MİRA' VE MÜCÂDELENİN TERKİ
Saîlallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri, kardeşlerinin sözlerine i'tirâz edip, öyle değildir, böyledir diye karşılık vermeyi ve buna benzer mücâdelede bulunmayı nehyetmiş, men eylemiş, yasaklamıştır. Bu emr-i Peygamberîye uyarak kardeşinin sözüne i'tiraz etme, onunla latîfe etme ve ona vaadde bulunma. Zîrâ va'dinde belki durmazsın, hulf edersin de aranız açılır. Çünkü müslümanlıkta asıl mühim olan nokta, kardeşlerin biribirlerine gayet sıkı bir surette sarılmaları, hiç bir şekilde ayrılmamalarıdır. Elektrik ve telefonlarımızda da gördüğümüz gibi, ufak bir hatâ lâmbanın yanmasına, telefonun işlemesine mâni' olmaktadır. Bunun gibi, kardeşler arasında da, gayet ufak dahî olsa, onların bildiği bir şeye i'tirâz etmek veya onunla latîfe, şaka ve mizah yollu bir harekette bulunmak ve bir de va'dinden hulf etmek araların açılmasına ve muhaberelerin kesilmesine sebep olur. Bu sebebden, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretleri, "t'ti-râzı terk ediniz, bundaki hikmeti anlayamazsınız ve fitnesinden de emîn olamazsınız." buyurmuşlardır. Yine iki cihanın başlar tacı olan Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, "Herkim kardeşine i'ti-
râzı, haklı olduğu halde terk ederse, onun için Cennet'in en a'lfi yerinden bir köşk bina olunacağını" beyân buyuruyorlar ki, ne kadar şâyân-ı dikkattir. Zîrâ hidâyet-i İlâhiyeye eriştikten sonra, bir kavmin helakinin hep bu mücâdele yüzünden olmakta olduğu görülegelmektedir. Çünkü müslümanlık topyekün bir vü-cud gibidir. Bir vücûdu bölmek nasıl câjz değilse, böyle mücâdelelerle çeşitli partilere, ocaklara, gruplara bölünmek te kat'iy-yen caiz değildir. Bir vücudun kolunu, bacağını, gözünü, kulağını ayırmalar neye benzerse, partilerin de tıpkı bunun gibi bizi parçalıyarak kuşa çevirmesinin sebebi, hep Hak'tan ayrılmak ve biribirlerini beğenmemektir. Bu sebepten mücâdelelere yol açıp, en nihayet düşmanların ekmeklerine yağ sürmüş oluruz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin, "putlara tapmaktan ve şarap içmekten sonra erkeklerle, insanlarla münazaa etmekten Cenâb-ı Hak beni nehy buyurdu" dediğini, Ümmü Seleme validemiz rivayet eder. Ve yine iki cihanın serveri (s.a.s.) Efendimiz buyururlar ki, "Bir müslüman mücâdeleyi ve kardeşine itirazı terk etmedikçe hakîkat-i îmâna ve kemâline erişemez" Hattâ haklı olduğu halde bile mücâdeleyi ve i'tirâzları terk etmek lâzımdır. Bu da, ukalâ dediğimiz, kendini beğenen kimseler arasında çok olur.
Ukalâlık, karşısındaki insanı beğenmemek ve onun cehline hami etmektir ki tabiatiyle hatır yıkmak ve gönül kırmaktan başka birşeye yaramaz. Onun için daha bilmediğimiz bir çok sebeplerden nâşî, mücâdelenin terki evlâdır. Zîrâ, ülfet ve ünsiyyette hayır vardır. İhtilâflarda hiç bir hayır olmadığı gibi, neticesi hep serdir.. Vesselam.
ÖLÜMÜ HATIRLAMAK (ZİKR'ÜI^MEVT)
Ölüm, Cenâb-ı Hak'km kullarına bir lütfü ve ihsanıdır. Eğer ölüm olmasaydı, halimiz nice olurdu? Kur'ân-ı azîmü'ş-şâmn birçok yerinde, her nefis ve canlının ölüm şerbetini mutlaka tadacağı ve bundan kimsenin kurtulmasına imkân olmadığı ne güzel ve açık olarak belirtilmiştir ki, insanlar bunu bilsinler de gelecekleri âhiret gününe iyi hazırlansınlar içindir. Malûmdur ki, insan ölümü unutunca yapacağı herşeyi istediği gibi yapmaktan
ULUMU n/U IKL./UV1/\Fi.
kaçınmaz. Âhiret korkusunu, mes'ûliyet korkusunu, mîzânda amellerin tartılacağını, Cennet ve Cehennem'in ve sırat köprüsünün ne demek olduğunu unutur. Artık önüne geçmek imkânı kalmaz. Fir'avunlar, Nemrutlar gibi, eğer bir kuvvet ve kudrete sahip iseler, kavimlerine ve maiyetlerindeki insanlara adetâ kan kustururlar, ne dinlerinde ne de dünyalarında onlara hürriyet ve serbestlik yüzü göstermezler. Bunların esasen âhireti de inkâr ettikleri görülür. Binâenaleyh, ölümü bir hayatın sonu sanmak kadar yanlış birşey olamaz. Zîrâ ölümle, muvakkat olan bir hayat perdesi kapanıp, asıl hayat olan âhiret hayatı başlar. Evet, kabir de o hayatın ilk kapısıdır.
Bize ipek yapan ipek böceğini koza halindeyken belki çoğunuz bilirsiniz. Henüz pek küçük bir toplu iğnenin başı kadar olan ve tohumdan yeni hayata kavuşmuş yavrulara dut yapraklarını ince ince kıyarak verirler. Bu böceğin hayatında dört uykusu vardır. Her uykudan uyandıkça bir kılıf değiştirir. Böylece büyür ve kozasını yapıp içine saklanır. O zaman kozalar toplanır, satılır, paralarını alan köylülerimiz sevine sevine evlerine dönerler. Çocuklarının çeşitli ihtiyaçlarını alarak onları sevindirirler. Hele kız çocukları, kendilerine çehizlik hazırlığını yaparlar. Erkek çocuklarına da düğün masrafı görürler. Çok işe yarayan bu ipek böceği, onbeş yirmi gün kadar saklandığı, kendisini hapsettiği kozasını yırtarak içinden çıkar. Çıkar amma, hiç bir zaman diyemezsiniz ki bu kozayı yapan bu böcektir. Çünkü o böcek bizim bildiğimiz tırtıl böceğine benzer uzun ayaklı birşey-dir. Şimdi ise kaşlanmış, gözlenmiş, boynuzlanmış, kanatlanmış bir kelebek olmuş ki görmeye değer bir güzellikte. Artık yemez, içmez, işte bu, tıpkı bir mezarın canlı taklididir.
Bak azîz kardeş, bu böcekler, kozalar farz edelim ki yüz ton tutan bir mahsul olmuştur. Bu yüz ton kozadan takriben 99 tonu derhal fırınlara konulup yakılır. Geride kalan bir ton koza ise, onlar çok iyi beslendiği için damızlık olarak saklanır. 20 gün sonra kozasını delip çıkar. İşte o zaman onu bir görseniz, yemez, içmez, tam bir kelebek olmuş, uçar bir halde. Tıbkı bunun gibi îmânsızlar da hiç de işe yaramazlar. Âhiret günü münkirler, o kozalar gibi Cehennem'in fırınlarına atılıp yakılırlar.
Ehl-i îmân, mü'min ve muvahhidler, namaz, oruç ve sair ibâdetleri işleyip günahlardan da kaçanlar, o damızlık kozalar gibi mümtaz ve mu'teber olacaklardır. Onlar fırınlarda değil, bir kelebek veya bir melek gibi Cennet'in, arşın gölgeliklerinde, Hak1 kın sayısız ni'metleriyle nîmetlenmiş olurlar. Bir de üstelik Cemâl-i İlâhînin müşahedesine mazhar olurlar ki, bunu târîfe güçler yetmez. Kelimeler de kâfî gelmez, vesselam... Hemen Cenâb-ı Hak cümlemize intibahlar nasîb etsin de, şu muvakkat dünyâda Hak'km rızâsını kazanıp Cennet ve Cemâlinin müşahedesini nasîb ve müyesser kılsın, âmîn.
Azîz kardeş, insan iki şeyden ibarettir. Biri dil,diğeri de gönüldür. Dil ancak gönülün tercümanıdır. Diğer a'zâlar bunların hizmetkârıdırlar. Asıl olan gönüldür. Onun için, topraktan yaratılan a'zâlar tabiî olarak mezarda yine toprağa inkılâp ederler. Gönül ise Mevlâ'sına gider. Bu sebeple, bu dâr-ı dünyâda toprağa inkılâp edecek olan cisme, cesede değil, Mevlâ'ya gidecek olan gönüle bakmalı, onu mâmur etmeli ve onu yaşatmahdır ki, sen de onunla birlikte yaşayasın. Zîrâ saadet, ancak ebedî olan âhiret saadetidir ve ancak bakî olan da odur. Cennet ve cemâ-lullahın müşahedesine, ancak gönülle ulaşılır. Dünyâ ise, a'zamî 80-100 senelik muvakkat bir hayattır. Bunun da bir kısmı çocuklukta, bir kısmı gençlikte heba olur, bir kısmı uykuda, bir kısmı da ihtiyarlıkta, ah vah ile geçip gider. Binâenaleyh, hayâtının kıymetini bil ve ölümü, hiç gözünün önünden ayırma. Çünkü ölüm, her zâlimin, her dinsizin, her ahlâksızın, her çeşit firavunların ve emsalinin haklarından gelmiş, onları bir daha çıkmamak ve cezalarını vermek üzere toprağın altına, kabir denilen çukura tıkmış, artık ne sesleri ne de sedaları var. Dünyâda yapmış oldukları zulüm, işkence, ezâ ve cefâların hesabını, orada görmek üzere, kabirleri bir Cehennem çukurudur. Sabah akşam, her gün mezarında kendisine Cehennem'deki yeri gösterilir. Televizyon misâli... Orada bütün haşerât başına üşüşüp, o canım, bakmağa kıyamadığın cesedi param parça edip yok ederler. Şimdi sen istersen onun üstüne altından, gümüşten, yakuttan bir mezar yaptır, her gören hayran olsun. Eğer onun içinde yatan zâlimin, kâfirin, ahlâksızın çektiği azabı, ıztırabı bir gö-
Zlö
recek olsan, emînim ki bu dünya sana dar gelir. Kaçacak, sığınacak delik ararsın. Sen belki bu sözlerime kulak aşmazsın. Çünkü dünyâda ıztırap içinde kıvranan zavallıların dahî ıztırabla-rından haberimiz yoktur, onlara ne acımış, ne de acılarına merhem olmuşuzdur. Ne hastahane köşelerinde inliyenlere, ne de aç veya çıplak kalanlara, evsiz yurtsuz yetim ve kimsesizlere, lâyık ve lâzım olan alâkayı gösterebilmişizdir. Onun için kabirde inli-yen, sızlanan, bağıran, çağıran feryâd ve figan koparanlara, elbette kulaklarımız tıkalı kalacaktır.
Bu husustaki uyarmalara, nasîhatlara, telkinlere de kulak asan olmıyacaktır. Çünkü artık o tam bir dünyâ adamıdır. Ona ölümden bahs etmek, âhiretten dem vurmak, kabir azabından ve onun şiddetinden, dehşetinden söz etmek beyhude bir emek ve vaktin boşuna kaybıdır. Allahü celle ve alâ Hazretleri muînimiz olsun, vesselam...
Bak azîz kardeşim, iki cihan serveri Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, zeyrek, olgun ve keskin akıllının kim olduğunu bize beyân ederken, o kimsenin, öyle çok servetlere veya yüksek bilgilere ve makamlara nail olan değil, belki âhireti için lâzım olan azığı en iyi şekilde hazırlayan kimse olduğunu beyan buyurmuşlardır. Bizden sorulsa ki akıllı insan kimdir? Biz deriz ki, işte şöyle bilgiye ve şöyle servete ve şöyle bir mala, mülke, bağ bahçeye nail olan bahtiyardır. Lâkin hiç te öyle olmadığı her zaman görülegelen bir şeydir ki, nice öyle zengin mal, mülk sahipleri vardır ki canlarından bıkmış durumdadırlar. Sen onların dış yüzüne bakıp ta sakın aldanma. Bak Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretleri nasıl diyorsa, ona dikkat et ve üzerinde dur. (El-Keys) za-rîf, zeyrek, zekî; aklı, idrâki ve anlayışı galip kimsedir ki, (dûn) her bakımdan nefsini hor, hakîr ve zelîl edip, onu ahlâk-ı hamî-de ile te'dip eden, kendini dâima hesaba çeken ve öldükten sonra başlayan âhireti için sâlih ameller işleyen ve istikâmetten zerre kadar ayrılmıyan, dâima Hak'km razı olacağı amelleri işleyip, razı olmadığı ve günahı mûcib her şeyden de son derece uzak kalan ve kaçan, bir muhterem kişidir. (4/107)
(4/107) Râmûz, 299; İhyâ'ül-Ulûm, cild 4, sayfa 408.
21V
Tabiatiyle artık bu mühim gün için hazırlanmak lâzımdır. Bu da hiç şüphesiz ki, onu ve ondan sonraki olacak hâdiseleri göz önünde bulundurmak ve iyice düşünmekle olur. Bu hususta bizlere yardımcı olan büyüklerimizden Allah razı olsun ki,onlar bize ölümün nasıl düşünüleceğini güzelce öğretmişlerdir. Ben de sizlere hediye edeyim. Bakın şimdi anlatayım: Evvelâ abdest alınır, kıbleye karşı oturulur, hele (aks-i teverrük) oturursanız daha makbuldür. 5-15-25 kere istiğfar ettikten sonra, gözlerinizi yumar, kendinizi yatakta yattığınız vaziyette gözünüzün önüne getirir, hayâlinizde canlandırır, bu yatışınızın da son yatışınız olduğunu tasavvur ile, Hazreti Azrâilin canınızı almak için geldiğini ve sizin de korku ve dehşet içinde bulunduğunuz bir anda imdâd-ı İlâhînin erişip, (Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Mu-hammeden abdühû ve Rasûlühû) dediğiniz zamanda Hazreti Azrail'in canınızı aldığını düşüneceksiniz. Âhirette hepimizin yerleri hazırdır, bir anda orasını gösterip, ruhumuzu da getirip başımızın ucuna bırakır ki, senelerce beraber yaşadığı cesedin halini görsün artık. Geride kalanlar, ağlaya sızlana çaresiz olarak teçhiz ve tekfin denilen cenaze hazırlığı yapıyor, yıkayıcılara ve dostlara da haber veriyorlar. Konu komşu, akraba ve dostlar gelip soyuyorlar ya, işte bunu gözünün önünde canlandırarak, bak işte soydular, teneşir tahtasına yatırdılar, yıkayıcı yıkamaya başlar, temizlenir, abdest verilir, üç kere de hazırlanan su ve sabunla güzelce yıkandıktan sonra kefenlere sarılıp koku ve tütsü yapılır, tabuta konarak, gelen komşular tezkiyesini yaparlar. Bir camiye götürüp namazını kıldıktan sonra, hazırlanan âhiret evine teslim edilip, telkini de yapıldıktan sonra herkes evine döner. Artık siz şimdi orada yalnız başınıza kaldığınızı anlarsınız, herşey-den mahrum o karanlık yerde yapayalnızsınız. İşte bu sırada Cenâb-ı Hak, iki sorucu melek gönderir ki, bunların adları da, Münkir ve Nekir'dir. Gelir, sorarlar. Bu ilk sorgu şöyledir: Men Rabbüke ve mâ nebiyyüke, vemâ dînüke, vemâ kitâbüke, vemâ kıbletüke? Bu sorgulara (Rabbim Allah, Peygamberim Muham-med Mustafâ (s.a.s.),dînim İslâm, kitabım Kur'ân-ı azîmü'ş-şân, kıblem de Kâ'be-i şerîftir) diye cevap vermeyi, Mevlâmız cümleye nasîb ve müyesser eylesin, âmîn.
.
I
-.İ.-İİ
i1
220
VUri AtiLAK IV
Fakat şu hakîkat cümlemizce malûmdur ki, buna vaktinde hazırlanmamış, düşünmemiş ve inanmamış olan kimselerin hâli bilmem nice olur? Bu sebebdendir ki, kabir insan oğlu için yâ Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur. Bu suallerin cevabını veremiyen kimseler için kabir, bir Cehennem çukurudur. Oradan açılacak manevî bir yolla, Cehennem'deki yerini, hergün sabah, akşam kendisine arz ederler. İşte bu da ona hem yeter, hem de artar. Aman yâ Rab, ne acı ve ne bitmez bir felâketdir ki, kurtulmaya imkân yoktur. Ehl-i îmân ise, bu sorgulara zâten vaktinde hazırlandığı için, güzelce cevaplar verip, meleklerin de iltifatına mazhar olarak, o yattığı yerden Çenetteki yerine yine manevî pencereler açılıp, makamını görünce, ölümün bütün ız-tırablannı unutur. Artık Cennet hûrî ve gılmanlarıyla ve eski Cennetlik dostlarıyla ve Peygamberimiz ve yâranlarıyla ve üstâzları ve şeyhleriyle bir arada, dünyâyı çoktan unuttu. Şimdi bu gözler kamaştıran ve târîfi mümkün olmıyan Cennet ve içindekilerle mest ve hayran, ebedî hayatını yaşamaktadır. İşte kabri sanki Cennet bahçesidir. Artık orası onun ebedî istirahat yeridir. Mevlâ cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedi, böyle kabri, ravza-i cinân olan ve îmân ile göçen bahtiyar kullarından eylesin, âmîn..
Ölümün zikrinde hiç şüphe yoktur ki, çok fezâil ve sevâb vardır. Dünyâya dalanların uyanmasına ve âhiret hazırlığı yapmasına vesiyle olur. Onun için, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, lezzetleri yiyip bitiren ölümün çok anılmasını tavsiye buyurmuşlardır.
Hazreti Âişe validemiz (r.anhâ) Peygamber (s.a.s.) Efendimizden "Şehîdlerle beraber haşr olunacak kimse bulunacak mıdır?" diye yaptıkları suâle, Efendimiz "Evet hergün, yânî günde yirmi kere ölümü düşünen kimse şehîdlerle beraber haşr olunacaktır" buyurmuşlardır. Bunun sebebi ise, ölümün böyle hatırdan çıkarılmaması, onun, bu insanları aldatıcı olan dünyâdan uzak edip, âhirete istidadını artırır. Halbuki, ölümden gaflet de, bil'akis insanı dünyâ şehvet ve lezzetlerine sevk eder; âhireti unutturur. Dolayısıyla, doğruluk ve Hak'kın rızâsı, insanî duygular tamamiy-le zail olup, tam bir madde ve dünyâ adamı olur, aâzallah. Bu gün de arkadaşlarımızdan şeyh Ahmed efendinin ölümü mü-
nasebetiyle cenaze namazı kılmak üzere Şişli camiine gittik. Beş cenaze vardı. Şeyh efendinin cenazesi, gayet sâde idi. Fakat diğerleri kimler ise, bir sürü çelenk getirmişler ve öylece götürdüler. Mezarlığı gördük ki, aman yâ Râb, ne göreyim? Her mezar kim bilir kaç bin liraya mal olmuştur? Baştan başa bütün mezarlık bembeyaz mermerlerle dolmuş. Allah (c.c.) hepimize akıl fikir versin. Öyle sanırım ki, her mezar bir fukaraya bir ev yapar, hadi bilemedin iki mezar, bir evi muhakkak yapar. Dünyâdaki ziynet ve israflarımız yetmiyormuş gibi, bir de başımıza mezarlıklar çıktı. Cümlemize Allah selâmet versin, âmîn.
Ölüm düşüncesi, insanı âhirete hazırlamakla beraber, dünyâsını da terk ettirmiş değildir. Yalnız şu kadar varki, yaptığı işlerde sadâkat, doğruluk, emniyet, adalet, şecaat, sehâvet, mürüvvet gibi çok mümtaz vasıflara sahip olur da; hem dünyâsı, hem de âhireti mâmur olur. Aynı zamanda ölüm mü'min için, Hak'kın bir hediyesidir. Dünyânın bitmez, tükenmez fitnelerinden, günahlarından, azablanndan kurtarır. İşte bu kurtuluş bir lütuf, hediyedir; hem ölüm, mü'minler için günahlarına da kefarettir. Beşeriyyet iktizâsı olan bazı günahlar da o ölüm anındaki ıztırablarla af ve mağfiretine sebeb olur. Lâkin büyük günahlardan korunmak ve beş vakit namazı vesâir farzları da terk etmemek şartıyladır. Kendilerini dünya zevk ve lezzetlerine kaptırıp, kahkaha ile gülenlere karşı, siz de meclislerinizi ölüm bahislerini ve sözlerini yâd etmekle denkleştiriniz. Yâni hep dünyâ muhabbetiyle meşgul olduğunuz halde ayrılmayın, biraz da, ağızlarınızın tadını kaçıran, mallarınızı dağıtan, çocuklarınızı yetim, kadınlarınızı dul bırakan ölümden de bahs ediniz ki, meclislerinize âhiret kokusu ve korkusu gelsin.
Malûmdur ki, cenaze olan evler, her ne kadar dinsiz de olsalar, o ölüm hiç olmazsa muvakkat bir zaman için onların ağızlarının tadını almış, neş'elerini kaçırmıştır. Belki onun gerisini uzun boylu düşünemezler amma, ne de olsa keyfleri kaçmış, bir keder içine düşmüşlerdir. Eğer insan, biraz da ölümden sonraki halini, göreceği azabı, münkireyni düşünecek olsa, herhalde insafa gelip tevbekâr olur. Onun için sizler de fırsat buldukça meclislerinizde ölümden ve ölümün sonrasından bahs ediniz ki, bu
i1!1
sizin günahlarınızın silinmesine ve dünyâda zühd ve takvaya ulaşmanıza vesîle olur. Zühd ve takva ise, dünyâ ve âhiret saadetini celb eder. Ölüm, insanları biribirinden ayırdığı gibi, aynı zamanda canlı bir vaizdir ki, onun yaptığı va'z u nasîhatı hiç bir vaiz yapamaz. Zîrâ en katı kalbler bile, o zaman yumuşar, gözlerden inci tanesi gibi yaşlar akmağa başlar, ihsan elleri açılır, fakîr fukaraya, muhtaçlara yardıma başlanır. Herkesten hemen yardım istenir, tesellî dilenir, merhumun ruhuna dualar ve tezkiyeler yapılır, feryâd ve figânlar kopar.
Aman kardeş! Senden ricam, ölümden bahs etmekten korkma, hemen orada ölüm bahs olunuyor diye ölüm gelivermez. Onlara nasîhat ve vasiyyet et ki, sakın öyle cenazelerde feryâd ü figân koparmasınlar. Hak'km emrine razı olsunlar, içlerinden sessiz, sedasız ağlasınlar. Yine vasiyyet et ki, öyle hıristiyan kabirleri gibi mezarlarını süslemesinler. Çiğnenmemesi ve yerinin belli olması için, gayet basit bir parmaklık kâfidir. Hele çelenk filân hiç istemez. Mümkünse bunların bedellerini hayır müesseselerine versinler. Bu daha âlâ ve akıllıca bir iştir. Bunlar, hem hıristiyanlara benzemek, hem de hiç lüzumu olmıyan bir israftır. Farz edelim, senin elli sene sonra hangi neslin gelip te kabrinin başında ruhuna bir Fatiha okuyacaktır? O kadar yapılan masraf bir gün heder olup gidecektir, vesselam. Etrafından utanıp da Hak'ka âsî olmak insana, bahusus müslümana yakışır mı? Medîne halkından bir zat, bir cemâat içerisinde, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimize, insanların en zekîsi, akıllısı, yânf idrâki, fehmi, anlayışı, dirayeti yüksek olan kimdir? diye sormuş da, cevaben: "Ölümü çok zikreden ve ona şiddet ve önemle hazırlanan kimsedir" buyurmuşlar ki, işte bunlar asıl akıl ve zekâ sahibi, anlayışı, idrâki mükemmel olan bahtiyarlardır. Onlar dünyâ şerefine ve âhiret kerametlerine nail olmuşlardır. İnsanların dışarıdan gelmesini gözledikleri en güzel ve en hayırlı misafirleri, ölümdür. Bu sebepten bazı büyük ve kıymetli insanlar, biribir-lerine mektup yazdıkları vakit, "Ey kardeşim, bu dünyâda ölümden sakınınız, yânî ölümü unutmayınız. Zîrâ yarınki âhiret gününde bahusus Cehennem ehli, ölümü çok isteyecekler, fakat bu-lamıyacaklardır. Yânîâhirette ölüm yoktur, herkes buradaki ame-
line göre ceza görecektir. Binâenaleyh, Ölümden sakınınız, yânf ölümden sonraki olacak şeylerden, azâblardan sakınınız. Ona göre hareket ediniz" diye yazarlar.
İbn-i Şîrîn (k.s.) Hazretlerinin yanında, ölümden bahs olunduğu vakit, mübarek zâtın bütün azaları, sanki ölümü tadıyor-muş gibi sararıp solarmış. Ömer ibn-i Abdul'azîz (k.s.) Hazretleri ise, her gece fukahâyı toplar, ölümün, kıyametin ve âhiretin müzâkeresinde bulunur ve öyle ağlayıp sızlanırmış ki, sanki önlerinde, kendi yakınlarından birinin cenazesi var sandırmış.
İbrâhîmü't-Teymî (k.s.) Hazretleri de, "İki şey benim dünyâ lezzetlerimi kesmiştir. Birisi ölüm, birisi de huzûr-u Rabb'il-âlemîndeki duruş günü" demiştir. Yânı", hesap, mîzân, arkasında Cennet, Cehennem. Elbetteki bir insan için bu düşüncelerin bulunması lâzım ve vâcibdir ki, böyle bir mes'ûliyyet gününü tanımayan insan ise, beşeriyet için en büyük zararlı insanlardan biri olur. Allah korusun. Onun için Hazret-i Kâ'b (r.a.) derler ki; "Ölümü bilen insana, şâir musibetler çok önemsiz ve hafif gelir!'
Safiyye (r.anhâ) der ki; "Bir kadın, kalbinin katılığından Hazreti Âişe (r.anhâ)'ya şikâyette bulundu. O da, ona "ölümü çok an ve zikr eyleki, kalbin yumuşak olur" buyurdular. Yânî, ölümün çok zikri, kalbi yumuşatır, her ne kadar katı olursa olsun. Az zaman sonra o kadının hakîkaten kalbinin yumuşamasından nâşî, Hazreti Âişe (nanhâ) validemize teşekküre geldiği bildirilmiştir.
Hele Dâvûd aleyhisselâmın yanında ölümden bahs açılınca, kendilerinden geçerlerdi, tâki rahmet-i ilâhiyeden bahs edilince kendilerine gelirlerdi.
Ömer ibn-i Abdul'azîz (rh.a.) bazı ulemânın kendisine va'z etmesini istemişler de, vaiz şöyle söze başlamış, "En evvel ölecek Halîfe sensin" demiş. "Nasıl, nasıl!.. Bir daha söyle" diye sorunca, vaiz tekrarlamış "Senin ecdâdından tâ Âdem aleyhis-selâma kadar kimse kalmadı ki, hepsi ölüm şerbetini tadıp gittiler. Şimdi senin sıran geldi" diye bir kaç kere tekrarlamış. Hazret bunun üzerine hüngür hüngür ağlayarak, olduğu yere yığılmıştır.
Rebî' ibn-i Haysem (k.s.) evinde bir kabir kazar, hergün bir
kaç kere içine girip uyurmuş. Bunun sebebini soranlara "Eğer kalbimden ölüm hâtırası bir an silinse, yânf hatırıma gelmese, bütün işlerim fesada uğrar" buyurmuşlardır.
Mutrif ibn-i Abdullah (k.s.) "Bu ölüm bütün nîmet sahib-lerinin nimetlerini alt üst ediyor. Siz öyle bir nîmet arayınız ki ölüm olmasın" buyurmuştur. İşte bu da Cennetin nîmetleridir. Yânf sâlih amelleri işleyiniz ki, Cennetin ebedî nimetlerine nail olasınız demektir.
Ebû Süleyman ed-Dârânî Hazretleri, Harun'un annesine sormuşlar ki, "Ölümü ister misin?" Cevaben: "Oğlum, bir adama bile âsî olsam, onunla karşılaşmayı arzu etmem. Hak'ka mülâ-kî olmayı kim istemez? Fakat bu kadar isyanla nasıl mümkün olur?" Yânîtevbe edip, ıslâh-ı hal ettikten sonra ölümü istemek lüzumunu bildirmiştir. Bu ve buna mümasil vak'aların, sözlerin, hâdiselerin hergün gözümüzün önünde en canlı şekillerde cereyan etmekte olduğu, her aklı selîm sahibi için malûmdur. Fazlasına lüzum yoktur, anlamak isteyenlere bu kadar kâfî, anlamak istemiyenlere veya nasîbi olmayanlara ne kadar söylense faydasızdır.
İnsan bütün mahlûkâtın en mümtazıdır. Onun bir ruhu, bir gönlü, bir kalbi vardır ki, kâinatın herşeyine bedeldir. Bu gönül, en mükemmel radar, teyp, televizyondur; tâbirde hatâ olmazsa, misallerde münâkaşa olmaz derler. Hayatı esnasında se-vab ve günah olarak yaptığı bütün hareketleri, bu gönül teybinde mahfuzdur. Hayatta iken gönüllerimiz, nefsin kötü ve yaramaz huylarıyla, şehvet, gazap, hırs, hased ve şâire gibi günah ve ma'siyetlerimizle perdelenmiş, hicâplanmış olduğundan, gönül teybinde yazılan, çizilen ve televizyona geçirilen vak'alardan, hâdiselerden haberimiz olmuyor. Zîrâ, havâss-ı hamse denilen kuvvetler, hep dünyâ ve dünyâ işleriyle meşgul olduklarından, gönüllerine bakacak ve onun ıslahına sa'y ve gayret göstermeye vakit bulamadıklarından dolayı, ölüm başa gelince, havâss-ı hamse, yâni beş duyu organı işliyemez, muattal olur. Hicâblar, perdeler ortadan kalkar. O zaman gönül aynasına işlenmiş olan hasenat, iyilikler, ibâdet ve tâatlerle, seyyiât, kötülükler, günahlar insanın gözünün önünde apaçık şekilde tezahür edip, bir sine-
ma perdesi gibi, gözünün önünden geçerler. İşte o sırada, hasenatına memnun olup, seyyiâtından dolayı da nasıl me'yûs olacağını artık siz hesap edin. Maazallah, bir de îmân nimetlerinden mahrum olarak gözlerini yumduysa, artık ne muazzam bir felâketin kendisini beklemekte olduğunu söylemeğe hacet yoktur sanırım.
Cenaze mezara girinceye kadar, bu manevî ıztırapları çeker veya saadet içerisinde, âhiret evinin güzellikleri karşısında hayran olarak, bir an evvel yerine konmasını ister.
Azîz kardeş! Sakın sen o dinsizler gibi, öldü artık her şey bitti deme. Tıpkı o bir işe yaramaz koza böceklerini nasıl yakıyorlarsa, bu dinsizler de öylece yakılacaktır. Yine sen sakın, onların da beşeriyyete bu kadar hizmetleri var, bak elektrik, telefon, telgraf, radyo, teyp, televizyon, gemiler, otomobiller, tayyareler, mikropların keşfi, hattâ aya bile gitmeler, bunlar az şeyler midir? Beşeriyyete bu kadar hizmet azımsanır mı? Neden yan-sınlar? diye bir itirazda bulunma. Çünkü biraz insafla düşünürsek, bizim asıl yaratılışımızdaki gaye ve maksat, mülkün sahibi olan Allâhü celle ve alâ Hazretlerini bilmek ve onun gönderdiği Peygamberlere ve kitablara uymamızdır. Bu ise, bunları bırakıp asıl maksat ve gayeden uzak olarak, Hak'ka değil, Hak'kın kullarına hizmet edilmiş oluyor ki, koza böceğinin de bu kadar hizmeti yok mudur? O ipekli kumaşlar, onun hüneri değil midir? Yakılmazlarsa o çeşit çeşit renk ve güzellikteki ipekli kumaşları elde etmek mümkün müdür? Burası çok dikkate şayandır ve iyice düşünmek lâzımdır.
Şimdi o kabire konulan dinsiz kimseye yılanlar, çıyanlar, ak-rebler ve şâir ezâ ve cefâ eden mahlûklar musallat olurlar ve onu ısırarak, etlerini kopararak ezâ ve cefâ ile azâblandırırlar. Yine ¦sakın deme ki, "Biz onun kabrini şöyle güzel, böyle sağlam yaptık ki, yılan, çıyan değil, toz bile giremez ve hem onun kabri pek mükemmel" Azîz kardeşim, artık dünyâ hayatı bitti, şimdi bu hayat, âhiret hayatıdır. Buranın mahlûklarına hiç bir şey manî olamaz. Evet burada madde âleminin yılanı değil, manevî âlemin yılanları sokar ve acısı da bir türlü geçmez. Bak sana bir misal vereyim. Elbette senin de uykunda bâzan korktuğun bir
şey olmuştur; döğerler, vururlar, keserler, kırarlar, büyük bir korku ve acı içinde uyanırsın. Bir de bakarsın ki, ne döğen var, ne de vuran, sen bağırır çağırırken başında bulunanlar da görmez ve duymazlar, amma seni o korkutana sor. Eğer uyanmasaydm halin harab olacaktı. Bereket uyandın da kurtuldun. Mezarda ise uyanmak yok, azâb üstüne azâb. Allah cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i her türlü azâb ve felâketlerden korusun, âmîn...
Ölümü Hatırlamak ve Dâima Hazırlıklı Olmak
Ey kardeşim! îyi bilmeliyiz ki ölüm, çok korkunç bir şeydir. Malûm olduğu gibi evleri ocakları söndürür. Çocuklar yetim ve perişan, kadınlar da dul ve sahibsiz ve hâmîsiz kalırlar. Evin içi karanlık, tatsız ve neş'esizdir. Ölen için mezar ve âhiret hesabları hiç dile gelmez, korkunç hâdiseler ve bilmediği, sevmediği bir yeraltı evi, karanlık mı karanlık, her türlü haşerâtın toplandığı yerdir. O canını, kıyamadığımız ceset, ne ses var, ne de hareket, günden güne artan kokmalar, dağılmalar, parçalanmalar.. Fakat ne yazık ki hiç birisinde şikâyet edecek hal yok. Bir kaç ay geçtikten sonra bir görseniz, o yere yüze koymadığınız canım karyolalarda yatan, çeşit çeşit mis gibi yemeklerle beslenen, deniz safâları, orman havaları, güzel manzaralarla dolu yerlerde gezip eğlenen, otomobilden tayyareye, tayyareden fezaya, Allah'ın mülkünde at koşturan ve kabına sığmayan, aylara, yıldızlara da gitmeye çalışan şu insanoğlunun mezardaki, kabirdeki hali, acaba hiç mi aklına gelmez de, Hak sübhânehû ve te-âlâ'mn emirlerine imtisâli kendisine borç bilmez. İster bil, ister bilme, akıbet göz önünde. İnkâr olunacak hiç bir tarafı yok bunun. Fakat dünyâ şehvetleri ile meşgul bir gönül, hiç bir zaman bu ölümü lâyıkıyla düşünüp, ondan korkup kaçamaz. Derken birgün gelip ölüm ansızın kendisini yakalar. O hâlâ, doktor, has-tahâne peşinde, ölmemek için çâre arar, heyhat, bütün ümitler kesilmiş, hiç bir şeyin fayda veremediğini görür de hâlâ Allah'a dönmez, dönemez. Tevbe ve istiğfarla Hak'ka iltica da aklına gelmez. Çünkü hayâtında iken kendisini onlara alıştırmamıştır.
n/uIKLAMAK
227
insanın nasıl yaşarsa öyle öleceğini, nasıl ölürse yânî, ne halde ölürse, îmânlı veya îmânsız, öyle haşr olunacağını, kabrin ve kıyametin hallerinin de öylece tecellî eyleyeceğini bilen kullarının arasına Cenâb-ı Hak bizleri de ithal buyursun, âmîn..
Saîd ve mes'ûd olan kimse o kişidir ki, diğerlerinin hallerinden ibret ve nasîhat ala. Binâenaleyh, hergün bir çok kimseleri ellerimizle kabirlere koyan bizler değil miyiz? Onların hallerini birazcık olsun düşünmemiz gerekmez miydi?
İşte bu düşünce nisbetinde, k,albe korku hâsıl olacağından, mutlaka ölümüne, âhiretine hazırlanacağı şüphesizdir. Dünyâdaki sevdiği şeylerden birgün nasıl olsa ayrılacağını iyi düşünen insan, elbette dünyâya meyletmez, âhireti için hazırlanır. Bir büyük zât, gayet güzel yapılan evine bakmış da, "Ah! ölüm olmasaydı seninle sevinir ve neşelenirdim. Fakat ölüm seni benden, beni de senden ayıracaktır. Artık seninle nasıl sevinebilirim?" diye teessüflerini izhâr etmiştir.
LVi
TEFEKKÜR
(Ma'rifetnâmeden)
Altıncı fasıl: Altı esastan ibaret olan irfan yolcularına âit altıncı esas tefekkür hakkındadır. Beş nevi' üzere beyân olunur.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki, tefekkür ve tezekkür, Hak teâlâ Hazretlerinin ibda' ve îcâdı olan şâh-ı eser, sanâyî-i nefîse-si tefekkür, Hâlık-ı zü'1-Celâl ve'l Kemâl olan Allâhü teâlâyı bilmeye ve tanımaya en güzel bir yoldur. Kurân-ı azîmü'ş-şânda, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, bir çok âyet-i kerîmelerinde, bizleri irşâd hususunda tefekkürü tavsiye buyurmuşlardır. Düşünen bir kavim için Hak teâlâ'mn varlığı ve birliği hakkında, yerlerin ve göklerin tefekküründe sayısız ibretler ve alâmetler vardır. Binâenaleyh, tekrar tekrar yerlere ve göklere bakmak ve onlardan ibret ve hisse almanın, Cenâb-ı Hak'ka dönmeye vesîle olacağında hiç şüphe yoktur. Lâkin bu kadar insanın hep gözleri vardır. Hergün de bu âlem onların gözleri önünde olduğu halde, bundan bir ders ve ibret alamamak ve Hak'ka dönememek, ne kadar bedbahtlıktır! Adetâ körlüktür. Fakat nice âmâ kimseler vardır ki, Hak'ka muti' ve emirlerine riayetkar oldukları halde, gözleri görenlerin bundan mahrum olması ne kadar acıdır.
Eşref-i Rûmî. Hazretlerinin;
"Bir göz ki, olmaya ibret nazarında,
O bir düşmandır sahibinin başı üzerinde!'
Beyti ne kadar yerindedir. Tefekkürün kıymeti hakkında, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin şu buyruğu ne kadar canlıdır. "Bir saat tefekkür, bin yıl nafile ibâdetten hayırlıdır" buyurmuştur. Halbuki, burada zikr olunan bir saat, bizim bildiğimiz 60 dakikadan ibaret değildir. Bu saat, zamandan ibarettir ki, bir dakikadan başlayarak devam eden#bir zamandır. Yânî bir dakika, beş dakîka, on dakîka, yirmi dakîka gibi zamanlar murad olunur ki, bir müddetçik tefekkürün bir yıllık nafile ibâdete muâdil olması, bâzı rivayetlerde daha fazla gösterilmiştir ki, bu da
tefekkürün lüzum ve ehemmiyetine güzel bir işarettir. Kimin ki, kalbinde fikrullah bulunmuştur, onun muîni herhalde Allâhü teâlâ olmuştur. Allâhü teâlâ'mn mahlûkâtım tefekkür ediniz. Ne kadar sayıları belirsiz, çeşitli mahlûklar göreceksiniz ki, akıllar hayran olur. Maal'esef, ne hayvan ve ne de nebat mütehassıslarının, gördükleri acâib ve inceliklerin hayranı oldukları ve onları bizlere güzellikleriyle târff ettikleri halde, tabiat kanunları içinde bocalayıp durmaktan, bir türlü îmân edip de saadet ve selâmete ulaşamadıklarına taaccüb etmekten insan kendini alamıyor. Şimdi bizler, Hak'kın bize pek büyük lütfü olan bu îmâna, ne kadar şükretsek, muhakkak yine azdır. Hak'kın mahlûklarını, yerde, gökte, denizde, havada olanlarının cins ve miktarını bilebilir miyiz? Bunun miktarını ancak yaratanımız yüce Allah'tan başka kimse bilemez. Hele o mikrop diye bizleri çok korkutan ve gözle görülmiyecek kadar ufacık ve lâkin insanların, hattâ hayvanların ve hattâ meyvalarımızın canına okuyan ve bir türlü de hakkından gelemediğimiz yaratıklar, Allâhü teâlâ'mn varlık ve birliğini isbâta yetmez mi? O ufacık mahlûk, nasıl oluyor da koskocaman adamı bir anda yerlere serip, nihayet ölüme kadar sürüklüyor. Elbette düşünen insan için bunda çok ibret vardır. Fakat sakın Hak'kın kendisi hakkında düşünmeye kalkma, ona kat'iyyen izin verilmemiştir. Zîrâ insanın akıl ve fikrinin kantarı, bunu tartacak kudrette değildir. Ancak şu var ki, "Mü'mi-nin ferasetinden sakınınız. Çünkü o muhakkak Allah'ın nuruyla bakar." Yânı hakkı, Hak'kıyla görür ve görüşünde de aldan-maz buyurulmuştur. Bu konuda ehlullah demişlerdir ki, "Müjdeler olsun o kimseye ki, zikir ve tefekkür-ü Mevlâ onun hâlidir, kalbi mâsivâdan hâlî ve sadedir. Az bir müddet tefekkür, çok saatlerin ibâdetlerine misâl olur. Tefekkür gibi ibâdet yoktur. Tefekkürde, halâvet, tad, lezzet pek çoktur.
Cenâb-ı Hak'kı tefekkür eden zındık olur. Kudret ve hikmetini tefekkür eden sıddîk olur. Tefekkür gönülde bir kandildir. Hayır ve şerri fark etmekte, akıl ona muhtaçtır. Tefekkür, gönülde olan marifeti hazır edip gösterir. Kalbi gaflet deryasına düşmekten kurtarır. Tefekkür gönüllerin tasfiyesidir. Murakabelerin başlangıcıdır. Tefekkür hakikat bahçelerinin emsalsiz ağaç-
lan, çiçekleri, gülleridir. En ince hâdiseleri pek aşikâr surette gösteren bir nurdur. Tefekkür, aynı zamanda eşyanın hakikatini gösteren bir aynadır. İnce mâ'nâların mizanıdır. Tefekkür, hikmet kaynaklarından bir kaynaktır; cevahir gibi ve diğer kıymetli mâdenleri bilmek gibidir. Tefekkür, hikmetleri yakalamak için bir ağ gibidir. İbret nazarlarına melekedir. Tefekkür, rûh, varidat ve havâtırdır. Tefekkür, maksûd olan ma'rifet-i ilâhiyeyi talebdir. Tefekkürün heyecanı, hüzün veren güzel sadâlar iledir. Tefekkürün neticesi, ma'rifet-ullah ve sıfatı muhabbet-ullahtır. Tefekkürle hareket^ işi düşünerek yapmak, ruhun saadeti alâmetidir. Ma-siyetle hareket ise, cesetlerin şekavet alâmetidir. Meclislerin en şereflisi, tefekkürle oturulan meclislerdir ve muhabbet deryalarından kâse kâse içmektir. Tefekkür, feraset ve keşfe yakîn olmaktır. Feraset, gönülde bir nurdur. Hakâyık-ı eşyayı, güneş gibi parlatıcıdır.
Murakabeye devam, kalbi muhafaza eder ve tefekkürden, ma'rifet-i İlâhî doğar. Tefekkür, fehim (anlayış kabiliyeti) ve feraseti de muristir.
BEYİT
Irağa gitme, sana gel ki, sendedir herşey, Murâkıb ol ki, derûnunda sen neler bulasın.
\j£.\jıv ClVlE.LLt.KUS ItKKI
231
UZUN EMELLERİN TERKİ
İnsanoğlunun sabahtan akşama, akşamdan da sabaha çıkacağına dâir bir senedi yoktur. Binâenaleyh, bulunduğu hayatı esnâsmda ölümü için, sıhhatli halinde hastalanabileceğim düşünerek, öyle bir gün için dâima hazırlıklı bulunması iktizâ eder. Esasen bizlere de böylece tavsiye olunmuştur. İki halden ötürü bizim sonumuzdan korkulduğu malûmdur. Bunlardan birisi, insanların arzularına ittibâ'ı (uyması), onun doğru olup olmadığını düşünmeden yapmaya çalışması, biri de uzun emeldir ki, nefs-i hevâya uymakla Hak'tan uzaklaşır. Tûl-ü emel de dünyâyı sevdirir. Halbuki, Cenâb-ı Hak, dünyâyı sevdiğine de sevmediğine de verir. Lâkin, îmânı ancak sevdiklerine verir. Bu sebeple, dünyâ için bâzı kimseler halk olunduğu gibi, dîn için de, dînin kıyamete kadar yaşaması için, bir takım kimseler yaratılmıştır. Fakat sen muhakkak dîn için yaratılanlardan olmaya çalış ki, dünyân da mâ'mûr, âhiretin de mâmur olsun. Zîrâ iyi bilmelisin ki, dünyâ sana arkasını dönmüş, geri geri gidiyor. Âhiret ise, sana yüzünü çevirmiş, senden yana gelmektedir. Binâenaleyh, her gelen yakındır. Bugün sen bir âlemdesin ki, yaptıklarının hesabı yoktur. Fakat yarınlarda bir gün gelecek ki o gün amel yok, yalnız hesabı vardır. Ona göre hareketin lüzumu cümleye aşikârdır.
Bakın, Üsâme (r.a.) her nasılsa 100 dînâra va'deli ve veresiye bir deve almış. Bu da, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri tarafından duyulunca, Üsâme (r.a.) tûl-ü emel sahibidir diyerek kınanmıştır. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dâima ihtiyatı elden bırakmayıp, ölümü gözlerinin önünden hiç ayırmazlardı. Hattâ uykudan uyanıp gözlerini açtığı zaman, acaba kapamak mümkün olacak mı? Boyunlarını herhangi bir tarafa çevirseler düzeltebilecekler mi? Lokmalarını ağızlarında yutabilecekler mi? diye düşünürler, ölümü bu kadar hazır bilirlerdi. Artık bizler için nasıl yapmak lâzım bilmem? Bâzan, abdest almaya gidinceye kadar abdestsiz kalmamaları için teyemmüm ederlerdi. Yâ Resû-lullah işte şurada su var denilince, "Oraya kadar gidip o suya ulaşacağımı bilemem ki" buyurmuşlardır.
İnsan oğlunun emellerini yolda yarıda bırakan ölümü çe-
v un
şitli vak'alarla ümmetine bildirmeye çalışırlardı. İnsanın ömrü şöyle bir hudutla tahdit edilmişken, emelleriyle bu hududun dışına çıkmaktadır. Âdem oğlunun hırsı ve tûl-ü emeli bilhassa ihtiyarlığında bir türlü bitmemekte, biPakis artmaktadır. Bu ümmetin evvel gelenleri, yakîn ve zühd ile saadete ulaşmışlarsa da, son gelenlerin de, hırs ve tûl-ü emelle helak olacakları bildirilmiştir. Cennete girmeyi herkes nasıl isterse, emelleri kısaltıp, ölümü de iki kaş arasında bulundurmamızı ve aynı zamanda tam ve hakkıyla Hak'tan haya etmeyi tavsiye buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin şu duaları, ne kadar canlı ve ibret lev-hasıdır:
"Yâ Rab, beni âhiret hayırlarından alıkoyan dünyâdan sana sığınırım ve yine, hayırlı ölümlerden alıkoyan, manî olan hayattan da sana sığınırım. Ve yine, beni hayırlı amellerden alıkoyan, manî olan mallardan da sana sığınırım."
Bana kalırsa bu duâ, kâfî ve vâfîdir. Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'e ve bizlere de hayırlı intibahlar nasîb eylesin, âmîn.
Eski meşâyıh ve mutasavvıf dervişler de bu emelin kısalığına çok dikkat etmişlerdir. Zühd ve takvayı tercih edip, îmânlarının kuvvetlenmesine önem vererek, sâlih amellerle, ibâdât ve tâ-atle vakit geçirmişlerdir.
Hele Şakîk-ı Belhî (k.s.) Hazretlerinin hikâyeleri çok şâyân-ı dikkattir. Bu mübarek zât birgün, üstâzları olan Ebû Hâşim'in ziyaretlerine gitmişler. Fakat biraz evvel uğramış olan bir dostu kendilerine biraz ceviz ikram etmiş, o da oruçlu olduğu için, cevizleri ceblerine koymuş. Bunları gören o üstâz-ı Muhterem, "Bunlar nedir?" diye sormuş. O da kendisine bir dostunun verdiğini, akşam iftarda yemek istediğini söyleyince, "Yâ Şakîk, demek sen akşama kadar yaşayacağına emînsin!" diyerek kapıyı kapamış ve "Bir daha benimle konuşma" diye ağır bir ihtarda bulunmuştur.
Ömer ibn-i Abdül'azîz (rh.a.) bir hutbelerinde buyurmuşlar ki, "Her yolcuya yolculuk hazırlığı olarak para veya yiyecek, içecek şeyler lâzımdır, yola çıkan kimseye bunlar muhakkak lâzımdır. Âhiret yolcusuna ise, daha ziyâde ve ehemmiyetle lâzımdır
233
ki, o da takvadır!' Binâenaleyh, Allâhü Celle ve alâ Hazretlerinden korkup, emirlerine lâyıkıyla imtisal, yasaklarından muhakkak surette kaçmak ve korunmak gerek olduğunu, bu hutbelerinde pek güzel belirtmişler ve sözlerine devamla, "Âhireti ve oradaki sevâb ve ıkâbı görüyormuşsunuz gibi, sevâblarını umucu ve azabından da korunucu olunuz ve hem de emellerinizle uzun uzun şeyleri hesablıyarak, kalblerinizi karartmayınız. Zîrâ sabahtan akşama ve akşamdan sabaha çıkacağını kimse bilemez. Bu dünyâya bel bağlıyanlarm halleri hepimizin gözü önündedir:'
İnsan biraz insafla düşünse ki, şu ölen adam bir zamanlar kabına sığmıyordu. Bugün bir ciyfe, yarın da tamamıyla toprağa inkılâb etmiş olacaktır. Ne o güzellik, ne o servet, ne o makam. Öyleyse azîz kardeş, aklımızı başımıza alalım da, Hak'kın rızâsının dışına çıkmamağa çalışalım.
Seyyid Muhammed Rızâ (k.s.)'m naklettiğine göre; (4/108) bir zât bir âlime bir mes'ele sormuş, o da "Şöyledir" diyerek cevap vermiş. Fakat soran zât, bu cevapdan mutmaîn olmayarak, i'tirâz etmiş ve "Sizin sözleriniz ulemânın sözlerine muhaliftir" demiş. O zaman âlim zât demiş ki; "Sen âlimi, fakîhi gördün mü? O fakîh dediğin zât zühd ve takva sahibi olup dünyâya iltifat etmez ve âhiret için çok gayretlidir, dîninin inceliklerine son derece riâyetle ibâdete de pek çok harîs olup, müslümanların aleyhinde konuşmaktan çok sakınır. Bir sahib-i verâ'dır. Nâsın mallarında kat'iyyen gözleri olmayıp, cemâat-i müslimîne dâima na-sîhatlerde bulunurlar!' İşte âlim, fakîh olan zevat böyle insanlardır. Onlardan birisi olan İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri, geceleri hiç uyumaz, mütemadiyen ibâdetle meşgul olurlardı. Hattâ çok meşhurdur ki, kırk sene, yatsı namazı için aldığı abdestle sabah namazını kılmışlardır. Bunun emsalleri de pek çoktur. İbâdete bu kadar harîs olmakla beraber, son derece de vera' sahibi idi. Sultan paralarına, kat'iyyen tenezzül etmemiştir. Çalınan bir
(4/108) Bkz. Seyyid Muhammed Rızâ (r.a.)'ın Şezerât isimli kitabında cilt 1, sayfa 146'ya.
vurı /\tiL./\r^ iv
koyundan nâşî, yedi sene koyun eti yemediği ve ticaret için yolladığı bir gemi dolusu malı, ortağının fazla fiatla sattığını duyunca, gemideki bütün malın kazancım, Basra fukarasına tasad-duk ettiği bir gerçektir. Bunlardan anlıyoruz ki, uzun emel sa-hibleri böyle hayırları işle meye muvaffak olamazlar. Zîrâ kalb-leri katılaşmıştır. Ne ibâdete yüzleri vardır, ne de hayırlara, derken birgün ölüm ansızın alıp gider, herşey de biter, vesselam. Bu ve emsali hâdiselerden anlıyoruz ki, insan tek başına emellerine ulaşmağa muvaffak olamayacaktır. Çünkü ömrü kâfî değildir. Emelsiz yaşamak imkânı da yoktur. İster az, ister çok, insan herhalde bir emele muhtaçtır. Ondan nâşî, Cenâb-ı Hak kuluna gaflet de vermiştir. O olmazsa hayat hiç bir veçhile te-rakkî edemez; insanlar Âdem aleyhisselâm devrini yaşamaktan kurtulamazlardı. Bugünkü medeniyyet vâsıtaları da hep emellerin mahsûlüdür. Lâkin bu medeniyyet vâsıtaları, terakkîleri, san'atları, ticâretleri, zirâatleri, hiç bir zaman insanı ve bahusus müslümanı Hak'ka ubûdiyyetten, kulluktan, istikâmetten alıkoy-mamalıdır. Nasıl ki, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretleri, "Âhiret hayırlarından alıkoyan dünyâdan sana sığınırım" demiştir. Ne kadar güzel değil mi? Dünyâyı yapayım derken âhireti yıkmak, elbette akıl kârı değildir. Bakınız, insanın ömrü pek kısadır. Çalışma devri, aşağı yukarı kırk senedir. Bu kadar zamanda ne yapılabilir? Hangi emele ulaşılabilir? Haydi farz edelim ki büyük bir iş yaptınız, çok da faydalı, çok da para kazanabildiniz, nihayet öldünüz. Evlâtlarınız ve mirasçılarınız, sizin servetinizi hemen taksim ederler. Bütün emekleriniz bir anda (hebâen mensura) kabilinden yok olup gitmiştir. Halbuki insanoğlu, Âdem aleyhisselâmın zamanından beri yaşamaktadır. İslâmiyyet de, Peygamberimizin zamanından beri yaşıyor ve kıyamete kadar da yaşayacaktır. Çünkü müslümanlık, ferdlerin malı değil, cem'iyyet-i İslâmiyyenin malıdır. Birisi ölürse diğeri onun yerine kâim olur. Böylelikle ilel'ebed yaşar. Binâenaleyh, yapılacağı tasavvur olunan herşey, ufak-büyük muhakkak bir şirket, bir toplum malı olarak yapılırsa, işte o her zaman daha iyi, daha güzel, daha üstün olarak yaşar ve gelişir. Cemiyete, şirket azalarından olanların yerine yenileri alınır, sermâye dâima artar, işlerde daimî bir
terakkî görülür. Bu sebepten, muhakkak surette ntüslümanla-rın ve bahusus erbâb-ı ticâret ve san'atkârların birleşmesi adetâ farzdır, vâcibdir. Küçük bir misâl olarak şu insan hilkatine bir göz atacak olursak, gördüğümüz, bildiğimiz âzâlar nasıl birleşmişler ve insan gövdesini nasıl meydana getirmişler, bu bizim için yetmez mi?
Öyle ise azîz kardeşim, gel hiç olmazsa şu dünyâ milletlerinden ibret alalım da, ne olur biz de birleşelim. Büyük işler yaparak hem milletimizi refaha kavuşturmuş oluruz, hem de biz rahat ederiz. Bir de muhakkak israfın önüne geçmek lâzımdır. Bunun çâresini arayıp bulalım ve günahlardan da son derece kaçalım ki, Allâhü celle ve alâ Hazretleri de bizden razı olsun ve bize yardım etsin...
ıs\os\r r yjıı
ÎMANI MUHAFAZAYA DEVAM
îmân, hiç şüphemiz yoktur ki, Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin, biz mü'min kullarına bir lütuf ve ihsanıdır. Tıpkı vücudlarımız gibi. Onu korumak, muhafaza etmek ve onun maddî ve manevî yollardan gelişmesi için neler yapmak lazımsa, bunlar üzerinde dikkat ve ihtimamla durmak ve bir de ilmen, edeben geliştirmek nasıl vazîfelerimizse, îmânı da aynı şekilde korumak ve muhafazasına dikkat etmek ve onun kemâli için lâzım gelen ilim, edeb, ahlâkla beraber dînî farzlara, vâciblere, sünnetlere son derece riâyetle, îmânda sıdk, sadâkat, ihlâs ve emrolunduğumuz taharet, şecaat, semahat, adalet, hikmet ve şâire gibi saymakta olduğumuz hep güzel ahlâklarla tezyîn eyleyip, îmânımızın za'fı-na ve belki de zâyî olmasına sebep olacak bütün ne kadar kötü ve yaramaz şeyler varsa, cümlesini terk etmek mecbûriyyetinde-yiz. Vücudlarımıza, sıhhatimize bakmadığımız vakit nasıl onların hastalanıp, ne büyük felâketlere dûçâr oldukları görülege-len şeylerdense, îmân da böyledir. Onun için vücut, nasıl bir takım gıdalara, havaya, suya, ateşe muhtaçsa, îmân da, ibâdete, itaate ve bütün emirlere uymak zorundadır. Vücuda zararlı şeylerden onu nasıl koruyorsak, îmânımıza zarar veren şeylerden de, öylece korumamız lâzımdır. Onlar da Allâhü teâlâ'mn emirlerine riâyet etmek ve yasaklarından kaçmaktır. Biz bunlara günah deriz. İster ufak olsun, ister büyük olsun, günahı top yekûn terk etmeli, hattâ kibir, hased, riya, hırs, ucub, şehvet ve benzerleri kötü huy ve ahlâklardan da uzak kalmalıyız. Bunların yerlerine hep güzel ve iyi huylan edinmek, meselâ, kibrin yerine tevâzü, hasedin yerine gıbta, riyanın yerine ihlâs, hırs ve tamâın yerine kanâat, ucubun yerine nefsinin kusur ve ayıplarını görerek, nefsini hor ve hakîr kılmak, şehveti de ancak Hak'ka ibâdet ve itaat kasdıyla, mutedil bir şekilde, ıslâh ederek, zararsız hâle getirmek, sadâkat ve ihlâs sahipleri olan âbidlerin ibâdetlerini, gece ibâdetlerini, oruçlarını, sabahlara kadar uyumayıp ibâdetle ömürlerini geçiren bahtiyarları dâima göz önünde tutarak, onlara benzemeye çalışmak suretiyle hem îmânımızı ko-
rumuş ve hem de Hak'kın rızâsına nail olmuş oluruz ki, bu da dünyâ ve âhiret saadetinin tâ kendisidir. Cenâb-ı Hak sübhâne-hû ve teâlâ Hazretleri cümlemizi îmânın ve İslâmın güzel,nûrlu yollarından ayırmasın, âmîn. Bi hurmet-i Seyyid'il-murselîn ve'l-hamdü lillâhi Rabb'il-âlemîn ve's-salâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...

