de cild 3. sayfa 610 da, şöyle zikredilmektedir: "Müslim, müslimin kardeşidir, ona zulüm etmez, malından, haksız yere bir şey almaz, ücretinden de bir şey eksiltmez".
Şâir şöyle demiş:
"Emâneti edâ ile, hıyânetlikden uzak ol. Her zaman adaletle bulun. Sakın kimseye zulüm etme ve mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasına manî yoktur, yânı şâyân-ı kabuldür!'
Bir müslüman, din kardeşine yardımını hiç bir zaman terk etmez, bütün ezalarını defeder. Başkalarının ona ezasına manî olur. Kardeşlerinin aralarını ıslâh eyler ve sığındığı vakitte onu muhafaza ve himaye eder. Çünkü müslümanlığın îcâbı budur. Onu hiç bir zaman tahkîr etmez, onunla eğlenmez, istihza da etmez. Zîrâ o da Allah'ın kuludur. Onu da Allah (c.c.) yaratmıştır. Amma zayıf, amma fakîr. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, kalbini işaret ederek "Takva buradadır (kalbdedir)" buyurmuştur. Allah'dan korku; küfürden, şirkten, günahlardan, edebe riayetsizlikten, havf ve haşyet neticesi, sâlih amellerin zuhuruna sebep olur. Ve yine, göğsünü işaret ederek; "Kişiye şer olarak, müslüman bir kardeşini tahkîr etmesi kâfidir, yeter de artar bile" buyurmuşlardır.
Allah Allah, bu ne demek acebâ, dünyâda böyle bir hak,
böyle bir düstur var mıdır?. Öyle yâ, insan ne kadar fakîr, zayıf miskin dahî olsa, madem kî îmânda ve Islâmiyette beraberdir, onu tahkîr etmek ve hakîr görmek kadar fena bir ..şey olabilir mi acebâ?. Çünkü Allah'ın kuludur. Onun da hâhkı Allâhü zü'l-CelâFdir. Onu da o yaratmış, fakat zayıf ve fakir yaratmıştır. İnsana düşen vazife, onu hakîr görmek değil, belki ona hizmet edip duasını almaktır. Zîrâ onların gönülleri çok incedir. Hallerine razı olmalarından ötürü Hak'kın yanında kıymetleri ziyadedir. Duaları da müstecâp olur. Acaba biz öyle yaratılsaydık, elimizden ne gelirdi? Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Veda Hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır:
Sfi
'Ey insanlar, tahkik Rab'biniz birdir. Babanız da birdir. Yâni, hepiniz, Âdem aleyhisselâmm evlâtlarınız. Agâh ve müteneb-bih olunuz. Hiç bir Arabın, Arabın gayrisine fazileti, artıklığı,
(4/98) - Mirkatü'l-Usûl fi-Nevâdirü'l-Usûl s.107-108
- 500 Hadîs-i Şerif, O. Nasûhi Bilmen, s. 23/33
- Ahmed b. Hanbel "Müsned" 5/411 Ashabdan biri.
- Et'Terğîb Ve't-Terhîb, 3/612-613/9, (Beyhakî, Câbirb. Abdullah)
- İslâm Tarihi, M. Âsim Koksal, c. 10, s. 306, Şamil Yayınları, istanbul.
- Mecmau'z-Zevâid, 8/84, (Taberânî "Evsaf'da, Bezzpr,Ebû Saîd, ra.den.)
üstünlüğü yoktur. Gene, hiç bir Arabın gayrisinin, Arab üzerine fazilet, üstünlüğü ve artıklığı yoktur. Kırmızı tenli olanların siyahlar üzerine, siyahların kırmızılara üstünlüğü yoktur. Yalnız kimin takvası varsa o başka. Çünkü, ind-i ilâhîde en mükerre-miniz, sizin takva sahibi olanınızdır. İlâ âhir...
Her müslümanın, müsiüman kardeşine, kanı, ırzı ve malı kat'î olarak haramdır". Eğer müslümanlar zikrettiğimiz bu hadîs-i şerifler üzerine hareket edecek olsalar, namları, şanları, saltanatları dünyâ ve âhirette bakî kalır. Dünyâda, Cennet'te gibi yaşarlar. Bu yalnız müslümanlara değil, bütün insanlara düstur olabilecek bir kaidedir. Herkes hakkına razı olur. Başkasının ne malında ne de canında gözü olur. Onun bu kadar malı olsun, köşkleri, sarayları olsun; otomobili, vapurları, yazlık, kışlık evleri olsun; bu ne demek, bizim hiç bir şeyimiz yok? Vuralım, kıralım, bunların ellerinden alalım, biraz da biz sefa sürelim diye hatırlarına hiçbir şey gelmez. Çünkü, verenin Allâhü zü'1-Celâl Hazretleri olduğunu bilirler ve kısmetlerine razı olurlar. Onun için büyükler takvayı ta'rif ederken şöyle demişler:
"Allâhü teâlâ Hazretlerinden korkmak, gönül hoşluğuyla, tevâzû ile amel etmek, aza kanâat, âhirete hazırlıktır. İnsanların, âhiretteki menzilleri Allâhü teâlâ'nm emrine imtisal, yasaklarından sakınmaktır". Aynı zamanda, malın çokluğuyla insan şerefinin artacağına inanmazlar ve kıymet, ehemmiyet vermezler. Çünkü, onların indinde âhiret saadeti, dünyâda üstünlük taslamayan ve fesat işler işlemiyenler içindir. "Akıbet, netice, müt-tekîler içindir" (4/99) vesselam...
İmâm'ı-Buhârî (rh.a.) Hazretlerinin, İbn-i Ömer (r .anhüma) Hazretlerinden olan rivayeti, daha açıktır.
Çok muhterem ve azîz kardeşim. İnsafla, her sınıf insan şöyle bir düşünse ki, bu mülk Allâhü teâlâ'dan başkasının değildir. Mülkünde tasarruf da, zât-i ecel ve âlâsına mahsusdur. Onun izni olmadıkça hiç bir şeyin olmayacağını, her aklı selîm sahibi pek âlâ bilir. Bizleri bu dünyâya, ekrem-i mahlûkât ve eşref-i mev-
(4/99) Â'râf 128.
179
cûdât diye göndermiş. Bize de, bu mülkteki vazifelerimizi bildirmek üzere bir kitab, bir kanun-u ilâhi, bir düstûr göndermiş ki, bunlara semavî kitablar denir. Bizlere bu kitablardaki emir ve nehiylerini öğretip, bildirecek birer de peygamber göndermiştir. Tabiî, her devrin insanına gönderilen kitab aynı olmaz. İptidaî bir insana, birinci sınıftaki talebeye, son sınıfın derslerinin verilemeyeceği gibi.
Âdem aleyhisselâma verilen kitaba Suhüf denir. İlk insan, yeni bir cemiyet, ona o kadar yeter. Sonra, Dâvûd aleyhisselâm devri gelince, ona (Zebur) isminde bir kitab gönderdi. Bu kitabın, Mûsâ aleyhisselâmın devrine kadar hükümleri icra edildi. Mûsâ aleyhisselâm Peygamber olarak gönderilince, ona da, devrine uygun hükümleri hâvî olan (Tevrat) isimli bir kitab gönderdi. Bu kitabın da, îsâ aleyhisselâmın devrine kadar hükmü bakî kaldı. îsâ aleyhisselâm gelinceye kadar yürürlükte kaldı. îsâ aleyhisselâm, babasız yaratılmıştır. Âdem aleyhisselâm'ın ise hem anası hem de babası yoktur. Onu nasıl anasız ve babasız yafattıysa, îsâ aleyhisselâmı da, kudret-i ilâhiyesini göstermek üzere, böylece yaratmıştır.
O, Kâdir-i mutlaktır, istediğini, istediği gibi yapar, hiç işine I karışan olmaz ve karıştırmaz. Bu O'nun Ulûhiyyet sıfatının ik- | tizâsıdır. Ona da (İncîl) denilen kitabı göndermiştir. Bu kitab da, âhir zaman Peygamberi Muhammed Mustafâ (s.a.s.) Efendimiz | Hazretleri gelinceye kadar hükmünü icra etti. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri gelince ona da, (Kur'ân) isminde büyük | bir kitab vermiştir.
Bu kitab, melekler vasıtasıyla 23 senede tamam olmuştur. | Her peygamber gelince, evvelkinin hükmü iptal olunuyordu. Kur'ân-ı azîmü'şşân gelince, bütün kitabların hükümleri kaldırılmış, ancak ve kıyamete kadar gelecek insanlar için lüzumlu bütün hükümleri ihtiva eden, Kur'ân-ı azîmü'ş-şânın hükmü kalmıştır. Herkim bu kitabı sıdk ve sadakatle okur, öğrenir, emirlerine inkıyâd edip, amel eylerse, yasaklarından da kaçar ve korunursa, hem dünyânın hem de ahiretin ebedî saadetlerini kazanmış olur. Bu kitab, peygamberlerin değil, doğrudan doğruya | Allâhü teâlâ Hazretlerinin kelâmıdır. Sonradan halk olmuş de-j
ğildir. Hükmü kıyamete kadar bakîdir. Onun için her akl-ı se-lîm sahibine lâyık olan, bu Kitâb-ı azîmi, elinden gelirse ezberlemektir. Hepsini mümkün olmazsa bile, ne kadar ezberliyebi-lirse o kadar fazileti, kemâlâtı ve derecesi artar. Bu kitabı okumasını bilmiyenlerin, ezberlerinde bir miktar olsun süre ve âyetler de yoksa, harap bir ev gibidirler. Âhiretleri de o nisbettedir. Bilip amel etmiyenler de öyledir. Esasen bilmek ancak amel içindir. Ameli olmıyanlar, bilmiyenlerle müsâvîdir. Bu kitâb-ı ilâhî hakkında, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin pek çok hadîsleri vardır. Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi, dâima okuyup, mûcibiyle amel eden kullarından eylesin, âmîn... Ve bizleri nefsin, şehvetin, şeytanın ve sevmediği kullarının şerrinden ve sevmediği umur ve hususlardan dâima hıfz u himayesinde eylesin ve bizlerden razı olduğu ameller üzere idâme-i hayat edip, âhirete de razı olduğu halde göçen kullarının zümresine ilhak buyursun, âmîn. Bi-hurmeti Seyyid'il-mürselîn v'el-hamdü lil-lâhi Rab'bil-Âlemîn...
Müslüman Müslümana Zulmetmez ve Musibet Zamanında Kardeşini Terfcetmez

(4/100)
(4/100) - Buhâıi K. Mezâlim, (3), 3/98, K. İkrah, (7), 8/59, Tecrîti- i Sarîh tere. 7/360/1087, İbni Ömer mnhümâ.
180
lAtiAVVUfl
IV
Bu hâdîs-i şerîf, Zübdet'ül-Buhârî'nin 1083. hadîsidir. Oradaki tercümesi de şöyledir: Resûsullah (s.a.s.) Efendimiz, "Her müslüman diğer müslümanın din kardeşidir. Müslüman, müs-lümana zulüm etmez. Müslüman, müslüman kardeşinin başına gelen musibet zamanında onu terk etmez; yalnız bırakmaz. Hangi müslüman ki, müslüman kardeşinin hacetine yardımda bulunursa, Allâhü teâlâ da onun ihtiyaçlı zamanında hacetini kaza eder. Müslüman bir kul, din kardeşinin yardımında bulundukça, Al-lahü zül-Celâl de ona yardımda bulunur. Hangi müslüman ki, bir müslümandan dünya darlığını giderir ve onu sevindirirse, Allâhü teâlâ da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter." buyurmuştur.
Bu hadîsleri okuduktan sonra, müslümanla kardeş olduğunu bilmeyen hiç bir müslüman yoktur sanırım. Eğer bilmiyorsa cidden çok ayıptır. Bilip de alâkasızlık gösteriyorsa, bu çok daha ayıptır. Bilip yapmamak, bilmemekden daha fena ve daha kötüdür. Halbuki bu kardeşlik, dinde olduğuna göre ana, baba kardeşliğinden daha mühimdir. Zîrâ ebedîdir, menfaatlere dayanmaz. Yalnız Hak'km emrine imtisal ve onun rızâsını kazanmak için yapılan fedâkârlıktır. Sevabı da o nisbette çoktur. Ana baba kardeşliği ise böyle değildir; onların birbirine yardımı ve elinden tutmaları, menfaatleri icâbıdır ve vazifeleridir. Amma müs-lümanlık sebebiyle olan kardeşlik, sırf hasbeten-lillâhdir. Hiç menfaat beklemez. Vazîfesi olmasa dahî hasbîdir. Bu sebeple çok muteberdir.
¦ Müslim, K. Birr, (15), 4/1996/5893, Salim, babasından ra.
¦ EbûDâvûd, K. Edeb, (46), 5/202/4893, Salim, babasından ra.
¦  Tirmizî, K. Hudûd, (3), 4/34-35/1426, Salim, babasından ra.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/91, İbni Ömer r.anhümâ.
- Keşfü'l-Hafâ, 2/209/2303, tbni Ömer rjunhümâ, Ebû Ya'lâ, Ebû
Hüreyre.
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 235/8, (Ahmed, Şeyhayn, Tirmizî, Neseî, tbni Ebî Dâvûd, Hibbân, İbni Ömer nanhümâ'dan) -Mişkâtü'l Mesâbîh,  3/1385/4958,   Şeyhayn,  t.   Ömer'den
rjanhümâ.
- Mecmau'z-Zevâid.
Masonlar Münafıklardan Daha Eşed, Maskeli Kimselerdir
Hiç bir kardeşin, kendi öz kardeşine yapamadığını, bir müslüman, din kardeşine en âlâsını ve en güzelini yapar ve yapması da lâzımdır. Halbuki, bu gün insanlar, bu kardeşlik rabıtasının lüzumunu anlamamış ve hissetmemiş olacaklar ki, çeşitli cemiyetler kurmuşlar; herbirine ayrı ayrı isimler takmışlardır. Meselâ, masonların bile kaç çeşit locaları vardır. Fakat hiç birinin teşekkülleri, tslâmî bir gaye ile değildir. Müslüman olmadıkları için de hiç bir sevâb yoktur. Sevâb olmadığı gibi, müslümanlık dışında, belki de müslümanlığa zararlı olmaları sebebiyle, bu gibi cemiyetlerden fayda umarak, onlara girmek kadar manevî tehlikesi büyük bir şey olamaz. Çünkü, bunların ne kadar şöyle yardım ederiz, böyle faydalı oluruz diye yaptıkları propagandalar da yalan ve dolandan ibarettir. Sonra bunların bir kısmının da kökü dışarıda olduğundan, Hıristiyan veya Yahûdî teşkilâtı olmaları itibariyle bunlara girmek İslâm'a hıyanettir. Hiç bir akl-ı selîm sahibi müslüman, altınlara gark olacağını bilse dahî, böyle İslâm'dan gayri, hattâ İslâm'ın zıddı gayelere hizmet eden cemiyetlere girmez ve girmeyi kendine zül addeder, aynı zamanda girenleri de sevmez ve onlardan nefret eder. Buğz-ü fillâh edip, onları kardeşlik defterinden siler. Zîrâ bu gibi menfaatperest insanlar ki, dünyâda nail olacakları menfaatlere tamâen, yabancı ülkelere hizmet eden cemiyetlerin* gayelerine bilerek veya bilmi-yerek hizmet eder ve İslâm'ın yıkılması pahasına da olsa, onların, o cemiyetin emirlerine uymak mecburiyetinde kalırlar. Ondan dışarı da çıkmazlar. Çünkü cemiyetlerinin programına uymayı önceden taahhüt etmiştir. Yazık bu gibi hasis adamların haline!.
Zavallı, sana ne oldu da böyle şeytanî fikirlerle kurulmuş bir dolaba giriyorsun? Hiç de akim yok mu? Bu kadar tahsili ve serveti, böyle bir İslâm düşmanı cemiyete girmek için mi yaptın? Yazık sana, hem de çok yazık. Senin dîninden sökülüp, İslâm'ın gayri bir cemiyete intisabından dolayı, artık seni İslâmiyet, müslüman olarak kabul edemez. Çünkü, artık sen müslü-
manın malı değil, bir Hıristiyan veya bir Yahudî şebekesinin adamısın. Bunu böyle bil. Namaz kılmakla, oruç tutmakla, boş yere kendini aldatırsın. Artık sen nerede, müslümanlık nerede? Müslümanlık şirke karşı bir dindir. Hiç bir zaman ikilik istemez. O, tevhîd dînidir. Birlik, vahdet, onun gayesidir. Onun için müslü-man, ancak müslümanın kardeşidir. Kur'ân-ı azîmü'ş-şânda, "Ancak mü'minler kardeştirler" (4/101) buyurulmuştur. Mü'min olmayan ve müslüman olmayanlarla kardeşlik asla caiz değildir. Amma kim girerse girsin, onun girmesi bizim de girmemizi iktizâ etmez. Amma din adamı imiş, ne olursa olsun. Din adamları içinde de, ne kadar münafık ve fâsid kimlerin de bulunabileceğini unutmamalı...
Halbuki, müslümanlık bir vücut gibidir ve öylece yekpare olmalıdır. Hiç bir âzası, hattâ bir zerresi bile biribirinden ayrılmaz ve ayrılmamalıdır. Nasıl olur da, müslümanlık dışında ve onun düşmanı bir cemiyete üye olur? Bu çok akılsız ve âhiretini bilmeyen bir ahmaktır dersek, mübalağa etmiş olmayız. Bunun lslâmiyete olan zararı bu gün artık pek aşikârdır. Çünkü efradı çoğalmış, hep köşe başlarını tutmuş, kendi din ve milletlerine zararlı olmaya başlamıştır. Bunlar, Resûlullahın zamanındaki münafıklardan daha eşed maskeli kimselerdir. Dinlerine karşı samîmi olmadıkîarındandır ki, bu gibi yabancı ve dinimize muhalif, bölücü ve yıkıcı cemiyetlere girmeye cesaret ederler.
Hiç bir cemiyet yoktur ki, onun bazı saklı ve gizli gayeleri olmasın. Onu açığa vermez ve meydana koymaz. Yalnız faydalarından bahsederek, etrafına adamlarını toplamaya bakar. Sonra bu üyeler de kademe kademedir. Üst kademenin gayesini, politikasını, alt kademede olanlar bilmezler. Belki de, samîmî hizmetlerini bilmeyerek, körü körüne yapmakla, memlekete ve millete karşı pek büyük suçlar işlemişlerdir ki, gün ışığına çıksa, affolunmalarına imkân yoktur. Bunların yıkıcı ve bölücü faaliyetleri yetmiyormuş gibi bir de, dahilî fikir ve düşünce ayrılıkları bizi mahv ve perişan etmektedir.
MU'MINLERİN VASIFLARI
183
(4/101) Hucurât 10.
Partiler ve Ayrılıklar
Evvelâ partiler, hiç de doğru olmıyan bir teşkîlatdır. Zîrâ birinci zararları, memleketdeki vahdeti, birliği bozmaktır. Herkes kendi mensub olduğu partiye, onu müdâfa sadedinde, çok gayret sarf eder. Muhalifi olan partiyi devirmek ve onu haksız çıkarmaya çabalar. Bu hususta, yalan yanlış her türlü propagandayı meşru sayar. Bunlar arttıkça, büyük bir nehir bir çok kollara ayrıldığı zaman nasıl zayıflarsa, işte milletler de böyle bölündükleri zaman öyle zayıflarlar. O zaman her kafadan bir ses, bir nizam, bir düstur çıkar. Amma hepsi de biribirine muhalif ve mugayirdir. Birinin istediği ve beğendiğini, diğeri istemez ve beğenmez. Bir vücud ki bir başa bağlı olmaz, her âzâ kendi arzusuna göre hareket etmeye kalkarsa, o vücuddan hiç bir hayır gelmez. Hiç şüphe yoktur ki, cemiyetler de böyledir. Biri böyle olsun der, diğeri de onu baltalamaya çalışırsa, orada huzur ve kalkınma olur mu? İşte, büyük harblere girmediğimiz halde, hâlâ iktisâden başkalarının yardımına muhtaç dupumdayız. Bu hal bizim millî şeref ve mâzîmizle hiç ve kat'iyyen mütenâsib olmadığı halde, hâlâ kendimizi bir türlü kurtarmaya imkân bulamıyoruz. Bunun sebebleri memleketin iktisadî işlerini idare edenlere ait değil midir? Karşımızdaki büyük-küçük, harbe girmiş, mağlûb olmuş, hiç bir şeyi kalmamış milletler, bu gün başkalarını ve kendilerini mağlûb eden, gâliblerine bile yardım edecek duruma gelmişler. Biz ise, memleketimizin kadınlı erkekli yüz-binlerce işçisini dışarıya göndermek suretiyle, çok büyük bir düşüklük içinde, seviyesiz ve âciz bir duruma düşüşümüzün sebeb-lerini aramak ve bir an evvel bu çirkin hallerden kurtulmaya çalışmak zorundayız. İslâm dîni bunu emreder. İnsanlığın da, milletin de başta gelen en birinci vazifesi, bu olmak gerektir. Bunu bir an evvel yapmazsak, hem ind-i ilâhîde, hem de târih ve millet yanında mesulüz. Milletin meclisine seçerek gönderdiği, hem de münevver dediğimiz vekillerimiz, acaba bunları hiç düşünmezler mi? Oraya seçilmelerinden gaye, memur maaşlarının artırılmasıyla bir zümrenin refahını sağlamak mı, yoksa matlûb olan, bütün efrâd-ı milletin, refah ve selâmetini te'min midir? Maaşlar artar artmaz, hemen arkasından malların fiyatlarında

184
TASAVVUFI AHLÂK IV 1
MU'MINI.tKIN   VAMİLAKI
185
da, fiyat artışı başlıyor ve geçim zorluğu, yine hiç değişmeden, aynı seviyede devam ediyor. Halbuki, memleketimizdeki kaynaklar, menbâlar, servetler, arazî bolluğu, kalkınmış ülkelerin çoğunda yoktur. Öyleyken, onlar kalkınsın, biz muhtaç duruma düşelim, ne yazık bizlere...
Bu kadar felâketler yetmiyormuş gibi, bir de müslümanla-rın kendi aralarında bölünmesi ne kadar acıdır! Meselâ, nurcular, ışıkçılar, mücâdele birlikçiler, milliyetçiler, Süleymancılar, imam-hatibçiler, daha bilmediğimiz nice gruplar, acaba ne demektir? Bunların hepsi, ayrı ayrı fikir ve kanâatlere sahib olduklarından, aralarında birlik, vahdet sağlamak mümkün olmamaktadır. Biri, diğerini tekfir edecek kadar cesur, diğeri onu tel'in edecek kadar câhildir. Bunlardan bir kısmı, idarelerinin dıştan yapıldığını, yânî mason veya yahûdî dolabına âlet olduklarını bilmeden ve anlamadan, eski din büyüklerine ve eserlerine hü- i cum ederler ve onları tenkide yeltenip, yeni bir din kurucusu gi- i bi ortaya atılmaktadırlar. Halbuki, bu hususta hiç bir yeter bil-, giye de sahip değillerdir. Çok yazık, çok esefe şayandır. Bunların hangisi, bu hadîs-i şeriflerle kâbil-i kıyastır.
Allah cümlemize insaf ve şuurla haddini bilmek ve müstakim hareketler nasîb buyursun, âmîn. Bunlar hep içten gelen dertlerinizin dile gelmesidir. Varsa, kusurlarımızın afvını ve hatâlarımızın tashihini rica ederim...
Halbuki, bizim esnaf cemiyetleri gibi, diğer mesleklerin de cemiyetleri vardır. Fakat hepsi, birbirinin mütemmimi ve destekçisi tamamlayıcısıdır. Meselâ, bir inşâatta, demirci ayrı, tuğlacı ayrı, kazıcı ayrı, çimentocu ayrı, sıvacı ayrı, marangoz ayrı, camcı ayrı, boyacısı da ayrıdır. Amma, bunların hepsi, o binanın tamamlanmasına hizmet ettiklerinden, hepsi de makbuldür, kimse kimseyi ayıplamaz. Doktorlar da öyle değil midir? Gözcü ayrı, kulakçı ayrı, ciltci ayrı, dahiliyeci ayrı, kalbci ayrı, sinirci ayrı, fizikçi ayrı, operatör ayrıdır. Fakat hepsi, insanın bünyesinin hizmetkârıdırlar. Askerler de öyledir. Kimi denizci, kimi havacı, kimi topçu, kimi süvari, kimi füzeci, piyade, istihkâm ve saire gibi, fakat hepsi aynı amaca hizmetle, birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Böyle oldukça da muvaffak olunur. Yoksa hayır...
-39-Mii'min mü'minin aynasıdır.
U         Ç
: *)
(4/102)
lili
"Müslüman müslümanın, mii'min de mü'minin aynasıdır." Aynanın vazifesini hepimiz biliriz. İnsanın zahirinde, dış kısmında vâkî olan hatâları, kusurları, eksikleri göstermeye yarar. İnsan, kendisinde gördüğü bu kusurları gidermeye çalışır. Çünkü öyle kusurları olduğu halde, perişan durumda, cemiyet içine çıkmı-ya gönlü razı olmaz. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri de, sefer hallerinde bile yanlarında bir ayna bulundururlardı. Bazan da kuyuya bakarak kılıklarını düzeltirlerdi. Bizlere de kardeşlerin yanlarına çıkarken, üstlerimizin, başlarımızın düzgün olarak çıkmamızı tavsiye buyururlar ve perişan bir halde, saçı başı dağınık kimseleri sevmezlerdi.
Elbette bu hal zahirî olmakla beraber, bâtına da şâmildir. Müslüman ve mü'min öyle bir insandır ki, kardeşleri için, hattâ bütün insanlık için bir nümûne ve bir aynadır. İşte, Çin, Rusya ve Endonezya'deki insanların müslüman olmalarına sebep olan muhterem zevat, hakîkî ayna misâli nurlu, içi dışı bir, dosdoğru, zerre kadar istikâmetten ayrılmaz kimselerdi. Mevlâmıza olan hizmetleri de hiç bir şeye feda etmez kişilerdi. O zaman bunları gören insanlar hemen tereddütsüz", bunların mensup olduğu İslâm dînine girmişlerdir. Hattâ, Çinin müslüman olmasına sebep, iki ashâb-ı kiramın, ticâret maksadıyla oralara gitmesi olup, Çinliler onlarda gördükleri doğruluk ve hakikatlerin hayranı olarak, hemen müslüman olmuşlardır. Halbuki öyle, Hıristiyan mis-
(4/102) - Buhârî, Edebü'l Müfred Tere. 1/252/238, Ebû Hürey-re ra.
-  Câmiu's-Sağîr, 2/159, Feyzü'l-Kadîr, 6/271/9210, Ebû Hürey-re ra.den)
- Müntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/88, (İbni Meni' E. Hüreyre ra.den)
186
lASAVVUFl AHLAK IV
yonerlerinin yaptıkları gibi, çeşitli yardımlara ve propagandalara aldanarak değil, onların yüzle rindeki ilâhî nur ve hallerindeki güzellik, onlara kâfî gelmiş ve bu gün yüz milyonların üstünde olan müslümanlar, hep böylece müslüman olmuşlardır. Tabiî bu bizlere o günkü müslümanlann ne kadar sâf ve temiz, güzel, tam bir ayna ve tam bir kardeş olduklarını pek açıkça göstermektedir. Halbuki bu gün, bizim taban tabana zıd denecek kadar tersine hareket ettiğimiz ma'lûm. Bize, namazımıza, orucumuza, haccımıza bakarak müslüman diyorlar. Fakat Muamelât kısmına gelince, her çeşit yalan, hile, sözlerimizde vefasızlık, emânete riayetsizlik, aldığını vermemek, başkasının işinde ve ticâretinde gözü olmak ve saire gibi hallerle, etrafımızdaki müslüman-ları bile kendimizden soğutmaktayız.
-40-
İnsanlarla hoş geçinme
yS US   ^Ul «j
(4/103)   J£)j&  İİ15L
Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bu hadîs-i şerifinin mânâsı şöyledir:
"Ben ferâizi ikâme ile nasıl emr olundu isem, insanlar ile hoş geçinmeyle de, öylece emr olundum" buyurmuşlardır.
Nerede kaldı ki, bir Hıristiyana, gel sen de Müslüman ol diyebilelim. Çünkü, müslümanlığın üzerine, amacına henüz kendimiz ulaşamadığımızdan, başkalarına söz söylemeye cesareti-
(4/103) - ibniKesîr Tefsiri, 1/420, (Hakîm-i Tirmizî "Nevâdii-ru'l UsûV'de Âişe ra.
-  Câmiu's-Sağîr, J/59, Feyzü'l-Kadîr, 2/215/1695,
- Râmûzü'l-Ehâdîs,  s. 87/2,   (Hakîm-i  Tirmizî  "Nevâdiru'l-Usûl"de, Deylemî "Müsnedü'l-Firdevs"de, Âişe ra.den.)
- Keşfü'l-Hafâ, 1/223/679, (Deylemî, Âişe ra.den.)
i    mo/j
187
miz olmuyor. Zîrâ, müslümanlık nurları etrafa yayılır. Biz bir şey demesek bile, bakarsınız ki, fevc fevc kişiler müslümanhğa doğru, gayr-i ihtiyari koşmaktadırlar. Bunu hiç kimse önleyemez. Fakat bu gün bakıyoruz ki dinimiz elimizden alınıp, nasıl sökülüyor ve biz de bunu bir kuzu gibi sessiz, sedasız seyr ediyoruz da ağzımızı açıp da bu ne haldir? diyecek bir müslüman çıkmıyor. Sayımız bu kadar milyon, fakat bir tane bile babayiğit, gayret-i dîniyyesi gâlib bir müslüman yok vesselam. Yalan ve iftiralarla hapsedilen ve hattâ, dar ağaçlarına bile çekilen müslümanlann imdadına kaç müslüman koştu? Heyhat! Bu gün hapishanelerde inliyen müslümanlann hâli gözlerimizin önünde, ne o, nurcu kitabı okumuş veya konuşmasında lâikliğe aykırı konuşmuş veya faiz, içki, çıplaklık aleyhinde konuşmuş. Burası sözde bizim memleketimiz, şu hâle bir bak, bakalım müslümanlık-la bunların hangisi barışır? İşte çıplaklık, eğer o senin kardeşin-se, nasıl bu hâle razı oluyorsun? Kardeşim değil dersen, demek ki müslüman değilsin. O halde davanın adamı değilsin. İşte maârif, çocuğuna dinini öğrettin mi? Dinini ve Resulullahı sevdirdin mi? Allahü teâlâ'yı tanıttın ve sevdirdin mi? İbâdetlerini öğrettin mi? Hayır, yalnız onların dünyada istikbalini te'min için yaptığın fedâkârlıklarla kendini mes'ûliyet-i mâneviyeden kurtarabiliyor musun?
Bu hadîs-i şerifin devamında şöyle bir ibare daha vardır ki, hepimiz için dikkate şayandır. İnsan kendi işi, ticâreti, san'atı için nasıl dikkatlidir. Zarar gelebilecek-şeylerden ve işlerden kendisini nasıl korursa, gözetirse, muhafaza ederse, kardeşinin işlerinde de, gerek ticaret, gerek san'at ve gerek ziraat her hangisi olursa olsun, kendi işi gibi hattâ daha dikkatli ve titizlikle, alâkadar olması, onu zarar ve ziyandan koruması, başlıca din kardeşliği vazifesidir. Bunlardaki ihmali nisbetinde, müslümanlıktaki derecesi tahakkuk eder. Bir insan, hem müslüman olsun, hem de din kardeşleriyle alâkadar olmasın, bu mümkün değildir. Böy-lesinin, yâ îmânı yoktur veya başkalarının yardımına muhtaç, bir hasta gibidir.
löö
vur I SİHL/İA  IV
Yardımlaşma
Azîz kardeş, bu hadîs-i şerifler hep bizlere anlatıyor ve güzel dersler veriyor ki, müslümanların hepsi bir vücût olduğuna göre, gayet samîmi bir şekilde ve çok muntazam birer yardım sandıklarının bulunması lâzımdır, şarttır. Evet, bir kardeş, öz kardeş te olsa, belki kendisi de muhtaç bir durumda olabilir de muhtaç olan kardeşine yardım yapamadığından ötürü çok üzülür. Amma zavallının elinden bir şey gelmez. Lâkin müslümanlar, cemiyet olarak çok şeyler yapabilirler. Gayretleri nisbetinde refah ve saadete nail olurlar. Bakınız, şu Yahudileri görmüyor musunuz? Herhangi bir Yahûdî el açıp dilenirken gördünüz mü? Onun havrası, cemiyeti, ona evvelâ istidadına göre bir iş te'min etmeye çalışır, muvaffak olamazsa ki, pek nadirdir. O zaman havranın yardım sandığı onun geçimine lâzım olanı verir, dilenmesine meydan vermez.
Bize ayıp değil midir ki, böyle bir din kardeşimizi, kendi hâline terk edelim de, ister dilensin ister ölsün. İşte bu ihmaller yüzünden, her gün çeşitli, akla fikre gelmez hâdiseler meydana gelmektedir. Bunların tedavisi öyle kolay bir şey değildir. Hâdiselerin nelerden ileri geldiğini arar ve düşünürsek, kabahatin onlarda olmayıp, müslümanların hepsinin kabahatli oldukları meydana çıkar. Çünkü müslümanlıkta, "Kardeşinin, komşusunun aç olduğunu bildiği halde, kendisi tok olarak yatıp uyuyan müs-lüman, müslüman değildir" (4/104)
*               '   *                     '         »                                 0     '                      '     '1*1
(4/104) - Tecrîd-i Sarîh Tere. 7/406, Câmiu's-Sağîr, 2/120, Feyzü'l-Kadîr, 5/407/7771, Mecmau'z-Zevâid, 8/167, Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 369/2, (Hepsini de, Taberânî "Kebîr"de, Bezzâr, "Müsne-d'inde Enes b. Mâlik, ra.den.)
buyurulmuştur. Biraz düşünelim. Bu ne demektir? Açlık sofuluğu bozar derler. Bu gün aç olarak, derdini kimseye an-latamadan ve kimseye de zararlı olmadan ölecek, kaç kişi bulunabilir? Evet, sabırlı olmalı, kanaatli olmalı amma, zengin ve muktedir olanlar da insaf edip, israf yollarını biraz olsun kapamalıdır. Günah yerlere avuçlar dolusu paralar harcayıp da, bu zuafâ, fukara ve miskinleri ihmal etmek caiz olur mu?...
İnsanların elbette gözleri, onun bu müreffeh ve israf dolu hareketleri üzerinde olur; hele fukaranın gözünden hiç kaçmaz. O zaman hem hased, hem kin, hem hırsızlık gibi yaramaz haller zuhur eder,bunlan hapishanelere koymakla bu işin önüne ge-çilemediği, senelerden beri yapılan tecrübelerle tahakkuk etmiş bulunmaktadır.
Cenâb-ı Hak, hırsızın elini kesmekle emretmiştir. Bu, tabiî büyük bir korkudur. Sahibi hem elsiz kalacak, hem de cemiyet içinde Ölünceye kadar ona bir hırsızlık etiketi vurulmuş olacaktır. Evet, bununla hırsızlığın önüne geçilebilir amma, o kişiyi suça teşvik eden ve bu hale getiren müslüman cemiyetinin, bunda hiç kabahati yok mudur? O zavallının eli neden kesilmiştir? Aç kalmışsa, kabahat onun mu? Yoksa, onu aç bırakan müslümanların mı?.. Elbette ki müslümanlarındır. Hırsızlık yaptığı vakit elini kesmek lâzım, doğru amma, onun elini kesilecek hale getiren müs-lümanlan ne yapalım? O hırsızlığı, ya işsizlikten veya açlıktan yapmıştır. Onu kolay bir san'at haline getirmiştir. Bunları arayıp bulmak ve ilim, edep öğretip, birer iş veya san'at sahibi yapmak lâzım gelirken, sen bunları ihmal ile, zevkinden, safândan, israfından hiç bir fedâkârlık yapma, yazın ayrı yazlıkta, kışın ayrı konforlu apartmanlarda, çeşitli otomobillerle yaşa, sonra da, fukaranın eli kesilince, oh olsun de, iste bu da müslümanhk!...
Arkadaş sen müslümanca vazifeni yapsaydın, onun elinin kesilmesini önlerdin. Sonra o böyle bir kabahat yaparsa, o zaman elini de kes, ayağını da; âleme ibret olsun. Fakat sen vazifeni yapmadığın için, sana da ne yapmak lâzım geleceğini yine sen söyle. Kendi cezanı kendin ta'yin et...
Ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbi-hî ve sellim.
-41-
Mü'min Kardeşlerin Hiçbirinin Diğeri Üzerinde Takvâ'dan Başka Üstünlüğü Yoktur
(4/ıos)        \
Bu hadîs-i şerîf te bizim için ne kadar kıymetlidir. Bütün müs-lümanlan kardeş eden müslümanlık, İslâm cemiyeti ve Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin bayrağı altında kardeşçe, müttefi-kan, birlik halinde toplanan bu cemâat-i İslâmiye, meşreb-i îmânda ittihad ve ittifak ettikleri için, bunlara kardeş adını, Cenâb-ı Hak celle ve alâ Hazretleri vermiştir. Bu lütuf ve ihsanın bahası bulunur mu?
Birbirlerine benziyen iki şey arasında, kardeş ismi ıtlak olunur. Birbirlerine ne kadar benziyorlar, sanki kardeştirler, denildiği gibi... Onun için, hakîkî kardeş, meşrepte, zevkte ve bunlara mümasil yerlerde sana muvafakat edendir denilmiş, yoksa ana rahmindeki iştirakten olan kardeşlikle beraber, bu manevî îmân yolunda bulunmıyan ve Resûlullahın sancağı altında toplanmı-ya/ıların, kardeşliği değil. Bunlar her ne kadar bir aile ocağının evlâtları iseler de, meşreplerinin ayrılığı sebebiyle hakîkî kardeş olmaktan uzaktırlar. Onun için, biraz menfatlerine halel gelse, derhal darılır, ayrılırlar ve kavga, kıyamet koparırlar. Belki bir
(4/105 - ibn-i Kesîr Tefsiri, 4/217, (Hucurât sûresi, Âyet: 13, Tefsiri.)
- Câmiu's Sağfr, 2/159, Feyzü'l-Kadîr, 6/271/9211.
- Mecmau'z Zevâid, 8/84, Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/88
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 236/1, (Hepsinde, Taberânî, "Kebîr"de, Muhammed b. Habîb el-Harrâş, babasından.)
- Râmûzü'lEhâdîss.236/1, EbûNuaym, Muhammed b. Habîb, babasından.
daha biribirlerinin yüzlerine bakmadan âhirete göçüp giderler. Kardeşlik bu mudur?. Müslümanlıkta kardeşlik denince, doğrudan doğruya din kardeşliği, âhiret kardeşliği gelir ki, İmâm-ı Gazalinin İhyâ-ul-Ulûm'undaki kardeşlik faslı, başlı başına ayrı bir derstir ve insanlığa numunedir. İnsanlar eğer böyle bir kardeşlik yapabilselerdi, dünyâdaki saadetlerine doyum olmazdı. O zaman insanlar ölmezler, dünyâdan âhirete göçerler, namları, şanları kıyamete kadar bakî kalırdı. Böyle olabilenlere, dünyâdaki bütün canlılar, hattâ melekler dahî hayran olurlar ve gıbta ederlerdi.
Bu sebeple buyurulmuştur ki, müslümanlar birbirinin kardeşidirler. Hiç birinin diğeri üzerine tefevvuku, üstünlüğü yoktur. Amma bilgin, amma zengin, İslâm nazarında hepsi birdir, müsâvîdir. Yekdiğerine karşı üstünlük taslamaya hakıarı yoktur. Zîrâ o zaman aralarında ayrılık başlar, birlik bağları kopar. İs-lâmiyetteki kardeşlik hikmetleri zail olur. Meselâ, bir kumandan, ne kadar çok mahir de olsa, onun plânlarını tatbik edecek, efraddır. Birisinin bilgisi varsa, ötekinin de gayret ve şecaati vardır. Hem hiç bir kumandan, ben bu kadar bilgi ve kuvvet sahibiyim, benim re'yim, yüzbin kişiye bedeldir, binâenaleyh, "Ben şu kadar rey atacağım" dese, kimse onu dinlemez. Ona, "Siz de herkes gibi bir re'ye sahibsiniz efendim" derler.
Bu ancak Cenâb-ı Hak'kın, Kur'ân-ı kerîm'inde buyurduğu gibi, "Sizin ind-i İlâhîde en mükerreminiz, takva sahibi olanınızdır" (4/106) da ifâdesini bulmuştur. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri de, ona binâen, "Üstünlük ancak takva iledir." buyurmuşlardır. Burası da çok mühimdir. Çünkü takva, bizce ma'lûm değildir. Onun yeri kalbdir. Binâenaleyh, hiç bir müt-tekîiçin caiz olmaz ki, bir müslümanı tahkîre yeltensin. Hem nasıl tahkîr edebelir ki, son nefesinde hali nice olacaktır, bilir mi?. Kendi halini bilemediği gibi, ötekinin de son nefesinde nice olacağı malûmu değildir. Öyle ise, agâh-ve mütenebbih olunuz da, kimseyi tahkîre kalkmayın. Akıbetlerimizin nice olacağı hepi-
(4/106) Hucurât, 13.
mizce meçhuldür. Hem de dünyânın zenginliği veya bilgisiyle avunup, diğer fakîr ve câhil zümreyi beğenmemek kadar cahilane bir hareket olmaz. Çünkü, bütün mahlûkâtı, hattâ mevcudatı yaratan O'dur. Kimini zengin, kimini de fakir, kimini âlim, kimini de câhil yaratmıştır. Bunların hepsinin ayrı ayrı hikmetleri vardır. Dünyâya bir baksak, çoğu deniz, azı toprak; kimi yeri dağ taş; kimi yeri, ova, kimi yeri de, çöl, hiç bir şey bitmez ve yetişmez. Yerin altı da, ayrı bir âlem. Bâzı yerinde kömür, bâzı yerinde gaz, bâzısında altın, platin, gümüş, bakır ve saire. Hepsi aynı şey olsa olur muydu? Hayır. Çünkü, bunların hattâ daha bilemediğimiz bir çok mâdenlerin hepsi de lâzımdır. Bu ha-kîkat inkâr olunabilir mi?..
İ şte akl-ı selîm sahibi bir müslümanın bu hakıkatları iyice düşünerek kendini yaratan Allah'a .kayıtsız ve şartsız teslim olması icabeder.