Ahlâk-ı hasenenin en kıymetlisi ve en mühimi, bu muhab-betullahın kulda tecellîsidir. Kulun kendisini yaratan, her çeşit nimetlerle merzuk ve müzeyyen kıl:<n ve sayılmakla bitmiyecek olan, o kadar çok nimetler veren Rabbini, Halikını, Ma'bûd'u-nu, Maksûd'unu sevmesinden tabiî bir şey olamaz. Cibilliyet-i î nsaniyye ve tabiat iktizâsı insan kendisine ikram ve ihsanda bulunan kimseleri sevmek mecburiyetini hissetmektedir; yoksa nankörlük etmiş olur. Cenâb-ı Hak'kın bize olan ihsanları ve ikramlarının, kulların ihsan ikramlarıyla, hiç de ölçülecek bir durumda olmadığı herkesçe malumdur. Meselâ, size bir ev bağışlayan ve yeter miktarda bir servet de veren bir insanı, bir de otomobil ikram ederse, bu adamı sevmemek hiç elinizden gelir mi? Eğer sevmeyen varsa, yâ sütü bozuk veya şuursuz biridir, diyeceğinize şüphe yoktur. Halbuki, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in verdiği ni'metlerin yanında bunlar ne olabilir? Bizlere verilen göz, kulak, dil, burun, idrâk, fehim, anlayış, seziş, sağlık, afiyet ömür, kuvvet,kudret ve sair nimetler hep Cenâb-ı Hak'kın nimetleri değil midir? Maazallah bunlardan birisinde bir arıza olsa, onu verebilecek başka bir kuvvet ve kudret sahibi var mıdır? Göz görmezse, kulak işitmezse, dil de söylemezse, velev ki dünyanın hepsi onun olsa neye yarar?
Bu sebepledir ki, muhabbetin yani Allah'ı sevmenin farz olduğunu söylemişlerdir. Zîrâ gerek itikadda ve gerekse ibâdât ve muamelâtta ve bütün ferâizlerin yapılmasında hep Allahü celle ve alâ'mn sevgisinin yeri büyük ve mühimdir ki, bu sevgi ve muhabbet ne kadar galib olursa, o kimsenin Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerine karşı itaati ve emirlerine imtisâli o nisbette çok ve güzel olacağı şüphesizdir. Bu sevginin gönüllerde belirmesi şüphesiz ki, Hak sübhânehü ve teâlâ Hazretlerini bilme nisbetine bağlıdır ki, buna ma'rifetullah denir. İnsanların bu muhabbetullah-
lAÜAVVUtl
dan mahrum olmalarının, Hâlık-ı zü'1-Celâl'i bilmemelerinden neş'et ettiği tabiîdir. Şüphesiz insanın, insanlık hisleri mevcut olur da, gayet güzel ve emsalsiz güzellikte bir şey gördüğü vakitte, hislerinin uyanmaması ve onu sevmemesi mümkün müdür? Eğer hisleri uyanmıyorsa, kendisinde bir hastalığın mevcudiyeti anlaşılır.
İnsandaki beş havas ki bunlar, göz, kulak, burun, ağız ve eldir. Bunların hisleri hep ayrı ayrıdır. Meselâ gözün zevk aldığı bir şeyden kulak bir şey anlamaz. Kulağın zevkinden de tabiî, göz ve burun bir şey anlamaz. Binâenaleyh, her âzânm zevkini Cenâb-ı Hak ayrı ayrı vermiştir. Bunlar, görme, işitme, koklama ve değrr^ gibi hallerde çeşitli zevklerini alırlar da, kolay kolay bu zevklerinden ayrılmak istemezler ve bu zevkler, devirlere ve yaşlara nisbetle de değişir. Meselâ, bir çocuğun zevki oyunla-rındadır. Ona daha kıymetli ve ehemmiyetli sevgilerden bahsetseniz, çocuk onları bilmez ve hoşlanmaz. Ona bir mevki veya riyaset makamının zevkini tattıramazsınız; tâ ki o çağa gelmedikçe. Buluğ çağını aşıp da, çeşitli zevk yollarına kapıldığı zaman da, onun önüne geçemezsiniz. Meselâ, bir oyuna dadanmış ve alışmış bir çocuğa "Gel oğlum yemek vaktin geçiyor, yemeğini ye" diye ne kadar ısrar etseniz, o oyununu bitirmedikçe, yemek aklına bile gelmez. Bunun sebebi, oyundan aldığı lezzet, yemekten aldığı lezzete galip olduğu içindir.

Gerek göz, kulak ve sair azaların, görmek ve işitmek suretiyle telezzüz ettikleri şeyler olduğu gibi, bazan görmeden de onu hayâlinde canlandırmak suretiyle duyulan zevkler malûmdur. Bu hayâlinde canlandırdığı güzeli ve saireyi, gözüyle gördüğü zaman duyacağı zevkin, tabiî kat kat artacağının da inkârı mümkün değildir. Görmeden, işitmek suretiyle de sevdiğimiz bir çok şeyler vardır. Bir misâl olarak peygamberleri, sahâbe-i kiram Hazretlerini ve evliyâ-ı izam Hazretlerini her ne kadar görmediysek de, belki onların vücutları toprağa inkılâb etmiş olsa bile, yine onların o güzel sîretlerini dinledikçe, içten onları bayılır derecede sevdiğimiz inkâr edilemez. Hattâ onlar için canın, malın feda edilmekten de çekinilmediğini tarih bize göstermektedir. İmâm-ı Alî (k.v.) Hazretleri ve şâir büyüklerin, İmâm-ı A-
MUHA BBETULLAH
zam ve Şafiî gibi rahmetullahi aleyh'lerin müdâfaasını yapan sevgililerin had ve hesabı yoktur. Halbuki bunlar, ne onları görmüşlerdir, ne de onların zamanlarına erişmişlerdir. Fakat onların bıraktıkları kitablar, eserler kendilerinin sevilmelerine sebep olmuştur.
Ba'zan tabiî güzelliklerle dolu olan, gayet güzel bir yeşillik, bir orman, bir şelâle, bir deniz, bir akar suyun veya gölün ve kuşların ötüşlerinin insana verdiği lezzet de, sevgi de hiç yabana atılacak bir şey midir? Hattâ bir çok zaman insan, bunların hayaliyle kendini eylemekten de alamaz.
İşte insanı cazibesine alarak mest eden bu güzelliklerin sahibi, sânii, Halikı ve mucidi olan ve hep bu kâinatı yoktan var eden, Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretleri değil midir? Onlara bu güzellikleri bahş edip sevilmek kabiliyetini lütuf ve ihsan eden Allahü teâlâ Hazretleri olduğunda hiç şüphe edilir mi? Binâenaleyh, asıl sevilmeye lâyık olan da O'dur. Zîrâ her sevdiğimiz canlı ve cansız her şey, günün birinde sona ermekte ve ölümle son bulmaktadır. Asıl hayat ise, ölümden sonra başladığına göre, buradaki fânî şeyleri sevmekle, o azîz ve kıymetli ömrünü de zâyî ettiği için büyük ve hem de pek büyük bir hüsrana, bir zarara ve bir felâkete dûçâr olacağı da telâfisi mümkün olmayan acılardandır.
Kâinatta hiç bir şey yoktur ki, varlığı kendisinden olsun. Bütün gördüğümüz veya görmeyip de duyup bildiğimiz, hattâ bilemediğimiz daha nice şeyler vardır ki, bunları hem yaratan hem de yine bizim için yaratan O'dur. Yer ve gökte gördüğümüz ay, güneş ve bütün yıldızları, Cenâb-ı Hak hep bizim için yaratmıştır. İnsan şöyle bir düşünecek olsa ki, bu yerin ve göklerin ucunu bucağını bulmak bile mümkün değil. Halbuki, Kürsî denilen ve görmeyip, yalnız varlığını işittiğimiz bir âlem var ki, "Onun kürsüsü (mülk ve saltanatı) gökleri ve yeri çevrelemiş, kaplamıştır" (4/1) mealindeki âyet-i celîlesi ile bildirilmiştir. Bu
(4/1) Bakara 255.
yer ve gökler.bunun yanında ufacık bir kulübe halinde kalır. Bir de bunun fevkinde, bundan da çok büyük bir arşı vardır ki, onun tarifinde de, yeri ve gökleri muhît olan Kürsî, Arşın yanında, okyanusların üstündeki bir kayık gibi kalır, denilmiştir.
İşte bu kadar havsalamıza sığmayan büyüklükleri yaratırken, diğer taraftan da o kadar küçük fakat kuvvetli ve kudretli eşyayı yaratmış ta, biz onları bu gün gözlerimizle görmek kudretine ve imkânına sahip değiliz. Yalnız varlıklarını, bu ilimlerle uğraşan bilginlerden duyuyor ve inanıyoruz. Bunlar, çeşitleri gittikçe artan mikroplar, atomlar gibidir ki, bu ufacık ve gözle gö-rülemiyen zerreler içinde de, akılları hayretten hayrete düşüren korkunç varlıkların olduğu da artık güneş gibi meydanda iken, bu büyük ve kendisine hiç bir zaman yokluk arız olmayan, Esrhâ-i Hüsnâsıyla da kendini bize tanıtan, her varlığı kudret-i kâmile-siyle halk eden Allahü teâlâ Hazretlerini bilmemek ve O'nu sevmemek, O'nun emirlerine ve yasaklarına riâyet etmemek kadar, acaba büyük gaflet, cehalet hattâ cinayet olur mu?..
Bir câhilin Allahü zü'1-Celâli sevmesiyle, bir fakîhin, bir âlimin sevmesi de hiç bir zaman müsâvî olamaz. Çünkü, câhilin sevgisi basittir. Fakat âlim-fakîh olan zat, O'nun eserlerini inceledikçe, sevgisi saat be saat, dakika dakika artar durur. İşte dünyadaki bütün zevklerin bitip de âhiret kapısının açıldığı günden itibaren, bu zevatın alacağı lezzetlerin tadına doyum olmaz. Nasıl olsun ki, bir kere kabri, bir Cennet bahçesi olup, her sabah, her akşam Cenâb-ı Hak'kın rızâ evi olan ve bu gibi bahtiyar kullan için hazırlanmış bulunan,gözlerin görmediği, kulakların da duymadığı, hattâ insan aklına bile gelemiyen, Cennet'teki yeri ve Cennetin çeşitli nimetleri kendilerine gösterilerek, namütenahi sevinçlere gark olurlar. Bu da ne büyük bir nimettir. Bunun aksine, ömr-ü azîzini fânî âlemde boşa geçirip, günah yollarında zâyî etmiş ve bu sevgi, muhabbet ve marifetten mahrum olarak dünyaya gözlerini yumup âhirete göçünce, artık böyle kimsenin acılarını acaba tarif mümkün olur mu? Muhabbetullah ile içi dışı dolu olarak Hak'ka mülâkî olan Zât-ı Şerifin o doyulmaz saadetine mukabil, bu dünya heveslerine kendini kaptıran bedbahtlara da, evvelâ kabirleri Cehennem çukuru olur, sonra belâ üstüne belâ. Aman yâ Rab! Ne büyük ve çekilmez ıztırab. Cenâb-ı
Hak bu fena ve çok acı akıbetlere uğramaktan cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i muhafaza buyursun, âmîn. Bi hürmeti seyyidi'l-mürselîn.
Azîz kardeş bak, iki cihan served Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretleri, muhabbet-i ilâhiyenin ehemmiyet ve lüzumuna binâen bir dualarında şöyle buyuruyorlar:

CSÎ
AJl *
Mânâsı: "Yâ Rab bana muhabbet-i tlâhiyeni vermekle beni nıerzuk eyle". (4/2) Bundan anlıyoruz ki, rızık yalnız yemek ve içmekten ve şâir lezzetlere nail olmaktan ibaret değildir. Bu manevî rızıklann tadı, bahusus muhabbetullahın zevki, maddî lezzetlerin hiç birine benzemediği gibi, lezzeti de tükenip gitmez, daimîdir. Hem dünyâda, hem de âhirette mükâfatı kat kattır. Onun için bu güzel dualarla Cenâb-ı Hak'dan bu sevgiyi istemek kadar da tabiî bir şey olamaz. Gaflet ve cehaletle dünyanın fânî ve hem de azabla karışık nimetlerini isterken, en mühim ve pek kıymetli bu dualardan mahrum kalmanın acısı da ayrı. Zî-râ, "İnsandaki bütün kemaller, ancak bu muhabbetin gönülde doğuşundan sonradır" demişler ki, ne kadar yerinde bir sözdür. Çünkü, muhabbet ve ma'rifetullahdan mahrum kimseler, hüdâyt-nâbit kabilinden kendi kendine bitip, sonra da yok olan otlar gibidir. Bir kıymet ifâde edemezler ki, ömürleri sayılsın. Ve yine hadîs-i şerifin devam eden kısmının mânâsı: "Seni sevenleri de sevmek ve beni sana yakın kılacak sâlih amelleri de sevmekle
(4/2) Tirmizî, deavât, 73-74.
merzuk eyle." İkinci cümle; Cenâb-ı Hak'kı sevmek ne kadar farz ve lazımsa, onu sevenleri de aynı zamanda sevmenin lüzumunu pek güzel bildirmiş oluyor. Cenâb-ı zü'1-Celâl'i sevmekte en önde Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri gelmektedir. Cenâb-ı Hak'km sevgisiyle beraber onu da sevmek mecburiyetindeyiz. Zîrâ dîn-i İslâmı ve ahkâm-ı İlâhiyeyi ve Hâlık-ı zü'l-Celâl'i, bize en iyi ve en güzel şekilde bildiren O'dur. O'nu sevmeden Halik sübhânehû ve teâlâyı sevmek mümkün değildir. Bir insan, " Ben Allah'ı seviyorum" diye ne kadar iddia ederse etsin, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerini sevmedikçe iddiasında kâzibdir. Yâriî yalancıdır. Binâenaleyh, Allah'ı sevmek ne kadar farz ise, peygamberleri de sevmek o kadar farzdır. Namaz kılmak için abdest nasıl şartsa ve abdestsiz namaz olmazsa, Alla-hü teâlâ'mn sevgisi için Peygamberimiz (s.a.s.)'in ve diğer peygamberlerin de sevgisi böylece şarttır.
Bundan sonra da, bu gün bizlere, dinimizi, kitaplarımızı, Peygamberimizi bildiren, öğreten ve bizleri Hak'ka irşâd edip, çıkmaz yollardan, küfür ve dalâlet ve isyan bataklarından kurtaran âlimlerimizi de, aynı surette sevmemizin lüzum ve ehemmiyetini de pek açık bir lisan ile belirtmektedir. Zîrâ bizlerde doğacak olan o muhabbet-i İlâhiyenin, içleri muhabbet-i İlâhiye ile dolu olan, o erbâb-ı ilim vasıtasıyla hasıl olacağı da inkâr edilemez bir hakîkattır. Bu ümmetin ulemâsının, Benî İsrâîl enbiyâları gibi oldukları bildirilmiştir ve ulemâsına hürmet ve saygı bilmeyen kimselerde ise muhabbet-i Resûlullah ve Muhabbet-i , İlâhiyenin doğması muhaldir. Bunun için, ulemâsına, mürşid ve mürebbîsine yapılması lâzım gelen hürmet ve saygı hususunda bir çok kitablar, eserler ve hadîsler vardır ki, burada îzâhı hayli uzun olacaktır. Şu kadar diyebiliriz ki, üstâzında fânî olacak derecede onu sevmek, her emir ve irâdesine bilâ îtirâz tam bir tes-lîmiyetle teslim olup, onun emrinden ve irâdesinden kat'iyyen dışarı çıkmamak ve hattâ bir ölünün, yıkayıcısı olan gassale teslim olduğu gibi teslîm olmayanın, üstâzından, mürşidinden, müreb-bîsinden faydalanamayacağını bildirdikleri gibi, en ufak bir îti-râzın veya niçin gibi, yakışmayan söz sahibinin, asla felah bula-mıyacağını da beyân etmişlerdir. Âdâb-ı tarîkate müracaat edile.
Onun içindir ki, artık bu devirlerde, öyle biraz şu veya bu zikirlerle ve teşbihlerle meşgul olup da, kendini erbâb-ı tarîk-den ad edenler, ne kadar yanıldıklarını bilmem anlayabilirler mi? Bir de üstazlarını kendi entrikalarına, menfaatlerine âlet edip, onların ma'nevî değerlerinden istifade etmeye kalkanlara ne demek lâzım bilmem?
Bir de sanki tarîkatler dünyâlarını da elde etmeğe yararmış, efendi hazretleri bir duâ buyururlarsa, işler şöyle âsân olur, böyle kolay olur. Arzu ve maksatlarına az zamanda nail olacaklarını ummak ta, tarîkatleri bilmemek demektir. Zîrâ tarîkatler ancak âhireti kazanabilmek için, zikrullah ve riyazetlerle birlikde ahlâk-ı hamîdelerin kesbi, kötü ve mezmûm olan ahlâklardan da kurtulmak, iyi ve kâmil bir müslüman olmak içindir. Sünen-i Resû-lullah'dan uzak, faiz gibi haram, yalan ve dolanlarla da meşgul ve aynı zamanda, yatsı ve sabah namazı gibi kıymetli vakitlere bile gelememek ve cemaatlere devam edemeyip, dünyâ işleriyle kendilerini aldatıp, şöhret ve makamlarının muhafazası için her türlü dalaveraları yapmaktan çekinmiyen bu zavallıların, tarî-katte yerleri ne olabilir?
Ulemâ Hakkında
Ulemâ hakkında vârid olan hadîs-i şeriflerden bir kaç tanesini zikr etmeyi münasip gördüm:
1- Ulemâ, ümmetin emniyet kaynağıdır.
2- Ulemâ, Allah'ın kulları üzerine peygamberlerin emânetidir.
3-  Ulemâ,Allah'ın mahlûkatı üzerine emânettir.
4- Ulemâ, Cennet'in lâmbalarıdır ve dünyanın halîfeleridir.
5- Ulemâ, dünyanın vârisleridir. Kendilerini gök ehli de sever.
6- Âlim, ilim ve amel Cennet'tedirler.
7- Âlim, yeryüzünde Allah'ın sultanıdır. Hangi cemiyet bundan mahrum olursa helak olur.
8- Âlim, yeryüzünde Allah'ın emînidir.
9-  Ulemâ, fukahâ ve hukemâ az kalsın nebî olacaklardı.
10-  İlmi ile amel eden âlim, bin âbidden daha hayırlıdır.
11- Alim ve müteallim (İslâmî ilimleri öğreten âlim ve öğrenen
i/lj/ir   r
öğrenci) sayıları ne kadar çok olursa olsun Cennet'tedirler. 12- Bâtınî ilim, Allah'ın esrarından bir sırdır.
İmâm Abdü'r-Raûfü'l-Münâvî'nin hadîslerinden alınan şu on iki hadîs-i şerîf, ulemânın ne demek olduğunu, bizim de onlara karşı nasıl davranmamız lâzım geldiğini pek açıkça bildirmektedir. Ulemâsının kıymetini bilmiyen veya bilemeyen zavallıların, Peygamberlerinin de onların kıymetlerini bilmiyeceği aşikârdır. Ulemâsını sevmiyenin, Peygamberini sevmesi mümkün değildir ve dolayısıyla Allahü celle ve âlânın sevgisini bulamıya-caktır. Yalnız şu kadar var ki, bu medh-ü sena olunan ulemâ, ehl-i dünyâ değil, Allah'ın velîleri, evliyaları, dostları olanlar ve zerre kadar Peygamberimiz (s.a.s.)'in yolundan ayrılmayanlardır ve Süleymân'ed-Dârânî'nin dediği gibi, "Allah'ın yarattıkları arasında öyle varlıkları vardır ki, onları Cennetler meşgul etmez. Cennet nimetleri ilgilendirmez. Buna göre nasıl olur da dünya onları meşgul eder?" İşte bu, Allahü celle ve alâ Hazretlerinin halk edip de, kendilerini Cennetlerin ve oradaki nimetlerin bile Allah'ın (c.c.) sevgisinden alıkoymadığı kimselerdin Nasıl olur da dünyanın fânî nimetleri bunları meşgul edebilir? İşte bu gibi âhiret adamlarıyla ülfet ve ünsiyet edenler de tabiî onlar gibi tam bir âhiret adamıdır ki, içi ve dışı muhâbbetullah ile doludur. Hiç bir şey olmasa bile, netice itibariyle, onlarla beraber haşr olunmak şeref ve saadetine nail olacağı "Kişi dâima sevdiği ile beraberdir!' hadîs-i şerifi muktazâsındandır.
NŞöyle ki, bir A'râbî bir gün Resülullah (s.a.s.) Efendimize gelerek, "Yâ Resûlallah, kıyamet ne zaman kopacaktır?" diye sormuş. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de: "Sen o gün için ne hazırladın?" deyince, "Ben öyle çok namaz, ya'ni nafile namazlar kılamadım ve nafile oruçlar tutamadım; lâkin muhakkak, Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretlerini ve O'nun Resulünü severim" demiş. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de "Kişinin sevdikleriyle beraber haşr olunacağını" beyân buyurmaları üzerine Ashâb-ı Kiram (r.a.) Hazretleri çok sevinmişlerdir. Enes (r.a.) Hazretleri de, "Ben o gün müslümanların, İslâm'dan sonra bunun kadar sevindikleri bir sevinç görmedim" demişlerdir. İyi kişilerle ve bâ-husûs ulemâ, sulehâ, müttakî, âbid ve zâhidlerle düşüp kalkmanın
ne büyük bir fazîlet olduğu anlaşılır. Bunun aksine, Allah ve Resulünün ve iyi kişilerin, bilhassa ulemâ-i zevi'l-ihtirâmın sohbetlerinden mahrum ve kötü itiyatlara alışmış, günahlara dalmış, Allah sevgi ve korkusundan mahrum kimselerle düşüp kalkmak, netice itibariyle, onların gideceği Cehennem için hazırlanmak demektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi iyi kimselerle, yân? Allah adamlarıyla düşüp kalkanlardan ve onların yollarında gidenlerden etsin, âmîn, bi-hurmeti Seyyidi'l-mürselîn.
Azîz kardeş, bu dünyanın yüksek tahsillerinin afatlarından birisi de, kendisini çok yüksekte görüp, kibir, gurura kapılmak, sonra da Allah'ın sevdiği bu iyi kişileri ve ulemây-ı kiram hazretlerini hor ve hakir görmek; güya onun müsbet diye süs verdiği bilgileri bir şey sanarak, din adamlarını hiçe saymak gafletine düşmeleridir ki, bu husustaki hatâlarını ve yaralarını hiç bir merhem tedavi edemez. Çünkü, bu gibiler tevbe de edemezler. Kendilerini ve mevkilerini dâima üstün görmekten de kendilerini alamazlar.Bu da onlara hem yeter ve hem de artar. Maazallah, bir de bunlar dinsizler gibi şebekenin içine düşerlerse, artık bunlarla ülfet ve ünsiyet tamamiyle haram olur. Bunlara meyil ve muhabbetten, maazallah insanın dîni ve îmânı elinden eider. Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı Esmâ-i Hüsnâ şerhinin 62'nci sayfasında (El'-Adl) ism-i şerifinin îzâhında, "Allah teâlâ âdildir, zâlimleri sevmez; zâlimlerle düşüp kalkanları da sevmez. Hattâ, zâlimlerle teması olmadığı halde onlara uzaktan imrenenleri de sevmez" denilmektedir. Bu hususta Cenâb-ı Zü'1-Celâl Hazretleri Kur'ân-ı Azîmüş-şân'da, "Bir de zâlimlere (sevgi beslemek, işlerine rızâ göstermek sureti ile) meyletmeyin. Sonra sizi ateş çarpar." (4/3) âyet-i celîlesiyle bizlere haber vermiştir. Hiç şüphe yok ki, bir adam ne kadar zâlim ve gaddar olsa bile, kendi başına bir şey yapamaz. Zulmünü,icra edemez, eğer etrafındaki menfaatperest dalkavuklar olmasa. Binâenaleyh, zâlim ne kadar günahkâr ve ind-i ilâhîde ve insanlar yanında men-
(4/3) Hûd'113.
ıu
I
fûr ise, etrafındaki yardımcılar da aynı günahı fazlasıyla yüklenirler. Çünkü yardımcıların günahı daha büyüktür. Zulme mâni olmamak ta, her ne kadar yardımcı değilse bile, bu da ayrı bir günâhtır. Zîrâ insanî ve İslâmî vazîfesi olan mazlumu kurtarma yardımını ihmal etmiştir. Şöyle bir rivayet de vardır: Bir insan ölmüş. Kabirde melekler tarafından dövülmeye başlanmış, bu adam, "Ben müslümanım, hiç bir kabahatim yok, namazımı, orucumu ve şâir vâciblerimi hep tamam olarak yaptım. Beni niçin dövüyorsunuz?" diye îtirâz etmiştir. Melekler de bi'l-mukabele "Sen falanvakitte imkânın varken, falan mazlumun imdadına yetişmedin; işte onun için dövülmektesin" demişler. Bu da bize anlatıyor ki, mazlumun imdadına koşmak ta ayrıca bir vazifedir. Bir hadîs-i şerîfde meâlen: "Kim müslümanların derdini kendine mal etmezse onlardan değildir" buyurulmuştur. Şâir Mehmet Akif merhum bir mısrasında: "Müslümanlık nerde, geçmiş bizden insanlık bile" der. Diğer mısralarında da:
Kaç hakîkî müsliiman gördümse, hep makberdedir. Müslümanlık bilmem amma galiba göklerdedir. Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana. Sonra şöyle şikâyet eder: Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan Hey sıkılmaz, ağlamazsan bari gülmekten utan. His denen devletlide, olsaydı halkın behresi Pây-i tahtında bu gün taşmazdı sarhoş na'resi Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi Saldırmış ansızın, yaydan boşanmış ok gibi Lâkin aşkolsun ki, aldırmazmış, otlarmış eşek Sanki tavsanmış gelen, yâhud kılıksız köstebek. Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı, Hasmı, derken çullanırmış, yutmadan son lokmayı. Hâlimiz, merkeble kurdun ayni, asla farkı yok Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaygısındayız. Bir bakın hâlâ mı hâlâ, ihtiras ardındayız Vakti çoktan geldi hem geçmektedir arlanmanın.
Mehmet Akif'in, Konya'da çıkan (Oku) adlı mecmuanın 89. sayısının iç kapağındaki bu şiirinin ne kadar bahsimizle alâkası yok gibi görünüyorsa da, müslümanhğı artık yerde, gökte arama zamanı gelmiştir diye ettiği şikâyet, çok yerinde olsa gerektir. Bizim muhabbet-i İlâhiyeden mahrum oluşumuz, işte bizlere acı da olsa, böyle kendimizi bilemeyecek kadar hissiz ve merkep gibi gaflete düşmüş, ancak, yeme, içme v.s. gibi zevklerimizi düşünüp de, dînen uğradığımız hezimetleri, çok güzel şekilde dile getirmiş olması ne kadar yerindedir. Sonra "Irzımızdır çiğnenen" mısra'ı, ne kadar canlı bir şahika! Doğranan evlâdlar ki, dinden haberi olmayan, ahlâk ve fazîlet düşmanı kesilen çocuklar da hep "İstikbâl kazanacağız" diye manevî ölüme ve mahv olmaya mahkûm kimseler olup, aynı zamanda da, müthiş ve sârî mikroplardan daha beter olarak, insan hayatına, dîne, îmâna, ezana, ibâdete de musallat olan bu gibi ma'neviyât yoksullarına başka ne ad verilebilirdi?
(Biz yine dönelim dersimiz olan muhabbete) Duanın son kısmında, "Yâ Rab bana seni sevmeyi, nefsimden ve ehlimden ve soğuk sudan daha ziyâde sevmeyi ihsan et, lütfet." diye ilticada bulunmakla, bizlere örnek olmuşlardır.
Tabiîdir ki insan, evvelâ en çok kendini sever. Bunun için neler lazımsa onları da nefsi için sever. Meselâ kendi sağlığını koruduğu için doktorunu sever. Kendisine bilgiler verdiği için hocasını sever. Kendisini bir felâketten kurtaranı sever, kendi hayatını kurtarmaya vesîle olduğu için. İşte bu gibi hallerin hepsi, kendisine hayatı, sıhhati, bHgiyi ve çeşitli, nâmütenâhî nimetleri bahseden, yalnız ve yalnız Allah celle ve alâ değil midir? Şu halde sevilecek bir varlık varsa, o da Allah ü teâlâ ve tekaddes Hazretleridir. Ondan başka bütün sevgililer, yalandan, hayalden, kendini aldatmadan başka bir şey değildir. Gözün görüp sevdiği veya görmeden, işitmek suretiyle sevdiği veya hayâlinde canlandırarak sevdiği bir mahbûbunu, ne kadar çok sevse dahî, bir gün bunların hepsini bırakıp âlem-i âhirete yollandığı zaman, onun çekeceği tehassürü ifâdeye elbette imkân olmaz.
Halbuki, bu beş havas ile zevkleri yaratan Allah ü celle ve alâ Hazretleri, bir de altıncı olarak kendisinin sevilmesine has
TASAVVUFI AHLAK ı v
olarak bir gönül yaratmıştır ki, bütün ma'nevî zevkler, tatlar, lezzetler bununla elde edilir ve bunun lezzetine ne doyum olur, ne de nihayet. Bütün lezzetlerin fevkinde en mükemmel, en üstün lezzet, ma'nevî lezzetlerdir. Onu ancak erbabı anlar. İşte, asıl insana lâzım olan, bu gönülü temiz tutmak, bütün günahlardan ve bilcümle kötü ve mezmûm, menfur, çirkin, yaramaz ne kadar huylar ve ahlâklar varsa onları, erbabı tarafından gösterilen usuller dairesinde öğrenip, onları bırakmaya çalışmak, oruç gibi ibâdetler ve riyâzâtlarla beraber, bunların yerlerine, gösterilen iyi, makbul, memduh ve güzel huylarla tahalluk etmeğe ve doldurmaya çalışmak suretiyle, Cenâb-ı Hak'dan da, tazarrû ve niyazlarla ağlayarak, sızlayarak, o muhabbet-i îlâhiyenin kendisine verilmesini rica etmek gerektir ve lâzımdır. Çünkü bütün nimetler hep O'nun, hepsi O'nun, görünen, görünmeyen neler varsa hepsi, varlıkların sahibi, Halikı, Mâliki, Hay  ü Kayyûm olan Allah ü celle ve alâ'nın olduğundan hiç şüphemiz yoktur. Esmâ-i Hüsnâ şerhinin 65'nci sayfasında (Lâtîf) tsm-i Şe-rîfinin izahında şöyle buyurulmaktadır: En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edip, akıl erdiremediğimiz, en ince işleri yapan, ince ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri, hem Habîr hem de Lâtiftir. Kullarının ve bütün kâinattaki mahlûkatın ve mevcudatın ihtiyaçlarını bildiği gibi, bütün hareketlerini de,'en ufak ve gizlisine kadar hepsini de bilir. Hiç birinin harekâtı, gizli kapaklı kalmaz. Bununla beraber gönüllerinde, içlerinde, sırlarında, hayallerinde sakladıkları ne kadar gizli şeyler varsa onları da bilir. Kendisinden hiçbir şeyin saklanmasına imkân yoktur." Bundan nâşî insana yaraşan da, o gönül sarayını, ma'rifetullah, muhabbetullah ile doldurup, rızây-ı İlâhi-yesine muvafık temiz, güzel ve sâlih amellerle tezyîn etmek ve gönül gözlerini açıp, ince ince düşünce ve tefekküre dalarak, Hak'km sevdiği iyi kullardan olabilmeğe çalışmak gerektir.
Velhasıl Allah ü teâlâ Hazretleri öyle bir Latîfdir ki, her şeyi birşeye hazîne yani sebep kılmıştır. Nitekim âyet-i celîlede şöyle
buyurulmuştur:
"Gerçekten biz, Zü'l-Karneyn'i yer yüzünde iktidar sahibi
MUHABBKl ULLJ\n
yaptık. Ve ona (gayesine ulaşması için) istediği her şeyden bir vâsıta (sebep) verdik." (4/4)
Aynı kitabın 66. sayfasında şöyle bir misâl, bizi irşâd etmektedir: Meselâ, sedef dediğimiz deniz böceğini inciye, arıyı bala, koza böceğini ipeğe sebep yaptığı gibi; insan oğlunun gönlünü de kendi ma'rifetine, muhabbetine, hazîne yapmıştır. Eğer bir gönülde, ma'rifet nuru inkişaf etmemişse veya edememişse, sahibinin bal yapmaz arılar gibi, sadece iğnesi vardır, önüne geleni zehirler durur. Halbuki, düşünen insan için, bütün mahlûk-lardaki hizmetleri ve bahusus an gibi, dâima balını yiyip tatlandığımız balı, balansı yapıyor da, diğer arılar niçin yapamıyorlar? Hele eşek ansı denilen o büyük an, insanların, bilhassa çocukların canlarını yakmakta meşhurdur ve asıl halanlarını yakalayıp yemekten başka bir işe yaramazken, bunları düşünüp ibret almamak ne kadar acıdır!
Niyâzî merhumun:
Bir göz ki ibret olmaya nazarında
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde, buyurması ne kadar takdîre şayandır.
Ma'rifet-i ilâhiyenin husulüne ilimle beraber, bu gibi kudret-i ilâhiyenin temâşâ ve tefekkürü, şüphesiz ki insanları hakkı bilme yollarına sevk edecek en güzel vasıtalardır. Cenâb-ı Hak'km mülkünün büyüklüğünü bile bilmekten insan ne kadar âciz ise, gözlerin göremediği, hattâ binferce defa büyüten mikroskoplarla bile görülemiyen ve adına mikrop dedikleri ve lâkin koskocaman, kabına sığmayan, her şeyi bilirim, her şeyi yaparım iddiasında bulunan küstahları nasıl yataklara düşürüp inleten ve acizliğinden ötürü ölümünü istemekten başka çâresi kalmıyan insan, bunları görüp dururken, hâlâ inadında ısrar edip, Nemrud-ların, Firavunların, Şeddâtların yolunu tutmuş, Allah sevgisini, Peygamber sevgisini, ulemâ sevgisini bilmeyen ve yalnız hayvanlarla müşterek olan şehevânî arzularla ömrü azîzini ifna edip,
(4/4) Kehf 84.
14
TASAVVUFÎ AHLÂK IV
büyük zevk-ı ma'nevîden ve leâiz-i ma'nevî elerden mahrum o lan bu gibilere, câhil, gafil demek yerinde olmaz mı dersiniz? Çünkü Cenâb-ı Hak, biz insanları en üstün meziyyetlerle ekrem-i mahlûkat ve eşref-i mevcudat ve hattâ halîfesi olarak ki, meleklerinden de efdal yaratmıştır. Bu güzel meziyyetleri, süflî ve hayvânî lezzetlere, âhiretin o nâmütenâhî saadetini, selâmeti-" ni; devletini, fânî olan bu dünyânın, hem de pek çabuk geçici hayatına tercih edip; altın, inci ve yakut gibi kıymetji eşyayı, boncuklara ve kıymetsiz şeylere değişen kimselere bilmem ne demek lâzımdır? Bunlara, câhil, gafil denmez de acaba ne denir?
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hizb-i A'zamdaki bir dualarında:
Yâni: "Hayât-i hakîkıyye'nin, ancak âhiret hayatı olduğunu"
(4/5) bizlere beyân ederken;
J[
"
ot        /
Mânâsı: "Yâ Rab bana sevilmesi mfitâd olan bütün eşya içinde en sevgili, ehemmiyetli ve kıymetli olanın muhabbetini kıl.
Yani, Seni sevmeyi bütün eşya içinde bana en sevimli gelen sevgi nimeti kıl. Çünkü ehl-i hakîkat indinde en büyük ve en korktu-
(4/5) Müslim, Cihâd ve Siyer, 127 (1805)
mu i iaiw
ğum şey, senin sevginden mahrum olmaktır. Binâenaleyh korkulan şeylerin en korkuncunu Senden korkmak nimeti kıl." Çünkü, ehl-i hakîkat indinde en büyük ve en dehşetli korkulu ateş ise, Hak'tan uzak kalmaktır. Onun için duanın alt tarafında buyuruyorlar ki "Sana olan sevkımdan ve Sana mülâki olmak arzusundan nâşî, dünyânın bütün ihtiyaç ve arzularını benden al. Ehl-i dünya nail oldukları dünyalıklarından ötürü sevinirlerken, Sen benim gözlerimi, Sana olan ibâdet şevk ve sürürlarıyla sevindir." (4/6) buyurmaları, dünyâ ile âhiret arasında, bize bir ölçü vermiş ve kendileri de bi'1-fiil dünya saltanatlarına ve lezzetlerine hiç de paye ve kıymet vermemiş, bazan aç kalıp tazarru' ve niyaz etmeyi, tok olunca da şükr edip Hak'ka ibâdet ve tâati artırmışlardır ve hattâ, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri ayakta dikilmek suretiyle yaptıkları ibâdetlerden nâşî mübarek ayakları şişermiş de, eshâb-ı kiram Hazretleri, bu hallerine acıyarak, "Yâ Resûlallah, sûre-i Fetih'de Cenâb-ı Hak sizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı afv ettiklerini beyân ettikleri halde, kendinize neden bu kadar zahmet veriyorsunuz?" demelerine karşı Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, "Cenâb-ı Hak'kın bu kadar sayısız ni'metlerine karşılık, benim de şükr eden bir kul olmam gerekmez mi?" diyerek, hal ve efalleriyle bizleri ne güzel bir şekilde irşâd buyurmaktadırlar. Allah ondan kat kat razı olsun, âmîn, bi-hurmeti Seyyidi'l-mürselîn.
Azîz ve muhterem kardeşlerim! Sakın sizler zannetmeyiniz ki, Aîlâhü celle ve âlânın sevgisi, hemen şöyle bir iki bakışla, tefekkür ve tezekkürle hasıl oluversin. Kıymetli eşyanın bahası da, o nisbette pahalıdır. Hiç ucuza vermezler. Tabiî, Allah sevgisi, onlarla yani kıymetli pahalarla da ölçülemez. Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinden: "Kişi ne zaman mü'min-i kâmil ve sâdık olur?" diye sormuşlar da, Efendimiz (s.a.s.) Haz-
(4/6) Feyzü'l-Kadîr II, 138 (Ebû Nuaym, Heysem bin Mâliki't-Tâî'den rivayet etmiştir.)
retleri, "Allahü teâlâ Hazretlerini sevdiği zaman."deyince"AHâ _ hü teâlâ Hazretleri ne vakit sevilir? "demişler.O zaman buyurdular ki,"Resûlünü sevdiğiniz zaman, yani Allah'ın Resulünü ne zaman severseniz, o zaman Allâhü teâlâyı sevmiş olabilirsiniz" buyu-runca "Allah'ın Resulü ne zaman sevilebilir?" sualine karşı da, "Onun yoluna tâbi' olub sünnetlerine uyduğunuz ve O'nun sevgisiyle, sevdiklerini sevmek ve buğz ettiklerine de, O sevmediği için buğz etmek, dostlarını dost, düşmanlarını da düşman edinmek suretiyle, Resulünü sevmiş olursunuz." buyurmuşlardır. İnsanların îmândaki dereceleri, Resûlullaha olan muhabbet nis-betinde olacağı gibi, küfürdeki dereceleri de yine Resûlullah'a olan buğzlanna göredir. "Dikkat ediniz muhabbeti olmayanın îmânı yoktur. Muhabbeti olmayanın îmânı yoktur. Muhabbeti olmayanın îmânı yoktur." Hadîste de beyan buyurulduğu gibi muhabbet-i ilâhiyyeden ârî, çıplak bir îmânın kıymeti ne olabilir? Hayadan, emânetten, ahdine vefadan ârî bir îmânın mislini, "Emânete riâyet etmeyen kimsenin imânı yoktur. Sözünde durmayan kimsenin îmânı yoktur. Hayası olmayanın da îmânı yoktur." mealindeki hadîs-i şerîf ne güzel ifade ediyor. Bunlar-sız îmân, (yânî muhabbetsiz, hayâsız, emânete riayetsiz, ahde vefasız îmânlar gibi) pek zaîf îmânlardır. Her şeyde matlub ise kemaldir. Bir meyvanın bir karpuzun bile hamı nasıl işe yaramazsa, kemâle ermiyen îmânlar da böyledir. Onun için her müslü-manın bu hususda göstereceği gayretin ne kadar yerinde olacağı pek aşikârdır. İşte buna tasavvuf dilinde mücâhede denir ki, nefsi ile uğraşıp, onu nefs-i sultanîye ulaştırmaya çalışmaktır. Dünya sevgisi gönülden tamamiyle çıkmadıkça da bu mümkün değildir. Zikrullah ile her ne kadar, zikr-i sultanîye ulaşılsa bile, fi^roc^irrevvârnede kaldığım, ehli ve errJatirgeyaîrrTıF^
^mûş£jnehliîceîîeT^Sîrıarııin£ra^3îy\dejrwEl^
Binaenaleyh, Kesulu1tarTtevğTsTnlngolnîneri3e~tam olarak belirmesi, ancak onun sünen-i seniyyesine tam ma'nâsiyle tâbi'
olunmasına bağlıdır.
Sakalda iki sünnet vardır. Biri, sünnetullah ki, onu az kişilerde yaratması, ikincisi ise, halk olunan sakalı sünnet-i Resû-lullah üzere bırakmasıdır. Bu iki sünneti bile bile nefs ü hevâsı-
na uyarak terkeden kimsede, muhabbetullahın ve muhabbet-i Re-sûlullah'ın tam manâsıyla zuhuru muhaldir. Nerede kaldı ki mür-şitliği...
Resûlullah sevgisinin ehemmiyeti hakkında Hazret-i Ömer (r.a.)ın Resulü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri'ne karşı söyledikleri sözler ve cevaben Resûlullah'ın meşhur olan hadîs-i şeriflerinde pek güzel ve pek açık bir şekilde bizlere bildirilmiştir. Şöyleki, Hazreti Ömer (r.a.), "Yâ Resûlallah, Siz bana, canım müstesna her şeyden daha sevgilisiniz" buyurunca, Efendimiz (s.a:s.) Hazretleri de buna karşı buyurmuşlar ki, "Yâ Ömer, ben sana nefsinden daha ziyâde sevgili olmadıkça, olgun (kâmil) bir mü'min olamazsın." deyince, Hazret-i Ömer (r.a.) dayanamayıp, "Yâ Resûlallah, Sana kitabı olan Kur'ân-ı azîmüşşâni gönderen Allah (cx.) hakkı için, şimdi Sen bana alây-ı cenbey olan canımdan, nefsimden daha ziyâde sevgilisin" demişlerdir. O zaman Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de: "İşte şimdi îmânın tamam oldu, kemal buldu" buyurmuşlardır.
Bu hadîs hiç şüphesiz bizlere, Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerini sevmenin ne demek olduğunu pek aşikâr bir şekilde bildirmektedir. O'nu hakkıyla seven için, anam, babam, canım ciğerim, çoluk çocuğum, malım, mülküm Senin uğrunda, sana feda olsun demek gerektir ve bunu yalnız sözle değil, bilfiil de isbat etmek lâzımdır. Yoksa, kuru dâvalar bir mânâ ifâde etmez. Ancak insan kendi kendini aldatmış olur.
Enes (r.a.) in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfde ise, "Bir müs-lümanın îmânının kâmil olabilmesi için, Resûlullah'ın o kimseye, nefsinden, malından, evlâtlarından ve validelerinden ve bir rivayette de bütün insanlardan daha sevgili olması" nın lüzumunu beyân buyurmuşlardır ki, hakîkî dostları olan ashâb-ı güzîn, rıd-vânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn Hazerâtı bu sevgiyi bilfiil isbat etmişler, bizlere de böylece güzel bir örnek ve numune olmuşlardır. Mevlây-ı Müteâl Hazretleri, cümlemizi içi dışı bu sevgi ile dolu olan bahtiyar kullarından eylesin, âmîn.
Azîz ve muhterem kardeşim, Cenâb-ı vâcibüV-vücûd ve te-kaddes Hazretleri'nin hakîkî sevgisi için arada, perdesiz misâli olan bir aşk-ı ilâhiyenin bizlerde belirebilmesi için vesîle olan,
18
M UHA HUE JULLAH'
19
Müçtebâ'mn sevgıs.n, tetoı^                         ıunı5,n,
-------;3S*S£*S'««*eolmwm
Oil
"Biz ona tarafımızdan
di* un» ı              i"ipçinin sırrına ııii*^11'11 *"•*">—
retmiştik." (4/7) ayet-ı ce»ıes?"    ugrunda canım feda edercesı-
gibi sevmesi lâzımdır. Bu.u.lemalr^" mtasmı's sakalsız, hattâ bı-sıdır. Yoksa, dünyâ sevgisiyle do™^, ^ ^j   ^^ yüzü gözü yıksız, dapdaracık P^PJTL indilerini halka beğendirmek cilâlı, altın çerçeveli go^J    b        da kürsüye şöyle bir vu-için, kürsülerden ^J^'^l aşka gelmiş gibi, bazan da rarak, halta^heyecana^^^.narak, ulemâ adım haksız aglarmış gibi ^l^^Zl^ndm, çalımlarından yanla-olarak gasp etm^ş. kibirce guru^^ ^^ gurûhundan diye
.. ki, "Biz ba-„ ise, haşyetten (s.a.s.) Hazret-i, neş'e bulursa, o kim-t'tad alamayanda huşu' sebebi nedir? imânda veya nasıl kazanıla--    "Allahü teâlâ ;i sadâkat
Resûl-üEkrem (s.a.s.) zı mü'minleri, havf ve ^ ârî görüyoruz, acab a seb ebın^ leri "Herkim îmân.nda h»lave*' sede huşu' da bulunur. Imamndan bulunmaz." buyurunca   °^e s'7 et nasıl bulunur veya nasıl nail
" demişler.       ^^
SSS,^ sadâka  buyurmuşla, "Oyleiseomu-
habbet nasıl bulunur veya nasıl kazanılır?" sualine karşı da, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, "O da Allanın Resulünü sevmekledir ki, Allahü celle ve âlânın rızâsını ve Resulünün de rızâsını. Onları (Allah ve Resulünü) sevenleri sevmekle arayınız." (4/8) diye beyân buyurmuşlardır.
Bunlar şüphesiz bizlere Allahü teâlâ'yı sevmek için, Resû-lullah (s.a.s.) Hazretleri'ni sevmenin yolunu göstermektedir. Yoksa bizler, kendi kendimize ne Allahü celle ve âlâyı ne de, O'nun Resulünü sevmesini lâyıkıyla beceremezdik. O bize tefekkürü, düşünmeyi ve nasıl düşünebileceğimizi göstererek, "Allah'ın nimetlerini düşününüz; fakat Allah'ın zâtı hakkında düşünmeyiniz" "Bir saat tefekkür bir sene nafile ibâdetten hayırlıdır." "Alla -hin mahlûkatı hakkında tefekkür ediniz, fakat Allah'ın zâtı hakkında düşünmeyiniz." "Bir saat tefekkür, geceleyin yapılan duadan daha hayırlıdır." (4/9) buyurmaktadırlar.
Pek kıymetli ve muhterem kardeşlerim; işte bu ve buna mümasil bir çok hadîs-i şerifler olduğu gibi, Cenâb-ı zü'1-celâl Hazretlerinin de Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Şüphesiz bunda, aklını gereği gibi kullanacak bir kavim için ibretler vardır. (4/10) ve "Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir kavim için ibret alacak alâmetler vardır." (4/11)
Hitâb-ı celîleleri, tefekkür eden, düşünen insanlara olmuştur. Bütün a'zâlarımızın kuvveti, çalışma hareketlerine göredir. Çalışmayan ve muattal kalan a'zâlarm gelişmesi nasıl mümkün değilse, onlar zayıf ve cılız kalırlarsa ve onlarla kuvvetli işleri yapmak, imkân hârici ise, bu gibi çalışmayan, düşünmeyen, tefekkür etmeyen kafalar da böyle zayıf, ve cılız kalıp, ne maddî ve ne de ma'nevî istifadeler elde edebilir. Bunu herkes de pek a'lâ bilir.
(4/8) Delâil'ül-Hayrât, sayfa 13.
(4/9) Tefekkürle ilgili olan bu hadîsler Künûz'ül-Hakâyık fî-
Hadîs-i Hayr'il-Halâyık, sayfa 58'den alınmıştır.
(4/10) Rûm 24.
(4/11) Rûm 21.
TASAVVUFI
20
Tefekkürün,-gelişi güzel, boş tefekkürler olmayıp, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin gösterdiği veçhile, Kudret-i İlâhîye-nin müşahedesi hususunda olması gerektir. Yoksa, fayda değil, zararı bile olur. Bundan nâşîdir ki, ariflerin her bir nefesi, bin şehide bedeldir. Ariflerin seyri, öyle memleket gezmekle değildir; oturdukları yerden gönülleri ile seyr ederler. Yerleri, gökleri bir anda dolaşırlar. Onun için kıyamet gününde şehîd, mertebesinin yüksekliğini görünce, yâ Rab beni bir kere daha dünyâya gönder de senin uğrunda düşmanlarla cenk edip yine şehîd olarak sana geleyim diyecek. Çünkü şehîdler ölüm acısı bilmezler ve görmezler. Bu sebebden bir daha dünyâya dönüp, dövüşmeyi isterler. Halbuki, başka hiç kimse, ölümün acısından nâşî bir daha dünyâya dönmeyi istemiyecektir. Lâkin o şehîd, ârifm ind-i İlâhîdeki derecesini görünce, "Âh keski ben de bir arif olsaydım" diye temennide bulunacaktır. Binâenaleyh, bu dünyâya gelip gitmekteki maksad ve gaye nedir derken, unutmamalı ki, bu büyük ve sonsuz saltanatın sahibi, mâliki, halikı, insanların yara-danı, mürebbîsi, mürşidi, rızkını veren, onu ana rahminde o güzel şekilde tasvir edip, orada da onun rızkını veren, en güzel bir şekilde şekillendirip, göz, kulak ve şâir bütün a'zâlanm yerli yerinde, hem de hiç kusursuz yaratan O olduğu gibi, onu yetiştirebilmek için, anne ve babaların şefkat ve merhamet sebebiyle uykularını ve bütün rahatlarını terk edip, yavrusunun büyümesine çalışmaları ve onların istikballeri için nice müşkülâtlara göğüs germeleri, hep o Allâhü teâlâ'mn verdiği merhametin eseridir. Bir taraftan Cenâb-ı Hak'kın azamet, kuvvet ve kudreti ve uçsuz bucaksız saltanatı göz önüne alınıp düşünülecek olursa, muhakkak, bütün bu varlıkların sahibi olan erham'ür-râhimîn ve Mâlik'ül-mülk olan Hazret-i Allah celle ve âlâya teslim ve inkı-yâddan, emirlerine ve yasaklarına da son derece bağlı olmaktan başka çıkar yol olmadığını elbette ve elbette idrâk edecektir. Bu suretle dünyâda da bahtiyar âhirette de bahtiyar bir kimse olarak, ömrünün sonuna kadar tatlı bir hayat içinde yaşar, ne mutlu bu kişilere!

(Um   ._.„ _.  .
İnsan vücudu nasıl çalışmakla gelişiyorsa, gönüllerin geliş-'    "e tefekkürlerle, düşünmelerle olacağından ve
mesi de, tıbkı böyle
bu yolda çalışıp, irfan sahalarında dolaşan ve muhabbetuUahın lezzetli meyvalarıyla, iç âlemlerini dolduran kimselerle bunlardan mahrum olan zavallıların halleri bir olur mu dersiniz? Birisinin saadeti daimî, ebedî, tam; diğerinin ise saadet yüzü görmeden, fânî dünyâ bataklıkları içerisinde boğuşarak, rahat yüzü bile göremeden giden bir kimse olduğunda hiç şüphe yoktur.
Bazı kimselerin, insanların ne zaman mü'min veya mü'min-i sâdık olabilecekleri suâline karşı Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri: Allahu teâlâ Hazretleri'ni ne zaman candan seversen, o zaman mü'min-i kâmil ve sâdık olursun" diye buyurmuştur. Çünkü kişinin, sevdiğinin sözünden dışarı çıkamıyacağı herkesin malûmudur. O zaman tabiatiyle, Hak'kın rızâsının dışında hiçbir şey yapamaz. Bu suretle hem mü'min-i sâdık, kâmil ve olgun bir kimse olmuş olur, hem de Hak'kın rızâsını kazanan bahtiyarlardan olur.
Fakat soranlar bunun da ne zaman ve ne şekilde olacağını öğrenmek üzere "Allâhü teâlâ ne zaman sevilir?" demişler? Öyle yâ, evet, mü'min-i kâmilin Allâhü teâlâ'yı sevince olacağını öğrendik. Fakat onu sevebilmek için ne lâzım olduğunu öğrenmek pek tabiîdir. Zîrâ sevgi yolları pek çoktur. En kolay, en güzeli ve en emîninin ne olduğunu, insan birdenbire bilemiyece-ğinden, bu soruya lüzum görülmüş, cevaben de, en emîn, en kolay, en güzel ve kısasının da, Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'ni sevmek olduğunu bildirmek üzere "Allah'ın Resulünü sevdiğin vakit" demişlerdir. Zîrâ O'nuh sevgisi sayesinde Hakkın sevgisine nail olacağını ve ancak kendisinin sayesinde Hakkın sevgisinin talibin gönlüne ulaşacağını ve başka suretle bu sevgiyi elde etmek mümkün olamıyacağını beyân edince, o zaman sâil: "Yâ Resûlallah. Allah'ın Resulü ne zaman sevilir?" diye, Resûlullah sevgisini öğrenmek istemişler. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de "O'nun yoluna tabî olduğun ve O'nun gittiği yoldan gittiğin, O'nun ahlakıyla ahlâklandiğın ve bir de sünnet-i seniy-yesine uyduğun zaman, O'nun sünnetini de kendini sevdiğin kadar sevip, O'nun sünneti yolunda canını feda edercesine dikkat ve ihtimam gösterdiğin zaman" diye buyurmuşlardır.
Ma'lûm olduğu üzere sünnetler iki kısımdır. Sünen-i hüdâ
TASAVVUri
MUHABBETULLAH
23
ve sünen-i zevâid gibi. Sünnet-i müekkede ve sünnet-i gayri mü-ekkedeler gibi. Farz-ı ayn ve farz-ı kifâyeler arasındaki fark gibi; fakat hangisi olursa olsun aralarında hiç fark gözetmeden, hemen mümkün oldukça yapmağa çalışmak, elbette ümmetlik vazifesinden başka bir şey değildir. Sonra, O'nun dostlarım himaye edip dost edinmek, düşmanlarını da düşman bilip buğz etmek, o sevginin icâbıdır. Yoksa, sevdiklerini sevmemek veya düşmanlarına karşı müsamahakâr davranmak, hiç bir zaman hakîkî sevgi olamaz. Bu hakîkî sevgi tahakkuk etmeyince de Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri'nin sevgisi kulda tahakkuk etmez. Bu da olmayınca, tabiatiyle îmân da olmaz ve îmândaki kemal, sadâkat, ihlâs da bulunamaz. Her hareket, fiil, hal ve her şey özden ârî, boş sözden başka bir şey olmaz. Ya'nî her şey sözden
ibaret kalır, vesselam.
Hazreti Ebû Bekrin-is Sıddîk (r.a.) Hazretleri'nin "Kim hâlis Allah muhabbetini tadarsa, dünyadan bir şey talebi onu meşgul etmez ve bütün insanlardan uzaklaşır!' sözleri ne kadar yerindedir, çok değerli bir sözdür. O hâlis muhabbet-i ilâhiyeyi tadan kimsenin, artık başka şeylerle meşgul olmasına imkân olur mu? O muhabbet-i ilâhiyenin fevkinde ne tasavvur olunur ki, sevilebilsin veya meşgul olunsun? Bil'akis onu, o canım muhabbetten alıkoyacak herşeyden son derece nefret edip kaçacağı gibi, kendini bu gibi kimselerden, kendisini Hak sübhânehû ve te-âlâ'nın muhabbetinden alıkoymak korkusundan nâşî, herşeyden tevahhuş eder olacağı bedîhîdir. Çünkü bu muhabbet-i ilâhiyenin tadı hiç bir şeye benzemiyeceği gibi, diğer tadlar misâli bitip tükenmez. Onun için, onu elden kaçırmamak için her fedâkârlığı göze alır ve herkesten, bilhassa ağyardan kaçmağı bir borç
bilir.
Hasan Basrî (k.s.) Hazretleri de demiş ki "Rab'bini tanıyan kimse O'nu sever, dünyayı tanıyan kimse de zahîd olur!' Bir insan evvelâ kendini bilir, kendini bilince de Rab'bini bilir kaide-since, Rab'bini bilince de, artık O'nu sevmemek elden gelmez. Bu seviş mecburî bir seviştir. Gözün güzeli gördüğü vakitteki sevmesine de benzemez. Zîrâ o sevme bir müddet sonra zâyî olur. Belki de bundan mes'ûl de olur.
Abdülvâhid bin Zeyd (k.s.) der ki: "Kar üzerinde oturmuş
bir adama rast geldim. Üşümüyor musunuz? diye sordum. Adam bana, "Kendilerini muhabbet-i ilâhiye istilâ etmiş olan kimseler, O'nun ateşi içinde yanan ve zevki içinde mest olanlar hiç üşür mü?" diyordu.
Sırrî-i Sakatî (k.s.) Hazretleri de der ki, yarın kıyamet gününde bütün ümmetler, Peygamberlerinin adıyla çağırılacak; meselâ, yâ Mûsâ, yâ îsâ, yâ ümmet-i Muhammed diyecekler, lâkin Hak sevgisi ve aşkı ile dolmuş kimselere yâ evliyâullah diye nida olunup, kalbleri sürür içinde, emr-i ilâhiyeye icabet edeceklerini beyân buyurmuşlardır. Muhabbet-i İlâhiye ile içleri dolu olan bahtiyarlar, bu yüksek rütbelere mazhar olunca, artık onların başka bir şeye iltifat etmelerine imkân olur mu?
Herem ibn-i Habbân (k.s.) Hazretleri, mü'min kişi Rabbini bilince, onu muhakkak sever ve sevmesiyle beraber ona ikbal ile emirlerine münkâd olur ve yasaklarından da son derece sakınır. Bu sayede muhabbet ve îmânın tadını tadar. Bu tadı bulduktan sonra, artık dünyâya şehvet gözüyle bakmadığı gibi, âhirete bile imtihan gözüyle bakmaz. Çünkü, Cennet ni'metleri ile telezzüz etmek, Hak sevgisiyle meşgul olan bu kıymetli insanlara, Hakkın müşahedesi yanında, hatırlarına bile gelemiyeceğinden, her iki sevgi birden söner. Dünyâdaki yaşayışları da ancak bu müşâhede-i cemâl-i ilâhî içindir. Âhiretteki muradları da tabiî bundan başka bir şey olamaz. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri, bizleri de bu sevgili kullarının hürmetine, sevdiklerine ilhak buyursun, günah ve kusurlarımızı da bunlara bağışlasın, âmîn. Bi'hurmet-i Seyyid'il-mürselîn.
Ba'zı kitablarda görülmüş ki, Cenâb-ı Hak: "Ey kulum ben seni sevdim de halk eyledim. Benim sendeki bu hakkımdan nâşî ve sana sayılmakla bitmiyen nimetlerimi ihsanımdan ötürü sen de beni sev" buyurmuştur. Zâten hayat, işte bu sevgiden ibarettir.
Yahya bin Mu'az (r.a) Hazretleri de: "Muhabbet-i ilâhiye-den bir miskal veya hardal tanesi kadar bir zerrecik bulunması, yetmiş senelik muhabbetten ârî kuru ibâdetten bana daha sevgilidir!' demiştir. Hakikaten ne kadar doğrudur. Amma bu "Mu-habbetsiz ibâdetleri bırakın!' demek değildir. Belki "İbâdetlerinizde bu sevgi ve tadı bulmaya çalışınız!' diye teşviktir. Zîrâ ibâ-
TASAVVUF! AHLÂK IV

detler de bir sevginin mahsûlüdür. Güya insan der ki; "Yâ Rab ben seni seviyorum. Her seven de sevgilisiyle meşgul olup, başkaları ile elbette meşgul olamaz!' Bu da herkesin bildiği bir şeydir. Bundan ötürüdür ki, hak sevgisinin girdiği gönüllerde başka sevgiler bulunamaz vesselam.
Muhabbetin Hâsıl Olmasının Sebepleri
Muhabbet hemen hemen, beş sebeple hasıl olur: Birincisi, evvelâ insan kendini, hayatını, kemâlini, bekâsını ve bunlar için lâzım olan ilim, mal, akraba, taallükât ve sâireyi de sever. Amma asıl sevgi ise, bu hayatı ve bununla kâim olacak bütün esbabı verenin, Allâhü teâlâ Hazretleri olduğunu bilip, ancak onu sevmesidir ve elbette en yerinde olan sevgi de budur.
İkincisi, insan kendine ikram edeni, ihsan edeni, kendini felâketlerden, müzayakalardan kurtaranı da sever. Halbuki, bu ikram ve ihsanlar, kendine yapılan çeşitli yardımlar, netice itibariyle yine Allâhü teâlâ ve tekaddes Hazretleri'nin, gönüllere bahşettiği bir ilhamın mahsûlüdür. Yoksa, kimse servetini boş yere harcamaz, elinden kaçırıp denize atmaz. Bunu böyle bilip, ihsan eden kullara karşı teşekkür etmekle beraber, asıl vazifesi, bunları kendisine sevk eden Allâhü celle ve alâ'ya karşı sevgi ve muhabbeti artırmaktır.
Üçüncüsü, cibilliyet-i insaniye iktizâsı, ihsan sahiplerim de ve âdil kimseleri de sevmektir. Bunların her ne kadar ihsanları kendilerine erişmese bile, herkese karşı iyilik edici ve âdilâne hareketten nâşî sevilmeye lâyıktırlar ve sevilirler. Halbuki Hâlık süb-hânehû ve teâlâ'nın, sayısını bile bilmiye imkân olmayan kullarına ve bütün bitki ve hayvanâta karşı nasıl in'âm, ihsan ve ikramda bulunduğu zerre kadar düşünülecek olsa, asıl sevilmeye lâyık olanın, ancak Allâhü teâlâ Hazretleri olduğu itiraf edilir. Zîrâ sevilen bu iyilik sahipleri de, Allâhü teâlâ'nın onlara verdiği cömertlikten bir nebzeye sahiptir. Asıl eşi bulunmayan cömert, Allâhü teâlâ'dır. Öyle ise ancak onu sev ve her şeyi de ondan
bekle.
DördUncüsü, insan şecaat, kudret, kuvvet sahiplerini de se-
MUHABBETlN HÂSIL OLMASININ SEBEPLER t            25
ver. Lâkin ne kadar cesur ve kuvvet, kudret sahibi varsa hepsi muvakkattir. Bir zaman sonra ellerinde hiç bir şey kalmaz. Amma Cenâb-ı Hak'kın kuvvet ve kudreti namütenahidir. Binâenaleyh, yine sevmeye, sevilmeye ancak ve ancak lâyık olan Allâhü celle ve alâ Hazretleridir. Ondan başka sevgiler hep boştur. Had-di zâtında güzel olan her şeyi sevmek de yine tabiat-i insâ-niyeden ise de, her .güzele o güzelliği verenin ancak yine Hâlık-i Kâinat olan Allâhü teâlâ olduğunu idrak eden, fehm eyleyen bir muvahhid, güzeli sevmekle beraber, asıl o güzelliği bahş eden Allâhü teâlâ ve tekaddes Hazretlerini sevmesi gerektir. Zahir ve bâtın bütün güzellikler de böyledir. Zîrâ bir çok geçmiş büyüklerimiz vardır ki, onların bu gün belki kemikleri bile kalmamıştır. Fakat onların bizlere bıraktıkları güzel sîretler, eserler, numune olan güzel ahlâkları, bunların gönüllerimizde bıraktığı izler sayesindedir ki, onları sevmekten kendimizi alamayız.
Peygamberlerimiz ve bütün sevdiklerimiz de böyle değil midir?
İşte bu ve bunun gibi bütün sevgi sebeblerini kendinde cem eden kimsenin sevgisi tabiî olarak kat kat artacaktır. Meselâ, bir sevdiğiniz var, gayet güzel surette yaratılmış, ahlâkı da pek güzel, cömert mi cömert, ilimde son derece kâmil, mesleğinde mahir ve mütehassıs, vâlideynine karşı da çok şefkat ve merhametli ve edebi olan, bu evlâdın sevgisi, yalnız bu sıfatlardan birini haiz olan evlâda hiç benzer mi? Her ne olursa olsun bu aklımızın erdiği sevme vasıflarının hepsi Allâhü teâlâ'mndır. Çünkü hiç bir varlığın varlığı, kemâli ve bekası, hiçbir zaman kendinden değildir. Bundan kimsenin şüphesi yoktur. Yaratan ve yarattığına kemâl, beka ve şâir nimetler veren, ikram ve ihsan eden, zevalden münezzeh, kudret-i kâmile sahibi, Mâlikü'1-mülk, erhamür-râhimîn, Rezzâk-ü âlem, Lâtîf, Alîm, Habîr, Basîr, Semî olan esmâ-ü hüsnâsıyla kullarına çeşitli tecellîlerde bulunan, celâl ve cemâl sahibi, Hayyü-Kayyûm olan Allâhü teâlâ Hazretleridir. Binâenaleyh, seveceksen onu sev ve her şeyde ona teslim olup, emirlerine razı ol. Saadet ve selâmete ulaşırsın.
İnsan sevdiklerine baktıkça hayran olup, hayretten hayrete düşerken acaba, o sevip bayıldığı güzelliğin, nasıl ve neden ya-
tasavvuf! ahlâk iv
\JU.n/iDBEIll\ ti/İSİL
ratıldığını düşünür mü? O insan ki, toprağın yetiştirdiği envai çeşit gıdaları yer, ondan hasıl olan kanın, ne çeşit makinelerin yaptığı ameliyeler neticesi hasıl olduğu ve ondan da (menî) denilen insan tohumunun ayrılıp, yerinde saklandığı ve zamanı gelince de ana rahminde ne güzel bir yavrunun meydana geldiği ve orada nasıl beslenip yetiştirildiği, muayyen zamanında dünyaya gelişi ve annenin o yavrusuna karşı beslediği muhabbeti ve katlandığı meşakkati, hele sütün beyaz olarak ve çocuğa en faydalı bir şekilde hazırlanıp memelere şevki, tedricî bir şekilde çocuğun büyüyüp akıl ve idrâk sahibi olması, sonra da kendisini yaratanı unutup, ona isyana, inkâra kalkışı, emirlerini ve yasaklarını dinlememesine ne dersiniz? Bilmem. Evet#işte onu bir avuç topraktan böylece halk edip, en güzel bir şekilde tasvîr ettikten sonra, onda görülen ve müşahede olunan âsâr-ı cemâl ve hele gözlere verilen o cazibeye ne denir ki, o toprak parçası bak ne olmuş? Bir anda kâinatı görür, görmekle de kalmaz, ondaki âsâr-ı hilkati sezer; niçin yaratıldığını ve neye yarayacağını idrâk eder. Ufacıktır,fakat kâinata bedeldir. Kâinat onun içine durulmuş, sığdırılmış, hülâsa edilmiş bir zühdedir. İşte o topraktan halk olunan gözün cazibesine kendilerini kaptıranların akıllarına şaşmamak elden gelmez. Bir insanın nakşı görüp de nakkaşı görmemesi, izi görüp de anlamaması, gölgeyi görüp de ağacı görmemesi nasılsa, bu kuvvet-i kudsiyenin sahibi olan ve bunları yokdan bu hale getiren, Zât-ı Ecelli A'lâ'yı bilmemesi ve O'nu canından, malından ve herşeyden daha çok sevmemesi hiç mümkün olur mu? Tabiîdir ki, sevdiğinin sözünü tutmak ve onun gösterdiği yoldan gidip onu hiç unutmadan, gerek dilinden ve gerekse gönlünden zikrine devam etmek, Allah Allah diye anmak, lâ-ilâhe illallah diye, fiilinde ve sıfatında eşsiz ve şerîksiz olduğunu i'lân ederek zikrine devam etmek lâzım gelmez mi? Bundan dolayı sevgiye ancak ve yalnız Allah tebâreke ve teâlâ Hazretleri müstehaktır. Cenâb-ı Hak hepimizin içini dışını o güzel sevgisiyle doldursun ve yolundan ve emirlerine ittibadan ayırmasın, âmîn, yâ Rabb'el-âlemîn.
Bir kimse, Peygamber (s.a.s.) Hazretleri'ni seviyorum deyip de yolunda gitmez ve sünnetine uymazsa, elbette da'vâsında ya-
lancıdır. Dört yâri, yânfEbû Bekir, Ömer, Osman, Ali (na.)'üm Hazretleri de beyle. Bunları da severiz. Hem de görmediğimiz halde. Ancak kulaklarımıza gelen güzel huyları, adaletleri, şecaatleri, ilimleri sebebiyle, velâkin hiç düşünmez miyiz ki, bunlar ki ilim, kuvvet, adalet, şecaat sahipleridirler; fakat hiç birisi kendilerinin değil, yalnız ve yalnız bu hasletleri onlara veren hep Allâhü teâlâ Hazretleri'dir. Şimdi Hazreti Alî(k.v.)yi Allah'ın ars-lanı diye sevmek, fakat onun yolunu bırakmak ve O'nun sevdiği ve O'nu seven Allâhü teâlâ Hazretleri'ni bırakıp da "Ben Alî'yi severim" demek, ne kadar doğru olabilir? Ben Allah'ı seviyorum derse, ona inanmak mümkün değildir. Çünkü onun yolunda değildirler. Belki de her birisi bir İslâm düşmanıdır. Allâhü teâlâ cümlemizi bâtıl îtikâdlardan ve gafletlerden muhafaza buyursun, âmîn...
Sevginin küllisi, hepsi toptan Allâhü teâlâ'ya tahsîs edilmedikçe, yine Allâhü teâlâ tam ma'nâsıyla sevilmiş olmaz. Zîrâ kuvvetli bir su, müteaddit ırmaklara ayrıldığı takdirde nasıl zayıflarsa, muhabbet de böyledir. Onun için Cenâb-ı Ömer (r.a.) Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri'ne "Ben seni her şeyden çok seviyorum, yalnız canım müstesna" deyince, Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, "Yâ Ömer, canından da fazla sevmedikçe îmânın kâmil olmaz" demişlerdi. O zaman Hazreti Ömer (r.a.) hemen, canımdan da çok seviyorum deyivermişti. Cevaben "İşte şimdi îmânın tamam oldu" buyurulması ne kadar üzerinde durulacak bir ders-i ibrettir.
Gözün görmek suretiyle mahbûbundan aldığı lezzeti, kulağın da hoşuna giden sesleri dinlemekle aldığı hazzı, burnun da güzel kokuları koklamakdan duyduğu zevki, ağzın beğendiği güzel ve çeşitli gıdalardan, bal, kaymak, baklava ve sâireden aldığı lezzeti, ellerin de tutmak ve temas suretiyle aldıkları lezzetler olduğu gibi, Cenâb-ı Hak, bir de gönüllere sevme hassasını vermiştir ki, bunun da aldığı hazlar ve lezzetler diğer havas ¦ ile alınan zevk ve lezzetlere benzemez. Çünkü havas ile alınan lezzetler bedene mütealliktir. Bedenin ihtiyarlamasiyle veya ölümüyle hepsi sona erer. Artık tad diye bir şey kalmaz. Fakat gönüldeki sevgi bir nûr-u ilâhîdir. "Elbette o Rabbinden bir hidâ-
TASAVVUF! AHLAK l V
yet üzeredir." (4/12) âyet-i celîlesinde beyim olunduğu veçhile, ba'zan akıl ve ba'zan iç gözü, basîret, nûr-u îmân, yakîn gibi isimlerle de yâd etmişlerse de hep aynı mânâdadır. İnsan, işte bu gönül veya akıl ve nûr-ü basîret sayesinde diğer hayvanlardan ayrılmaktadır ve bununla ma'rifet-i ilâhiye hasıl olur. Binâenaleyh, gönüllerinde nûr-u îmân olmıyan ve ömürlerini gafletlerle geçirip, ancak dünyâ hayatı için uğraşıp sonra da eli boş ve bir şeyden habersiz, ilâhi hükmün ifadesiyle hayvanlar misâli, belki de onlardan da aşağı olarak âhirete göçenlere ne demek lâzım!
Allahü celle ve alâ Hazretleri, insanı eşref-i mahlûkât yaratmışken, ma'rifetullah ve muhabbetullahdan mahrum gitmek kadar bedbahtlık tasavvur olunamaz. Fânî lezzetlerin bile zayiatından insan üzülür, telâfisine, çâreler arar da, lezzetlerin en mükemmeli ve en üstünü ve ebedîsi olan, ma'rifetullah ve mu-habbetullahın lezzetinden haberdar olmamak ne acıdır. Bu da ancak gönülle olacağına göre, onu ıslah etmemek ve onu kötü huylardan ve ayıplardan temiz tutmamak kadar cahillik olur mu? dersiniz. Halbuki "Hayat ancak âhiret hayatıdır.'Y4//3> buyu-rulmuştur. Gönüller de nazargâh-i ilâhîdir. Cenâb-ı Hak'kın kulunun en çok gözlediği yeri gönlüdür. Orada muhabbet-i ilâhî-yeden başka bir şey görmek istemez. Kula lâyık olan da, gönlünü muhafaza edip, oraya muhabbetullahtan başka bir şey sokmamağa çalışmaktır. Zâten muhabbetullah bir ateşdir ki, gönülde başka bir muhabbete yer bırakmaz. Yakar mahveder. Binâenaleyh, gönüldeki bu lezzet, ilim ve ma'rifet sebebiyle hasıl olur. Gözde görmek, kulakta işitmekle olduğu gibi. Çünkü ilim, Allahü celle ve alâ'nın rubûbiyyet sıfatlarından olup, kemâlâtın da müntehâsıdır. Her ilmin bir lezzeti vardır. Meselâ tıb ilminde, bir derde yeni bir ilâç bulan doktorun o sıradaki duyduğu lezzet, diğer bir meslek sahibinin bir şeyi keşfinden ötürü aldığı lezzetler, hep ayrı ayrıdır. İlmin lezzeti, ilmin şerefi kadardır. İlmin
(4/12) Zümer 22. (4/13) Buhârî.
şerefi ise, malûm olan şeyin şerefi miktarıdır. Sarf ve nahiv, mantık ve şâir ilimlerin şerefiyle, Allahü teâlâ'yı sıfatlarını, meleklerini, semâvât ve arzdaki mevcudatı ve meleklerini bilmekle olan lezzet hiç bir olur mu?
İşte bu sebeblerden, Allahü teâlâ Hazretleri, kulunun gönlünü de, kendisini bilmek ve onu sevmek lezzetlerine müsteîd olarak, hassaten yaratmıştır. Binâenaleyh, her lezzetin hem fevkinde ve hem de ebedî olan bu lezzeti tatmadan, bu dünyadan ayrılmak gafleti kadar gaflet olur mu, dersiniz? Âhirette ve Cen-net'teki müşahede ve lezzetler kulunun buradaki kazancına bağlıdır. "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır" dedikleri de işte budur. Burada bu lezzetleri tatmak kabiliyet ve isti'dâdını hazırlamayanların, âhirette de umdukları ellerine geçmiyecektir. Onun için, kalb dediğimiz bu gönül âlemine çok dikkat edip, onu mâsivâ girdabından, pisliklerden korumak ve ilm ü irfan, muhabbetullah ve muhabbet-i Kur'ân ve muhabbet-i Resûlullah ile ve ibâdât, tâât, oruç, namaz ve bahusus ferâizden sonraki nafile ibâdetlere de son derece ehemmiyet vererek, gece, gündüz zikrullah ve tefekkürle içini, dışını ziynetlendirmek gerektir.
Hacı Bayram Velî'nin halîfelerinden olan bir zâtın, aşağıya yazmayı münasip gördüğüm manzumesi çok dikkate şayandır.
Pâk eyle gönül çeşmesini, tâ durulunca.. Dik tut gözünü, gönlün gönlüne göz olunca.
İnkârı kov, dil destisini ol çeşmeye tuttur. Ol âb-ı safa bahş ola, tâ bu desti dolunca.
Çün Hak seni derbân, derhânesi etti.
Dur kapıda gayrı koma, tâ anı anda bulunca.
Sen çık aradan, hanesini ver sahibine. Bî şek gelür, Allah adına sen savulunca.
Evvel koma kim, sonra çıkarmak güc olur güc. Şeytan çerisi, hâne-i kalbe konulunca.
30
"Cenâb-ı Hak seni, gönül evine bekçi kıldı. Sakın sen o eve Hak'dan gayrı bir şey sokma" diyor. Zîrâ düşman bir kere girdiği yerden hiç bir zaman kolaylıkla çıkmaz, bunu herkes pek iyi bilir. Halbuki, bu gözle görülmiyen, tâ ezelî düşmanımız olan şeytan ve yardımcılarının gönülden çıkarılması kadar zor bir şey var mıdır? Onun için, hasta olup ta, doktor, doktor gezip çâre aramaktansa, hasta olmamağa çalışmak ve sıhhat kaidelerine riâyet etmek lâzımdır. En doğrusu, düşmanı çıkaracağım diye uğ-raşmaktansa, onu oraya sokmamak gerektir. Düşman, nefs-i em-mâre ve onun sıfatlarıdır. Kibir, ucüb, riya, hırs, hased, gazab, kin, tecessüs, gıybet, nemime ve emsali şeylerdir.
Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim. Mir'ât-i Muhammed'den, Allah görünür dâim.
Beyti ne kadar açık ve vecizdir. Bu âlem Hak'kı görmeğe bir ayna olduğu gibi Peygamber (s.a.s.) Efendimizin aynası ise, en güzel bir aynadır. Hak'kı görmek, onu bilmek ve sevmek is-tiyenlerin baş vuracakları yegâne kapıdır. Efendimiz (s.a.s.) Haz-retleri'ne tam ittiba ile, onun sünnetlerine sarılıp, buyruklarından dışarı çıkmamak lâzımdır. Bu âlem nasıl bir ayna ise Resû-lullah'ın bir hadîs-i şerifinin delâletince, "Mü'min, mü'minin aynasıdır." Birbirlerinin kusur ve kabahatlerini görmek ve bilmekte çok müsamahalı olmaları gerekir.
Lokman Hakîm'e (k.s.) "Sen bu edebi kimden öğrendin? diye sormuşlar da, cevaben, edebsizden öğrendiğini bildirmiş-dir. Çünkü Cenâb-ı Hak'kıri verdiği nur sTyesinde, fenalıkların ne kötü şey olduğunu idrâk ile, kendisinin de o fenalığa düşmemesi için gayret edeceği tabiîdir. (4/14)
(4/14) lhyâ'ül-Ulûm, cilt 4.
Muhabbetin îcâbı
Muhabbet bir nûr-u ilâhîdir ki, hidâyet ışığı ve ruhların rahatı, îmânın sırrı, amellerin hakikati ve iç safası demişlerdir. Ba'zı muhakkikin (rh.a)'in buyurdukları veçhile, hakîkat-i muhabbet, haddi kabil olmayan bir emr-i vicdanîdir. Onu tarif mümkün değildir. Meselâ, koku almayan, tad bilmiyen kimselere kokuları anlatmak ve tadları izaha çalışmak, körlere renklerden bahs etmek nasıl mümkün değilse, muhabbetin de izahı böyledir demişlerdir. Muhabbet hakkında söylenen bir çok sözler, hep onun meyveleri, makamları, halleridir. Onlardan ba'zılarını teberrü-ken kayd Sdelim...
Muhabbet, kişi sevdiğinin huzurunda olduğu veya olmadığı zaman, onun bütün arzularına tam ma'nâsıyla muvafakat etmektir. Halbuki, asıl muhabbetin ma'nâsı bu değil, belki bu, muhabbetin îcâb ve iktizâsıdır.
Yine demişlerdir ki: "Bunu herkes idrâk edemez, ancak_o kimse ki, dostunun zikriyle kendi vücûdunu ifna edip kendisini, kendinden almış ola!' "Yanı, Leylâ ile Mecnûn misâlidir. Kişi ,sevdiğine_bütün Varını verse, onu az görüp, "Bir şey yapamadnrr diye utanır. Dostu tarafından verilen en ufak bir ikramı bile gö -" "zunüe çokTniyütür. Az ve ufak kabahatlerini çok görüp, tâati çok da olsa, onu az görmesidir.
İşte bir diğeri de: "Tâatle çok meşgul olup, muhalif hareketlerden son derece sakınmaktır!' Bu" söz Sehl ibn-i Abdullah • (k.s.) Hazretlerinindir.
Bir diğeri ise: "jen_cümle varını sevdiğin kimseyejıibje^gdip, .-bağışlayıp, artık senden sana bir şeyJkalmamaktırTBundan mtı-rad, sfen kendi irâdeni, azmini, evkâtını, ef'âlini, nefsini, malını sevdiğin kimsenin mülkü edip, onun rızâsını istemek, umurunu ona tefvîz edip, verdiğinden gayri, kendin için bir şey almamaktır. Aldığında da onun rızâsı için almaktır. Demişler ki, böyle muhabbet ancak ashâb-ı kirâm'da eörül-jnüştür.
İir diğer tarif; "Sevdiğinden gayri her şeyi kalbten mahv
etmektir" Kalbden çıkarmak ta, başkasını düşünmemek ve sevmemektir. Hem kendi nefsini çok hakîr ve küçük görüp, "Benim gibi ednâ ve hakîr kimse O'nu sevmeye lâyık değildir" diyerek, lâyık olmak için gayret göstermesidir. Bu şekilde her velî, kendi makamına ve haline göre bir şeyler söylemek istemişlerse de, hakikatlere ulaşmayan kimseler, tabiî olarak bunların sözlerinden bir şey anlayamazlar. Muhib olan kimse sevdiğinden gayrisine bakmamak ve sevdiğine de, heybeten ta'zîm ve saygı, havf ve haşyetten nâşî bakmamaktır ki, muhabbet-i aşkın kalbi ve vücûdu istiylâsı, kaplaması hakkıyla ola ki, ol canibe nazar ede-
miyesin. (4/15)
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri'nin Haris ibn-i Muhâ-sebî'den işittim diye nakil buyurdukları bir tarifte ise; "Muhabbet, bir şeye bütün varlığınla, gücünle, kuvvet ve kudretinle meyi etmektir. Sonra da, o sevdiğini kendi nefsin, zevcen, malın ve her şey üzerine ihtiyar ve tercih etmektir. Sonra da, gizli ve aşikâr, her yerde ve her zaman ona muvafakat etmektir. Daha sonra, onun muhabbetinde kendi taksirini bilmektir!' demişlerdir. Çünkü bizim gibi fânî ve âciz bir insanın, Hâhk-ı kâinat Allahü teâlâ Hazretleri'ni sevmek ne haddine; eğer O, sevgiyi vermemiş olsaydı, mümkün olur muydu?
Hem de sevgi ve muhabbet öyle bir şeydir ki, onda sahibi dostunu görmedikçe rahat olmaz.
Ve o sarhoşluk ki, müşahede zamanında hasıl olur. Onu anlamak hiç te mümkün değildir.
Yine demişlerdir ki, "Mahbûbunun talebinde kalbin seferi, onun zikrinde dilin durmayıp, muttasıl, aleddevam zikretmesi iktizâ eder!' Zîrâ, insan sevdiği şeyi çok anar. Onu hiç bir zaman dilinden bırakmaz. İnsan nefsine her hangi bir cihetten bir menfaat ve lezzet hasıl olsa, onun muhabbetinde mecbur olur. Halbuki, biz müslümanlan, küfür, şirk, isyan gibi felâketlerden kurtarıp, en iyi ve güzel ahlâklarla süsleyen ve yine bizlere saâdet-i
(4/15) Mevâhib-ü Ledünniye, cilt 2, sayfa 123, 124.
dünya ve âhireti öğretip, selâmete eriştiren ve Hak'ka yapılması gereken ibâdetleri lâyıkıyla öğreten, âhir zaman Peygamberini ve ashabını sevmemek elden gelir mi? Yine bizlere ehl-i sünnet akîdesi üzere Allâh-u celle ve alâ'yı tanıtan ve bildiren Muham-med Mustafa (s.a.s.) Hazretleri'ni sevmek elbette üzerimize vâ-cib olur. Çünkü nimetlerin en büyüğüne bizi kavuşturan O'dur. Bu nimet de, İslâm nimetidir, değil mi? Bu nimetlere hep O'nun sayesinde nail olduğumuzdan, O'nun muhabbetini, evlât, mal ve mülk ve herşey üzerine tercih vâcib olur. Buhârî-i şerîfde de zikr olunduğu gibi "Sizden biriniz, kâmil mü'min olamaz, tâ ki ben ona, ebeveyninden ve çocuklarından daha sevgili olmadıkça" buyrulmuştur. Hazreti Enes İbn-i Mâlik (r.a.) den olan rivayette "Bütün insanlardan" ibaresi de vardır. Bir rivayette de (ehlinden ve malından) diye vârid olmuştur. Bunların hepsi bize, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri'nin ne veçhile sevilmesi gerektiğini bildirmekte ve bu sevgi insanda belirmedikçe, kâmil ve olgun bir müslüman olunamayacağını göstermektedir. Bu sevginin tahakkuku ise, ancak O'nun sünen-i seniyyesine kavlen ve fi'len uymak ve O'na, hürmet ve saygı ile beraber çok çok salâtü selâmlar getirmek, istemediği bütün günah ve çirkin şeylerden, bidatlerden uzak kalmakla olacağı, ehl-i insafa malûmdur. Hem de dostun sevgisi ve zikri kalbe dolunca, başka hiç bir şey ona bedel olmaz ki, onunla eğlensin. Hele Hak'kın zikrine devam etmezlerse, hayatlarını tehlikeye uğratırlar. Onun için her lezzet ve şehveti terk edip, zikirleriyle, tefekkür ve mürâkabeleriyle meşgul olurlar. Vecde ve aşka gelip, hal galebesiyle feryâd-ü figân edip ağlarlar ve sızlanırlar. Bu sebeble muhabbet, zikrin devamını müstelzimdir.
Muhabbet alâmetlerinden biri daha vardır ki, o da, musî-betlere sabredip, onun muhabbetiyle teselli bulmaktır. Zîrâ muhib olan kimse, muhabbetin verdiği lezzet sayesinde musibetin şiddetini unutur. Ve safây-ı muhabbetle onu def'eyler. "İşte şu üç şey bize muhabbetin nasıl olacağını pek güzel bir şekilde öğretmektedir: Evvelâ, hiitiinjin7;lf;ri mahhıîhunıın 7Jjkridİr, başka J                    lrrVnrinşsnn, Hâimâ O'nu yâd eder durur. Susun-_,
ca da (Tmı djjgiiniir, tefekkür Ofoun_itâjatinden bir an bile çıkmaz!'
işi gücü O'na itâ'attir.
Hâris-i Muhâsebî (k.s.) buyururlar ki: "Muhabbetin bir alâmeti de, mahbûbunu sevdiğini isbat için dostunu devam üzere zikr eyleye, zikrinden hiç kesilmeye, usanmaya ve yorulmaya!' Hükemâmn da ittifakı vardır ki, "Kişi bir şeyi sevse onun zikrini çok eder".
Sevgi alâmetlerinden biri de, Resulü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerinin zikri ânında, tâ'zim, hürmet, saygı, huzu' ve huşu' ile O'nu anmaktır. Nitekim, ,ashâb-ı kiram rıdvânullahi aleyhim ecmaîn Hazerâtı, Resûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hazretleri'nin zikri geçtikçe huzu' ve meskenet izhar edip ağlarlardı. Tabiîn ve selef-i sâlihîn de hep bu hal üzere idiler. Bizlere de yakışan, O'nun zikri olduğu zaman huşu', hürmet ve saygı gösterilmesini hal edinmektir.
Eyyûbü's-Sahtiyânî, Muhammed ibn-i Ca'fer ve Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.) Hazerâtı ve daha niceleri, Efendimizin zikirleri geçtikçe o kadar çok ağlarlardı ki, göz yaşlan tükenirdi. Zü-herî (r.a.)'m yanında Fahr-i kâinat (s.a.v.) zikr olunsa, kendine bir hal gelirdi ki, ne sen onu tanıyabilirsin ne de o seni tanırdı. Safvân ibn-i Selîm (r.a.) müteabbidîn ve müteheccidînden idi. Amma ki, Resûlüllah (s.a.s.) Efendimizin zikrine dayanamaz ve o kadar ağlardı ki, ehl-i meclis dağılır, o hâlâ ağlardı.
Katâde (r.a) de bir hadîs işittiği zaman, feryâd-ü figan ile
ağlar, kendini zabd edemezdi.
Sevgi alâmetlerinden biri de, Fahr-i âlem (s.a.s.) Efendimizin likasına fazla iştiyaktır. Çünkü her muhabbet sahibi sevdiğine kavuşmağa müştaktır. Yoksa sevgisi hakîkî sevgi değildir. Zî-râ "Sevgiliye karşı şevkle muhabbet gerekir" demişlerdir.
Hâlid ibn-i Mihrân (k.s.) buyurmuşlar ki, "Babam her ne zaman yatağına girse, Peygamber (s.a.s.) Efendimizi ve sahâbe-i kiram Hazretleri'ni şevkinden o kadar çok zikr ederlerdi ki, "Yâ Rab benim ruhumu kabz etmekte ta'cîl eyle" der, tâ uyku galebe edinceye kadar böyle söylerdi!' Bu onun, onlara karşı olan sevgi, aşk ve muhabbetinin alâmetlerindendir.
Bilâl-i Habeşî (r.a.) vefat ederken, hâtûnu hüznünden ağlıyor ve feryâd ediyordu. Bilâl (r.a) Hazretleri buyurdular ki, "Yarın sevgilim, dostum, canım Muhammed Mustafâ (s.a.s.) Hazretle-
rine ve onun ashâbı'na kavuşacağım, merak etme, ağlama, hattâ benim sevindiğim gibi sen de sevin."
Resûlüllah (s.a.s.) Hazretleri'ne muhabbet alâmetlerinden biri de, O'na Hâlık-ı zü'1-celâl'in gönderdiği, kitabımız Kur'ân-ı kerîmi sevmektir.
"Bir kişide, muhabbetullah var mıdır, yok mudur? Bilmek isterseniz, Kur'âna olan muhabbetine bakmak kâfidir" demişler ki bu da şübhesiz onun okuyucularına ve okutanlara karşı gösterilen muhabbetle ve alâkayla belli olur. İşte bizim Kur'ân okumak ve öğrenmek isteyen talebelerimizle, diğer mekteblerde okuyan talebelere bakmak kâfîdir. Hele kollejlerdeküerin konfor ve bakımlanyla, bir de bunların Kur'ân okudukları yerlere ve yiyib giydiklerine ve yatakhanelerine bakacak olursanız, dînimize karşı ne kadar lâkayd kaldığımız meydana çıkar. Sonra bunlar okuma devresini bitirip te, bir imam veya müezzin oldukları vakitte de, bunlara verilen paye meydanda. Bu zavallıların maddî bilgiler^ noksan diye hiç kıymet verilmez. Hemen herkes tarafından incitilir durur. Halbuki, bunları inciten ve kendisini bilgin sayan veya servetine güvenen kimselerin bilgileri ve servetleri, Kur'ân-ı kerîm'in yanında bir zerre bile olamaz. Bunu idrâk edemiyen zavallı kimseye, haydi bir Kur'ân oku da dinleyelim deseniz, okuyamaz. Okumak istese de ağzına yüzüne bulaştırır. Okuyanlar da pek mahdud bahtiyar kimselerdir. Öyle olduğu halde yine utanmak bilmez ve gayret edip öğrenmez. Çünkü muhabbeti o kadardır vesselam. Ona ancak dünyâ bilgisi, dünyâ serveti ve makamı lâzım, sanki öldükten sonra âhiret âleminde o bilgilerle Cennet'e gidecek. Bu günün istikbâli peşinde koşan gençliği, hep böyle maksatlarla birer me'mur olup, istikballerini emniyet altına alıyorlar. Onun için bütün gayretleri bu yolda; bu sebebden pek çoğu ne abdest, ne namaz, ne oruç, zekât, hac gibi İslâm erkânının farzlarını, vâciblerini, sünnetlerini bilirler ve ne de amelleri vardır. Onun içindir ki, Kur'ân-ı Kerîm'e karşı ne hürmetleri ve ne de onun hizmetkârlarına karşı saygıları vardır. Hem de o Kur'ân kurslarına karşı olan saygısızlıkları... Hiç düşünmezler mi ki, bunlar da bu milletin yavruları, Kur'ân'a karşı °lan muhabbetlerinden dolayı katlandıkları meşakkatlere, taham-
ı ıı\
51
müllerine bakıp ta içlerinden bir acıma da gelmez mi? Onlar için bir yardım istense, çeşitli bahaneler bularak yardımdan kaçtıkları gibi, başkalarını da engellemeğe çalışırlar. Vay müslüman vay. Velhasıl, müslümanın kıymeti, derecesi, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'a karşı olan saygı ve sevgisine bağlıdır. Hemen Cenâb-ı Hak cümlemize ve çocuklarımıza, kitabımız olan, Kur'ân-ı kerîm'in, sevgi, saygı ve hürmetini, Habîbi hürmetine ihsan buyursun, âmîn, bi-hürmet-i Seyyid'il-mürselîn.
Osman ibn-i Affân (r.a.) Hazretleri buyururlar ki, "Eğer bizim kalbimiz pâk olsaydı, herkes Kur'ân okumaktan doymazdı". Muhib olan kimse mahbûbunun kelâmından nasıl doyar ki,
nihayet matlûbu O'dur.
Fahr-i Âlem (s.a.s.) Hazretleri, bir gün ibn-i Mes'ûd Haz-retleri'ne "Yâ Abdullah Kur'ân oku, dinleyelim" buyurdular. İbn-i Mes'ûd (r.a.) Hazretleri de. "Yâ Resûlallah Kur'ân size nazil oldu, onu ben size nasıl okuyabilirim?" dediyse de, ya'nî siz Kurana cümleden alemsiniz, ben onu size nasıl okuyayım? demek istedi. Resulü Ekrem (s.a.s) Efendimiz de, "Ben gayriden, ya'ni başkasından işitmeyi haz ederim" buyurdular. Bunun üzerine İbn-Mes'ûd (r.a.) Hazretleri, Sûre-i Nisâ'nın evvelinden başlayıp, 41'inci âyete kadar okudu. Buraya gelince, Efendimiz (s.a.s.) "Yeter Abdullah" buyurdular. O zaman İbn-i Mes'ûd (r.a.) Hazretleri başını kaldırıp bakınca gördü ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.s.)'in mübarek gözlerinden yaşlar akmaktadır. Bu hakî kat İmâm-ı Buharı (rh.a.) Hazretleri'nin rivayetidir.
Bir kimse, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ı can kulağıyla dinlerse, muhakkak tesir edip, gözlerinden yaşlar döküleceğini söylemişlerdir. Hattâ hıristiyan âlimleri bile, nazil olan Kur'ân âyetlerini işittikleri vakit, Hak'kı bildiklerinden ötürü gözlerinden yaşlar akıttıkları çok görülmüştür. Kâdî (r.a.) "Bu sebepten, tevazu', ilim, amel ve şehevâttan uzak kalmak kâfirde dahî olsa, memdûhdur"
buyurmuştur.
Abdullah ibn-i Ömer (r.anhümâ), Kur'ân-ı kerîm tilâvet ederken, bazı âyet-i ilâhiyenin şiddetine dayanamayıp, ağlamaktan bayılıp düşerdi ve birkaç gün evinden çıkamazdı. Ashâb-ı kiram kendilerini hasta sanıp ziyaretine gelirler, geçmiş olsun diyeret teselli ederlerdi. Ashâb-ı kiram, bazan toplandıkları zaman, Eb'
Mûsâ (r.a.) aralarında bulunursa, ona "Yâ Mûsâ, bize Rabbi-mizi zikret" diye ricada bulunurlar, o mübarek de okumağa başlar; Ashâb-ı kiram Hazretleri de huzû' ve huşu' içinde dinlerlerdi. Halbuki, bu ehl-i Kur'ân ve sahâbe-i güzîn (nanhüm) Haze-râtı, Cennet'le müjdelenmiş bu zevât-ı kiramda, dünyâ bilgileri ve zenginlikleri de yoktu. Belki zengin olanları pek azdı. Fakai Kur'ân-ı azîmü'ş-şâna olan hürmet, saygı ve ta'zîmleri son derecede idi. Bu sebebten onlar hakkında "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir" buyurulmuştur. Onların yolunu kendilerine örnek edenlerin hidâyete ulaşacakları bildirilmekle, şerefleri kadar kıymetleri de o kadar yücelecektir. Eğer bunlar bu gün bizim aramızda olsalardı, korkarım ki onlara da, hangi fakülte mezunusunuz; diplomanız var mıdır? diyecekler miydi acaba? Zîrâ bu gün geçer akça budur.