MEVÂHİB-Ü LEDÜNNİYE'NİN MUHABBET BAHSfNDEN
Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri'ni sevme alâmetlerinden biri de, O'nun sünnetine son derece muhabbet edip, mübarek hadîs-i şeriflerini dinlemekten gayet haz, safa, sürür ve sevinç duyulmasıdır. Zîrâ insan sevdiği kimsenin sözlerini işitmekten sürür duyar. Hadîs-i şerifleri dinlemek, Fahr-i Kâinat (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri ile bir nevi, sohbettir. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ı okumak da böyledir. O da Allahü teâlâ ve tekad-des Hazretleri'yle bir nevi musâhabet ve muameledir. Ehl-i Cennetin, Hak teâlâ'yı rü'yet ve O'nun kelâmını dinlemeleri esnasındaki haz ve nasîbleri, safâları şâir nimetlere benzemez. Ehl-i Cehennem'in de asıl azabı, bu rü'yet ve müşahededen ve Hakkın kelâmını işitmekten mahrum oluşlarıdır. Bu azâb, cismânî olan azablardan daha şedîddir. Hak'kın kelâmını dinlemek ve işitmek lezzeti nasılsa, onun mübarek adlarını zikr etmek sjjje-tiyle telezzüz dahî böyledir. Tabiîdir ki, insan sevdiğinin adıyla, halleriyle, işleriyle hep alâkalanır ve bundan büyük bir zevk, lezzet t ve neş'e duyar.
Hazreti Ömer (r.a.), Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz'e "Yâ Re-
TASAVVUF! AHLÂK IV
MEVAHİB-Ü LEDÜNNİYYE'NİN MUHABBET BAHSİ        39
sûlallahjsiz bana kendi nefsimden daha sevgilisiniz!' demelerinde, muhabbet-i Resûlullah'ın lüzumunu bize duyurmuşlardır. Böyle olunca, Allâhü celle ve alâ'yı sevmenin ne mertebe lâzım olacağını anlamak gerektir. Onun muhabbetinin başkalarının muhabbetinden her yönden üstün ve gâlib olması vâcibdir.
Zât-i Bârî-i sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, herkese malından, evlât ve vâlideyninden, göz ve kulağından, hattâ azîz canından daha sevgili olmak gerektir.
Her cihetten sevgiye lâyık olan, ancak şerîk ve nazîri olmayan Allâhü teâlâ Hazretleri'dir. Zîrâ ulûhiyyet O'nun hakkıdır  i ki, zâtına fena yoktur. Yokluk O'na erişemez. Muhabbet O'na   i vâcibdir. Çünkü O vâcibü'l-vücuddur. Bütün hayırları ifâza eden I O'dur. Cûd ve kerem sahibidir. Herkimin ki kalbinde muhabbet-i j Resûlullahdan eser vardır, o kimse, muhabbetullahdan nasîbsiz olamaz. Resûlullahın muhabbeti elbette onu irşâd eder. Herkim ki, muhabbetullahtan tad alır, agâh ve uyanık olur, O'nun Habîb-i Ekrem'ine ta'zîm, tekrîm, muhabbet, iştiyak ve meveddetinin ne mertebede olmasının lüzumunu bilir. Allah (c.c.) ve Resûl'ünün muhabbetlerinin birbirinden ayrılması mümkün değildir.
Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri'ne muhabbet alâmetlerinden biri de, insan nefsine şöyle arz eyleye ki, kendi muradlarından mühim bir muradın husulü ile, Fahr-i Âlem (s.a.s.) Hazretleri'ni görmemek beyninde muhayyer kılınsa, meselâ, Resûl-ü Ekrem I (s.a.s.) Hazretleri'ni görmek müyesser farz olunsa da, bir kim-1 şeye, "Eğer dilersen sana yüz bin lira verelim, ancak Fahr-i Âlem (s.a.s.) Hazretleri'ni görmeye gitme, istersen O'nu sana gösterelim amma bu paradan mahrum olursun" denilse, eğer Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri'ni görmeyi tercih ederse dâvasında sâdıktır. Yoksa kâzibdir. Bu para misâli, insanların fukara ve zuafâ j tabakasına göredir. Yoksa, mevkileri yükseldikçe, imtihanları da o nisbette yükselir.                                                                 1
İmâm-ı Kurtubî (rh.a.) Hazretleri der ki; "Bir kimse, Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri'ne îmân-ı sahîh ile mü'min olursa, onun kalbinde o muhabbetten bir nesne bulunmak mukarrerdir;' Bazılarına da bu sevgiden çok nasîp verilmiştir. Bazıları da şehvetlerine mağlub olduklarından, hicâb içerisindedirler. Bununla beraber, bir mikdarına nasipleri vardır. îmânın iktizâsı her halde
muhabbettir. Bunlardan bazı kimseler vardır ki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizi görmek için, O'na olan aşk ve şevkinden dolayı bütün malına ve mülküne evlâd ve ıyâline tercih ederler. Ba'zı gaflet ehli bile Resûlullah'a muhabbetlerinden nâşî, ol Hazre -t'in Ravza-i Mutahharesini ziyaret ve oradaki eserlerini görmek hevesiyle hiç bir şeye bakmadan, bütün varlıklarına göz yumarak, hepsini terk edib, ziyareti tercih etmişlerdir. Lâkin ehl-i gafletin bu halleri, şehvetlerine meyilden hâlî olmamakla pek çabuk geçici bir hevestir demişlerdir. Herhalde îmânın iktizâsı hasebiyle, her mü'minin kalbinde muhabbetullah ve muhabbet-i Re sûlullah (s.a.s.) mevcut olup, herkesin derecesine göre olduğundan da şüphe yoktur. Muhabbetin en mükemmeli ashâb-ı güzîn (r.anhüm) Hazretleri'nindir. Zîrâ muhabbet marifetin meyvesi-dir. Fahr-i Kâinat (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'nin bütün ahvâlini, en iyi surette bilenler onlardır. Şu halde muhabbetlerinin cümleye galib olacağı aşikârdır. Hattâ bu hususta hatunlardan bile nice merdâne hareketler ve haletler rivayet olunmuştur.
Uhud gazasında, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin, muharebe esnasında mübarek dişlerinden birinin kırılması üzerine, Medîne'nin içerisinde bir yalan haber yayıldı. Halk arasında feryâd-ü figanlar göklere yükseldi. Ensâr kadınlarından biri, hemen şehirden çıkıp muharebe yerine gitti. Orada gördü ki, kardeşi, oğlu, babası ve kocası şehîd olmuşlar, meydanda yatıyorlardı. Onları o halde görmüşken bile, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizi, nerededir diye aramakta idi. O'na ilerilerde olduğunu söylediler. Ta'rif edilen yere gitti. Efendimiz (s.a.s) Hazretleri'nin yanlarına vardı. Mübarek ayaklarına kapanıp, "Yâ Resul allah cümlesi senin yoluna feda olsun. Çok şükür seni sağ buldum. Diğer musibetleri keder etmem" demiştir. Allah ondan râzî olsun..
Diğer bir rivayette, Sevbân (r.a.yın kıssası ma'lûmdur. Bir gün, benzi sararmış, perişan bir halde, Resûlullah (s.a.s.) Efen-dimiz'in hizmetlerine geldiği zaman, Efendimiz (s.a.s.) onu bu halde görünce "Yâ Sevbân sana ne oldu böyle?" deyince "Yâ Resûlallah şuna gam çekerim ki, siz âhirette, Peygamberlerle beraber yüksek mertebelerde olsanız gerektir. O zaman ben sizi göremezsem halim nice olur" demiş. Bunun üzerine Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri'nin "Allah ve Resulüne itaat edenlerin,
TASAVVUF! AHLÂK IV
MEVAHIB-U LtUUNNIYYE'NIN MUHABBET BAHSİ
onlarla beraber haşr olunacağına" dâir olan âyet-i kerîmesi nazil olmuştur.
Başka bir rivayette, Hazret-i Zeyd (r.a.) Fahr-i kâinat (s.a.s.) Efendimiz'i o kadar çok severdi ki, bir gün bahçesinde çalışırken oğlu gelip, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz'in vefat haberini getirdi. Zeyd (r.a.) hemen ellerini kaldırıp "Yâ Rab, hemen gözlerimi al, benim sevgilim olan Allah'ın Resulünden başkasını bir daha gözüm görmesin" dedi. Hak teâlâ ve tekaddes Hazretleri de, duasını kabul buyurdu. Hemen gözleri görmez oldu. Hakikaten, Fahr-i Âlem (s.a.s.) Efendimiz'in sevgisi, muhabbeti, mu-habbetullahdan olduğuna delâlet eder.
İmâm-ı Kuşeyrî (r.a.) risalesinde hikâye eder ki; bir gece rüyamda Fahr-i Kâinat (s.a.s.) Efendimiz'i gördüm: "Yâ Resûlullah beni ma'zur gör. Muhabbetullah beni senin muhabbetinden meşgul kıldı" dedim. Bana cevaben, "Yâ mübarek, hakîkaten Allah-ü teâlâ Hazretlerini seven beni sever" buyurdular. Kişinin, îmânın tadını bulması, üç şeye taalluk eder. Biri, Allah ve Resulü kişiye cümle mâsivâdan sevgili olur. İkincisi, sevdiği dostunu yalnız Allah rızâsı için sever. Üçüncüsü de, küfre dönmeyi, ateşe atılmak kadar korkunç ve kerîh görür ve bilir. îmânın tadı demek, tâatin lezzetini alıp, din yolunda meşakkatlere tahammül etmek ve bunları dünyâ menfaatleri üzerine tercih etmektir. Muhabbetullah, tâatini işleyip, muhalefeti terk etmekle hâsıl olur. Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz'i sevmek te böyledir. Yânî, emrine itaat, nehyinden kaçmakla, daha açıkçası, sünnet-i se-niyyelerine kemâl-i ittiba' ve emirlerine muhalefet etmekten sakınmakla, O'na muhabbet hâsıl olur. Bir kimse îmânını tekmil eylemeli ve kemâle ulaştırmalıdır. Ona ma'lum olur ki kendi üzerinde Hak teâlâ Hazretleri'nin ve Resül-ü Ekrem'inin hakkı, vâ-lideynin, evlâtların ve cemi' insanların haklarından ziyâdedir. Zîrâ ; dalâletten hidâyete erişmesi ve Cehennem ateşinden halâs olması, ancak Allahü teâlâ Hazretleri'nin ve Peygamber (s.a.s.) Efendi- ¦] mizin lisanen beyân buyurmasıyla hâsıl olur. Bu hakkın, bütün j hakların en büyüğü olduğu da cümlece ma'lûmdur.
Bir hadîs-i şerîfde, hasta ile sağlam insana teşbih vardır. Has-1 ta insan nasıl ki yediklerinin tadını bulamazsa, her birine çeşit 1 çeşit bahane bulursa, sıhhatli kimseler de yediklerinin tadım pek I
güzel anlar ve sevdiklerine bir türlü doyamaz. İşte bunun gibi, îmânı zayıf olanlar, hasta misâli olup, îmânın tadını bulamadıklarından, ibâdet ve tâati lâyıkıyla îfâ edemezler. Hele nafile ibâdetler, onlara çok ağır gelir. Hattâ cemâate dahî devam edemezler. Bu hal, onların îmânlarının zayıflığının alâmetidir. Bil'akis, îmânı kavî olan bahtiyarlar ise, farz, sünnet ve nafile ibâdetlere çok dikkat edip, ne cemâati kaçırırlar, ne de sünnet ve müste-hab olan amelleri kat'iyyen bırakmazlar ve ihmal de etmezler. Onun için îmânı zayıf olanlar, îmânın tadını bulamazlar. Yemek yiyemiyen kimse nihayet zayıf düşüp, nasıl ölüme mahkûm olursa, ibâdet ve tâatten mahrum olan kimselerin îmânı da maazallah onu helak ve hüsrana götürür. Acaba bundan daha büyük bir dert ve musîbet, bir felâket olur mu?. Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedi bu ebedî hüsrandan muhafaza buyursun, âmîn.
Vücudun ölümü nasıl olsa olacak, iyi, kötü, îmânlı, îmân-sız herkes bu ölüm şerbetini içecektir. Bundan kimse kurtulmamıştır ve kurtulması da mümkün değildir. Mizacı sıhhatli olan kimse, lâyık olduğu îmân tadını tadar ve onu idrâk eder. Onların muhabbeti, îmânın sıhhatine ve kuvvetine alâmettir.
Herkes kendini imtihan etsin, görsün ne haldedir.
Muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullahın alâmetlerinden biri de, sahâbe-i kiram Hazerâtı'nın fiilleridir ki, namazda iken bir gece, hırsız gelip gözünün önünde atını çalıp gitti de, adam namazını bozmadı. Etrafdan "Niçin böyle yaptın?" diye soranlara, "Başladığım iş, ya'ni namaz bana atımdan daha akvâ ve enfa' olduğu için böyle yaptım" cevabını vermiştir. Radıyallâhü anhüm.
Yine sevgi alâmetlerinden biri de, Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri bazı gazalarında düşmanı gözetmek üzere, hududu muhafaza için askerlerinden bazılarını ileri göndermişlerdi. Bunlar iki kişiydiler. Biri uyur biri nöbet beklerdi. Düşman bunları gördü. Uyanık olan muhafızı öldürmek için ok attılar-sa da, muhafız o sırada namazda bulunuyordu. Bu hal karşısında namazını yarıda bıraktı. Hemen arkadaşım uyandırıp ona dedi ki, "Namazı bozmasam olurdu, fakat ehl-i İslâm'a zarar gelir diye korktum ve seni uyandırdım". Bunu İmâm-ı Buhârî (rh.a.)
42
TASAVVUF! AHLÂK IV
Hazretleri sahîh'inde beyân etmiştir. Muhakkak ki insanın bu kadar sabır ve metaneti, ancak vicdan ve halâvet-i îmândandır. Zîrâ, hadîs-i şerîfde vârid olmuştur ki, îmânın tadını tadanlar şöyle bildirilmiştir: "Bir kimse Hak teâlâ Hazretlerinin rubûbiy-yetine ve dîn-i İslâm'a ve Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin nübüvvetine razı olursa, o kimse îmânın lezzetini kendine zevk etti demektir".
Medâric'de zikr olunmuştur ki, îmânın tadı vardır. Kalb onu tadar. Yemeklerin tadını, ağızların tattığı gibi denilmiştir.
Tacüddîn İbn-i Atâ (rh.a.) der ki; hadîs-i şerifte delâlet vardır ki, nefisler, yemek ve içmekten lezzet aldıkları gibi, gaflet ve he-vâdan salim olan ve nefsânî arzularından ve şehevâtından kesilen, vaz geçen kimselerin kalblerinde de, ma'nevî lezzetleri his ve idrâk etmek nimeti kendilerine mükâfat bahş olunmuştur da, onun için dünyânın fânî lezzetlerine iltifat etmezler. Zîrâ, manevî lezzetlerin yanında katı lezzetler hiç mesabesinde kalır. Bu sebebden gece sabahlara kadar ibâdet etmek, gündüzleri oruç tutmak, hergün Kur'ân'ı hatm etmek, günde bin rek'at namaz kılmak ve hayır, hasenata dahî can ve başla koşmak, hele cihâd zamanında ne canını, ne de malını, gözünü kırpmadan feda etmekten zerre kadar kaçınmazlardı. Tabiî bu hallerin hep îmânın kuvvetinden ve halâvetinden neş'et ettiğini kimse reddedemez. "Hak teâlâ Hazretleri'nin rubûbiyyetine razı olan, îmânın tadını tadar" denmesinin ma'nâsı şudur ki, kişi kendisi tam manâsıyla Hak'ka teslîm olup, hükme inkıyâd üzere olunca, Cenâb-ı Hak ta ona hayâtın maddî ve ma'nevî lezzetlerini idrâk ettirir. O zaman ona, "Allah'ın rızâsı" hasıl olur. Bu mertebeye eriştiği zaman, Hak teâlâ Hazretleri, ona vermiş olduğu ni'metleri idrak etmesi için, onun ağzında bir halâvet halk eder. Ve emrâz-ı nefsâniyeden, ya'ni nefsânî bütün hastalıklardan ve musibetlerden afiyet müyesser olup, selîmü'l-idrâk eyler. İdrâki salim olunca da, halâvet-i îmân îmânın tadını tatmayı zevk eyler. Bu zikir olunan üç rızâ, biribirinden kat'iyyen ayrılmazlar ve biribirlerini bırakmazlar. Çünkü Allahü teâlâ'nın rubûbiyyetine razı olanın, elbette Resûlullah'ın nübüvvetine ve dîn-i İslama da razı olacağı aşikârdır.
M t. V/itUB-U LhUUNNl Y Yt'NIN MUHA BBET BAHSİ
İslâm ise beş şeyden mürekkepdir. Bunlar, namaz, oruç, hac, zekât ve kelime-i şehâdettir. îmân da altı şeyden ibarettir. İ'ti-kâd kitablarında zikr olunduğu gibi, Allahü teâlâ Hazretlerinin varlığına, birliğine, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe, Cennet ve Cehenneme, hesap ve mîzâna ve öldükten sonra dirileceğine inanmaktır. Bu da şu beş şeye bağlıdır; i'tikâd, ibâdât, münâkehât, muamelât, ukûbât, diye ta'rif olunur. Fazla tafsilât için dînî kitaplara müracaat oluna. Binâenaleyh, Allahü teâlâ Hazretleri'nden razı olan ve O'nun Resulünü tasdik edip, İslâm dînini kabul eden her mü'min ve muvah-hid için, onun kitabından da razı olacağı muhakkaktır. Çünkü bunlar bir bütündür. Hiç bir harfi bile tebdil ve tağyir kabul etmez. Bütün hükümlerine, emirlerine ve yasaklarına, bilâ kayd-ü şart inkıyâd ve teslimiyet ve mûcibiyle amel iktizâ eder.
Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı bize bildiren Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'nin de bütün sünnetlerim can ve gönülden îfâ etmeyi istilzam eyler. Gerek müekked sünnetler olsun, gerek gayri müekked sünnetler olsun, gerekse ekvâli ve ef âli olsun, hepsine dikkat edip, yapmağa çalışmayı îcâp ettirir. Dîne rızâ da, dînin kıyamete kadar olan bütün ahkâmına ve emirlerine riâyet-i îcâp ettirir ki, bu da, bizim dînimizi bizlere bildiren ulemây-ı zevi'l-ihtirâm Hazerâtını da sevmeyi îcâb ettirir. Zîrâ, onlar olmasalardı, biz Allah'ı ve O'nun kitabını ve Resûl'ünü nasıl bilebilirdik? Bu sebeple onları da sevmek, hürmet ve saygıda kusur etmemek lâzımdır. Allah (c.c.) bizleri de böyle dînini öğrenip, sonra başkalarına öğretmeye çalışan ulemây-ı zevi'l-ihtirâm Hazretlerinin sırasına ilhak buyursun; âmîn.
Camileri, ma'betleri, medreseleri ve şâir dînî tedrisat yapılan yerleri de sevmek, dîni sevmenin iktizasındandır. Aynı zamanda dînin bu hükümlerine şerîat denir ki, Allahü teâlâ Hazretleri'nin kullarına, saadet ve selâmetleri için gösterdiği yollardır. Binâenaleyh, Allah'ı sevmek, onun dînini ve şerîatini sevmeyi îcâb ettirir. O'nun şerîatini seven, O'nu sevmiş olur. O'nu seven de şüphesiz ki, bütün şerîatini mutlaka seveceklerdir. Hiç birisine itiraz etmez olduğu cümlece ma'lûmdur.
Buyurmuşlar ki, muhabbetullah iki kısımdır. Birisi farz diğeri de müstehabdır. Farz olan şol muhabbettir ki, Allahü teâlâ
44
TASAVVUfl
 iv
Hazretleri'nin emirlerine imtisal ve yasaklarından-ictinâb ile, takdirine razı olmaktır. Herkim ki, bir haram iş işlese veya bir vacibi terk eylese, bu onun muhabbetullahdaki eksikliğine delâlet eder. Çünkü nefsinin arzularını takdim etmiş olur. İbâdetlerin-deki noksanlıklar da bundan dolayıdır. Müstehab olan muhabbet de, nafile olan ibâdetler; nafile namaz, nafile oruç, Kur'ân okumak ve zikrullah yapmak gibidir. Ve şüpheli şeylerden de kaçınması iktizâ eder. Çünkü kulun, Allahü teâlâ'ya takarrübü, ferâiz-i ilâhiyenin îfâsına vabeste olup, envâ-ı çeşit in'âm ve ikramlarına ve Cennet derecelerindeki yüksekliklere nâiliyyeti ise nafile ibâdetlere bağlıdır. Ya'nî, nafile ibâdeti ne kadar çok olursa, o kadar çok niam-ı ilâhiyeye mazhar olur.
Fâkihânî (k.s.) der ki, "Bir kimse ferâizini îfâ eylese ve nafilelerden namaz, oruç ve sair amellere devam eylese, bu amelleri onu muhabbetullaha eriştirir!' Allah'ı seven insan, nafileleri çok yaparak, Hak teâlâ Hazretlerinin mahbûbu olur. Teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin zikri ve muhabbeti, onun kalbine hâkim olur. Bütün ruhunu istîlâ eder. Şüphe yoktur ki, bu asıl muhib olan kimse işitirse, mahbûbu ile işitir,- görürse, mahbûbu ile görür; ürürse, mahbûbu ile yürür. Mahbûbu kalbinden hiç ayrılmaz. Enîsi, munisi ve musahibi olur. Hadîs-i şerîfde olan (Bâ)lar musâhabet ma'nâsmdadır. Bu musâhabet öyle bir musâhabettir ki, eşi ve benzeri yoktur. Mücerret haberlerle idrâk olunamaz. Bunu kendisine hal edinmeyen anlayamaz. Kul tarafından Hak teâlâ Hazretlerine muvafakat olunca, Hak tarafından da o kulunun bütün murad ve maksûtlarına muvafakat olunur. İnsan ölümü istemez, kerih görür. Lâkin Hak teâlâ Hazretleri, onun kerih gördüğünü bilir. Fakat hayır onun ölümündendir. Zîrâ Hak teâlâ'nın onu öldürmesi, onu ikinci ve daha güzel ve devamlı, ebedî bir hayata eriştirmesi içindir.
Hazret-i Âdem (a.s.)'ın Cennet'ten çıkarılması, onu daha güzel hallerle Cennet'e iletmek içindir. Hakîkatte sevilecek habîb, dost ancak O'dur, başkası değildir. Bunu, İbn-i Kayyum (rh.a.) söylemiştir. Hâsıl-ı kelâm, kalb için hayat, ancak muhabbetul-lah ve muhabbet-i Resûlullah ile kâimdir. "Hayat ise ancak Allah'ı ve Resûl'ünü sevenlerin hayâtıdır" demişlerdir.
Muhabbet-i Resûlullah'ın bir alâmeti vardır. En büyüğü, sünnet-i seniyyesine iktidâ ve onların yollarına sülük ve ittibâ, şer'i şerifin tayin ettiği hududu tecâvüz etmeyip seriate ve edeb-lerine riâyet etmektir. Allahü celle ve alâ, Resûl'üne inzal buyurduğu bir âyette "Ey Âdemoğulları, eğer Hak teâlâ Hazretle-ri'ni severseniz bana ittibâ ediniz ki, Hak teâlâ Hazretleri de sizi sever" diye buyrulmuştur. Velhâsıl, Resûl'üne, mütâbaati, kendisine muhabbet alâmeti kıldı. Sanki, Allahü teâlâ şöyle buyurur ki, "Beni sevdiğiniz ondan bellidir ki, Resûl'üme mütâbaat edesiniz. O'na mütâbaat ederseniz, Ben de size muhabbet ederim" demektir. Bundan da maksud, Allahü teâlâ'ya muhabbet dâvasının muktezâsı, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz'e ittibâdır. Bunsuz Allahü teâlâ'yı sevmek olmaz. Netîce, Allahü teâlâ'nın muhabbetine şâhid ve delil ancak, Resûlullah (s.a.s.) Efendimize mü-tâbaattır. O'na mütâbaat bulunmazsa, küfür ve isyandır.
Mahmûdü'l-Verak (r.a.) buyururlar ki:
"Hak teâlâ Hazretlerine ızhâr-ı muhabbet ederken, yine isyan eylersin. Senin bu vaziyetin, hâlin hiç de kıyasa uymaz, acâib bir işdir. Eğer senin muhabbetin gerçek olsaydı, O'na itaat ederdin. Zîrâ muhib olan kimse, sevdiğine mutî' olur" demiştir. Mu-habbetullahın menşe-i, çıkdığı kaynaklar; kul Hak teâlâ Hazretleri'nin kendisine ettiği ataları, o nimetlerden zahirî ve bâtı-nî, kendi üzerinde olan ihsanları, ikramları mülâhaza ve mütâlâa kılmaktır. Hak teâlâ'nın kulu üzerindeki en büyük nimetlerinden biri budur ki, muhabbetine ve ma'rifetine ve Resulüne mütâbaatine ehil ve lâyık kimselerdir.
Muhâsebî (k.s.) Hazretleri de buyururlar ki, "Kulun, mu-habbetullahda alâmeti, onun rızâsına ittibâı ve sünnet-i Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri'ne temessük ve mütâbaat etmesidir. Kul her ne zaman ki, halâvet-i îmânı tadar ve lezzetini idrâk eder, onun semeresi, lisânında ve cevârihinde zuhur eder. Artık zikrullah, lisânına tatlı gelir. Tâatullah cevârihine ve vücudunun bütün azalarına hoş gelir. Yorulmak, bıkmak bilmez. İbâdetlerden ayrılmasını hiç istemez. Dünyâyı da gözü görmez ve ona iltifat etmez. Onun için Cüneyd (k.s.) gibi ve Sırrî-i Sakatî (k.s.) gibi, isimleri yazmakla bitmez nice büyükler, her gün yüzlerce hattâ
binlerce rek'at namaz kılmadan seccadelerinden kalkmazlarmış. Cüneyd (k.s.) Hazretleri, her gün dükkânım açar, fakat önüne bir perde çeker, hiç olmazsa, dört yüz rek'at namaz kılmadan alış-verişe başlamazmış. Hele İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri ve emsali muhterem zatlar, sabahlara kadar ağlaya ağlaya namaz kılarlar ve bahusus Ramazan ayında bir hatim gündüz, bir hatim de gece okur, bir de teravih namazında hatmeder, bu suretle ayda altmışbir hatm-i şerîf tilâvet ederlermiş. Şüphesiz ki, onların bu hali zorlanma veya korkudan daha ziyâde, Hak teâ-lâ'yı sevmek ve îmânlarının lezzetini idraklerinin mahsulü ve neticesi olsa gerektir. Çünkü bunların başka türlü yapılması mümkün değildir. Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretleri, bu gibi bahtiyar kulları hürmetine bizlere de böyle sevgi ve ibâdetler, muhabbet ve gayretler ihsan buyursun, âmîn. Bi-hürmet-i Seyyidi'l-mürselîn.
Bunlar bize anlatıyor ki, nafile ibâdetler ne kadar çok ve devamlı olursa, Hak sevgisi de o nisbette çok olur. Hak teâlâ Hazretleri'nin o kuluna ihsan, ikram ve atalarının, o nisbette fazla ve geniş olacağında şüphe yoktur. îmânın lezzeti sebebiyle, sıcak günlerde yürekleri gayetle yanmış su diye çırpınan kimselere, soğuk bir su nice bir hayat bahş ederse, böyle bir halde suya olan iştiyak ve muhabbet nasılsa veya aç olan bir kimse eline geçen bir ekmeği veya bir yiyecek şeyi nasıl tatlı tatlı yerse, îmânı kâmil ve muhabbetleri kalbden olan kimseler meyânında tâa-tin zorluğu ve meşakkati hiç mesabesinde kalır. Belki de, ruhlarına gıda olur. Kalbi onunla safa ve sürür, içinde onunla nûr ve huzur bulur. Tâatte ve ibâdette cismî lezzetlerden daha büyük ve kuvvetli, daha mükemmel rûhânî lezzetler vardır ki, onları idrâk eder, denilmiştir.
İmâm-ı Tirmizî (rh.a.) Hazretleri, Enes İbn-i Mâlik (r.a.) Hazretleri'nden merfûan nakl ettiği bir hadîs-i şerîfte, Fahr-i Âlem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri: "Bir kimse benim sünnetimi ihya ederse, ya'ni işlerse, muhakkak, o beni sever. Ve bir kimse ki, beni sever, Cennet'te benimle beraber olur." buyurmuşlardır.
İbn-i Atâ (k.s.) der ki, bir kimse âdâb-ı sünneti nefsine lâzım kılarsa, Hak teâlâ Hazretleri onun kalbini nûr-u ma'rifetle münevver eyler.
Emirler ve nehiylerde ve ahlâkta, Resûlullah'a mutâbaatten daha eşref makam yoktur.
Ebû İshak (k.s.) Cüneyd-i Bağdâdî'nin arkadaşlarından ve akranlarındandır. O mübarek dahî muhabbetullahın alâmetlerinden birini şöyle buyurmuştur: "Hak'kın tâatini tercih edip Ne-bîsi (s.a.s.) Hazretleri'ne tam manâsıyla mutâbaat eyleye" demiştir, "îmânın nuru kimsenin üzerinde zuhur etmez, ancak Fahr-i kâinat Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri'nin sünnetine ittiba' edip, bidatlerden uzak kalanlarda zuhur eder" buyurmuştur/4/76,/
İlm-i Ledünnî dedikleri ilim iki kısımdır. Birisi Rahmânî, biri de şeytanîdir. Farkları, vahy-i İlâhî gelmekledir. Fahr-i kâinat (s.a.s.) Hazretleri'nden sonra ise vahiy kesilmiştir.
İlm-i Ledün-ni Rahmânî: Hak teâlâ Hazretleri'ne tâat ve ubudiyet, sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz'e mutâvaatle hâsıl olur. Kitâbullah ve kitâb-ı Resûlullah onunla anlaşılır.
Hazret-i Alt (k.v.) Hazretleri'ne sormuşlar ki, Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz size mahsus bir şey, bir ilim bırakmış mıdır? Ve bir halet var mıdır ki, sair insanlarda o nasîb olmaya? Cenâb-ı Alî (r.a.) "Hayır" dediler. "Yalnız şu kadar var ki, bana Allahü teâlâ'nm kitabını anlamaya mahsus bir fehim ve idrak verilmiştir kî, bunun için isteseydim, yalnız Fâtihay-ı şerîf in tefsîri hakkında kırk deve yükü kitap yazardım" buyurmuşlardır.
Bütün mü'minler ahkâm-ı şer'iyyede müsâvî olup, nihayet mertebede, Hak celle ve alâ Hazretleri, bazısını ziyade fehim ve idrak ve anlayışla müşerref kılmıştır. Meselâ, evliyâullahın bildiğini, görüp anladığım halk bir türlü anlıyamaz. Bu, sırf Cenâb-ı Hak'kın istediği kimselere bahş etmiş olduğu mevhibe-i ilâhî ve ihsân-i samedânîsi neticesidir. Yalnız şu var ki, Cenâb-ı Hak müminlere bir feraset vermiştir. O ferasetle, Allahü teâlâ'nm verdiği nur sayesinde eşyanın hakikatini görür ve bilirler. Eğer bu nur, günahlar sebebiyle örtülmüşse, günahsızlar, ya'nî velîler gibi idrâke kabiliyetleri olmaz. Ancak sathî bir bilgileri olur. Bu nuru
(4/16) Mevâhib-ü Ledünniye, cilt 1, sayfa 134.
 LEUU1\1VJ I r£LJ\ll\ MUtlAtStShl  tIAHSl
taleb hususunda Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in* benim bildiğim iki uzunca duası vardır ki, bizler için de okunması şâyan-ı tavsiyedir:

 

 c/i
c/i
c/i
J-
Ma'nâsı: "Yâ Rab, benim kalbimi nurlu, kabrimi nurlu, önümü, arkamı nurlu kıl. Sağımda nur, solumda nur, üstümde nur, altımda nur, kulağımda nur, gözümde nur, saçlarımda nur, derilerimde nur, kanımda nur, kemiklerimde nur kıl. Yâ Rab, nurumu büyük eyle. Bana nur ver ve beni nurlu kıl." (4/17)
Bu duâ tam Türkçe olduysa da, bu mealde bir duanın yapılmasını da bize öğretmektedir. Yânı, Cenâb-ı Hak'kın verdiği nurlarla her şey hal olur. Nurlardan mahrum olunca da, her şey noksan olur. Meselâ, gözün görmesi için bir ışığa ihtiyaç vardır. Bu ışık olmazsa, gözün görmesi nasıl mümkün olmazsa, nurlardan mahrum olan a'zâlar da, tıpkı bunun gibi, hakikatleri görmekten mahrum olur. Bu sebeptendir ki, daimî surette, Hâhk-ı zü'1-Celâl Hazretleri'nden tazarru' ve niyaz ile bu nurları istemek mecburiyetindeyiz.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri bir dualarında da; "Hakkı hak olarak bize göster ve o hakka uymakla da bizi nasîbedâr eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak olmak ni'metiyle bizi ni'metlendir" buyurmuşlardır.
Bunlardan anlıyoruz ki, hakkı görmek ve ona uymak, bâtılı görüp, ondan uzak olmak kolay bir şey değildir. Birinin gördüğü hakkı, diğeri bâtıl görüyor. Bâtılı ise hak görenlerin sayısını ancak Allahü teâlâ Hazretleri bilir. İşte bu nurlu olma ile nursuz olmanın alâmetidir.
Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'ne muhabbetin, sevginin bir alâmeti de şudur ki, O'nun şerîatine, hükümlerine, kulun rızâsı o mertebede olmalıdır ki, ne kaza ve ne hükmederse, derûn-u dilden, cân-ü gönülden, aleyhine dahî olsa, hüsn-ü kabul eyleye. Nitekim Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'da, meâlen, "Şol kimsenin ki, sinesinde ya'ni içinde Fahr-i Âlem (s.a.s.) Efendimiz Haz-retleri'nin hüküm ve kazasından, huruç, ıztırap ve müzayaka olursa, yani kazası, hükmü kendi muradına muvafık olmadığı takdirde, hatırı incinirse, Hak teâlâ Hazretleri, ondan îmânı selb eylemiştir. O şekil kimseler mü'min olamazlar" diye buyurmuştur.
Şeyhu'l-Ârifîn Tâceddîn-i Atâullah Şâzelî (k.s.) Hazretleri buyururlar ki, "Bu âyette delil vardır ki, hakikî îmân hasıl olmaz. Ancak o kimseye ki, Hak teâlâ ve tebârek Hazretleri'ni ve Resûl'ünü kendi üzerine hâkim kılar, kavlen, fiilen, ahzen, terken, hayyen, buğzan onların hükmüne itaat eyler. Kendi hevây-ı nefsince bir iş yapamaz. Bi'1-cümle hakîkat-i îmân iki nesne ile hasıl olur. Biri emrine uymak, biri de kahrına boyun eğmek. Böyle yapmıyanlardan, îmânı selb etti ve yemîn ile te'kîd edip:
dedi. Ya'nî: "Öyle yapmiyanlar yâ Muhammed (s.a.s.) senin Rab-bin hakkı için mü'min olamazlar." (4/18) dedi.
Nefislerin tasarruf ve galebeye meyi edici olduklarını Cenâb-ı Hak bilici olduğundan dolayı böyle buyurdu. Zîrâ hak, gerek
(4/17) Feyzü'l-Kadîr c. II /1477
(4/18) Nisa 65.
50
MEVAHIB-U LEDÜNNİYYE'NİN MUHABBET BAHSİ      51
kendi elinde olsun, gerekse hasmının elinde olsun, elbette nefis, kendisi gâlib olmak ister. Mü'min o kimsedir ki, hevây-ı nefsi bırakıp, Hak'kın rızâsı ne ise ona göre nefsine galip olur, mağlûp olmaz, ya'ni Hak'ka teslim olur, aleyhinde dahî olsa. Âyet-i kerîme de işaret vardır ki, Resûlullah'ın hükmü, hükmüllah, kazası da, kazâullah kılınmıştır.
Sehl İbn-i Abdullah (k.s.) Hazretleri der ki: "Bir kimse ki bütün ahvâlinde Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerini kendine velî bilmeyip, nefsini kendi elinde samt,ol kimse, onun sünnetinin halâvetini tadamamıştır!'
Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, kişiye kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça, îmân da'vâsı etmek caiz değildir.
Yine sevgi alâmetlerinden biri de şudur ki, kavi ve fiil ile O'nun dinine yardım edeler ve ahlakıyla tahallük edeler. Cûd, kerem, hilm, tevazu', sabır ve sair ahlâklarda O'na uyalar.
O'na sevginin bir alâmeti de, musibetlere sabr edip, O'nun muhabbetiyle müteselli olmalarıdır. Zîrâ, muhabbeti olan kimse, lezzet ve muhabbetle, şiddet ve musîbeti unutur.
Sevgi alâmetlerinden biri de, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizi çok zikr eyleye. Zîrâ, kişi sevdiği kimseyi çok anar. "Muhabbet zikrin devamıdır" demişlerdir. Bazıları da sevgilisini nefesleri adedince zikr etmektir demiştir. Bazılarına göre de sevginin üç alâmeti vardır. Biri, sözü dâima sevdiğini zikr olur, konuştukça, onu yâd eder. Biri de, sükût vaktinde hep onu düşünür. Biri de, işi gücü ona itaat olur.
Hâris-i Muhâsebî (k.s.) der ki: "Muhabbetin bir alâmeti de, devamlı olarak sevdiğini zikr etmek, zikrinden bir an kesilmeye-rek, usanmamak, yorulmamaktır!1
Gene hükemâ ittifak etmişlerdir ki, bir kimse bir nesneyi sevse, onun zikrini çok eder. Rivayet olunur ki, bir kere Râbia yi Adeviyye (k.s.)'nin meclisinde, âbid ve zâhidlerden birkaç kimse toplanıp, dünyayı zemme başladılar. Râbia (k.s.) sükûtle bunları dinledi. Sözleri bitince, Râbia (k.s.) "Kim neyi çok severse onun zikrini çok eder" dedi. Mahbûbun zikri dürüst kalblere galib olsa, artık ona bedel nesne bulamazlar ki, onunla eğlensin. Şöyle ki dostların zikri olmasa, hayatları fasit olur. Şâir lezzât ve şehe-vâtı bütün bütün terk edip, halleriyle meşgul olurlar. Kâh olur,
şevk ve halet galebe eder, feryâd ve figân ettikçe renkleri değişir, bedenlerine za'f gelir. Kâh olur, vecd ziyâde olur ki seveni helak eder.
Muhabbet alâmetlerinden biri de, Hâce-i Âlem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'nin ism-i şeriflerinin zikr edildiği, mevl û t ve menkıbeleri okunduğu zaman ta'zîm, tevkîr, huzu' ve huşu' izhar etmektir. Nitekim, sahâbey-i kiram (nanhüm)'den mervîdir ki, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'nden sonra kalanlar, Fahr-i kâinat (s.a.s.) Efendimiz'i yâd ettikçe, huşu' ve meskenet izhar edip ağlarlardı. Tabiîn ve selef-i sâlihîn hep bu yolda gitmişlerdir. Rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn.
Bazı ulemâdan nakl olunmuştur ki, "O'nun zikri esnasında huşu', huzu' her mü'mine vâcibdir" demişlerdir.
Eyyûb-ü Sahtiyânî (rh.a.) Fahr-i Âlem (s.a.s.) Hazretleri'ni zikr ettiği zaman o kadar ağlardı ki, halk ona acırlardı.
Muhammed îbn-i Cafer (r.a.)'ın yanında, Fahr-i kâinat (s.a.s.) Hazretleri anıldığı zaman, benzi sararıp kendinden geçerdi.
Abdullah tbn-i Zübeyr (r.a.) Hazretleri ise, (s.a.s.) Efendimiz zikr olunduğu zaman, gözlerinin yaşı bitinceye kadar ağlarlardı.
Zührî (r.a.) yanında (s.a.s.) Efendimiz zikr olunduğu zaman, kendisine bir hal gelirdi ki, ne sen onu tanıyabilirdin ne de o kimseyi tanırdı, yânî kendinden geçerdi.
Safvân îbn-i Selîm (k.s.) ki, gece namazlarını kılan âbid-lerdendi. Yanında Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri zikr olunduğunda o kadar ağlardı ki, meclistekiler kalkıp giderlerdi de, onun ağlaması yine bitmezdi.
Katâde (r.a.) Hazretleri ise, bir hadîs-i şerîf işittiği zaman feryâd ile ağlar, bir türlü kendini tutamazdı. Bunları Kâdî Iyaz (k.s.) zikr etmiştir.
Sevgi alâmetlerinden biri de, Fahr-i âlem (s.a.s.) Hazretle-ri'ne mülâkî olmağa çok iştiyak duymaktır. Zîrâ her muhib, mah-bûbuna mülâkî olmağa müştak olur. Onun için bazıları "Muhabbet, mahbûbuna müştak olmaktır" demişlerdir.
Abede bint-i Hâlid (k.s.) demiş ki, babam Hâlid, ne zaman yatağına gelse, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'i ve sahâbe-i kirâ-nu, muhacirin ve ensârı, şevkle zikr edip "Yâ Rab benim ruhu-
TASAVVUF! AHLÂK IV
mu kabz etmekte ta'cil eyle" diye duâ ederdi. Bu hal, tâ uykusu galebe edinceye kadar devam ederdi.
Bilâl-i Habeşî (r.a.)'ın vefatı esnasında hâtûnu, hüznünden feryâd ediyordu. Bilâl (r.a.) ise, şâd olup, "Yarın sevgilim Mu-hammed (s.a.s.) Hazretleri'ne ve ashabına mülâkî olacağım" diye seviniyordu.
Rivayet ederler ki, nefsini israf edici bir hâtûn vardı. Vefatından sonra rü'yâlarında onu görenler, "Hak teâlâ Hazretleri sana ne muamele yaptı?" diye sordular. Cevaben. "Mağfiret buyurdu" dedi. "Ne sebeble mağfirete nail oldun?" dediler. "Re-sûlullah (s.a.s.) Efendimiz'e muhabbetim ve O'nu görmeye iştiyakım sebebiyle mağfiret olundum" dedi. Bir nida işitmiştim ki, "Bizim habîbimizi görmek arzu edene, itâb etmekten haya ederiz. Belki onu, sevdiği ile cem' eyleriz deniliyordu" dedi.
Sevgi alâmetlerinden biri de, O'nun getirdiği Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ı sevmektir. Bir kişide muhabbetullahm olup olmadığını bilmek isteseler Kur'ân'a olan muhabbetine bakarlar.
Osman İbn-i Affân (r.a.) buyurmuşlardır ki, "Eğer bizim kalbimiz pâk olsaydı, hiç bir zaman Kur'ân okumaya doymazdık. Muhib olan kimse, mahbûbunun kelâmına nasıl doyar ki, nihayet matlûbu ancak O'dur!'
Abdullah İbn-i Ömer (ranhüma), Kur'ân okurken, bazı âyet-i kerîmelere rastlayınca, kendini tutamaz, bayılır düşerdi, bu yüzden bir kaç gün evden çıkamazdı, onu hasta sanıp ziyaretine giderlerdi.
Sevgi alâmetlerinden biri de, Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in sünnetlerine muhabbet edip, hadîs-i şeriflerini din-liyerek, hıfz edip safa bulmaktır. Çünkü, kişi sevdiği kimsenin kelâmını işitmekten sürür ve sevinç duyar. Hadîs-i şerîf dinlemek, Fahr-i kâinat (s.a.s.) Efendimiz Hazretleriyle bir nevî sohbette bulunmaktır. Kur'ân-ı azîmü'ş-şâm okumak ve dinlemek
te böyledir.
Ehl-i Cennet'in rü'yetleri, yânı Hak teâlâ Hazretleri'ni görmesi ve Hak'kın hitâb-i izzetini işittikleri zamandaki haz ve sa-fâları, şâir nimetlerin hiç birisine benzemez. Ehl-i Cehennem de, Hak'kı görmekten ve hitâb-ı İzzeti işitmekte mahrum ve mahcup olduklarından, çektikleri elem ve cismânî azabları daha zi-
yâde olsa gerektir. Kelâm-ı şeriflerini işitmekten haz duyulduğu gibi, kendi İsm-i şeriflerini zikirden de haz olunmak gerekdir. Kâh olur ki, bazı ehl-i şevk ve hal sahihleri, Hak'kın İsm-i şerifini işitmekten mest olurlar. Bu mestliğin sebebi bir lezzettir ki, akla galip olur. O lezzetin sebebi, Habîb-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz Hazretleri'nin şan ve şerefini idrâk etmektir. Ve o mestlik cümlesinden ve güzel seslerden ruha bir keyfiyet arız olur ki, onu ta'rif mümkün değildir.
İmâm-ı Ahmed (rh.a.) ve başkaları rivayet ederler ki, âhi-ret gününde, Hak teâlâ Hazretleri, Dâvûd aleyhisselâma emr edib, "Yâ Dâvûd, Beni temcîd eyle, o güzel sadâ ile ki, dünyada tem-cîd ederdin." Hazret-i Dâvüd ki, "Yâ Rab nice eyliyeyim? O sa-dâyı Sen benden giderdin" Hak teâlâ Hazretleri, "Yâ Dâvud sa-dânı Ben sana verdim?" buyurur. Onun üzerine Dâvûd aleyhis-selâm, arşın bir tarafından durup, temcîd okur. Ehl-i Cennet, Hazreti Davud'un sesini işittikleri gibi, bir halet, bir safa kesb ederler ki, Cennet nimetlerini terk edip, bu güzel sadâyı dinlemeye başlarlar. Onlara bundan büyük safa ve lezzet, Hak süb-hânehû ve teâlâ Hazretleri'nin hitâb-ı İzzetini işittiklerinde hasıl olur. Vaktaki bu hale bir de rü'yetullah erişip, müşâhede-i cemâl-i Hak ederler. Bu bir emirdir ki, bunu ta'yire ne ibare yeter, ne de işaret. Allâhü a'lem.
Ma'lûm ola ki, zikr olunan muhabbet alâmetleriyle mutta-sıf olan kimseler, muhabbette kâmil olan kimselerdir. Bu alâmetlerin ba'zısına muhalif olan kimselerin de muhabbetleri noksandır. Mezkûr alâmetlerin bazısını yapmamakla muhabbetleri noksan olur. Lâkin tamamıyla muhabbetsiz denemez. Zîrâ ehl- i İslâmdan bazı kimseler içki içtiklerinden kendilerine had (ceza) vuruldu. Bazıları bu adamlara la'net ettiler. Hâce-i Âlem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri: "Ona lanet etmeyiniz. Çünkü o Allah ve Resulünü seviyordu" buyurdular. Hâsılı, onu lanetten nehy edip, "O kimse ki, Allah ve Resûl'ünü sever, ona lanet etmeyin" buyurdular. Bundan anlaşılıyor ki, ma'siyet, irtikâp edenlerden muhabbeti tamamıyla izâle edemez. Halbuki, ma'siyetlerden kaçınıp da sünnetlere, âdâb-ı İslâmiyeye riâyet edenlerin muhabbetlerinde kemâl bulunduğunda şüphe yoktur. Zîrâ ma'siyetler arızîdir. îmân ve muhabbetuliah asıldır. Olsa olsa kemaline mas-
rufdur. Mademki, îmân asıl olup, ma'siyet arızîdir, o halde hiç bir mü'mini hatâ ve günahlardan dolayı tel'în, tekfîr caiz olmaz. Amma bu demek değildir ki, ma'siyetler mü'mine zarar vermez. Ma'siyetler, hem insanın kemale ulaşmasına manî olur, hem de ma'nevî feyizlerden mahrum olmasına sebep olur. Bunun içindir ki, ma'siyetlerin ufak, büyük her kısmından ve hattâ, edebe muhalif sözlerden ve hareketlerden de son derece sakınmak îcap eder. Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'i ve biz kullarını da afv ve mağfiretine mazhar kılıp, gönülleri muhabbetullah ve aşk-ı ilâhî ile dolu olan kullarının arasına kabul buyursun, âmîn. Bi-hurmet'i Seyyidi'l-mürselîn, ve'1-hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Allâhümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. (4/19)
Vuslat ümidleri ve firak korkusu:
(Bu bahislere âit tafsilat, yukarıda geçen mevzularda mevcuttur.)
(4/19) Fazla bilgi için bkz, İhyâül-Ulûm veMevâhibü Ledünniyye.
EDEB
Ahlâk-ı hamîdeden birisi de edebdir. Edeb hakkında mevzular, Risâle-i Hâlidiye'de uzun uzadıya îzâh edilmiştir. Yalnız burada şu kadarla iktifa ederiz ki:
Edep bir tâc imiş, nûr-ü Hûda'dan, Giy ol tacı, emîn ol her belâdan.
İlim meclisinde, aradım kıldım taleb. İlim en geridedir, illâ edep illâ edep.
Kur'ân bize, menşûr-ü Rab. Baştan başa nûr-ü edep.
Bunu eyleyenler taleb, Kur'ânı okusunlar hep.
Şeref-i ilim ve edeble âdem. Oldu cümle meleğe evvel mescûd.
Edebi terk ile iblîs-i leîm.
Oldu dergâh-ı Hûda'dan matrûd.
Edebdir bâis-i vuslat Hûda'ya, Edepdir zâd olan râh-ı Hûda'ya
Edeple meclis-i üstâze girenler, Bulur onda füyûz-u bî nihâye.
Edeple dinleyen üstâz kelâmın. Hakikatte bulurlar yüce paye.
Hakikatten garaz ancak edepdir, Edep oldu hakîkat içre mâye.
Edeple üstâza hizmet edenler, Erişdi fevk-ı Arş'a saldı saye.
EDEBİN KISIMLARI
Edeb iki kısımdır. Biri, âdâb-ı muaşeret dediğimiz, aileden başlayarak cemiyete doğru ve cemiyetin her tabakasında kendine mahsus ve hemen hemen herkesin bildiği edeplerle doludur. Meselâ, askerin kumandanlarına karşı edep tarzıyla, memurların âmirlerine karşı takındıkları edep şekli, talebenin üstazları-na karşı, çocukların ebeveyn ve akrabalarına, kadınların kocalarına, erkeklerin de hanımlarına karşı bir sürü edebî vazifeleri vardır. Biz ise bunlardan bahse lüzum görmedik. Bize lâzım olan edeb, Mevlâ'mıza karşı olan hürmet, saygı ve ta'zîmin mukabili olan gönüllerimizde hasıl olacak edepdir ki, o gönüle Hak'dan gayrisini koymamak ve onun rızâsının gayrı olan şeylerden gönlü dâima muhafaza ederek, vaktin kıymetini boşa kaçırmamak ve huzûr-u Rabbi'l-âlemîne durduğu vakitte de bu edebin mahsûlü olarak temiz ve güzelce namazı edâ edebilmektedir.
İşte edebe riâyet, insana nasıl huzur ve sekînet hâsıl ederse, edebe riayetsizlik de, insanın ma'nevî, yüksek mertebelere vusulüne manî olur. Bundan dolayıdır ki, bazı büyükler, edebe riâyet hususunda son derece titiz davranmışlar ve yalnız oldukları zamanlarda dahî ayaklarını uzatarak yatmayı bile, edebe mugayir addetmişler ki, gönüllerinde hakîkî edeb tecellî eyleye.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri, huzuruna gelen, Ebû Hafs ismindeki zâtın müridlerinde gördükleri edeb ve terbiyenin çok yüksek oluşuna işâreten, "Dervişlerinizi, sultanlara hizmet edenlerin edebi gibi edeblendirmişsiniz" deyince, Ebû Hafs (k.s.) Hazretleri, zahirî olan bu edeb, ta'lim ve tekellüfle değildir. Lâkin onların kalbleri, Hak celle ve alâ'nın ta'zîminde mamur olduğundan, Hak celle ve alâ Hazretleri onlara bu edebi, zahirlerinde ihsan buyurmuştur. Yânf, gönüller, Hak'kın zikri ve ta'zîmiyle ma'mûr olunca, beden de tabiatiyle âdâb-ı zahireye riayetkar olur. Ehl-i dünyânın ekseri edebleri, fesahat, belagat ve çok bilgi ile şairane sözler söyleyebilmekten ibarettir.
Ehl-i dînin edebi ise, nefislerinde riyâzat, âzây-ı cevârihle-rini muhafaza, şehvetlerini terk iledir. Lâkin havassın edebleri ise, kalblerin taharetinde esrâr-ı ilâhiye riâyet, ahidlerine vefa,
vakitlerinin kıymetini takdirdir. Havâtıra iltifat etmemek, her yer ve zamana göre edeblere riâyettir. Nefislerini edeble terbiye edenler, Hâlık-ı zü'1-Celâl'e ibâdette, ihlâs ni'metine nail olurlar. Onun için Abdullah İbn-i Mübarek (k.s.) Hazretleri, "Edeb, ma'rifet-i nefisden ibarettir" buyurmuştur.
Ariflerin edebi ise, her edebin üstündedir. Tevhîd, îmânın icâbıdır. Tevhidi olmayanın îmânı da olmayacağı nasıl âşikârsa, îmân da şerîatin icâbıdır. Şerîate riayetkar olmayanın da elbette ne îmânı, ne de tevhidi olur. Şeriat ise bütünüyle edepdir. Edebi olmayanın ne şerîati,ne îmânı, ne de tevhidi olması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, Allah-ü teâlâ ile ve onun dîni ve şe-rîati ile muamelede, gizli ve aşikâr edeplerin, kendisine hal olması en büyük bir nimettir.
Büyüklerden birine sormuşlar ki, Allahü teâlâ'ya insanları yaklaştıran edepler hangileridir? Buyurmuş ki, Rubûbiyyetine ma'rifet; emirlerine itaatle amel; nehyinden kaçınmak, her zaman hamd etmek ve sıkıntı zamanlarında sabr etmektir. Binâenaleyh, edeblerin terki, insanların manen felâketine sebep olur. Ahlâk-ı hamîdelerin de edepden ibaret olduğunu, Cenâb-ı Hakkın, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretleri'ne medh ve senasında "Şüphesiz ki sen, en yüce bir ahlâk üzerindesin" (4/20) buyurarak yâd edişlerinden de bu netice anlaşılmaktadır. Edep hakkında daha ziyâde tafsilata lüzum görülmediğinden, bu kadarla iktifa edilmiştir. Cenâb-ı Hak cümlemizi kâmil kullarının arasına ilhak buyursun, âmîn.
İLİM VE EDEBE DÂİR BEYİTLER
İlim ve edebe dâir yazılan şu beyitleri de teberrüken yazmayı muvafık gördük:
İlmin evveli soğandan daha acıdır. Âhiri ise baldan daha tatlıdır.
İlim, gencin en güzel zînetidir. Sanki o, gökteki güneş misâlidir.
(4/20) Kalem 4.
Cehalet ise kabîhdir ve zulmettir.
Aynı zamanda karanlıkta kıyam etmektir.
Nice köleler vardır ki, hür makamına kâimdir. Nice hür kimseler de vardır ki, köleden farksızdır.
Her ne kadar malınız da olsa ilim öğreniniz.
Çünkü ilim, mal üzerine maldır, (harcamakla fena bulmaz.)
Her ne kadar güzelliğe sahip de olsanız, ilim öğreniniz. Çünkü ilim, zeval bulmayan, güzellik üzerine güzelliktir.
İlim talep eden, gece gündüz demez çalışır. Çünkü ilim tahsili, cehd ve tekrar iledir.
Nefsin hevâsma uymak, vebaldir ve telef olmadır. Fakat ilim öğrenme arzusu, maldır ve şereftir.
İlim talep et ve edep sahibi ol.
Cehaleti terket ve ecdadına hayrü'l-halef ol.
Bir kimse mal ve nesebi ile öğünürse,
Biz, ancak ilim ve edebimizle iftihar ederiz.
Ey genç, ilim öğren. Çünkü cahillik ayıptır. Cahilliğe ancak merkepler lâyıktır, onlar razı olur.
İnsanın şerefi, ilim ve edep iledir. İzzet, mal ve nesepte değildir.
İnsanın rahatı az konuşmaktadır. Bedenin rahatı ise az taam iledir.
Ruhun rahatı, nimetin az olmasındadır, Kalbin rahatı da az lokma yemek iledir.
Annesi ve babası ölmüş olan kimse yetîm değildir. Bil'akis yetîm, ilim ve edepden mahrum olandır.
Yukarıda zikredilen beyitlerin ve güzel sözlerin mümkün olduğu kadar îzâhmı yapmağa çalışacağız. Maamafih, her ne kadar bu kelimelerin çoğu, Türkçemizde bilinen kelimeler olduğu için geniş îzâha lüzum yoksa da, bundan nasîbi olmayanlara, açıklamanın faydalı olacağını ummaktayız. Hepimizce malûmdur ki, ilim tahsili kolay birşey değildir. Önceleri her ne kadar acı ise de, sonunun baldan tatlı olduğu bildirilmektedir. Nazım sahibinin ilmin sonunun teşbihinde çeşitli tatlılar arasından balı seçmesi şâyân-ı dikkattir. Zîrâ balı yapan arının, o karanlık evinde, peteklerin gözlerindeki intizam ve ahenk, hepimize bir ders-i ibret ve örnektir. Arıya bu san'at ne bir mektepte ne bir usta tarafından öğretilmiştir. Yaratılış itibariyle, Cenâb-ı Hak, bunlara bu ilmi bahş etmiş ve yaptıkları balı bütün insanların, bütün derdlerine deva kılmıştır. Hem gıda, hem de devadır. Bal ve arının bu hünerinin tahlilini erbabına bırakırız.
İkinci beyit; ilim herkes için bir ziynettir. Gökteki güneşin ziyası nasıl yer yüzündeki bütün mevcudata faydalı ise, ilim de insanlara böyledir. Onun için kâmil insanları güneşe teşbih etmişlerdir ki, faydaları, umûma olduğu içindir. Herkesin de böyle olmasına çalışma lüzumu anlaşılır.
Cehalet ise, kötülüğü ile beraber gayet şiddetli karanlıklar1 daki bulutlara benzetilmiştir ki, çıkardıkları şimşeklerle herkesin yüreğine şiddetli korkular salar ve bazan da sağnak halindeki dolu ve yağmurlarıyla etrafı tehlikelere düşürüp, birçok mal ve can kaybına sebep olurlar. Onun için ilim, herkese lâzımdır.
Cehil ise herkes için kötüdür. Bir şey daha vardır ki, cehil deyince zamanın bütün ilimlerini bilmemek anlaşılmasın. En büyük cehil, ilimden mahrumiyetse de, her ilmi bilmek herkese müyesser değildir. Meselâ, tıb ilmini bilen bir doktor, mühendis ve mîmârî ilimlerinde câhildir. Keza bir mühendis veya mîmar da tıb ilminin câhilidir. Buna kıyâsen her ilmi herkesin bilmesine imkân olmadığı gibi, buradaki cehaletten murad da, tevhîd ilminden mahrum olmaktır.
Herkesin bilmesi lâzım olan bu tevhîd ilmi, varlıkların, kâinatın sahibi ve bizleri şu güzel suretlerle halk edip, ilim, irfan, akıl, zekâ ile görme, işitme ve anlama gibi sayısız nimetleriyle bezeyen Hak celle ve alâ Hazretleri'ni İslâm akideleri üzerine
tanıyıp bilmektir. Çünkü cehil, bir çok hür insanları esaret ve kölelik derecesine düşürdüğü gibi, ilim de bir çok köleleri hürriyete kavuşturur. Büyük makamlara ulaşmasına sebep olur. Öyle ise malınız ne kadar çok olursa olsun, ilmi öğreniniz. Çünkü ilim mal üstüne maldır. Servet üstüne servettir.
Cenâb-ı Hak, bir Peygamberini ilim veya mal arasında ter-cihde muhayyer kılmış, (O zat Süleyman aleyhisselâm olsa gerektir) ilmi tercih etmiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona dünyayı müsahhar kılmıştır.
Aslında zenginlik köylüye verilmiş ise de, cehalet de onlara musallat olmuştur. Şehirli ise ilmi, fakirliğiyle beraber tercih etmesinden dolayı, köylüdeki servet, şehre intikal etmiş, şehirlerdeki fakr ve zaruret de cehil yüzünden köylerin başına musallat olmuştur. Bu gün dahî görüldüğü gibi, en çok çalışıp yorulan köylü olmasına rağmen, içlerinde rahat bir geçim sağlıyanları pek azdır. Bunun da yegâne sebebi bilgisizlikleridir.
Her ne kadar güzelliklerinize mağrur olsanız da yine ilmi taallüm ediniz. Çünkü ilimi güzellik üstüne güzelliktir.
Öyle ise ey tâlib-i ilim, gece gündüz durmadan çalış. Zîrâ ilim, ancak çalışmakla ele geçer.
Kâinatta hiçbir zerre göremezsiniz ki, hareketsiz dursun. Her şey çalışırken insanın durması elbette abes şeydir. İlmi taleb, hem mal, hem de şereftir. Nefsin arzularına uymaksa, hem vebal hem de bir daha ele geçmiyecek bir zayiattır.
Ey insan, ilmi taleb et ve edep sahibi ol. Zîrâ, edebe riâyeti olmayan insanların ilimleri de bir şeye yaramaz. Edebin teferruatı çoktur. Gerek dînî ve gerek dünyevî vazifelerin ve hareketlerin âdabını öğrenip riâyet etmek, her ilim sahibi için elzemdir. Zîrâ, büyüklerimiz:
İlim meclisinde aradım kıldım taleb... İlim en geridedir, illâ edep illâ edep..
Diyerek, pek ince ve mühim olan bir noktaya işaret etmişlerdir. Edepten ârî olan ameller de ind-i ilâhîde makbul değildir. Bu sebeplerdendir ki, cehaletin terkini ve geçmişteki büyüklerimize hayrü'l-halef olmamızı tavsiye buyurmuşlardır. Cenâb-ı
İLİM VE EDEBE DÂİR BEYİTLEk
61
Hak cümlemizi cehaletten uzak olmakla beraber, din büyüklerinin yollarında giden, ilim ve edebe son derece riayet eden bahtiyar kullarının arasına kabul buyursun, âmîn.
Diğer bir beyitte de, mal ve neseble iftihar eden kimselere karşı, "Bizim iftiharımız, ilim ve edepledir" buyurulmuştur. Zîrâ, mal, nesep, şeref bir anda kaybolabilir. Lâkin, ilim ve edep, sa-hîbine iki cihanda da vesîle-i iftihardır. Diğer bir beyitte de, "Ey genç, gençliğinin kıymetini bil de ilim öğren. Zîrâ, cehil insana dünyada ve âhirette ardır, utanç vericidir" denilmiştir. Bu hale ise, ancak hayvanlar razı olurlar. Öyle ise insana yakışan da ölünceye kadar ilim öğrenmeye çalışmaktır. Çünkü, ilmi beşikten mezara kadar ve en uzak yerlerde dahî olsa, arayıp bulmakla ve elde etmekle emrolunmuşuzdur. Halbuki, dünyalık için böyle bir tavsiye yoktur. Öyleyken bütün kıymetli ömrümüzü onun için harcamaktan bir an geri kalmayız. Binâenaleyh, insanın şerefi, ilim ve edepledir. İlim ve edebi olmayanın tabîî olarak cemiyet içinde şeref ve saygıya mazhar olmasırta imkân yoktur. Bundan dolayı, insanın şerefi, mal ve neseble değildir, demişlerdir.
Diğer bir beyitte, cesedin rahatı az yemekte olduğu bildirilmiştir. Az yemek demek, seni taşıyacak kadar bir gıdanın alınmasıdır. Yoksa, senin hamallığını yapacağın yükler değildir. Buna da, yemek edeplerine riâyet ederek günde ancak iki defa yenilmesine müsaade edilmiş, üçüncüsü israftan sayılmıştır. Müteaddid yemeklerin bir sofrada bulunması (ziyafetler müstesna) pek doğru bir şey değildir.
Yemekte diz çöküp oturmak ve sağ ayağını dikmek suretiyle, evvelâ tuzdan başlayıp, sonunu da tuzla bitirmek tavsiye edilmiştir ve en efdal olanı budur. Midenin üçte bir kısmını yemekle, üçde birini su ile doldurup, kalanını da boş bırakmalıdır. Yemeğe Besmele-i şerifle başlayıp, sonunda hamd ve sena ile şükr ederek kalkmalıdır. Yemek dualarının, duâ kitablanndan öğrenilip, okunması daha evlâdır. Maamâfîh, Türkçe de duâ edilebilir.
Cismin rahatlığı az yemekte olduğu gibi, insanın rahatlığı da az konuşmaktadır. Malûm oluğu üzere sözün çoğu her zaman için hatâdan salim olamaz. İnşânın kıymetli vakitlerinin de ziyanına vesîle olur. Bunun için Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz ve diğer büyüklerimiz, bu hususta pek titiz davranarak,
62
TASAVVUtl
iv
lüzum olmadıkça konuşmaya razı olmamışlardır. Hattâ, ilim meclislerinde bile, bir meselenin îzâhı hususunda yapılan takrirlerde dahî, cemâatin haline göre idare-i kelâm etmeleri tavsiye olunmuştur.
Lokman Hakîm, Dâvûd aleyhişselâmı ziyareti esnasında, o-nun yapmakta olduğu harb âletlerinden bir zırhı görünce, bunun ne olduğunu bilememiş, sormaya da, kendisinin hikmeti manî olmuştur. Fakat Dâvûd aleyhisselâm işini bitirip, ona hitaben, "Bu, güzel bir harb gömleğidir" deyince, Lokman Hakîm de o zaman "Söz gümüş ise sükût altındır" vecizesini ifade etmiştir. Bundan da kendimize bir ders çıkarmamız mümkün değil midir?
Ruhun rahatı ise, az uyku uyumakladır. Yâni insana vasatî olarak altı saat uyku kâfî gelirken, ömrünü uyku ile geçirmek elbette büyük bir gaflettir. Onun için yatsıdan sonra taze bir ab-dest alıp, biraz da namaz ve zikrullah yaparak hemen yatmalıdır. Bahusus uzun gecelerde erken kalkıp teheccüd namazı kılabilmek devletine ulaşılırsa, ne kadar güzel olur. Ruhun gıdası ibâdetle olacağından, uykular büyük zayiattan addedilmiştir.
Kalbin rahatı ise, lokmaların ufak, hem de iyi çiğnenme-siyle mümkündür. Çok yemek suretiyle ölenlerin haddi hesabı yoktur. Fakat az yemekle ölen, hemen hiç duyulmamıştır. Burada bahsettiğimiz kalb, her ne kadar vücudumuzdaki kalb ise de, buna gönül kalbi de katılabilir. Zîrâ, içteki kalbin rahatlığı ile gönül de rahat olur. Gönül rahatlığı olunca, ömür de faydalı ve rahat olur. Bu sebebten anası, babası ölenlere yetîm denilmesi doğru değildir, bu mecazen söylenir. Hakîkatte yetîm, ilim ve edepden mahrum olan zavallılardır. Yetimlerin elinden tutmak, cemiyetin üzerine nasıl borçsa, ilim ve edepden mahrum olan kimseleri de, cemiyetlerin gözetip, bunları ilim, irfan ve edeple teçhiz etmelerinin hem insanî ve hem de tslâmî vazifelerden olduğunu söylemeye bile lüzum yoktur. Çünkü bütün mü'minler ve müslümanlar bir ceset gibi ve bir bina gibi birbirlerine kenetlenmiş, kaynaşmış, yekpare bir cemiyettir. Cenâb-ı Hak taklitlerimizi, iki cihan serveti (s.a.s.) Efendimizin yüzü suyu hürmetine, tahkîka tebdil buyursun, âmîn...
EDEP ve hüsn-ü muaşeret hakkında İbrahim Hakkı Hazretleri'nin beyanı ve bütün halk ile hüsn-ü muaşeret âdabı
Ey azîz! Ehl-i edep demişlerdir ki, sehâ insanın ziynetidir. Af, iyilik ve ihsanların en a'lâsıdır. Tevazu ilmin eseridir. İlim, hilmi getirir. Doğruluk, keramettir. Yalancılık, hor ve hakîrlik-tir. Necat ve selâmet doğruluktadır. Bereket rıfk iledir. Tevazu, sulh, selâmet ve şereftir. Tekebbür, telef olmanın esasıdır. Kanâat tükenmez bir hazînedir. Tama', zillet ve fakirliktir. Va'd etmek, bir hastalıktır ki şifâsı, va'dini yerine getirmektir. Akıllı bir kimseye muhalefet en büyük hatâdır. Ahmak kimseye sükût en güzel cevaptır. Kerîm, aza şükreder; leîm ise çoğa bile küfreder: ^anî çoğa bile kanâatsizdir ve şükretmez.
Dil, insanın mîzânıdır, terâzisidir. İyi ve kötü fark edilir. Mümin, insaf etmiyene insafla gider. Sabır, insanın kalbine musî-bet kadar nazil olur. Mü'min yumuşak tabiatlı, emîn ve emniyetli olur. Yalancılık ve hiyle, şeytan işidir. Lâkin, surette insandır. Rıfk ve affiyle kendisine uyulmaya vesiyledir. Hilim ve kerem, tabiat iktizâsıdır. Kerîm olan va'dine vefa eder, hatâları affeder. Elini herkese zarar vermekten men eden, iki sehânın biridir.
Hak'ka kurbiyyet, duâ ve istemek iledir. Halka kurbiyyet, istememekledir. Dostun bir insandır ki, o senin aynındır. Ancak farkı budur ki, ol senin gayrındır. Müşavere sana rahattır. İstişare olunan rahmettir. Halîmin ilk mükâfatı, hilmi öyle sârî ve carîdir ki, cemî' nâs onun hasmı üzerine muîn ve yardımcıdır. Rifatle tevazu; kudretle af gibidir. Kerîm olan, kerem işlerini kendine borç görür ki, edâ eder. Leîm olan, evvelce yaptığı ihsanları insanlar üzerinde alacaklı imiş gibi görüp almağa çalışır. Dostlar bir nefis gibidir. Cisimleri her ne kadar ayrı olsa dahî. Mü'min, halkın eziyetine tahammül edip dayanır ve ondan eziyet görmez.
Kerîm odur ki, ırzını haliyle korur. Leîm odur ki, malını ırzıyla korur. Nusret eyle ki nusret olunasın. Kötülük edene iyilik eyle ki, ona mâlik olasın. Kime dilersen ihsan eyle ki, emîri
64
vurı
iv
olasın. Kimseden birşey isteme ki, o da senin gibidir.
Yani, senin bir nazîrin olan kimseden birşey isteme ki, ona nazîr ol, eş ol, benzeri ol. Kime dilersen muhtaç ol da, esîri ol. Öyle esvap ile ziynetlen ki, onunla ne şöhret bulasın, ne de ha-kîr olasın. Kendine razı olduğun sözü, halka söyleyesin. Kadir oldukça, kusurları affedici ol ve ayıpları ört. Halkın seninle nice sohbetinden mahzuz olursan, hemen sen dahî öylece sohbet kılasın. Tâki onlar senden emniyet bulup, sen de onlardan emîn olasın. Özür dileyenin özrünü kabul edesin. Sana cefâ edeni af eyleyip, mülayim söyleyesin. Senden büyüklere sen mutî ol ki, senden küçükler de sana mutî ola. Mü'minin recâsı Hak'tan olur. Allah'tan gayriden recâ eden, birşey uman, hâib, hâsir ve zararda olur. Öyle işten sakın ki, sahibini itibarsız eder. Ve o işden sorulduğu zaman, işleyen haya edip inkâr eder. Kerîm olan kimseye ihanet ettinse ondan sakın. Leîm, alçak kimseye ikram ey-ledinse, ondan da hazer üzere ol. Şaka, alay ve bâtıl sözler, âfâtı celb eder. Ömr-ü azîzi ve kıymetli vakitlerini zâyî eder. Gıybet ve nemîmeden sakın ki, onlar sahiplerini, halk ve Hâlık'dan uzaklaştırırlar. Buhulden sakın ki, bahî 1 olan kimseden, yakınları, dostları ve akrabaları nefret ederler. Garib de ona gazab eyler. En faydalı hazîne, kalblerin seni sevmesidir. Hilim ve tevazu, mer-ğub ve mahbûbdur. Ârif-i billâh olan, nâsa îtizâr eder. Leîm ve alçakların tavır ve hallerine bakmayıp onlara îtibâr eder.
İlmin efdali hilim ve sekînettir. Elbisenin ahseni odur ki, seni insanlar içinde ecmel ve güzel eyler ve nâsm dilini ve dedikodusunu senden keser. Miskin, Allahü teâlâ'mn Resulüdür ki, gelip ona kim bir nesne verirse, evvel onu gönderene vermiş olur ve onu men eden, göndereni men etmiş olur.
Mekârim-i ahlâkın ekremi budur ki, senden kat'-ı rahim eyleyene sen sılay-ı rahim edesin. Seni mahrum edene, sen kerem edesin. Sana zulüm edeni afv edesin. Halkın sana ihtiyacı, Hak1 km kıymetli bir nimetidir. Onu ganîmet bil, melûl olma ki, ol nimet, nimet-i azâb olmasın. Söylersen doğru söyle. Mâlik olursan hizmetkârlarına rıfk eyle. Va'd edersen îfâ eyle, va'dini yerine getir. İyilik edersen sakla. Leîm ve alçaklarla bulunduğun zaman, oruç tut. Sefîhe hilim eyledinse, onu ma'mûr eyledin. Hilminle gamını ziyâde kıl ki, onu şum eyledin, rezîl eyledin. Başkasında
gördüğün ve beğenmediğinkötü bir huydan sakın ki, sen de öyle olmayasın.
Cömertlikle seyyidlik, efendilik olur. Şükür ile nimet ziyâde olur. Muvafakat ve uygunlukla, dostluk olur. Rıfk ile mürüvvet olur. Hüsn-ü muaşeretle sohbet dâim olur. îsâr ile ahrar, fazilet olur. Yânî, kendi muhtaç iken başkalarını tercih eden kimsenin hâli kâmillik alâmetidir; rıfk ile yüksekliktir. Ona zor şeyler kolay olur. Teenni ile sebepler âsân olur. Selâm vermek güzel haslettir. İhsanın tamamı, başa kakmamaktır. Tevâzuun semeresi yüksekliktir. Kanâatin meyvası izzettir. Hüsn-ü sohbet muhabbeti artırır. Hüsn-ü hulk ise her fazîletin başı ve aslıdır. Hüsn-ü hulk insana en hayırlı akrabası ve yakınıdır. Hüsn-ü hulk adama ne güzel yardımcıdır. Nâs ile öyle ünsiyet eyle ki, eğer bir başka yere gidersen seni arayalar. Eğer vefat edersen, seni yâd edip ağlayalar.
İlmin başı, rıfk ve hilimdir. Hilmin başı, kin ve gayzı zabt edip, tahammül etmektir. Hikmetin başı, nâsa müdârâttır. Aklın başı, dostlukla, insanlarla ünsiyettir. Hüsn-ü hulk insanı saadete götürür. Âdem oğlunun rıfk ve sehâsı, cömertliği, düşmanlarına bile onu sevdirir, muhabbet ettiririn Hilmin zekâtı, hüsn-ü müdârâttır. İlmin zekâtı, zeki kimselere ta'limdir. İlmin ziyneti, hilim ve rızâdır. Hilmin ziyneti, tahammül-ü ezadır. Kudretin ziyneti, insaf etmektir. Nimetin ziyneti, sıla-i rahîme gitmektir. Muhabbetin sebebi cömertliktir. Ülfetin sebebi, vefadır. Ayrılığın sebebi, ihtilâftır. Fakirliğin sebebi, israftır. Sünnetin âlâsı, yumuşak söz ve selâmı açık etmektir. Senden razı olana şükrün, onun sana sulh ve muhabbetini mûcib olur.
Rıfka ve müdârâta mülâzemet, düşmanların seni sevmesinin anahtarıdır. Dilde sekînet, en güzel ziynettir. Hüsn-ü ahlâk ile sehâ, mûcib-i gına ve rehâdır. Selâm vermek, yumuşak konuşmak, bütün insanların meveddet ve muhabbetini mûcibdir. Evliyaların âdeti, hilim, sehâ, rıfk ve müdârâttır. Belâlara sevinmek, şiddetlere sabır, zelâzilde vakur olmaktır. Malınla sahî, sırrında bahîl ol ki, mallarını infâk eden celîl, ırzını telef eden ondan zelildir.
Lisanı tatlı olanın ihvanı çok olur. Seni medh eden, bil ki
seni kesendir. Sana nasîhat eden ol kimsedir ki, aybını söyler. Azmini izhar edenin, cezmi nâimdir. Kim ki, Allah'tan başkasından birşey ister, ol mahrum olmağa müstehaktır. Kim ki, halka eziyyet eylemez, kimse ona adavet eylemez. Ahlâkı güzel olanın, rızkı geniş, kadri de yüksek olur. Sana hüsn-ü zan edenin, zannını tasdik edesin. Hüsn-ü müdârât ile ıslah olmayanın, şû-i mükâfî ile olacağını tahkîk edesin. Medh ile ahlâkını değiştir- ¦ meyen, zem olununca değiştirir. Çünkü, ayıbları dillere düşüp halk onu söyler. Gayz, kiri ve gazabını hazm eden, hilminin kemaline erişmiştir.                                    ' t
Nâs ile müdârâ eden, selâmet bulur. Gazabına mâlik olan halimdir. Şehvetine mâlik olan hakîmdir. Hulku güzel olan mülayim söyler. Hem rahat bulur, hem de rahat eder. Nâs ile sulh olanın, ayıbları mestur kalır. Halkın ayıplarını arayanın, ayıpları meydana çıkar.
Nasîhat kabul eden, utanacak hallerden selâmet bulur. Sana teveccüh edene yardım lâzım gelir. Âlimlere ta'zîm, Hak'ka ta'zîmdir. İmâma yânı", islâm kaidelerine riâyet eden hükümdarlara itaat, Mevlâ'aya itaattir: Nâs için kuyu kazan kendi düşer. Küçük musîbeti büyük sayan, ondan büyüğüyle mübtelâ olur. Kim ki, halkın sırlarını ifşa edip söyler, Hak teâlâ da onun gizli işlerini meydana çıkarır. Gizli işleri teftiş eden gönüller, dostluktan mahrum olur. Halka ihsan eden, Hak'tan ihsan bulur ve bütün işlerinin sonu hayır olur. Kendisine kötülük edene ihsan ve, iyilik eden, her fazileti alabilir. Kendinden büyük olanlara müdârât eyleyen, muradına erer. Dostunun hatâlarına tahammül kı-lamıyan, ölüm halinde yalnız kalır. Nâsa şükr etmeyen, Hak te-âlâ'ya şükretmemiş olur. Nâsdan haya etmeyen, Hak'tan haya etmemiş olur. Nâmahreme bakmayanın kalbi rahat olur. Sana nakl-i kelâm eden, senden de gayriye nakl edebilir. Sefihleri levm eden nefsine şetmetmiş olur. Vâlideynine mutî ve münkâd olan, kendi evlâdlarını da kendisine mutî bulur. Sıdk-ı akvâl ve rıfk-ı ahvâl, hüsn-ü hısâl ve alâmet-i ikbâldir.
Tâat gibi izzet, kanâat gibi hazine olmaz. Edep gibi haseb, ilim gibi şeref olmaz. Akıllı insana lâzımdır ki, doktorun hasta-'ya yaptığı hitap gibi, câhile hitap eyleye. Hasta, hiddetle şiddet eyledikçe doktor mülayim söyler. Sakın kerîmin elini tutmaya-
, sın. Ol ihsan eyledikte sen men etmiyesin. Halkın ikrah eylediği, yani beğenmediği işleri işleme ki senin hakkında iftiraya baş-lamıyalar. Muhsin ile müsîyi, iyi ile kötüyü bir tutmayasın. İyileri duâ ve senadan unutmayasın. Cimri ve korkaklarla-müşavere etmeyesin. Avrata yük olmayasın. Malından müstağni kalasın. Çünkü, minneti çok başa kakan ve ihsanı da inkâr edendir. İhsanı unutup noksanları unutmayan, dost değil düşmandır. Av-ratı şımartacak olan malı ona bağışlamayasın. Avrat, reyhandır, kokudur, kahraman değildir. O yük altına onu atmayasın. Sakın meclislerde üst tarafa oturmayasın. Meclis ehli seni oturtmadıkça sen yukarı gitmeyesin.
KITA
Var mı ol sadreki senden a'lâ Seni aşağı sürer bî'pervâ Budur erbâb'ı-kemâle elyak Kadri âlî olanın gönlü alçak.