MÜCÂHEDE VE MÜCÂHEDE-İ NEFİS
Biz, büyük imamlarımıza müctehid deriz. Sebebi ise, onlar ahkâm-ı Kur'âniyyeden ve ehâdîs-i nebeviyyeden hükümler çıkarmakla, çok uğraşırlar. Bir çok âyetleri, hadîsleri ve hâdiseleri, ince ince tetkîk ede ede nihayet bir hükme varırlar, bir karara bağlarlar. Bu kadar uğraşmalarına mukabil, velev ki o hüküm ve kararda isabet olmasa dahî, Cenâb-ı Hak onlara, bu uğraşmalarına ve tetkiklerine mukabil yine sevap ihsan eder. Kasıtlı bir surette ehl-i sünnet akidesinin dışına çıkmamak şartıyla, bu ihsan ve sevablara nail olurlar. Yoksa, bâtıl mezheb sa-hibleri, bu hükme dâhil değildirler. Çalışmalar Hak yolunda oldukça, muhakkak me'cûr olurlar. Cenâb-ı Hak celle ve alâ Hazretleri de, adetâ şu dünyâyı bir mücâdele meydanı olarak yaratmış olacak ki, bilmediğimiz zamanlar müstesna, fakat tarihin kaydetmeğe başladığı devirdenberi insanların ömürleri, hemen hemen mücâdele ile geçmektedir. Bunu, kitaplarımızdan ve tarihlerden öğreniyoruz.
Hiç şüphe yoktur ki, bu mücâdele ve mücâhedede, aklımızın ermediği nice bin hikmetler vardır. En basiti, mücâhede olmasaydı, bu günkü gördüğümüz terakkiyâtın hiç biri olmazdı. İnsanları bü çalışmalara sevkeden en büyük âmil, insandaki üstünlük arzusunun meydana getirdiği, mücâhede ve mücâdele gayretinin bir neticesi ve bir semeresidir. Bunun için İslâm'ın ednâ, evsat ve a'lâ olmak üzere üç mertebesi vardır. İlk mertebesi ki (Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah) diyen her müslümanın, bu kelime ile İslâm'a girmiş olmasıdır. İkinci ve orta mer-tebesidir ki, İslâm'a giren müslümanın İslâm ahkâmına uyması ve amel etmesidir. İşte burada her müslüman ameline göre ayrılır, yânî derece ve sevap itibariyle lâyık olduğu yeri alır. Üçüncüsü, en a'lâ mertebesidir ki, o da cihaddır. Müslüman olduktan sonra, Allah aşkı, İslâm aşkı, îmân aşkı, Peygamber aşkı için, diğer insanların da bu îmân ve İslâm nimetlerinden faydalanması için muharebeye, mücâhedeye, döğüşe, üstün bir vaziyette
hazır olması, İslâm'ın en yüksek makamı, en a'lâ makamı olarak gösterilmektedir. Binâenaleyh, bu makama ibâdetle ulaşmak mümkün olamıyacağından, bu makama ancak efdal-i ümmet olan mücâhidlerin nail olabileceği bildirilmiştir ki, ne kadar doğrudur. Esnây-ı mücâhedede şehîd olan o bahtiyarlara (ölü) bile demememizi, Cenâb-ı Hak bizlere tavsiye buyurmakla, onların kıymetlerinin, derecelerinin, makamlarının ne kadar ulvî olduğunu pek açıkça izhar buyurmuş oluyorlar.
Aynı zamanda, bizleri de bu mücâhede ve mücâdeleye ve döğüşe hazır olmamızı, hem de öyle gelişi güzel değil de, düşmanlardan her zaman, her nevî harb usûllerinde ve malzemelerinde yeni yeni îcâdlar bularak, dâima ve dâima üstün vaziyette olmamızı, bir çok âyât-i Kur'âniyede ve bahusus sûre-i Enfâl'in 60. âyetinde ne kadar açık olarak zikretmektedir. Hem de onları, korkutur derecede, yâni korkularından bizimle harbe cesaret bile edemiyecek derecede bir üstünlük!..
Mezkûr âyetin meali şöyledir:
"Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihâd için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki.bu-nunla (bu hazırlanma ile) Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınız (olanları) ve bunlardan başka sizin bilemeyip de Allah'ın bildiği diğerlerini korkutasıniz. Allah yolunda ne harcarsanız (ecri) size eksiksiz ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız."
Geri Kalışımız
Biz herşeye, zâten kimbilir ne zamandan beri kulaklarımızı tıkamış, gözlerimizi de yummuş bir vaziyette, rahata, zevke, sa-fâya dalmış, sanki bunlar bize söylenmiyormuş gibi gaflet içinde, Ashâb-ı Kehf misâli bir uykuya dalmışız. Bir de gözümüzü açıp bakıyoruz ki, heyhat, artık onlara yetişmek imkânı nerelerde?. Adamlar yerden başka göklere, ay ve yıldızlara kadar gidebilecek kudreti elde etmişler. Bu durumda bizler de, onlara yetişeceğiz diye, körü körüne hemen her şeylerini taklid ile, sanki onlar gibi giyinip kuşanırsak, onlara benzersek, biz de acaba aya gidecek, atomlar yapacak, onları belki de geçecek miyiz?
diye, aklımıza bir şeyler mi geliyor ki, onların âdât ve an'anele-rini böylece taklîde yelteniyoruz ve gözlerimizi, hemen garba doğru dikmiş bulunuyoruz. Dinimizin, en güzel ve üstün olan emirlerini bırakıp, mini etek ve her türlü günah ve fuhuş, işret, rüşvet, zina, kumar, sinema, tiyatro, barlar, gazinolar vesaire gibi, İslâmiyetten önceleri bile mezmûm olan, hele evlâd öldürme devrinde bile,yâ*nî koyu câhiliyyet zamanlarında bile, birkaç kabîle-de dahî nâdir görülebilen bu hâdiseler, bugün memleketimizde bütün fecâatiyle hükmünü icra etmekte ve birçok genç kız ve kadınlarımız çocuk doğurmamak için adetâ yarış halindedirler. İster gülün, ister ağlayın hâlimize.
Cephede düşmanı yenmek, denize dökmek, esîr etmek, bunlar kolay şeyler. Elbette yenecek, esîr edeceksin. Fakat senin ezanını sana okutturmadıkları vakit, Kur'ânların toplattırıldığı zaman, çarşafın yırtılıp da, mini etekli kızların karşısında otururken, gazetelerde Peygamberinin resimlerini, Ehl-i Beyt ve ezvâc-ı tâhirât validelerimizin resimleriyle bizlere teşhir ederlerken, bunun mânâsını anlayamayız; her türlü rezalet yerlerinin ve içkilerin alenî ve serbest oluşu ve çocuklarımızın dinlerini güzelce öğrenmeden, kendi dinlerine karşı saygısızlık, hattâ hakaret ederlerken, sen ve ben, bunlara hep seyirci kaldığımızı ve bunun akıbetini hiç düşünmediğimizi, nasıl karşılarsın bilemem? Acaba, o kovup yendiğimiz veya esîr ettiğimiz düşman, bunları bize yapabilir miydi? Biz hâlâ uyumakta devam edelim.
Yine Masonlar
Şu mason denilen adamların kimler olduğunu hâlâ ve hâlâ öğreneceğimiz yok. İşte bunlar, asıl maskeli kâfirlerdir. Kendileri müslüman adı altında, kâfirlerin yapamıyacağım yaparlar. Bir' taraftan da propagandalarına devam ederler. En birinci silâhları, elde ettikleri câhil hocalardır. İşte bu hocalar bizi uyuttular. Aman bunu yapmayın, müslümana yakışmaz, aman bunu da yapmayın, kâfir olursunuz diye, çeşitli iftiralarla, müslü-manlan aldatıp, dinlerinden ve hakîkî din adamlarından soğuttular ve aralarını açtılar. Bunun neticesi de, medreseleri kapat-
MUCAJİEUE VE MUCAHEDE-I NEFİS
tırdılar. Artık ne din öğrenimi ve ne de öğrencisi kaldı. Buna göre sen durumu hesap eyle. Avrupaya tahsile giden çocuklarımızdan bazıları müslümanlığı oradan öğrenip geldiklerini, bazılarının da, büsbütün dinden, îmândan çıkarak, kimi mason, kimi de ko-münist,kimisi de anarşist olarak çeşitli, fakat hepsi de müslü-manlığa zararlı, muzır, hem de çok muzır olarak döndükleri gibi, bazan da filan kişi müslümanlığı bırakmış, hıristiyan olmuş, hem de katolik papazı olmuş diye duyuyoruz. Evet bu adam, müslümanlıktan çıkmakla (mürted) olmuştur. Katli de vâcibdir. Fakat o, adı müslüman olmasına rağmen Yahûdî emellerine hizmet eden masondan daha az zararlıdır. Çünkü kendini saklamıyor, ben buyum diyor. Sen de ona göre tedbirini alırsın. Lâkin o mason, ben de sendenim der, camiye girer, namaz da kılar, el açıp duâ da eder, icâbında kürsüye çıkıp va'z dahî eder. Aman kardeşim! Bunların hiç birisi seni aldatmasın. Mason olduğunu bildiğin kimse, başını secdeden kaldırmasa dahî kıymeti yoktur. Bunu iyi bil ve herkese de iyice bildir. Belki çok merhametli ve cömert te olabilir, bir çok hayırlara çok da yardımlar edebilirler. Amma hepsi, kuşu yakalıyabilmek için birer tuzak ve maskeden başka bir şey değildir.
İsraf ve Tasarruf
Bu günkü mücâdedenin en mühimmi, nefsiyle mücâhede edebilmektir. Şöyle ki, her zaman harplerdeki muvaffakiyetler, paraya ve iktisâden üstünlüğe dayanır. Başkalarının eline bakan milletler, harblerde ne. dereceye kadar muvaffak olabilirler? Pek kestirilemez. Onun için bizlere düşen en mühim vazîfe, iktisâda son derece sahib ve üstün olmamız ve ona göre hareket etmemiz lâzımdır. Evvelâ hiç bir ecnebî malına, gerek giyim ve gerek yeme ve içme ve gerekse kullanılacak ev, mutfak takımlarına ve kumaşlara tenezzül etmeyip, evlerimize sokmamağa dikkat ve riâyet etmek üzere el ve gönül birliği yapmamız şarttır. Meselâ, | bugün herkesin kulandığı, kol ve ev saatleri vardır. En aşağısı 200 lira olduğuna göre en azından 15-20 milyon saate ihtiyaç var- J dır. Şöyle ortalama bir hesap yapalım: 20.000.000 X 200 liradan = 4.000.000.000 yânî 4 milyar lira eder. Bizim bu kadar parayı
asgarî olarak, ufacık bir İsviçre milletine kaptırmamıza ne dersiniz? Binâenaleyh, bunu kendimiz yapmadıkça, almamamız gerekir. Olur mu? diyeceksiniz. Otomobil ve uçaklar da öyle değil mi? Pekiyi, bizim onlardan eksik tarafımız neremizdir? Bizim hepimizin her gün içtiğimiz sigara parası ile, evlerimizde, gerek yemede ve gerekse giymede yapılan israfların tutarlarını, iktisâda riâyet ettiğimiz takdirde, en az ortalama senede biner lira ta-rarruf etsĞk, 20 milyonu binle çarpınca, çıkacak rakam 20 milyar olduğunu görünce elbette şaşıracaksınız ki, bu küçümsene-miyecek bir tasarruf olsa gerekir. Bir de gayret edip kazançları-mızından da senede hiç olmazsa üç, dört bin lirayı da ayırarak, bu rakama ilâve edebilsek, o zaman 20 milyon insanın üçer bin lira tasarrufu neticesinde, tam 60 milyar liralık bir tasarrufa sahip oluruz ki, bizim için on sene gibi kısa bir zamanda, memleket en büyük ve en modern fabrikalarla dolar. Göklerimiz tayyarelerle güneşi kapatır, denizlerde gemilerimizden sular görünmez hele gelmez mi dersiniz? Ki, bu pek asgarî bir rakamdır. Halbuki, bu gün sinema, tiyatro, gazino, bar, hattâ lokantalar ve her çeşit fuzûlî meşrubat ve bunların yerine bir de bin lira, şarap, konyak ve saire gibi içkilerle, sigara paralarını hesap etsek, kim bilir ne muazzam bir yekûn hasıl olacaktır. O zaman artık hacı efendi 200 dolar alıp hacca gidiyor diye kimse ağzını bile açamaz.
Şimdi böyle bir iktisâdı tasarrufa gitmek istediğimiz için, zavallı hacı efendinin ömrü boyunca biriktirdiği bir hac parasını, ona çok görüyor ve bunu, gidip Araplara vereceğine, bize ver de tayyare alalım, gemi alalım, şunu bunu alalım, diye boşu boşuna konuşmakla vakit kaybediyoruz.
Bostân'ül-Ârifîn sahibi Semerkand'lı zât-ı muhterem der ki: "Borçlu olan kimsenin yağlı yemek yemesi ve aydınlık yakması caiz değildir!' Yânî, bir idare lâmbası yakmak suretiyle, son derece iktisat yaparak bir an evvel borcundan kurtulması lâzımdır. Çünkü, borç insanı zelîl eder. Mü'mine de hiç bir vakit zillet yakışmaz. Açlıktan ölmek, zelîl yaşamaktan çok daha hayırlıdır.
Bugün, milletler arasında en geri kalanı da biziz. Binâena-
vurı
leyh, en çok iktisâda riâyet etmeğe mecburuz. Lüks ve israftan olduğu kadar, zarurî masraflarımızdan bile keserek, bir an evvel hem borçlardan kurtulmak, hem de bir daha kimsenin ne parasına,ne de sanatına muhtaç olmıyacak derecede fabrikalara sahip olmalıyız. Diğer müslüman memleketlerindeki, müslüman kardeşlerimizin de imdadına yetişip, onları da, Avrupalıların, ec-nebîlerin iktisadî esaretinden kurtarmalıyız. Esîr ve zelîl değil, hür ve azîz olarak dünyâda yaşamanın yoluna gitmemizin lâzım olduğunu artık kim inkâr edebilir? Fakat, bunun yegâne çâresi de, ne kadar iktisat yaparsan yap, ipin ucu masonların elinde oldukça, ne esaretten ne de borçtan kurtulabiliriz. Onun için, ne yapıp yapıp bu memleketten masonları ebediyyen kov, çıkar ve bir daha sokma ki, bütün ocakları sönsün. Sen bunu yapmazsan veya yapamazsan, iyi bil ki, onlar senin ocağını söndürecek, senin evinde, onlar çubuklarını yakacaklar. Nasıl ki, kara sinekleri ve sivri sinekleri öldürmezsek, onların bizleri, mikropları taşımak suretiyle öldüreceklerinden şüphemiz yoktur.
İşte cihad denilen ve her müslümana borç olan bu vazifenin, en evvel nefislerimizde tatbikiyle diğer kimselere örnek olmamız ve Peygamber (s.a.s.) Efendimizin ve ashâb-ı kiram (r.a.) Hazretlerinin hayatlarını kendimize rehber ve örnek etmemizin lüzumunu duymamız lâzımdır. Bu ise nefs-ü hevâya uymakla, kat'iyyen olmaz. Bu sebeptendir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ Hazretleri bizlere nefs-ü hevâmıza uymamamızı tavsiye etmektedir. Bundan dolayı çok, hem de pek çok fedâkârlık lâzımdır. Bugün Amerika'da Mormon denilen Hıristiyan bir mezhep vardır ki, bunlar içki içmedikleri gibi, çay ve kahve emsali, keyfî meşrubatı da içmezler. Bununla beraber kazançlarının her sene yüzde onunu kiliselerine teberru etmek kararını almışlardır. Ayrıca Cumartesi günleri de öyle yemeği yemedikleri gibi, bunun parasını da, yine kiliseye verirler. Biz bunu duyunca, müslümanların artık nasıl çalışmalarının lâzım olduğunu, sizlerin yüksek takdirlerinize bırakmayı daha uygun gördük.
Bize gelince, barlarda yapılan israflar yürekler acısıdır. Hele biraz da zengin olunca, tam manâsıyla bir şımarıklık başlıyor. Bir israf yarışıdır gidiyor. Zaten oralarda israf diye bir mefhum
yoktur. Ancak birbirlerine üstünlük taslamak ve bir gösteriş budalalığı vardır. Böyle olunca da, memleket kalkınması mümkün olur mu? Tabiî biz de düşmanlara iktisâden esîr olmaktan kurtulamayız. Bunun tek sebebi, bu nevî israflardır. Atalarımız: "İşten artmaz, dişten artar" demişler ki, pek meşhur bir ata sözüdür. Amma çok değerlidir. Biz on milyon âîle reîsi, senelik tasarruflarından birkaç bin lira ayırabilseler, bir de, her günkü sigara ve eğlence masraflarını buna ekleseler, hattâ yemeklerimizi de, biraz daha basit ve ucuz şeylerle tedârik edip, öğünlerimizi de azaltmak suretiyle de, tasarruf edebilsek, emîn olunuz ki, on seneye kalmaz dünyanın en güçlü devleti hâline geliriz.
Bir de maazallah, düğünlerdeki, hem günah hem de fuzûlî masraflarımız vardır ki, bunlarda da, içki gibi, sinema ve gazinolarda zâyî olan paralarımız gibi, senede yüz milyarları aşmakta olduğu görülünce, insanın gayri ihtiyarî delice bağırası geliyor. Bu kadar fakirlik ve zaruret içinde kıvranan bir millet, bunları nasıl yapabilir diye şaşmamak mümkün değildir. Bu gün 15 milyon insanın sigara içtiğini, bunun da ortalama günde üç liraya mal olduğunu kabul etsek, hergün 45 milyon liramızın duman olup havaya gittiğini görürüz. Beş milyon insan da içki içmek suretiyle, en azından günde on lira harcasa, günlük zayiatımız elli milyon liradır. Bu arada, sağlığımızın ve kıymetli zamanlarımızın kaybı da ayrı bir derttir ki, telâfisi mümkün değildir. Bu iki kalem israfın bir günlük bilançosu yüz milyon olursa, on günlüğü, bir milyar, bir seneliği 36.5 milyar edeceği meydandadır. Bu yekûn yalnız sigara ve içkinin israfı olduğuna göre, bunlara bir de, ev ve eşyalardaki lüks yüzünden yapılagelen israfları da katacak olursak, muhakkak ki, yüz milyarların üstüne çıkan bir rakama daha rastlarız ki, bütün bunlar bizlere hiç mi hiç yakışmaz, hem ayıp, hem günahdır. Eğer kurtulmak istiyorsak, öyle kâfirleri, dinsizleri, Avrupalıları körü körüne taklit değil, belki onları geride bırakacak bir azimle, bir gayretle, hem de dînine, milletine, vatanına, tam bir sadâkatle çalışmak ve mümkün olduğu kadar israftan kaçınmak lâzımdır.
Cemâat, rahmet olduğu gibi, aynı zamanda cemaatta bereket te vardır. Kanâat ise, tükenmez bir hazinedir. Peygamber (s.a.s.)
IV
Efendimiz Hazretlerinin, "Ziynetin terki îmândandır" buyurmaları ne kadar büyük ve hikmetli bir sözdür. Ziynete ve süse müb-telâ olanlar, gerek kendilerine ve gerekse cemiyetlerine karşı ne kadar zararlı olduklarını bilmem anlayabilirler mi? Şüphesiz nefs ü hevâlarına aldandıklarından ötürü, gözleri görmez ve kulakları duymaz. Gönülleri ise, çoktan ölmüş olduğundan, kendilerinden bir şey beklenemez vesselam.. Kanâatin nasıl tükenmez bir hazîne olduğunu anlamak için, şu yukarıda verilen hesapları bir gözden geçirmek kâfidir. Sonra Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretleri, her sözü bir kere söylerken, bu (Ziynetin terki îmândandır) sözünü üç defa tekrarlamışlardır. Hiç şüphe yoktur ki, bunda da derin mânâlar vardır. Bahusus, kaybolan zamanlar, vakitler, ne kadar acınacak bir şeydir. Herşeyin telâfisi, az veya çok mümkündür de, geçen ve boşa giden zamanlan bir daha ele geçirmenin mümkün olmadığını herkes pek iyi bilir de, o kahvehanelerde, gazinolarda ve şâir yerlerde boşa geçen zamanlara acımak ve onları değerlendirmek için, aklımızı bile yormak istemeyiz. Bilir misiniz, bu ne kadar acı bir şeydir?
İşte hakîkî îmân sahipleri, hem paralarını boş, faydasız, günahı mucip yerlere harcamazlar, hem de, en kıymetli olan zamanlarını da boşu boşuna öldürmezler. Yarınki kıyamet gününde bunun mes'ûliyyetinden korkarlar. îmân ve inançdan mahrum kimseler ise, böyle bir mes'ûliyyet gününe inanmadıkları için, her fırsatta, her istediklerini yapmaktan korkmaz ve kaçınmazlar. Binâenaleyh, bu gibi mes'ûliyyet korkusu kendilerinde ol-mıyan insanlardan dâima korkulur. Memlekete de en büyük zararlar bunlardan gelir. Çünkü bunların, yicdan diye dillerine doladıkları şey, süslü bir lâftan ibarettir. Ne aslı vardır, ne de astarı -Zîrâ îmânsızın vicdanı, olsa olsa küfür ve zulmet içerisinde yüzen firavunların, nemrudlarm, şeddatların vicdanlarından başka bir şey olamaz. Allâhü Celle ve alâ Hazretleri, cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i, fazl ü keremiyle ve lûtfu inâyetiy-le, hıfz ü himayesinde dâim eylesin, âmîn. Bi-hürmeti seyyid'il-mürselîn v'el-hamdü-lillâhi Rab'bil âlemîn. Ve sallellahü alâ sey-yidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
Şu Japonların, eski âdet ve an'anelerine bağlı ve her nevî
israftan ârî sâde bir hayat sürüşlerine bakmak ve bugün onların, dünyâya meydan okuyacak kadar servet ve sanayie mâlik olduklarım görüp imrenmemek mümkün müdür? Fakat dîni hiç bir suretle, hiç bir şeye feda etmemek şartıyla..
"İnsanın her istediğini yemesi ve giymesi, israftandır" emrine bilmem ne dersiniz?
Tasarrufların Şirket Kurularak Değerlendirilmesi
Burada da hatıra gelir ki, bu günkü zenginlerin bir çok han, apartman, dükkan ve evleri vardır. Bunların kiralarını alırlar. Evet haddi zâtında haklarıdır. Bir şey denemez. Fakat bunları, şöyle bir hesaba vurursak, ne muazzam bir meblağ meydana çıkar. Pek bilmem amma, acaba böyle bir kiraya verilen haa, dükkân ve saire, memlekette bir milyon kadar varsa ve herbiri de yüzbin lira olsa, işte size yüz milyarlık bir tasarruf daha, hiç şüphe yok ki kimsenin hakkında gözümüz yoktur. Fakat ihtiyaç ânında, şahsî menfaatlerin, âmme menfaatlerine feda edilmesi, müslüman-lığın ulvî gayelerinden biri olsa gerektir. Bu hususta, Azîz Mah-mûd Hüdâî (k.s.) Hazretlerinin, cihâdın fezâili hakkındaki lüzumlu malumatı ileride geleceğinden, burada tekrarını münâ-sib görmedik. Halbuki, bu gelirlerle geçimini te'min etmek, çok yanlış ve hatalı bir düşüncedir. Böyle emlâk gelirleriyle yaşamak, insanı hem tembelliğe, hem de israfa alıştırır ki, neticede çocukların lâyıkı veçhile yetişmesine ve, bir iş veya ticâretle yetişmelerine büyük engeller teşkil etmektedir. Benim görüp bildiğim hâtıralarımdan birisi, Bursa'da kaplıcalar semtinde kocaman bir hamama ufacık bir esnaf olan bir zatın sahip olduğunu gördüm. Kendisine, bu hamamı nasıl alabildiğini sorduğumda -malûm, oraları çok kıymetlidir- şöyle cevap aldım:
"Merhum babaları ölünce, çocukları bunun gibi bir çok emlâke sahip oldular. Çalışmayı da bıraktılar. Hazırları satıp yemeye başladılar. Hazır paranın ve işsizliğin neticesi, kumara da alıştılar. Az zamanda ellerindeki mülkleri, ucuz pahalı demeden satmaya başladılar. İşte şu gördüğünüz ada ki,
bir kaç hamamı üzerinde toplamıştır. Hepsini sattılar. Bu hamam da bize kısmetmiş. Lâkin, bu paralar, ne çocuklara ne de cemiyyete bir faydası olmadan, heba olup gitti" dedi.
İşte paralarını, hayırlı şirketler kurarak, millet ve memleket faydasına harcamamanın sonu budur. Böyle yapsaydı, kendisine de, evlâtlarına da, memlekete de büyük faydaları olacağında hiç şüphemiz yoktur. Hergün görüyoruz ki, Almanya'ya ve diğer memleketlere, ne kadar insan gidip, çalışıyorlar. Eğer bütün servet sahipleri paralarını sanâyî sahalarına yatırsalar; bugün, hâriç memleketlere giden işçi kardeşlerimiz, kendi yurdunda rahatça iş bulur, elin memleketlerinde iş aramaktan kurtulur, rahat ve huzur içinde yaşardı. İşte umrimf menfaatler dâima göz önünde tutulacak olursa, ne kadar güzel ve faydalı olur.
İkinci bir derdimiz de, yetişen münevver tabakamızın gözlerinin, hemen siyâset ve bilhassa memuriyette oluşu da çok hatalı bir gidişimizdir. Memuriyete göz dikmek, çalışma çabasından korkan, korkak insanların, istikballerini en kolay tarafından emniyet altına almak hevesinden ileri gelmektedir. Bu tutum ancak âcizlerin işidir... Çünkü bir memur ne de olsa, ancak kendine ve ailesi efradına bakabilir. Halbuki, bir tüccar, bir fabrikatör, hem çok kazanır, hem de bir çok kimselerin maişetlerini teminde vasıta olur. Hangisinin daha iyi olduğunun takdirini size bırakırım.
Gelelim sadedimiz olan mücahedeye; şehftlik nasıl ki yalnız harp meydanında düşman kurşunuyla veya silahıyla katlo-lunan olmayıp, suda boğulan, ateşde yanan, duvar altında kalan, veba veya kolera hastalığından ve saire gibi yedi sekiz nevî şehîllik olduğu gibi, mücâhede de, şehftlik gibi sekiz nevidir. Meşhur olanı, hududlarımızm dışındaki küffârla mücâhede etmek nasıl farz ise, bu husustaki Kur'ân âyetleriyle, Cenâb-ı Hak, feyyâz-ı mutlak Hazretleri, mücâhedelere bizleri teşvik etmekte ve mukabilinde büyük mükâfatlar va'd buyurmaktadır. Hayâtın, hürriyetin, saadet ve selâmetin, bu mücâhedelerin arkasın-\ daki muvaffakiyetlere bağlı olduğu bildirilmekte ve "Cennet'in kılıçların gölgesi altında olduğu" Habîb-i Ekrem fs.a.s.) Efen-
dimiz tarafından ayrıca bizlere duyurulmaktadır.
Bunun için, dâima hazırlıklı ve hattâ, düşmanları korkutacak derecede hazırlanmamızı, Kur'ân-ı mübîn bizlere, sûre-i Tev-be'de pek açık ve aşikâr bir şekilde duyurmakta iken, bizim hâlâ gaflete düşüp, rahatımızın esîri olarak, mücâhededen soğumamız veya kaçmamız veya ehemmiyet vermeyişimiz ve bu yüzden lâyıkı veçhile hazırlanmayışımızın, affolunmaz, büyük, hem de pek büyük bir kabahat olduğunu unutmamak gerektir. Hele bugünün harblerindeki teknik usûlleri bilmemek ve öğrenmemek, düşmanlardan üstün duruma geçmemek, harb malzemelerini yabancılardan satın almak zihniyetini terketmemek, ne kadar acı ve yanlıştır. Halbuki, bunların en güzellerini ve en iyisini, en üstününü, bizim yapmamızı dînimiz bize emrederken, bak nasıl gaflete düşmüşüz. Bütün gücümüzü zevk ve rahatımıza vakfederek, bunların hiç birini yapamaz hale gelmişiz. Topu, tankı, tayyareyi ve bunların malzemelerini, hattâ benzinini, mazotunu ve sâiresini düşmandan alıp ta, muharebe yapacağız. Ne yazık ki, bugün kendi karnımızı doyuracak buğdayı bile dışarıdan tedârik ettiğimizi görüyoruz da, bu ne haldir diye ağlamamız lâzım gelirken, biz hâlâ ve hâlâ kendi sevdalarımızın peşinde ve yaşamanın, gülüp oynamanın yolundayız. Ne kadar acı desek azdır. Baksanıza, bizim hacı efendinin bir gazası kırk hacca bedel. Acaba bu ne demektir? Efendi, şu demektir ki, kırk hac sevabı var bir gazada. Şimdi bu, gaza için uğraşmanın ne kadar lüzumlu olduğunu bizlere açıkça anlatmıyor mu? Öyle ise hani nerede tayyare fabrikalarımız, nerede tank tezgâhlarımız, hani nerede o cihad aşkı? Bak bak, şu komünistlerin kandırdığı çocuklarımıza, sapık inançlarına karşı gelen sağcı, dindar çocuklarımızı, kardeşlerimizi nasıl öldürüyorlar, nasıl amaçlarına erişmek için kıyametler koparıyorlar? Yalanlar, iftiralarla birlikte, devlet ve kanun dinlemeden ve korkmadan, hergün bir şeyler yapıyorlar. Boykotlar, işgaller îcâd ediyorlar, çocukları mekteble-rine sokmuyorlar. Hattâ hocalarını tehdit ediyorlar, dövüyor ve öldürüyorlar da, bizler hep karşıdan seyirlerine bakıyoruz. Bu anarşiyi önlemek için ne paralarımıza kıyabiliyoruz, ne de canımıza. Elbette o zaman ne hüriyet kalır, ne de, dîn ve îmân. İşte
2U4
TASAVVUFI AHLAK 1V
bolşevik memleketlerdeki müslümanların hali! İbret almak lazımsa, bir bakış kâfî değil midir?
Azîz ve muhterem kardeş, mezarlıklara bakmak yeter de artar bile. Onlar da bizler gibi kuvvet, kudret, saltanat, mal, mülk, servet sahipleri değil miydiler? Nasıl bırakıp da gittiler. Şimdi hiç sesleri bile çıkmıyor, çıkamıyor. Amma lisân-i hâl ile bize nasî-hat ediyorlar. Sanki, "Biz aldandık, siz bizim halimizden ibret alın. Biz uyuduk, çalışmadık, birbirimizle boğuştuk, birleşme-dik, haset, kin, kibir bizi mahvetti, dünyâya daldık, âhireti unuttuk, düşmanların oyuncağı, olduk. Sizler bîri bizim hâlimizden ibret alın" diyorlar.
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı azîmü'ş-şânda, küffâra yardımcı olmayın, destekçi ve zahîr olmayın buyurduğu halde, biz mason olduk. Bununla güya "Dünyamızı temin edeceğiz" derken, kâfirlere yardımcı olarak, onların çıkarlarına çalıştık. Dün, memlekete düşman sokmamak için aç kaldık, çıplak kaldık, milyonlarca şehid verdik. Fakat azm ettik, sebat ettik. Ecdadımız, hayatı ölümde bulurdu, ölmeyi erkeklik, şehâdeti ni'met bilirdi, gö -zünü kırpmadan vatan uğrunda ölüme atılırdı. Peki biz ne yaptık? Bugün bizler, düşmanlara kapılan açtık, onların bütün ananelerini aldık, benimsedik, onlarla dost olduk. Her hâlimizi onlara benzettik. Onların yaptıkları bütün çirkin ve günah işleri alarak, daha âlâsını yapmaktan kaçınmadık. Tesettürü kaldırdık, yerine mini eteği giydik, kaç ve göçü kaldırdık. Ayıp, günah demeden hep beraber oynadık. Hattâ deniz kıyıları ayrı bir âlem oldu. Hey müslümanlık hey, acaba neredesin? Merhum Mehmed Akif in dediği gibi, "gâlibâ göklerdesin" Herkes tutturmuş, "Sen benim içime bak" Evet efendim,çok iyidir, o kadar çok merhametlidir ki, tarif edemem. Ah ne yazık,ne yazık ki, müslümanlıktan haberi yok, îmân yok, amel yok, yalnız bol bol lâf var. Şimdi bu hal ile nasıl cihâd edebiliriz? Cihâd ancak îmânla olur. Bak, küffâr bile, emeline nail olabilmek için nasıl çalışıyor ve nasıl dövüşüyor.
İşte 1333 yılının Çanakkalesi... İngiliz, Amerikan, İtalyan, Fransız, Yunan,bu dört büyük devletin dev donanmalarıyla, 32'lik toplarıyla o Çanakkale denilen mübarek yurdu dövüyorlar. Bir
saat gibi az bir zamanda 60.000 mermi atarak, o yerleri pamuk yığını haline getiriyorlar, hiç bir canlının bile yaşamasına imkân bırakmadıkları halde, o îmânlı Mehmetçiğin süngüsü, onlara yetip artıyordu. Toplarının satvetinden bir adım bile ilerlemek imkânını bulamayınca 250.000 ölü bırakarak, çekilip gittiler.
İşte bu bir avuç kahraman, her türlü teknikten mahrum, fakat göğsündeki îmân kuvvetiyle, "şehit olamadım" diye ağlıyor, yurdunun topraklarına düşman ayağım bastırmak istemiyor ve onun için de şehit olmayı canına minnet biliyor, bu sebepten ağlıyordu. Bir. taraftan böyle Çanakkale gibi mühim bir yerden düşmanın yurda girmesini önlerken, diğer taraftan da, Romanya, Galiçya, Kafkasya hudutlarında, bir yandan Filistin cephesinde, tam dört sene çarpışıldı. Fakat neticeyi maal'esef alamadık. Bazı sebeplerden dolayı -ki tarih onları elbette bir gün yazacaktır- harbi kaybettik. Mağlup olduk. Boğazları da açtık. Düşman ordusu da, donanması da, İstanbul'a geldi. Bu yetmedi, Yunanı Anadolu'ya musallat ettiler. (Plânlı bir şekilde.) O da mağlûp ve perişan, defolup gitti. Fakat bizde de hiç bir hayır kalmadı. Sonra işte bildiğimiz ve gördüğümüz haller başımıza geldi. Artık Avrupa modalı, mini etekli kızlarla karşı karşıya dans balo ve her çeşit rezalet serbest oldu. Müslümanlık ancak câmî-lerde, ihtiyarlara münhasır kaldı. Sözde Yunanı kovduk, kovduk amma, hâlimize yerdekiler de ağlar, göktekiler de. Müslümanlığımıza bin şahit lâzım. Zina, kumar, içki, faiz hepsi var. Emânet, istikâmet, itaat, diyanet ise ancak dillerde.. Ramazân-ı Şe-rîfte bile açıkça sokaklarda, Hıristiyanların bile evvelce utanıp yapmadıklarını, bugün bizler serbestçe yapmaktan utanmıyor ve çekinmiyoruz. Yavaş yavaş baştan örtüyü, ayaktan çorabı çıkardıktan sonra da, haya denilen, o nimet-i uzmâ da elden çıkmış bulunuyor. Tabiîdir ki, hayanın olmadığı yerde îmânın da bulu-namıyacağı aşikârdır. Bundan sonra ne desek, hep kendimizi aldatmış oluruz. İşte mini etek, işte dans, işte balo, işte deniz banyoları, bunların hangisi müslümana yakışır? söyle bakalım..
Bu haller, îmânın yokluğuna veya çok ağır bir şekilde hasta olduğuna alâmet değil midir? Bir ağaç ki artık meyva vermiyor, yâ kurumuştur veya kurumaya yüz tutmuştur. Kesilmekten
başka işe yaramaz. O zaman sen bunların birine razı olmak mec-buriyetindesin. Bu da, cihâdı terk etmenin cezası olarak bize kâ-fîdir. Amma, âhiretteki mes'üliyetini acaba nasıl ödeyebiliriz? Bu sebeptendir ki, cihâd, yani düşmanla dövüşmek nasıl farz ise, memleketimizin içinde bulunan, gerek Hıristiyan ve gerekse dinsiz,ahlâksiz, itikatsız kimselerle mücâhede edip, ilmî bir şekilde onları kötülüklerden ve mazarratlarından menederek, ıslahları için ne lazımsa, öylece çalışmak ta farzdır. Meselâ, memleketimizde alevî denilen zümreyi, ne kadar ihmal etmişiz. Bunları daha küçük ve körpe yaşlarında, yatılı mekteplere alıp okutmak, dînini, dünyâsını iyi bir şekilde öğretmek ve bunlara, vakt-i saadette müellefe-i kulübe verilen yardımlar gibi, yardımlarla dînimize ısındırıp bağlamak mümkün iken, hiç alâkadar olunmamış, onlar da oldukları gibi kalmışlardır. Halbuki, bir çok kimsesiz Hıristiyanlardan bile vaktiyle ne güzel istifâdeler edilmiştir. Bugün bizler, kendi evlâtlarımızı da, ihmal etmiş bulunuyoruz. Onlar, hemen dünyâ istikbalini te'min etsin de, ne olursa olsun gibi, düşünmekten daha büyük cahillik olmaz. Onun için cihâdın ikinci kısmı, bu gibi dinlerini bilmiyen, dinsiz ve îtikad-sızlarla mücâhede etmektir. Küffâr ile mücâhedeyi terk ne kadar günah ise, bunlarla mücâdeleyi terk daha büyük günahtır vesselam.
Müslümanlığın gayesi vahdettedir. Bu dînsizlerin de gayeleri, müslümanları bölük bölük parçalamak ve onların kuvvetlerini zayıflatmak, bu suretle de, kendi emelleri olan dinsizliklerini, rahatça yapabilmektir. İşte bu oyuna gelen müslümanlar, hâlâ uyanmaz ve toplanmazlarsa, milletine, dînine karşı en büyük düşmanlığı, kendi elleriyle yapmış olacaklarını bilmelidirler. Nurculuk, süleymancılık, ışıkçılık, mücâdele birliği ve saire gibi ekollerde hep müslüman yavruları, ayrı ayrı, birbirine zıt fikirlere saplanmışlar; asıl düşmanlarını bir tarafa bırakıp, birbirleriyle çekişmeye, didişmeye koyulmuşlardır ki, insanın müs-lümanlık bu mudur? diyeceği geliyor. Hani, müslümanlık bir vü-cud gibi, bir bina gibi olacaktı? Evet parçalar çok olabilir, lâkin hepsinin gayesi aynı olur, bir dîne hizmet ederler ve biribirleri-ne yardımcı olurlar. El, ayak, göz kulak da ayrıdırlar amma, hepsi
de o vücûdun hizmetindedirler. Keza, binalarda da, taş, tuğla, demir, ağaç, kum, kireç, hep ayrı ayrı şeylerdir fakat, hepsi de o binanın meydana gelmesine hizmet ederler. Devlet teşkilâtları da, öyle değil mi? Bir çok teşkilât, gerek askerî ve gerek mülkî, hep aynı gayeye hizet ederler de, iki müslüman grubu bir araya getirmek, birleştirmek adetâ mümkün olmaz. Bu ne hal, bu ne benlik, bu ne kibir, gurur? Biz bu memleketi parçalamak için mi yaratıldık, diye insan düşünceye varıyor, çok yazık bizlere! Cenâb-ı Hak bizleri af ve mağfiret buyursun da, İslâm'a hizmet eden hakîkî müslüman kullarından eylesin, âmîn...
Cihâdın üçüncü kısmı ise, insanları Hak'ka davet ve onların kitab-ı ilâhiyye ile amellerini ve sünnet-i seniyyeye i t ti baları m temine, sa'y ve gayret göstermektir. Tabiî bu da, hem ilme muhtaç, hem de ilmiyle amele vabestedir. Çünkü bilgisi olmıyan veya bildiği ile amel etmeyen insanların, bunda muvaffak olmaları mümkün değildir. Burada aklımıza gelen bir hikâye mevzuu-muza uygundur:
Büyük âlimler yetiştirmekle ma'rûf, Buhârâ'nın Belh şehrinin, âlim şeyhlerinden biri vefat etmiş, Belde halkı, bu zatın yerini dolduracak mertebede birini bulamayınca, onun yetişkin ve olgun gördükleri bir talebesine, şeyhinin yerine vazîfeye başlamasını teklif etmişlerse de, bu efendi, onlardan bir sene izin istemiş. Halk da, kabul etmiş. Sene dolunca, sözünü ve vadini ona hatırlatmışlar. Lâkin o efendi bir sene daha izin isterim demiş. Halk yine kabul etmiş. İki sene tamam olunca, derse başlamış. Halk da pek memnun olmuşlar. Demişler ki, niçin iki senedir bizi bu güzel derslerinizden mahrum ettiniz? Efendi der ki, "Ben iki senedir kendimi tecrübe ediyordum. Hayvanlar, kuşlar, benden kaçıyorlardı. Şimdi ise artık kaçmaz oldular. Benden korkmaz oldular. Bana emindirler. Anladım ki artık dersimin vakti geldi..."
İşte insanlar bu hale gelmedikçe, yaptıkları va'z ve nasîhat-lar, taşlara atılan top gibi geri gelir ve lâkin, kemale ulaşınca, yaptıkları nasîhatlar, insanların kulaklarında küpe gibi kalır. Çamura atılan taş ve topların oraya saplandığı gibi.. Bu sebebden-
dir ki, insanları Hak'ka da'vet edici olan zevât-i muhteremler, hemen öyle, edebiyat, Arapça, Farsça vesâir lisanları ve onların her türlü inceliklerini bilmekle veya gayet güzel, fasîh, belîğ bir şekilde konuşmakla bu işlerin hallolamıyacağını bilmelidirler.
Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin, mahdumlarıyla olan şu hâdiseleri, konumuzu pek güzel aydınlatır. Efendi Hazretlerinin mahdum-u âlîleri yüksek tahsilini bitirdikten sonra, muhterem babalarının izinleriyle, onun cemâatine yaptığı, bir vâ'z ve nasihatin dinleyenler üzerinde hiç bir te'sir hasıl etmediğini görünce, çok üzülmüş. Çünkü cemâatâdetâ gaflet uykusuna dalmışlar. Bu arada babaları, Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretleri gelip, kürsüye çıkmışlar ve pek basit bir ev halini, gecikme sebebi olarak anlatırken, cemâat adetâ birbirlerinin üzerine yıkılmışlar, feryâd-ü figanlar, cezbeler, inlemeler almış yürümüş, ortalık alt üst olmuş. Genç çocuk, bu hali görünce hayretlere düşmüş, eve dönünce, babasından bunun hikmetini sormuş. O da, "Oğlum sen de benim gibi 25 sene Bağdat çöllerinde ve harabelerinde dolaşıp, nefsinle mücâhede etseydin, elbette ki, sen de semeresini görürdün" buyurmuşlardır. Bu suretle de, dördüncü mücâhede kapısı açılmış oluyor.
Mücâhedenin dördüncüsü ise, nefsiyle miicâhededir ki, bu da, yüksek İslâm ahlâklanyla ahlâklanmak ve bütün kötü, mez-mûm, fena, çirkin ne kadar huylar varsa, onların hepsini terk etmek için mücâhede etmektir. Bununla beraber, umûr-u dîniy-yesini de güzelce öğrenip, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin hal ve hareketlerini (siyer) ve gazalarını, en muteber tarih kitaplarından okuyup, kendi hal ve hareketlerini de, onun sünen-i Seniy-yesine uydurmaya çalışmak ve ahkâm-ı şer'iyyesiyle amel etmek üzere nefsini zorlamaktır. Bu hususta elinden geldiği kadar mücâhede etmek ve bu yolda, dîn büyüklerinin yardımından faydalanmak, onların sohbetlerine devam etmek, nasihatlerinden istifâde etmek suretiyle nefsine hâkim olmaya çalışmak ta farzdır. Bahusus anne ve babasının haklarına riâyetle beraber, hanımı ve çocuklarını da, islâmî kaidelere uygun bir şekilde terbiye ve tedris ettirip, cemiyyet-i İslâmiyyeye yararlı bir nesil bırak-
maya çalışmak ta, vazifelerimizin başında gelir. İnsan kendisi her ne kadar iyi olsa da, yetiştirdiği nesil, kendine benzemez ve onun yolundan gitmezse,, tabiî olarak zayiattandır. Bu da bizim için felâket olarak yeter de artar bile. Onun için, çocuğun okuduğu eserler ve onu okutanların kimler olduğunu öğrenmek, zararlı kitaplardan ve bilgilerden ve zararlı bilgi verenlerden korumak ta vazifemizdir. Hak teâlâ'dan, gece ve gündüz durmadan, kendi ve çocukları için hayırlar istemek ve bahusus, daha küçük yaşlarda iken, onları ibâdete alıştırmak ve bu hususda büyük gayretler sarfetmek ve hele, sabahleyin ezân-ı Muhammedi okunmadan kalkmağa alıştırmak ve bunları hiç ihmal etmemek de cihâdın dördüncü nev'indendir.
Beşinci nevi' cihâd ise, şeytanın iğfâlâtı ve şehvetleri tezyini, günah yollarına teşvîki, fahişelere şevki, gıybet, nemime, gazap, kibir, haset, kin, hırs, şehvet ve riyayı mûcib hareketlerden son derece sakınmak, hele faiz, yetim malı yemek, harbden kaç- , mak ve sair haram olan şeyleri irtikâbtan ve hukuka taalluk eden herşeyden, fazlasıyla tevakki etmek ve sakınmak ve başkalarına zulüm, haksızlık, hürmetsizlik, hakaret vesaire gibi şeylerden ve kendisine şöhret ve gurur verici herşeyden son derece çekinmek, bunların yerine, tevâzû, sabır, tahammül, fedâkârlık, hayırlara azim ve sebat, ibâdetlere haris olup bahusus gece ibâdetlerine çok önem vererek, hattâ ağlayıp, sızlamak ve Cenâb-ı Hak'tan tazarrû ve niyaz ile yardımını istemek, her hal ve harekâtını, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin sünnetlerine uygun olarak yapmaya çalışmak, çok yemekten, çok konuşmaktan, çok uyumaktan, mümkün olduğu kadar riyâzâta alışmak, geceleri fazlaca otur-mayıp teheccüd namazlarına kalkmak, sabah namazlarında erkenden camiye gitmek, mühim zaruretler olmadıkça, cemaatlardan kalmamak, namazlarını daimî bulunduğu mahalle camiinde kılmak, rhünkün olduğu kadar komşularıyla hoş sohbetler ederek güzel geçinmek, onların hatırlarını sormak, gönüllerini almak, muhtaç olanlara her bakımdan yardım etmek ve bunlara benzer güzel huylarla huylanmak, kötü, fena, mezmûm huy ve âdetlerden kurtulmağa çalışmaktır ki, bu cihâdın beşincisidir. Altıncı nevi' mücâhede ise, bütün günah meclislerini, za-
rarlı meclisleri ve sohbetleri kat'î olark terk etmek, bununla beraber, zararlı ve günahlardan kaçmıyan ve korkmıyan kimselerle görüşüp, konuşmaktan son derece kaçınmak ve ancak, zaruret halinde, zaruret miktarıyla iktifaya çalışmak ve ehl-i dalâlet olan fâsık ve fâcirlerle mücâhede ve mücâdeleyi, her zaman göze almak ve onlara müdânâ ve muvafakat etmemeğe çalışmaktır. Kezâlik, çocuklarını ve ailesini de, bu gibi muzır yerlerden ve fâsık, fâsıka, fâcir, fâcirelerden korumak, onların sohbetlerine kat'iyyen müsâade etmemek gerektir. Çünkü huylar, hastalıklar gibi sârîdir; geçicidir. Onun için, bütün büyüklerimiz, nasihatlerinde, bu hususlara çok dikkat etmişler, kötü ve günahkârlarla, günahları irtikâb edenlerle sohbet, aynı günahları işlemeye sebep olur demişlerdir. Bu sebeple dâima iyi, temiz ahlâk sahibi, olgun, kâmil insanları bulmağa çalışmak ve onların hizmetlerinde bulunup, söz ve sohbetlerinden istifâde etmeye çalışmak ta altıncı mücâhededendir.
Yedinci nevi' mücâhede ise, din âlimlerini çok yetiştirmek ve mümkün olduğu kadar bunları dünyaya meyilden ve mîdele-ri için çalışmaktan kurtarıp, Allah rızâsı için ve Resûlullah'ın yolunu ta'kîb ile, en ufak köylere varıncaya kadar yollamak, ora-lannı irşâd ve va'z ve nasihatle, âyât-ı Kur'âniyeyi, ahkâm-ı Kur-âniyeyi onlara öğretmek; Peygamberimizin (s.a.s.)hadîs-i şeriflerini, gazalarını, fıkıh dersini, tarih-i islâm'ı güzelce öğretecek muktedir kimseleri yetiştirmeye gayret etmek ve her yerde, Kur'ân kursları açarak, Kur'ân okumasını bilmiyen kadın, erkek, çocuk, kimsenin kalmamasına dikkat etmek, aynı zamanda, Kur'ân-mn yasaklarını güzelce anlatıp, halkı haramlardan, günahlardan, ve bahusus, içki, kumar, zina ve faizin zararlarını açıkça anlatıp, kurtarmaya çalışmak, halk ile güzel geçinip, birlik ve sevginin, hürmet ve saygının ehemmiyetini ve lüzumunu anlatmak ve bunlara nümûne olmağa çalışmak ve buna benzer şeyler de yedinci nevi' cihaddandır.
Sekizinci nevi' mücâhede ise, hemen bunların mecmuu olup, nasihate imtisal ve âmil olmak, sâlihleri sevmek müttakî kişileri ziyaret etmek, onların nurundan ve feyzinden istifâde etmeğe çalışmaktır.
Malûmdur ki, insan doğuşunda hiç birşey bilmiyen ve çok güçsüz olan âciz bir mahlûktur. Eğer kendisine bakılmaz ve göze-tilmezse, yaşaması bile mümkün değildir. Bunun için, onu yetiştiren kim ise, çocuk ona tâbîdir. Hristiyanlann çocukları, hris-tiyan; yahudîlerin çocukları, yahudî ve diğer bir çok akîdelere sahip insanların yetiştirdikleri çocuklar da onlara benzerler. Binâenaleyh, Müslüman kişinin de yetiştirdiği çocuğun da, elbette müslüman olarak kalmasına dikkat ve ihtimamın ne kadar gerekli olduğunu izaha lüzum yoktur. Bunun için, cemiyetlerin pek büyük rolleri vardır. İnsanlar da ekseriyetle bulundukları cemiyetlere uyarlar. Bu sebepden tslâm cemiyetinin ne kadar mühim olduğunu her müslüman hiç şüphesiz en iyi bir şekilde idrâk eder. Bir müslüman ne kadar salâbet-i dîniyye sahibi olsa dahî, cemiyet-i islâmiyyenin olmadığı bir yerde, islâm dîni lâyıkıyla muhafaza olmadığı gibi, belki de bir müddet sonra tamamıyla kaybolur. Belki de, bu durumda Müslüman kişi çocuklarına, efrâd-ı ailesine bile dînini öğretemez. Artık olgun ve kâmil olmayı bırakır da, bulunduğu muhîte ayak uydurmaya başlar maazallah. Bir müddet sonra da ne kendisinde ne de çocuklarında bir hayır kalır vesselam...
MUCAHEUE VE MUCAHEUE-l NEHS
Abdullah ibni MesTıd (r.a.) Hazretlerinin tercüme-i hâli
İslâm'a pek büyük hizmetleri geçen, müctehidîn-i ızâm (rhaleyhim) Hazerâtının her biri, kâinatın bir aynası mesabesindedir. İnsanlık, yüksek vicdan ve fezâil-i ahlâkın eşsiz örnekleri olan bu zatlara, hayret gözleriyle bakacak olursak, sanki nurdan düzülmüş ve yapılmış bir cisim karşımıza çıkar. Kiminin haş-yetullahdan (Allah korkusundan) sabahlara kadar gözlerine uyku girmez, tazarru' ve niyaz içerisinde inlerler; kimi de, vefatında hiç bir sultana bile nasîb olmayan büyük bir insan kitlesini cenazesinde toplar, kimi de, ibâdet ve ilim tahsili yolunda çalışırken uyumamak için mütemadiyen elbise ve çamaşırlarını ıslatır ve bu suretle, ubûdiyyet vazifesini yapmaya çalışırlar. Bu muhterem zevat, bizlere öyle güzel söz ve nasihatlerde bulunmuşlardır ki, herbiri bir ibret dersi ve ayn-ı hikmettir.. Bunların menâ-kıbını okuyan bahtiyar kimse, hiç şüphesiz, bir mekteb-i edeb ve medrese-i irfanın son sınıfından me'zun bir talebedir ki, vicdanları tertemiz, ahlâkları da, o kadar güzeldir ki, hayran olmamak ve hallerine imrenmemek elden gelmez. Her sözleri, bütün edebleri cami', ruhları terbiyede, nefisleri temizlemede, en büyük âmil olmuşlardır. Sebebi de şudur ki, bütün hat ve hareketleri, Kur'ân'ın yolu ve Resûlullah Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin, hal ve hareketlerine kendilerini uydurmalarıdır. Bu hali, herkim nerede olursa olsun kendisinde tatbik edebilirse, bunların zümresine dahil olur. Bu zatların bilinmesi, her müslüman için lâzımdır. Onun için derslerimizin arkasından bazılarının me-nâkıbını yazmayı münasip gördük. En önce de, İbni Mes'ûd (r.a.) Hazretlerinin menkıbelerinden başlıyoruz:
Bu muhterem zât, sahâbe-i kiramın baş tacıdır. Hergün Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin, mübarek cemâlini ve münevver yüzlerini görmek ve huzûr-u saadetlerinde bulunmak şerefine mazhar olurlardı. Kendileri, müslümanların al-tıncısıydı. İki defa Habeşistan'a hicret etmişlerdir. Bedir muharebesinde bulunmuşlar, bir çok zamanlar Resûl-ü Ekrem (s.a.s.)
Efendimizin meşveretlerine nail ve esrâr-ı Peygamberinin çoğuna da vâkıf olurlardı. Cömertlik ve nezâfette, sünen-i Nebeviye son derece ittiba' ederlerdi. Hazreti Ömer (r.a.)'ın hilâfeti zamanında, Kûfe'de kadı idi. 63 yaşlarında iken Medîne-i Münevve-re'de irtihâl-i dâr-i beka buyurmuşlardır. Bir çok zamanlar Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin hizmet-i celîlelerinde bulunarak, ayakkabılarını taşırlar ve bu Vesileyle, iltifât-ı Peygamberîye nail olurlardı. Ba'zan da, Resûlullah (s.a.s) Efendimizin önlerine düşer, hâne-i Saadetlerine kadar götürürlerdi. Vücûd-u âlîleri gayet zayıf ve baldırları ince imiş. Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz: "İbni Mes'ûd (r.a.) Hazretlerinin vücutça zayıf olduğuna bakmayın, mîzânda hepinizden ağırdır." diye buyurmuşlardır. Nafile namazı çok kılar ve lakin nafile oruç olarak, vücudunun zayıflığı yüzünden, senede ancak ellibeş gün kadar fazla oruç tutarlardı. Namazı herşeyden çok severlerdi. Hattâ bir gece evinde namaz kılmak üzere iken, Hazreti Ömer (r.a.) kendisini da'vet etmişler de cevaben "Yâ Ömer, namazımı bitirmeyince gelemem" demiştir. En çok sevdiği ilim, Kur'ân ilmi ve sünnet ilmidir, ya'nî Hadîs ilmidir. Şu sözler onun mübarek sözlerin-dendir: "Hâmil-i Kur'ân olanlar, halîm ve cesur olmalı ve dâima mahzun bir halde bulunmalıdır. İnsan, hakîkat-i imâna vâsıl olamaz illâ, nezdinde helâldan olan fakr-ü hal, haramdan gelen zenginlikten hayırlı olmalıdır. İnsan-ı kâmil, medh ve zem, kendince müsavi olandır. Gece, gündüz tahavvül eder, halleri değişir. Emânet ehline iade olunur; hayır eken, büyük mahsul alır, şer eken, nedamet biçer. Cenâb-ı Hak'ka asla şirk koşma, Kitâ-bullah ve sünen-i Peygamberî ile âmil ol. Bâtıl gelirse, red eyle, hakkı da kabul et. Dünyâda büyük fenalık, şirret-i lisandır. Kalb vardır ki, şehvet-i ikbâle mâliktir!' buyurmuşlardır. O'na, "Yâ İbn-i Mes'ûd, emr-i bi'1-mârûf ve nehy-i ani'l-münkere riâyet etmiyenler helak olur"demişlerdi de, cevaben, "Hayır! kalbini hayır ile doldurmayanlar helak olur" buyurmuşlardır. 148 hadîs-i şerîf rivayet etmişlerdir.
Hazreti Osman (r.a.), o hasta olduğu zaman ziyaretlerine gelmişler de, bir arzunuz veya bir şikâyetiniz var mıdır? diye sormuşlar, cevaben, "Günahlarımdan şikâyet ediyor ve rahmet-i ilâ-
hîyi istiyorum" buyurmuşlardır. "Doktor getirelim mi?" deyince de, "Hayır beni hasta eden O'dur" demiştir. Ya'nf Allahü a-lem, "Şifâ ve hastalık Allah'dandır" demek istemiştir. Bunun üzerine, "Sizin kız evlâdlannız çoktur, onlara ne bıraktınız?" suâline, "Ben onlara, sûre-i Vâkıa'yı ta'lîm ettim. Çünkü ben, Re-sûlullah (s.a.s.) Hazretlerinden işittim ki, herkim geceleri akşamdan sonraları, Sûre-i Vâkıa'yı okursa, fakr ve zarurete dûçâr olmaz" cevâbını vermiştir.
Abdullah (r.a.) Hazretleri, seherlerde, şu duayı okurlarmış. "Yâ rab beni davet eyledin, icabet ettim. Bana emrettin, ben de itaat eyledim. Bu vakt-i minnettir, ihsandır, yâ erhame'r-râhimîn, beni af ve mağfiret eyle"
Künyesi Abdurrahmân'dır. Cenâb-ı Hak bizleri de, onların hürmetine af ve mağfiret buyursun ve şefaatlerine nail eylesin, âmîn.

