KUR'ÂN-I AZÎMÜ'Ş-ŞÂN'I ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'm harfleri, kelimeleri, cümleleri çok mukaddestir. Onu hergün okumak, onun yüzüne bakmak ve ezberimize almaya çalışmak, hepsini olmazsa bile, mümkün olduğu kadarını muhakkak ezberlemeye gayret etmek, hiç şüphesiz hepimizin başta gelen vazifelerimizden biridir. Zîrâ Kur'ân-ı azîmü'ş-şân, varlıkların sahibi, mülkün sahibi, bütün varlıkları hiç yoktan yaratan Allâh-ü teâlâ'nın bize gönderdiği bir kitabdır. Allâh-ü teâlâ'nm hayır murad ettiği kullarını, dînde fakîh kılacağını va'd buyurduğu veçhile, dîn Kur'ân olduğu için, Kur'ân-ı bilmek ve anlamak, her mü'min ve muvahhidin birinci vazifesidir.
Remzi lugatında, fıkhın tarifi şöyle yapılmıştır: "Bir şeyi zihin ve fetânetle, gereği gibi anlayıp bilmek manasınadır" denilmiştir. Bu ehemmiyetine binâen, ilim, dîn ve şeriata da fıkıh denilmiştir. Bu da hukuk ve farzlara dâirdir. Usul ve fürü-u Kur'ân ve hadîs tefsirleri de, fıkhın mânâları dahilindedir. Bundan dolayı, Kur'ân'ı bilmemek veya anlamamak, dînini bilmemek demektir. Onun için müslümanın ve mü'minin ilk vazifesi, inanıp îmân getirdiği kitabını bilmeye çalışmaktır. Çalışmak ta, yalnız sathî bir mânâyı bilmekle olmaz. Onun en ufak inceliklerini gayet güzel tetkik edip, İslâm dininden başka bir dînin, sıhhatli ve mu'teber olmadığını anlayıp, ona çok güzel bir şekilde tam manâsıyla sarılmanın lüzumunu anlamalıdır müslüman. Bu husus, bir hadîs-i şerîfde; "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenip, sonra da öğreteninizdir" buyurulmuştur. Zîrâ bütün ilimler, hattâ dünyâdan başka âhirete tealluk eden ilimler de Kurân'dadır. Kur1 ân'ı öğrenen kimse, dünyânın da, âhiretin de en mes'ûd insanı: dır. Bu dünyânın bütün saltanatının sona erdiği ölüm günü, hiç bir kimseye, kazandığı dünyâ lezzetlerinin bir faydası olmayacaktır. İsterlerse senin kabrini altından yaptırsınlar ve senin cenazene dünyânın çelenklerini gönderip, şanlı şöhretli kaldırsınlar, bunlar ancak senin kazandığın vebal ve günahlarını sırtında jaşıyıp, âhirete onlarla gideceğini gösterir. Artık oradaki hesa-
bın kim bilir ne olur? Halbuki Kur'ân, dünyânın nûtu, ışığı olduğu gibi âhiretin de nuru, ışığıdır. Aynı zamanda şefâatçisidir. Hem de şefaati kat'iyyen red olunmaz. Bunca senelerden beri okunur da, ne okuyana ne de dinliyene bir fütur gelmez ve geldiği hiç görülmemiştir. Durmadan hergün okunan hiç bir kitab gördün mü? Tabiî hayır. İşte bu sana yetmez mi? Okudukça insanın zevki, neş'esi artar, okudukça okuyası gelir, bunu kimse inkâr edemez. Zîrâ Kur'ân bir mucizedir. Mucizesi de kıyamete kadar bakîdir. Diğer mucizeler ise böyle değildir. Amma ne yazık ki, bizim bu günün bilginleri birkaç yabancı dil bilirler, çok yüksek ve mümtaz makamlara da sahip olurlar, herkes tarafından hürmet ve saygı da görürler amma, maalesef, bununla beraber ne dînlerini, ne de dînin esasları olan Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ı bilirler. Hattâ onu okumaktan da âcizdirler. Biraz okuyabilenleri de, başını gözünü yararak okurlar. Bununla da kalmaz, bir de dînine, kitabına dil uzatmağa kalkarlar, maazallah.
İşte, Kur'ân kurslarının ikide birde basılıp kapatılması acaba neden ileri geliyor? Herhangi bir dili öğrenmek için kimseden izin almak lâzım değil de, Kur'ân öğrenim ve öğretimi neden izne tabî olsun? Halbuki her bilenin, bildiğini bilmeyene öğretmesi, müslümanlığın olduğu kadar insanlığın da iktizâsı değil midir? Öyleyse niçin Kur'ân-ı Kerîm öğrenimi yasak olsun. Bunu anlayamıyan kimse bilmem nasıl müslümandır?
Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ın mânâlarım bildiren bir çok tercümeleri vardır. Fakat hükümlerini, ancak ilm-ü hal kitablarından her mü'min öğrenebilir. Maamâfî, hiç bir suretle mânâsına âşinâ olmıyan bizim gibi kimseler, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ı okudukça, her harfi için en az on sevâb alırlar. Bu okumaların, müzâkerelerin yapıldığı yerlerde veya buna benzer, tefsir, îzâh ve va'z gibi meclislerde bulunan müslümanlardaki nûr ve mânevi güzel kokular sebebiyle, derhal böyle meclisleri aramakta olan melekler tarafından etrafları tâ semâya kadar ihata olunur. Üzerlerine se-kîne, vakar, saadet ve kabul alâmetleri nazil olup, kendileri de Rahmet-i İlâhiyeye gaşyolunurlar. Bir de üstelik melâike-i kiram tarafından, bizim Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ettiğimiz gibi, tavaf edilirler. Bunları, Hak celle ve alâ indindeki meleklere zikr
r
eder ve över. Bakın benim ne güzel kullarım da var, benim gönderdiğim kitabı nasıl aşk ve şevkle okuyorlar diye medh ve sena buyurur. Bu, onlardan razı olduğunun alâmetidir.
Öyle ise azîz kardeş, her zaman Allah'ın kitabını elinden bırakma. Gecede, gündüzde dâima okumaya çalış. Mânâsını bilmiyorum deme. Bizim bazı büyüklerimiz onu, hergün hatmederlerdi. Bahusus imamımız olan imâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (rh.a.) Ramazân-ı Şerifte, bir gündüz, bir de gece, birer hatim okur ve bir de teravih namazını da hatimle kıldınrmış. Böylece bir ayda 61 hatim inerlermiş. Bazı zâtların, hayâtında 7000 hatim indiği rivayet olunur. Geceleri de, Hak'ka ibâdet için hiç uyumazlar, sabahlara kadar, hem de ağlıyarak, büyük bir aşkla ibâdet ederlerdi ve Hak'kın sevgili bir kulu olmaya çalışırlardı.
Çok azîz ve muhterem kardeşim, sen de kat'iyyen ihmal etme de, hem kendin oku, hem de bütün aile fertlerinin titizlikle üzerinde durarak, onları da okut. Yalnız dünyâ bilgilerini vermek için çalışıyorsan, nafile. Asıl ebediyyen faydası olacak olan bu Kur'ân-ı öğret ve üzerinde durarak tatbîkine sa'y ve gayret eyle. Allah'ın, namaz, oruç, zekât, hac, doğruluk, sadâkat, cömertlik, şecaat, iffet, haya, kanâat, istikâmet ve şâire gibi emirlerini ailene yaptırmaya çalış. Bunlara mukabil de yasakların terkiyle beraber, bil'umum içki, kumar, zina, hırsızlık, yalancılık, şehvetperestlik, ana ve babaya isyan ve büyüklere karşı hürmetsizlik, hayâsızlık gibi şeylerden de uzak durmalarına çok dikkat etmenizi ve bu hususta en ufak bir müsamahanızın bile pek büyük zararlar getireceğini bilip öğretmeniz gerektir. Bahusus daha onlara, çocukluk sıralarında bile mes'ûliyet duygusunu aşılayıp, yaramaz arkadaşlar edinmelerine ve yaramaz yerlere gitmelerine kat'iyyen göz yummamahsınız. Hem şunu da pek iyi bilmelisiniz ki, Kur'ân okumak suretiyle, Hak sübhânehû ve te-âlâ ile olan meşguliyet ve ünsiyyeten nâşi, muhtaç olduğun hayatî ihtiyaçlarını da, Cenâb-ı Hak, sen onları istemeden esbabını halk ederek, yalvaranlardan daha iyi ve daha a'lâsını ihsan eder. Sonra, Kur'ân okuyanlara Cenâb-ı hak ayrıca üstün mertebeler vermekle beraber, hem kendisini Kur'ân'ın şefaatine nail kılar, hem de kendisini başkalarına şefaatçi kılar, bu gibilerin
öncüsü olarak onları Cennet'e idhal eder. Bundan dolayı bütün hayırların başı takvayı elden bırakma ve Kur'ân-ı azimü'ş-şân'ın tilâvetine devam eyle. Bu senin için dünyâda nûr ve âhiretinde de hazır birikmiş ve toplu bir sevabdır. Kur'ân-ı kerîm'i okuyan ve onunla amel eden insanların ana ve babasına, kıyamet gününde güneşin ziyasından daha parlak tâç giydirilir. Bu mükâfatın, sırf çocuklarının Kur'ân-ı kerîm'e olan devamlarından dolayı olduğu da kendilerine hatırlatılır.
Âhiret âleminde iki kişiye çok gıbta edilir ve onların hallerine herkes imrenir. Onların hallerini görenler: "Ah, ben de böyle olabilseydim" diye üzülürler. Birisi, gece gündüz dâima Kur'ân-ı Kerîm okuyari*bahtiyarlar, birisi de, Cenâb-ı Hak'kın ihsan ettiği mal ve servetten gece gündüz durmadan, korkmadan tasad-duk eden, fakîr fukaraya ve muhtaçlara, hayırlı yerlere veren kimselerdir ki, dereceleri, makamları herkes tarafından gıbta edilir ve hasreti çekilir. Kıyamet gününde herkes korku ve dehşet içindeyken, üç kişiye azâb ve korku, hüzün olmayacaktır. Bunlardan birincisi, Allah rızâsı için Kur'ân okuyanlar, ikincisi, kendisinden cemâatinin razı olduğu imamlar, üçüncüsü de, beş vakit namazda ezân-ı Muhammedi'yi okuyup, cemâati camiye davet eden bahtiyarlardır ki, herkes kurtuluncaya kadar, her tarafı misk ve anberle yapılmış yüksek mevkilerde, izaz ve ikramla halkı temâşâ etmektedirler. Acaba bu devleti, saadeti ve saltanatı bulmak mümkün olur mu dersiniz? Bunlardan biri de, iş güç sa-hibleri olup, gerek kendilerinin ve gerekse başkalarının hizmetinde oldukları halde, Mevlâ-yı Müteâl Hazretlerinin hizmetini terk etmiyenlerdir.
En efdal amelin namaz olduğunu unutmamalıdır. Namaz kılan insanın, namazda olduğu müddetçe bütün hayır, hasenat onun başına yağar, dökülür. Bilirsiniz ki, namazda, Kur'ân okunur. İşte, Allahü teâlâ'ya kulunu en yakm kılan şey de Kur'ân-dır. Kur'ân okuyanlara kıyamet gününde, Kur'ân şefaat ederek, Cennet elbiseleri ve keramet taçları giydirilecek ve Hak teâlâ1 nın o kulundan razı olması istenecek, o da bildiği ve okuduğu kadar sevab derecelerine nail olacaktır. Onun için bizlere, "Kur-ân'ı öğreniniz ve okuyunuz" buyürulmuştur. Zîrâ, Kur'ân oku-
ı
'
 *ŞANI ANLAMAYA ÇALIŞMAK        243
yanlar misk kokularıyla kokarlar. Peygamberlik derecesine en yakın olanlar da, Kur'ân ehlidir. Binâenaleyh, hiç bir Kur'ân sahibine yakışmaz ki, câhillerin hareketlerinden hiç biriyle hareket etmesinler. Onlara yakışan, sadâkat, istikâmet, iffet, haya, kanâat, sükût, huzur, şecaat, semahat, cömertlik, herkese dâima yardım ve hizmet, hürmet, saygı, kendini kat'iyyen büyük görmemek, dâima abdestli, namazlı olmak, Kur'ân'ı okurken de gayet edeple diz üzerine ve kıbleye karşı oturarak, ağır ağır, sanki Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin huzurlarında okuyormuşsun gibi huzur ile okumaya dikkat etmek, okurken mümkün olduğu kadar dünya kelâmı etmemeye çalışmak, kat'iyyen abdestsiz eline almamak, mümkün olduğu kadar mutlaka erbabından ders almak, oldukça güzel okumaya çalışmak, sonra dünya menfaatleri için okumaya zinhar alışmamak, musikî âhenklerine benzetmekten sakınmak lâzımdır. Sonra bütün emeklerin boşa gideceğini unutmamak lâzımdır, tyi bilesin ki, Kur'ân-ı azîmü'ş-ş-ân Allahü teâlâ'nın kitabıdır, kullarına lütuf ve ihsanıdır. Zîrâ Allahu zü'1-Celâli ancak Kur'ân vasıtasıyla bilebiliriz, O'na ancak Kur'ân vasıtasıyla gidilir. O (Kur'ân), açık ve parlak bir nurdur. Herkese şefaati dokunan bir şifâ kaynağıdır. Kendisine yapışanları dâima korur. Ona uyanlar, dünya ve âhiret selâmetine erişirler. Kat'iyyen eksikliği veya fazlalığı yoktur. Esrarı bitmez ve kendisine hiç eskime gelmez. Binâenaleyh ona sarılınız ve onu çok okuyunuz. Sabahleyin kalktığınızda ve akşam yatarken, muhakkak hem namaz kılarak ve hem de, Kur'ân okuyarak yatınız. Sakın hâ, abdestsiz ve namazsız, Kur'ân'ı okumadan yatmayın. Zîrâ abdest ve namazla ve Kur'ânı okuyarak yatarsanız sizinle bir de melek yatar ve sizin her nefesinize ve her kımıldamanıza sevab yazar. Ve her türlü âfetlerden ve zararlardan sizi korur. Çünkü Kur'ân okuyanlar ve onu bilip, öğrenip, amel edenler, Allahü teâlâ'nın has ve sevgili kullarından olmakla beraber, ana ve babasına da, kıyamet gününde güneş ziyası gibi parlayan tâc giydirilir. Cennet hiPatlerinden elbiseler giydirilir. Bu mükâfat sırf çocuklarının Kur'ân-ı kerîm'i okumasından nâşî olduğu da kendisine bildirilir. Bir de Kur'ân-ı kerîm'i okuyanlar, bunamazlar, şuurlarını kaybetmezler. Baksanıza, Kur'ân-ı kerî-
min bir âyetini öğrenmek için sabah dersine gitmek, yüz rek'at nafile namaz kılmaktan ve bir îimî mes'eleyi öğrenmek için yine sabah dersine gitmek, bin rek'at nafile namaz kılmaktan hayırlı olduğunu da zikr ederler ki, bunların hemen hepsi Et-Tergîb Vet-Terhîb adındaki hadîsi şerîf kitabının ikinci cildinin, Kur'ân-ı kerîm'i öğretme ve okuma bahsinden hülâsa edilerek alınmış olduğundan, kardeşlerimin hatâ ve kusurlarımızı afv ve müsamaha ile karşılayarak, Kur'ân yolunda yaşamalarını ve Kur'ân yolunun yaşanmasına ellerinden geldiği kadar çalışmalarını candan rica eder, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in tevfîk ve inayetini dilerim Vessalâttf vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sah-bıhî ecmaîn ve'1-hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn...
244
TASAVVUtl
HÂTIRALARI REF VE MEN ETMEK
Malûmdur ki insanın bir iç kısmı vardır, durmadan çalışır. Vücudumuz yorulunca oturur ve yatar, dinlenir. Fakat bu organ hiç bir zaman durmadan, yorulmadan çalışır amma, insanın hiç de hatır ve hayâline gelmedik şeyleri bulup bulup çıkarır ve insanı mütemadiyen rahatsız eder, ömrünün boş yere zâyî olmasına sebep olur. Bu yüzden gerek nefis ve gerek şeytan maksat ve gayelerine ulaştıkları için adetâ bayram yaparlar. Halbuki müs-lümanm vazifesi, böyle esrarkeşler gibi hayâlât ile ömrünü tüketip, mahv etmekle şeytanları sevindirmek değil, belki bu ömrün ne kadar kıymetli ve azîz ve bir daha ele geçmesine imkân olmıyan bir nimet-i uzmâ olduğunu takdîr*ederek, hayâtını îmân ve İslâm'ın saadet ve selâmeti uğrunda, gerek kendinin ve gerekse mensûb olduğu İslâm camiasının terakkî ve teâlîsine hizmet etmek suretiyle değerlendirmesi lüzumu pek açık ve herkesçe bilinen bir şeydir. Bunun telâfisine imkân yoktur ve zayiatı da kabul edilemiyecek derecede büyüktür.
Bunun için, havâtır ve vesveselerin ve bunlarla uğraşmanın, hak olsa dahî terki evlâdır, demişlerdir. Zâten bu hâtıraların, hak veya bâtıl olduklarını anlamak, her babayiğidin harcı değildir. Maazallah, hakdır diye bâtıla saplanıp gider de, bir daha kendisini o bataklıktan kurtarması mümkün olmaz. Zîrâ bütün me-şâyihın ittifakı vardır ki, yemesinde, içmesinde ve giymesinde haram bulunan kimsenin, hâtıraların Hak veya bâtıl olduğunu; veya nefisden mi, şeytandan mı olduğunu fark etmesine imkân olmaz. Yine gelirleri malûm, yânî gelir kaynakları belli olan ve onlara dayanan insanlar da, bu hâtıraların, vesveselerin, hangisi Hak'tandır, hangisi şeytandandır ve hangisi nefisdendir, bilemez, seçemez, ayıramazlar. Halbuki, bu hususta güzel bilgiler ve malûmatlar verilmiştir. Meselâ, bu hâtıralar, insanın içine gelen hitâblardır ki, dört kısımdır. Biri melek tarafından; biri şeytan; biri nefis; biri de Hak sübhânehû ve teâlâ tarafından ilkâ olunur. Melek tarafından ilkâ olunan ise, hak-kı hatır, hak olan bir hitâbdır. Fakat bunları, arz olunduğu zaman, hangisi melek ta-
rafından, hangisi Hak ve şeytan tarafından ilkâ olunduğunu seçmek pek kolay birşey değildir. Yalnız şu kadar var ki, melek tarafından ilkâ olunan, ilme muvafakatinde doğru ise, o melek ta-rafındandır. Eğer ilme mutabık değilse kıymeti yoktur. Her hangi hâtıra ki, ilm-i zahire uymazsa o bâtıldır. İnsanı boşu boşuna meşgul edip yolundan alıkoyan Şeytanî hâtıralar ise, hep şeytanın ilkâsı ve gönüle attığı hîyleleridir. İnsanı dâima mâsiyyete ve günahlara sevk etmiye çalışır ki, bu gibi günah ve mâsiyete ait hit^blar ve hâtıralardır.
Nefsin hâtıraları, ekseriya şehvete ve nefse taalluk eden kibir, hased, gazab, hırs, şöhret, kin ve şâir benzerleri kötü ahlâklara teşviktir. Yalnız şeytanın hâtıralarıyla, nefsin hâtıraları arasında şöyle bir fark vardır: Şeytan çok hilebazdır. İnsanı bir taraftan şaşırtmayınca, derhal başka oyuna geçer. O da olmazsa bir başkasına geçer, tâ şaşırtıncaya kadar. Bâzan da, iyilikleri bile göze alarak, o yoldan aldatmaya çalışır. Yânf, Hak'tan yana görünerek, sanki Hak'kı tavsiye ediyormuş gibi görünmek te, şeytanın ilkââti arasındadır. Hattâ bazı kimseleri sabah namazına dahî kaldırdığı rivayet olunur. Sebebi sorulunca, "Sen kalkamadığın zaman, o ağlayıp sızlanman yok mu, işte beni o mahv ediyor, onun için kaldırıyorum" dermiş.
Nefis ise çok aksi ve inatçıdır. Dediğini mutlaka yaptırmağa çalışır, dediğinden kat'iyyen vaz geçmez. İşte buradaki sabır, sebat ve metanet neticesinde nefis mağlûb olur ve bir daha inadında ısrar etmez. Fakat yine ıslâh-ı nefs etmiş, olgun bir müs-lüman olmuş sayılmaz. Zîrâ o dâima pusuda bekliyen bir düşmana benzer. Fırsatını bulunca derhal taarruza geçer. Onun için ipin ucunu bırakmaya kat'iyyen gelmez. Dâima nefisle mücâdeleyi ve mücâhedeyi elden bırakmamak lâzımdır. Tâki, nefs-i müt-mainne, râziye ve merziyye mertebelerine ulaşıla. Tabiî ondan sonra nefsin baş kaldırması tasavvur olunamaz. Artık sükûnet ve huzur devri başlar. Cenâb-ı Hak cümlemizi, nefsin elinden böylece kurtulup, kemâle ulaşan kullarından eylesin, âmîn.
Melekten olan ilhama ise, bazan uyulur bazan da uyulmaz. Fakat Hak'tan gelen hitaba, hâtıraya hiç bir muhalefet gösterilmeden, ona muhakkak uymak mecburiyyetinde kalınır. Nefis hiç
bir zaman Hak'kı kendiliğinden, iyilikle, güzellikle tasdîk eder değildir. Her ne kadar mücâhede ve mücâdele yapsanız dahî, ona Hak'kı tasdîk ettiremezsiniz. Kalb ise bil'akis, Hak'kı tasdîk edib, kat'iyyen yalanlayamaz. Nefsin hilkati, huyu tekzîb edici, kalbin tıyneti de dâima tasdik edicidir. Nefisten tasdîk, kalbden de tekzîb beklenemez. Binâenaleyh, nefse hiç bir zaman i'timad caiz olmaz. Bundan dolayı âlim ile câhil arasındaki fark şu kadardır ki, âlim nefsin dâima pusuda olduğunu, fırsat bulunca sahibinin boğazına sarılacağını iyi bilir ve ona göre, ona fırsat vermemeye çalışır. Câhil ise, onun pusuda gizlendiğim bilmez. Artık ben kemâle eriştim, benim nefsimden bana zarar gelmez diye, dizginleri elden bırakır. Bunu gören nefis, hemen şahlanıp, maazallah, o sahibini yerlere vurur, savurur. Her ne kadar mutma-inne mertebesinden sonra tehlike azahrsa da, bütün bütün kalkmış değildir. Bu sebepden kul dâima Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerine iftikâr ve iltica zaruretindedir. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak ve Rabbü'l-felak Hazretleri cümlemizi bu nefis ve şeytanın elinden muhafaza buyursun, âmîn. Bi hurmet'i Seyyidi'l-mürselîn velhamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn..
Not: Muhâlefet-i nefis dersini mütâlâa tavsiye olunur...
KALBE GELEN HÂTIRALAR
2A1
KALBE GELEN HÂTIRALAR
(Ma'rifetnâme'den)
İkinci nevî': Kalbe gelen havâtırın menşe' ve esâmisini, hayır ve serlerini bildirir.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki, insanın kalbine gelen bütün hâtıralar, bir alay âsâr-i ma'neviyedir ki, onları Hak teâlâ Hazretleri, kulunun kalbine îcâd eder ve ol eserler, onu yâ o işi işlemeye veya terkine sevkı eder. Bütün hâtıralar Hak teâlâ'dan kalbe nazil olur. O dahî ya vasıtasız veya vâsıtayla olur. Eğer hâtıra, Cenâb-ı Hak tarafından vasıtasız gelirse, ona yalnız hatır derler. Bunun alâmeti şudur ki, gayet muhkem olup, ahvâl-i bâ-tınadan bulunur. Bu hatır, ictihâd ve tâat arkasından gelirse, ikram içindir ve hayırdır. Buna tevfîk, hidâyet, lütuf ve inayet derler. Eğer günahlardan sonra gelirse, bu da ihanet içindir ve şer olur. Buna da ukubet derler. Eğer hatır, melek vasıtasıyla gelirse ki, o melek âdem oğluna müekkeldir, kalbin sağ kulağının üst kısmında durur ve ona ilham derler ve bu ilham mutlaka hayır olur. Bunun alâmeti de şudur ki, ekseriya a'mâl-i zahireden gelip, tâat veya ma'sıyetle değildir. Eğer hatır, kalbe şeytan tarafından gelirse, âdem oğluna musallat olup, kalbin sağ kulağının üstünde oturur, ona vesvâs ve hannâs derler. Da'vetine de vesvese derler. Bu ancak zikrullah sebebiyle azalır ve zayıflar. Bu vesvese ekseriya şer olur ve zâkiri hayırdan men etmeye çalışır veya büyük günahlara çekip götürür. Bu hayırlara manî olmanın alâmeti şudur ki, kalbde bir korku hâsıl olmayıp, neş'e ile olur ve ağır ağır olmayıp, hemen acele ile yapmaya çalışır ve basiretle olmayıp, körü körüne yapılır olanıdır. Eğer hâtıra kalbe tabiat tarafından geliyorsa ki, o şehvete maildir, ona nefis, da'vetine ve hâtırasına da hevâ derler. Hevâ hayır olmaz, olursa ancak şer olur ve alâmeti de şudur ki, gayet muhkem olup, zikrullah ile zayıflamaz ve azalmaz, sabit bir haldedir, fikrinden dönmez.
Gönüle gelen herhangi bir hâtıranın hayır veya şer olduğunu bilmek, dört nevi' mîzânla mümkündün
Birincisi, kalbe gelen hâtır-ı hayrın veya hâtır-ı şerrin ne ise,
248
TASAVVUFI AHLAK IV
şer'i şerîfe arz edersin. Eğer o hatır, şer'i şerîfe uygun ve muvafık geliyorsa, o hayırdır ve eğer muhalif ise serdir.
İkinci mîzân; kalbe gelen hatırı, bir kâmil âlime veya bir mürşide arz edersin. Eğer hayırdır derlerse hayırdır, şer derlerse
serdir.
Üçüncü mîzân; kalbe gelen hatırı sâlihlerin amellerine arz edersin. Eğer onu işlemekte, sâlihlere iktidâ varsa, o hayırdır ve eğer sâlihlere iktidâ yoksa, serdir.
Dördüncü mîzân; budur ki, kalbe gelen hatırı, nefs ü hevâ-sına arz edersin. Eğer nefis ondan tabiî olarak nefret ederse, o hayırdır. Eğer meyilsiz bir ümid ve tab'an hakkı ile meyi ederse, o serdir. Zîrâ, nefis kendi tabiatiyle baş başa hâlî kalınca, sû' ile yânî kötülükle emr eder. (Allah'ım, göz açıp yumuncaya kadar bile nefislerimize tabî kılma ve bizi onun şerrinden muhafaza eyle).
Lâkin İsm-i Celâl'in ateşiyle yanıp pâk olan zâkirin kalbi safî olup, cemî vesveselerden fariğ ve azadedir. Muhabbet ve marifetle dolarak huzûr-u üns bulur. İsm-ullahı zikir, bir ateştir ki, tekrar edenlerin kalbinde, vesvese ve şâir düşünce bırakmaz yakar ve bir ism-i Zâttır ki, bütün sıfatları yâni 99 esmanın hepsini câmi'dir.
Allah lâfz-ı Celîli, İsm-i A'zamdır ki mâsivâdan safî olan, onunla muhteremdir. Ârifden Bismillah, Allah'dan (kün) gibidir. Bu bir kelimedir ki, hemmi, kaygı ve kederi giderir ve bu bir kelimedir ki zehiri bâtıl eder, mahv eder, yok eder, zararını giderir. Zehirken şifâ olur. Bu O'nun ismidir. Bu dâr-ı şifâda yâ ne rütbe bulur, o dâr-ı likada bu, O'nun ismidir. Bu dâr-i mihnette yâ nice olur, O dâr-ı muhabbette bu, O'nun ismidir. Kapıda kalanlara yâ ne şekilde olur? Meclis-i ünse gelenlere, bu O'nun ismidir. Nida edene yâ ne halet olur? Huzûr-u izzete gidene ve ona münâcât edene, Allah, her galibe gâlibdir. Allah, mebde-i garâibdir. Allâhü teâlâ'nın sultanî kuvvet ve kudret-i saltanatı gayet güzeldir. Allâh-ü teâlânm burhanı, isbâtı, masnûâtıdır. Yer ve gökteki eserler, mevcudatlar, hep Allah'ın varlık ve birliğine apaçık burhan ve alâmetlerdir. Allâh-ü teâlâ, kulunun her haline muttalîdir ve ona kendisinden daha yakındır. İç ve dış, bü-
 UbLEN HATIRALAR
249
tün hallerine vâkıf ve âgâhdır. Ve anın gönlünü, kalbini dâima gözleyicidir. Allâhü teâlâ, kahir ve Cebbardır. Allâhü teâlâ, âlemde hem gizli, hem de aşikârdır. Allâh-ü teâlâ'ya muhabbet eden, başka herşeyi unutur ve onun yoluna giden, Hak'kı, Mevlâ'yı tez buîur. Allâhü teâlâ'ya vâsıl olan, onun himayesinde kalır. Kim ki, Hak'ka âşık olur, onun üssünü bulur. Kim ki, mâsivâyı târik olur, onun her vakti Allah ile safî olur.
NAZIM
Ol ki matlûb-i dil ve candır, karîb-i dildir ol. Lâkin andan bî-haberdir, dîl-i acîb gâildir ol. Menzil-i cânân-ı dil, hâriçden eylerken taleb. Cân içre buldu anı, ana kim menzildir ol. Âlemi yoğ anla kim şems, vücûdun zillidir. Zıldan ı'râz eyleyen, şemsi bulur fâzıldır ol. Levh-ı dilden mahv kıl cümle nükûşü gayrı kim. Hakdan özge her ne bilsen, Hak değil bâtıldır ol. Hakkı, Hak'dan gayri birşey kalmasın kalbinde çün. Mâsivâdan kat' olur dil, dostuna vâsıldır ol.
cü nevi': Aslolan kalbin muhafazasının lüzum ve ehemmiyetini beş usûlde bildirir.
Ey azız Ehlullah demişler ki, kalbi muhafazada son derece gayret sarf ederek tam bir ihtimam ve dikkat göstermek pek lâzımdır. Zîrâ, cemî' a'zâdan kalbin tehlikesi büyüktür. Çok ince ve ıslahı da o nisbette meşakkatli ve zordur. Muhafazası için beş usule riâyet muhakkak lâzımdır.
Birincisi: Kalbe muttalî olup, bilmeli ki, "Hak teâlâ Hazretleri kalblerinizde olan herşeyi bilir. O, alîmün bizâti's-sudûr'dur." Kalbe, Alîm ve Habîrin muttalî olması, kulunu şerli ve günah hâtıralara meyletmekten koruyucu olduğunu duyurmuştur. Zîrâ, gayıpları bilen Allâhü teâlâ Hazretleriyle muamele tehlikeli bir iştir. Pes, kalbi pek ve edebli gerektir ki, o kalbin sahibi olan Allâhü teâlâ, hem işitici ve hem de görücüdür. Bunu bilmek gerekir.
İkincisi: Şudur ki, kalb, Allâhü teâlâ'nın nazargâhıdır. "Al-
ısıasır run sıni-,sı.is. iv
Iahü teâlâ Hazretleri muhakkak sizin suretlerinize ve bedenlerinize bakmaz, ancak kalblerinize ve niyetlerinize bakar" Zîrâ kalb, ancak mevzi-i nazargâh-ı İlâhîdir. Şimdi, o kimsenin hali ve işi pek acîbdir ki, halkın baktığı ve gördüğü kısmını, yânîyüz kısmını dikkatle, kirlerden ve gördüğü fena şeylerden yıkar ve temizler ve mümkün olan şeylerle süsler ve kokular ki, tâki halk ondan ayıplı birşey görmesin diye. Âciz ve kendi gibi olan mahlûka karşı bu dikkat ve ihtimamı göstermesi ve buna mukabil, Hâlik-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin kalbine olan nazarı, bakışı ve gözetişi dolayısıyla, o kalbini kötü, fena ve Mevlâ'mızın sevmediği herşeyden koruması ve üstelik bir de onu güzel kokular ve ziynetler yerine, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ve Hak süb-hânehû ve teâlâ'nın istediği güzel huylarla tezyîn etmesi ve hayvan sıfatları yerine melek sıfatlarıyla doldurması lâzımdır ki, Hak teâlâ Hazretleri onun kalbinde böyle utanılacak, çirkin ve günah şeyleri görmesin. Halbuki, Hak teâlâ'nın bildiği ve gördüğü o fena, çirkin, günah ve kötü şeyleri kullan görseler ve bilseler, hepsi ondan kaçıp, uzak kalır. Dostluğu, ahbaplığı derhal keserler, bir daha görüşüp konuşmazlar bile. Şimdi, en mühim şey, kulun kalbini temizleyip süslemesidir. Malûmdur ki süs, temizlikten sonra gelir.
Kabların kalaylanması da öyle değil mi? Evvelâ çok güzel temizlenir, hattâ kumlarla ova ova, tâki kalayı tutacak hale gelmiş olsun. Evlerin boya ve badanaları da öyle değil mi? Evvelâ temizlerler, sonra üzerine boyayı ve badanayı vururlar. Temizlenmeden yapılan boya veya kalay, kirli ve lekeli olur. Bunu herkes pek tabiî olarak bildiğinden, içini temizlemeye bir türlü yanaşmaz. İçki, kumar, zina, hırsızlık, dövmek, sövmek, haksızlık yapmak, rüşvet yemek, haram kazanmak ve emsalleri hep bildiğimiz günahlardır. Bunlardan uzak kalmak ve yapmamak elbette mümkündür. Lâkin, iç pisliği olan, kibir, hased, hırs, gurur, ucüb, benlik, şehvet, gazab, riyakârlık ve emsali şeyler ise, iç günahlardır ki, yetmiş kadardır. Bunların dışarıdan hiç de görünüşleri yoktur. Yalnız bazı alâmetlerle belli olurlar. Fakat Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, bunları görüp bilmektedir. İşte kişinin içinin temizlenmesi, ancak bunların terkiyle mümkün-
dür. Bunlar terk edilmedikçe, iyi ahlâkların sahibi olmak mümkün olamaz. Bundan nâşîdir ki, en mühim şey, kalbin temizliği ve tezyinidir. Buna gayret ve sa'y göstermek hepimize çok lâzımdır.
Üçüncüsü; şudur ki, kalb, kendisine itaat olunan bir melik, bir hükümdar, bir reîs ve kendisine dâima uyulandır. Cemî, a'zâ ona mutî ve tâbidir. Şimdi, melik doğru olursa maiyyeti de doğru ve müstakim olur. Baş, reîs ıslah olduysa, diğerleri de ıslah olurlar. Nitekim, "Agâh ve mütenebbih olunuz ki, muhakkak cesedde bir et parçası vardır ki, o sâlih olursa ceset de sâlih olur. Eğer o fasit ve bozuk olursa, ceset de fasit ve bozuk olur. Fesada uğrar. İşte o kalbdir, gönüldür" buyurulmuştur. Çünkü cümle bedenin salâhı, kalbin salâhına bağlıdır. Binâenaleyh, kalbin muhafazasına himmet sarf etmek pek mühim ve çok da lâzımdır. Zîrâ her iyilik ve güzellik, saadet ve selâmet ona bağlıdır.
Dördüncüsü; şudur ki, gönül, insanın her cevher-i nefsinin ve her ma'nây-ı şerifinin mahzenidir. O cevher-i insaniyenin ib-tidâsı akıl ve hidâyettir. A'lâsı Hak sübhânehû ve teâlâ'yı bilmektir. İki cihanın saadeti ve göz bebeği odur. Sonra kemâl kazanmaya isti'dattır. Sonra, sâlih, güzel bir niyet ve güzel bir i'tikad-dır. Sonra bir çok ilimler ve hikmetlerdir. Daha sonra da gayet güzel huylar ve hareketlerdir. Şimdi, böyle bir cevher-i nefisi ve emsalsiz olan, bulunmaz bir hazîneyi ve bütün hâtıraların kaynağı ve esrarların menbaı olan bu beyt-i şerîfi, gönül evini, kalbini, her pislikten, çirkin, günah ve mezmûm olan ve herkesin zemmettiği sıfatlardan ve cehalet afatından ve çeşitli vesveselerden hıfz etmek, korumak ve cemî' kederlerden ve tozlardan saklamak, herşeyden daha mühim ve lüzumludur. Tâki, envâı kerametlerle mükerrem olasın. Bilcümle âfât ve kederlerden de selâmet bulasın. O kıymetli cevher olan gönüle kir gelmeye. Düşmanlar ona yol bulmaya. "Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi']-Aliyyil Azîm".
Beşincisi; kalbin beş hali vardır ki, o haller başka a'zâlarda yoktur:
Birinci hali; şudur ki, düşman ona musallattır. Çünkü ves-vâs, hannâs olan şeytan, kalb üzerinde kâimdir. Zîrâ kalb, ves-
vese ve ilham yeridir.
İkinci hali; şudur ki, onun yâni kalbin meşguliyeti, bütün a'zâlardan çok fazladır. Zîrâ akılla nefs ü hevânın birbirleriyle cenk, muharebe ettiği mahaldir. Şimdi, böyle bir muharebe meydanında gaflet pek büyük bir noksanlıktır. Öyle bir kale ki, cevahirler ve servetler ondadır, elbette bunu düşmandan muhafaza en başlıca ve mühim bir vazifedir. Ve emn-ü emniyetin esasıdır. Zîrâ Hak'kın ma'rifeti bununla kâimdir. Bunun elden gitmesi ölümden beterdir.
Kalbin üçüncü hali; şudur ki, onun arızaları hudutsuz ve hesapsızdır. Zîrâ havâtır, kalbe gece gündüz durmayıp inmektedir. Belki yağmur misâli mütemadiyen kalbe havâtır inmektedir. Binâenaleyh, bunun muhafazasının ne kadar müşkül olduğunu idrâk edip, ona göre hazırlanmak lâzımdır. Kalb, göz gibi değil ki, istediğin zaman gözünü yumasın da kurtulasın. Ağız gibi de değil ki, kâbında dişlerini ve dudaklarım yumarak ağzını koruyasın. Belki kalb-i insan, bir ibrenin ucuna konulan bir fırıldak gibidir ki, rüzgâr ne taraftan gelirse, onu döndürür. Veya bir ağacın ucuna asılan bir yaprak veya kâğıt parçası gibidir ki rüzgâr ne taraftan gelse, onu o tarafa çevirir. Hiç bir zaman bir halde kalamaz. Öyle ise kalbin hâtıra ve vesveselerden muhafazasının ne kadar zor olduğu anlaşılmaktadır. Zîrâ gönül, görülür ve elle tutulur birşey olmadığından, muhafazası çok müşküldür.
Kalbin dördüncü hali; şudur ki, ilâcının bulunması ve tatbî-ki çok güçtür. Zîrâ gözden kaybolduğundan dolayı ona bir âfet veya musîbet gelmedikçe bilinmez. Pek dikkatle gönlü gözlemek ve çok riyâzât yapılmadıkça, kalbin muhafazası bulunmaz. Rüzgâra karşı açıkta bulunan bir lâmbayı veya pervaneyi zabtetmek nasıl mümkün değilse, kalp te böyledir. Lâmba için fener denilen muhafaza aramak mecburiyetinde olduğumuz gibi, kalbin de muhafazası için hemen ve her zaman Cenâb-ı Hak'ka, mukallibü'l-kulûbe iltica ile birlikte, ibâdet ve tâatlere ve bâhu-sûs riyâzâtlarla beraber, (Cenâb-ı Hak'kın emir ve yasaklarına) önemle riâyet etmek zorunda olduğumuzu unutmamak lâzımdır.
Kalbin beşinci hali; şudur ki kalb dâima inkılâb halinde ol-
duğundan, sükûtu ve istirahatı olmadığından, âfetler ona çok çabuk gelirler. Çünkü kalbin inkılâbı, kaynayan tencereden daha sür'atlidir. Eğer gönülden bir hatâ sâdır olsa, onun vukuu herşeyden daha güçtür. En ednâ ve ufak gibi görülen hali, kasvet-i kalb ve mâsivâya meyil ve muhabbettir. Bu halin sonu ise maazallah küfür ve dalâlettir ve Rab'bil-izzeti inkârdır. Nitekim, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı kerîm'inde beyân buyurmuştur. Onun için ümmetin havâssı, gönülleri hususunda ihtimâm-ı tam ile ve ciddî bir sa'y ve gayretle, zikir ve fikr-i Hak ile mû'tâd olmuşlardır. Böylece de inâyet-i Hak'kı bulmuşlardır. Hidâyete erişip, mâsivâdan fariğ ve âzâd olarak, ebeden huzûr-u Bârî'de kalmışlardır.
İbrahim Hakkı Hazretleri, kalbi her taraftan atılan oklar için konulan bir hedefe benzetmiştir ki, muhafazasının ne kadar güç ve müşkül olduğunu anlatmak istemiştir. Böyle bir hedefin korunması, ancak o hedefi oraya koyan Hak sübhânehû ve teâlâ'ya mahsustur. Onun için kul, daimî surette gönlünün muhafazası için, onu mürâkebe altında tutmakla iktifa etmeyip, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerine iltica ve yardımını, muavenetini istemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde, etraftan gelen çeşitli düşman oklarıyla yaralanmak veya öldürülmekle artık gönülsüz, ruhsuz bir cesetle baş başa kalmış olacaktır ki, onlardan bir fayda beklemek çok fazla bir safdillik olur. Meselâ, İmâm-ı Mâlik (rh.a.) Hazretlerine, Mısır ve Türkistan'dan bir takım, gayet güzel atlar ve katırlar hediye gelmiş. İmâm-ı Şafiî (rh.a.) Hazretleri de bunları görmüş olmakla, gönüllerinden; bir tanesini de bana verse gibi bir arzu geçmiş. Bu arzuyu anlayan İmâm-ı Mâlik (rh.a.) Hazretleri, derhal hepsini birden İmâm-ı Şafiî (rh.a.) Hazretlerine hediye buyurmuşlardır. Buna karşı İmâm Şafiî (rh.a.) Hazretleri, "Efendim hiç olmazsa bir tanesini, binmek üzere size bırakmayı arzu ediyorum, lütfen kabulünü rica ederim" diye ne kadar ısrar etmişse de, "Evlâdım beni o kadar hasîs ve ufak mı gördün? Ben nasıl olur da Resûlullah'ın bulunduğu bir beldede ata binip te gezebilirim? Bunu bana nasıl ya-kıştırabiliyorsun?" diye mukabelede bulunmuştur. Aynı zamanda imâm-ı Mâlik (rh.a.) mübarek ayaklarına ayakkabı bile giymez-
miş ki, belki ayağım Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin bastığı yerlere rast gelir diyerek, teberrüken yalın ayak gezmeyi tercih ederlermiş.
İşte diri, hayatı güzel bir gönlün canlı misâli. Cenâb-ı Hak cümlemizi gönlü uyanık, ruhu âlî, vicdanı pâk kullarından eylesin, âmîn.
NAZIM
Taşraya meyi etme ey dil, sen de iste dilberi.
îçre gel sende bul, ol yârı-gârı rehberi,
Dost ararsan dost odur kim senden ayrılmaz müdâm
Intizâm-ı cismi koy, cân dilberini ara bul.
Canda bul cânânı, dolsun gönül güzel efkâr ile.
İki âlemden uzak ol, olma sen senden berî.
Nakş-ı dilben perde-i candır cihan dilberleri.
Perdeyi kaldır, seyret, hüsn-ü rûy-î dilberi.
Dördüncü nevi': Bedenin muhafazasından, kalbin muhafazasının daha mühim olduğunu bildirir.
Ey azîz: Ehlullah demişlerdir ki, dünyâda insan iki şeye muh-taçdır. Biri bedenin muhafazası ve selâmeti, biri de, kalbin muhafaza ve selâmetidir. Zîrâ her nesnenin tabiati iktizâsı ne ise, onunla beslenir. Binâenaleyh, onu bulup, onunla beslemek lâzımdır. Meselâ koyun, ot ve nebatî şeylerle beslendiği gibi, diğer bazı hayvanlar vardır ki, kemik ve et nev'iyle beslenirler. Koyun, et ve kemik yemediği gibi, diğer bazı hayvanlar da, ot ve nebatî şeylerle gıdalanmazsa, cesetle can da böyledir. Cesedin gıdası bildiğimiz şeylerdir. Canın gıdası ise, Allahü teâlâ'nın zikri ve ibâdetidir. Ceset, gıdasından mahrum kalınca, evvelâ hastalanır, sonra Ölür. Bu, hepimizin malûmudur. îşte canımız, gönlümüz, ruhumuz da böyledir. O da zikrullahdan mahrum kalınca, gıdasız cesedin öldüğü gibi ölür. Ondan sonra, vurdum duymaz kabilinden, şâir hayvanlardan farkı kalmaz desek doğru olmaz mı? Zîrâ onların ölüsünden de, dirisinden de insanların her zaman istifade ettikleri görülegelmektedir. Fakat insan öyle değil, onun için aradaki fark pek büyüktür. Bunlar için Kur'ân-ı
kerîmde (Belhüm edal) diyerek, daha aşağılık ve zararlı oldukları ve yollarını kaybettikleri bildirilmiştir.
İmdi, kalbin gıdası, ma'rifet-i ilâhiye ve muhabbet-i Mevlâ'ya vâsıl olmaktır. Zîrâ kalbin muktezâsı, kendini yaratanı bilip bulmaktır ve ona can ve gönülle meyil ve muhabbet kılmaktır. Kalbin helaki de, Mevlâ'dan gafil ve.mâsivâya meyi edip, hevây-ı nefse uyarak dünya işlerine dalmaktır.
NAZIM
Endîşe etme, gönülde koma fikri ey habîr. Zîrâ çıplak gönül zemheriden korkar. Fikrin budur ki görmeyesin hiç elemle gam. Hâlâ ki fikirdir sana sır çeşme-i zehir. Endişelerden içre gel vecd-ü hâli bul. Aşkın şarâbın iç ki, huzur edesin kesîr.
Halbuki, zikir ve fikr-i Hak ile gönülden cehil ve gaflet mahv olup, mâsivâ zail olur. Böylece, gönül, cemi' a'raz ve helakten şifâ bulur, kurtulur ve murakabe ile huzûr-u ünse nail olarak, ma'rifetullah ve muhabbetullah ile hayât-ı ebediyye bulur. Amma, beden kalbin zarf ve kalıbı olduğundan, onu dahî hıfz etmek lâzımdır. Lâkin, bedene riâyette dikkat ve ihtimam iktizâ etmez ki, asıl hizmet edilecek şey gönüldür. Beden ise fer'î ve kalbin hizmetkârıdır. Gönül ehli dâima kalbe riâyet ederler. Zîrâ, asıl o beyt-i şerifin imaretinin görüp gözetilmesi lâzımdır. Hiç şüphe yoktur ki, tenperver olmak, yânı dış görünüşüyle ve bunların süsleriyle meşgul olarak ömrünü zâyî etmek akıl işi değildir.
Hâne-i kalbin imaret kıl ki, vîrân hoş değil. Mâsivâ hâşâ ki dolsa, kasr-ı sultân hoş değil.
Canperver olan gönül ehli, tahkîk kâbe-i kalbe doğru gitmiştir. Nitekim, hacca giden bir hacı için elbette bir binek lâzımdır. Kalbin bineği bedendir. Hacıya lâzımdır ki, hayvanının yem ve suyunu vermekle ve onu tımar etmekle, rahatça maksûdu olan Kabe'ye vara. Bunun gibi, talibi irfana da lâzımdır ki,
vücudunun haklarına riâyet edip, onu sıhhat ve afiyet, kalbî zevk ve huzur içinde olarak menzil-i maksûda eriştire, yânı Hak'kın rızâsını elde ede ve bu sayede dünya, âhiret rahat ede. Eğer o hacı, gece gündüz vücudunun güzelliği ve üzerinin süsü ve saire gibi şeylerle vakitlerini zâyî edip, ömrünü böylece boşa geçirirse, Hak'kın rızâsını alamadan, âhiret saâdet-i ebediyesinden mahrum kalması ne kadar acıdır.
Bedenin dünyada üç şeye ihtiyacı vardır. Biri yemek, içmek; biri elbise; biri de sakin olacağı bir yerdir. Bu ihtiyaçları ifrat ve tefritten hâlî olarak orta derecede temin etmek gerektir ki, mahal-li maksûda selâmetle gide. Onun için tâlib-i irfanın, öyle envâ-ı çeşit taamlarla telezzüz ve envâ-ı çeşit elbiselerle ziynet-lenmek ve gayet muhkem, yüksek, lüks, modaya uygun şekilde mobilyalarla süslenmiş evlerde oturmaktan son derece sakınması gerektir. Zîrâ bunlarla meşgul olurken bakarsın ki, ömür tükenmiş, âhirete da'vet vâkî olunca insan ne yapacağını şaşırır. O zaman fırsat da elden kaçmış olmakla pişmanlığın artık hiç bir faydası olmayacağı muhakkaktır.
Ey azîz ve muhterem kardeş ve evlâd! Sakın kusura bakma. Bu dünyanın cilvelerine aldanıp da o güzel âhireti kaçırmak hiç caiz olur mu? Öyle ise dâima kalbini ahlâk-ı zemîmelerden boşaltıp, ahlâk-ı hamîdelerle doldurmağa sa'y ve gayret göstermek lâzımdır. Ancak böylece ma'rifet-i ilâhiye ve muhabbet-i ilâhiye can bulur.
Bedenin gıdası haddinden fazla olursa, onun helakine sebep olur. Kalbin gıdası ise, her ne kadar ziyâde olursa olsun. O çok menfaatli ve pek de güzel olur. Her kim nefsini ve kendi Halikını bilip, muhabbeti yolunda sa'y ve gayret ederse, muhakkak o kimse, ömrünü halk olduğu yol üzere sarf edip, ind-i İlâhîde tükenmez nimet ve devletlere nail olur. Has evliyalar zümresine dâhil olur. Amma o kimse ki, kendi nefsinden câhil olduğundan, hakîkî sevilmesi lâzımgelen Hak teâlâ'dan gafil olup, muhabbetinden mahrum olmuştur. Fânî ve yokluğa mahkûm suretlere meyledip, onların muhabbetleriyle dolmuştur. O mağrur, Allahü teâlâ'nın kendisine ihsanı olan o güzel, azîz ömrünü telef edip, halkın da Hak'kın da sevmediği, buğza lâyık kimseler-
nzii.DC UCLÜ/V tt/il 1KALA.K
Zil
den olmuş, zulmet ve cehalette aldanan zavallılar gibi mahv ve perişan olup gitmiştir.
Yâr istemez ki âşıkı ağyara bâr ola.
Her lâhzada bir tereddüd ile bîkarâr ola.
Bütün insan nev'inin ahlâk ve evsâfı noksanlıktadır. Bu insanın kendi dahî, evsafıyla beraber zevalde ve yokluğa doğru gitmekte, iken ve bütün gün ölülerimiz gözlerimizin önünde, mezarlıklarımız bunların en mücessem şahidiyken, yine âdem oğlunun birbirine karşı, çeşitli yönlerden meyil ve muhabbet etmeye ve izzet ve rağbet lâzım geldiğini bilip görürken, insaf edelim ki, Hak teâlâ'nın her sıfatı kemalde ve her ismi, Celâl ve Cemâlde iken ve her fi'li hikmet üzere ve herkese re'fet ve merhameti galip iken, acaba ne şekil behâim (hayvan) sîretinde beşer ola ki, ona cân-ü gönülden meyil ve muhabbet eyleye ve nice insan suretinde taştır ki, onun aşkı yoluna baş ve can ile gitmeye. Meğerki o muhabbet âyetlerini duymamış ve bilmemiş ola. Çünkü kardeş, bu dünyanın ni'metlerine aldanıp da, her istediğini yemek, giymek ve yapmak şüphesiz ki, nefse esîr olmanın alâmetidir ve bir nevi' israftır ki, Hak teâlâ Hazretleri de müsrifleri sevmediğini kitabında yazmıştır. Dünyayı âhiretin tarlası olarak bilen İnsan, muhakkak gönlünü ve Hak'kın kendisini gözlediğini bilerek, kalbinin ve gönlünün güzelliği ve hayât-ı ebediyesi için bu hayâtı bir fırsat ve ganîmet bilerek, Haklan yolundan zerre kadar ayrılmaz.
Beşinci nevi': Kalbin esas âfetlerini ve ilâçlarını bildirir.
Ey azîz: Ehlullah demişlerdir ki, tâlib-i irfan için lâzım olari şudur ki, Nazargâh-i ilâhî olan kalbini mezmûm ahlâklardan temizleyip, memdûh ve makbul olan güzel ahlâklarla tezyîn ederek, doldurmaya sa'y ve gayret etmesi gerektir. Buaun en kolay yolu şudur ki, ibtida mezmûm olan ahlâkların kökü, esası dörttür. Bâzılarına göre ise yedidir ki evvelâ kalbini bunlardan temizleyip, pâk eyleye. Bunlar tûl-ü emel, acele, hased ve kibirdir. Bazılarına göre de; hırs, gazab ve riya da zikr edilmiştir. Zîrâ bu huylar, nüfûs ve ukûle zarardır ve huzûr-u kalbe kederdir. Bütün illetlerin anası mesabesindedir. İkincisi: Bu rezil ve mezmûm huyların mukabili olan fezâil-i ahlâk ile kalbini doldurmasıdır.
I/İÜ/İV VUri AtlL,/İR. IV
Bunlar, emeli kısaltmak, acele etmeyip teennî ile hareket etmek ve halka nasîhat ile cümleye karşı tevâzûdur. Kanâat, hilm ve ihlâsı da bunlara ilâve edersek memdûh ve makbul huyların esası ve anası da yedi olmuş olur. Evvelki yedi sökülüp atılmadıkça bu makbul olan yedi güzel huya sahib ve mâlik olmak mümkün olmaz. Birgün iyi görürsen diğer günler yine eskisi gibidir, güven olamaz. Bunlar ise kalbe keramet ve ziynettir. Maksada nail olmağa, emsalsiz bir sebeptir, vesiledir.
I
TUL-U EMEL
259
TUL-U EMEL
Tûl-ü emelin menşei, gurur ve tenbelliktir ve amellerin terkini mûcibtir, ölümü unutmakhğı îrâs eder. Buyurulmuş ki, "Ey âdem oğlu, ecelim emellerine güler ve kazam sakınmaklığına güler, takdirim de tedbîrine güler."
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri buyururlar ki: "Emelinizi kısa edip, ecelinizi hazır biliniz". Ve yine buyurmuştur ki; "Dünya üç gündür. Biri geçmiş yânî, dünkü gündür ki, ondan elinde birşey yoktur, kalmamıştır, çünkü geçmiştir. Bir daha gelmez. Biri de, gelecek olan yarın ki gündür ki, ona da erişilme-miştir. Biri de, bu gündür ki, henüz içindesin. Öyle ise ömrün ancak bulunduğun gündür. Anın kadrini bil ki, kıymetini baha biçmeye kimsenin gücü yetmez." Denilmiş ki, "Dün gitti, bir daha gelmez. Yarına da î'timad olunmaz. Öyle ise, bugünü ganîmet bil ki, bu da gider kalmaz!' Yine denilmiş ki, "Dünya üç saatten ibarettir. Biri geçmiş, hayaldir. Biri de gelecek, bilinmez ne haldir. Öyle ise, dem bu demdir, saat bu saattir!'Her ne kadar uzun uzun emeller beslesen dahî bilemezsin ki, acaba sabaha çıkacak mısın? Gece ve gündüzlerin gidiş ve gelişi, ömrün bekasına faydası yoktur ve sabaha sahip çıkmak fikrini güden felah bulmaz, ömrün o vakittir ki, içindesin. Ömrün miktarı ancak nefesin tü-kenmesidir. Zîrâki, nefesler insan ömrünün parçalarıdır. Sen ancak günlerin sayışısın. Hangi gün ki ömründen geçer, o senin ömrünün bir parçasını alıp gider. Dünyaya ana karnından misafir gelmiş, mezara gitmektesin. Nefeslerin, adımların, hareketlerinle konup göçerek, ebedî vatanına gitmektesin. Denilmiştir ki, "Dünya üç nefestir ki, ancak birine mâliksin. Emeli sakın uzatma!'
Her nefeste Hak ile ol; eğer sâliksen. Öyle ise, her zaman Hak'kı gözet ve Hak'kı zikr ve fikr eyle. Mâsivâyı unutup, mü-râkebeye gitmek ve gönlün tâ derinliklerinden yânî tam içden, huzûr-u ünse vâsıl olmak cümlemize en lâzım ve mühim olan bir emirdir. Bir vazifedir. Zfrâ, ol Hay-yü-Kayyûm'u-Vâhid olan Allah (c.c.) keremiyle ebediyyen cemî kalbleri râkib ve gözleyici-dir. Fikr-i Hüdâ ise kalbe gıdadır ve cana hayat, cisme devadır.
:   .   P i
260
TASAV VUtl AM.AA I V
ACELE
İkinci mezmûm olan huy: Ahlâk-ı aceledir ki, kalbi muzta-rib eder bir belâyı-azîmdir ve şeytan sıfatıdır. "Acele şeytandandır" buyurulmuştur ki, sonu nedamet ve pişmanlıktır. Her işde teenni, Rahmân'dandır ve acele şeytandandır. Gönüller iki sıfatla muz-tarib ve mahzundur. Evvelki sıfat: o şeyi istemek ki, takdirden uzaktır. Meselâ, çocuk veya ihtiyarlardan çocuk istemek gibi veya yemeden, içmeden yaşamak gibi. İkincisi: Bir nesneyi vaktinden evvel istemektir. Zîrâ herşey vakitlerle ta'yin edilmiştir. Onun için acele, bir huy ve bir ahlâk-ı rezîledir ki, gaflet ve şehvete pek yakındır; Mevlâ ile üns ve huzura manîdir.
HASED
Hasede gelince; ahlâk-ı mezmûmelerin en fenası ve en şer-lisidir. Kalbe zarar veren bir derttir. Hak teâlâ Hazretleri, şeytanın şerrinden sakındığınız gibi, hâsidlerin şerrinden de sakınmayı (Felak) sûresinde emir ve ferman buyurmuştur. Habîb-i Ekrem (s.a.s.) Hazretleri de, "Ateşin odunu yediği gibi hased de hasenatı, sevabları yer mahv eder" buyurmuştur. Hased bir azâb-ı elimdir ki, bütün faziletlerin tam aksine, tam bir ahlâk-ı rezîledir. Hasedcilerin kalbi buğz ve adavetle doludur ve Allahü teâ-lâ'nın üns ve huzurundan kovulmuştur. Muhabbet-i ilâhiyeden ve ma'rifet-i sübhâniyeden mahrumdur. Hased aynı zamanda Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak'ın taksimine razı olmamaktır. Bunun kalbden ve gönülden sökülüp atılması muhakkak lâzımdır.
KİBİR
Kibir; bütün ayıpların anası ve günahların da en büyüğüdür. Bütün ahlâk-ı mezmûmelerin kaynağı, menşei ve çıktığı yerdir. Kalb âfetlerinin en ağır ve en kötüsüdür. Kibirden halâs bulan gönül, her marazdan ve kederden uzaktır. Onun için evliyây-ı kiram hazerâtı kibri gidermekte son derece dikkat ve ihtimam etmişlerdir. Bu sebebden zül ve iftikâr ve ihtiyaç yollarına giderlerdi. Çünkü Hak teâlâ Hazretleri kitabında mütekebbirleri, cebbarları sevmediğini beyan buyurmuştur. Kibir ve azamet ancak Allahü azîmü'ş-şân'a yakışır bir sıfat olup, "Kim bunlardan birisini kendine mal ederse, onu Cehennemime idhal ederim" buyurmuştur. Hak teâlâ Hazretleri bütün serleri bir eve kapayıp onun kapısına kilit olarak, kibri koymuştur. Bu konuda bir kâmil demiştir ki, "İnsan, bütün mahlûkât içinde kendinden daha yaramaz biri vardır derse, bilin ki o mütekebbir ve cebbardır. Ne zaman kendisi için bir makam ve hal görmez olursa, o zaman mütevâzîlerden olur. Zîrâ kâmillerin sermayeleri zül ve ihtikârdır!'
İbrahim İbn-i Edhem (k.s.) Hazretleri demiştir ki: "Ömrüm müddetince üç yerde son derece mesrur olmuşumdur. Birinci sevincim şudur ki, bir tarihte bir sefinede yolculuk ederken, yolcular arasında bir güldürücü kişi vardı. Gemi ehline derdi ki, "Ben bir zaman hama ve haşiyi böyle çekerdim" diyerek, benim saçımı tutup başımı tahrik ederek beni istihzaya almıştı. Bana bundan çok büyük bir sürür gelmişti. Çünkü o güldürücü, maskaralık eden adam, o esnada sefinede herkesten daha hakir beni bulmuştu. İkinci sürürüm da şudur ki, bir mescid içinde hasta idim, bir yere gidemedim. Müezzin gelip beni mescidden çıkarmak istedi. Ben de za'fiyetimden ötürü kımıldayamadım. O zaman hemen ayağımdan tutup beni çekerek, sürüdü, mescidden dışarı attı. Ondan öyle bir haz ve sürür duydum ki adetâ işim bitti. Üçüncü sürürüm şudur ki, bir gün bir duvar dibinde oturuyordum. Bir adam gelip bana "Ey şeyh, al sana gül suyu" diye üzerime işedi. Bundan bana öyle bir sürür gelmişti ki, hiç böyle sevindiğim yoktu!' Velhâsıl insan, kendi nefsinin büyük düşman olduğunu tecrübe ile anlasa ona zül ve hakaret gelince
mesrur olacağını çok görmez. Amma o kimse nefsini bilmez ve onu kendine dost edinmiştir, ona böyle bir zül ve hakaret lâyık olunca ferah ve sürürünü görmek mümkün olmadığı gibi, kim bilir ne gibi çirkin ve korkunç hâdiselere sahne olurlar.
İbrâhîm ibn-i Edhem (k.s.) Hazretlerinin başka bir yerde görmüş olduğum bir menâkıbı daha vardır ki, onu da burada zikr etmek münâsip olacaktır. Şöyle ki, bir asker bir mezarlık yanından geçerken İbrâhîm ibn-i Edhem (k.s.) Hazretleri de orada bulunuyormuş. Asker, "Baba bu memleketin seyrân yerleri, güzel mesîreleri neresidir?" diye sormuş. O da, "İşte oğlum en iyi seyranlığı ve güzel yeri burasıdır!' diyerek mezarlığı göstermiş. Askerin bu cevaba canı sıkılıp zavallıyı bir güzel dövmüş ve şehre girdiği zaman hâdiseyi anlatarak övünüyormuş. Onu bilenler "Eyvah sen helak oldun. O dünyânın biricik evliyâsıdır. Nasıl olup ta sen ona el kaldırdın. Hemen koş git ve onu bul, özür dile, af iste, ricada bulun, gönlünü al, yoksa mahv olursun" diye nasihatte bulunmuşlar. Zavallı asker gidip îbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretlerini bulmuş, elini ayağım öperek özür dilemeye başlamış. Şimdi bak ve çok dikkat et, ne cevap alsa beğenirsiniz:
"Evlâdım sen bana vurdukça benim sabrım sebebiyle Cenâb-ı Hak bana dereceler veriyordu. Ben böyle yükseldikçe yânî terfî-i derecât ettikçe, buna sebep olanı hiç bırakır mıyım? Ben de senin için bilsen ne dualar ediyordum. Sakın merak etme, Allahü celle ve alâ Hazretleri yolunu âsân etsin. Gönlünü de şen ve iki cihanda saadet ve selâmete nail kılsın" diye dualar etmiştir. Asker de az bir zaman sonra duaların berekâtıyla tevbekâr olup, iyi   ve sâlih kişilerden olmuştur.
Bir âlim demiş ki, "Eğer bütün âlem-i mahlûkât murad etseler ki, beni kendi indimde hakîr olduğumdan ziyâde hakîr edeler, kadir olamazlar. Zîrâ, ben kendi indimde ednâlardan ednâ-yım!' Muhakkak eshâb-ı kiram ve tabiîn ve selef-i sâlihîn rıdvâ-nullâhi aleyhim ecmaîn hazerâtınm cümlesinin sîret ve âdetleri, yolları, tathîre yânî iç temizliğine son derece dikkat ve ihtimam ederlerdi. Dış temizliğine ise, o kadar dikkat etmezlerdi. Onun için onlar iç temizliğinin esası olan mezmûm huyları çıkarıp, makbul olan güzel huyları içlerine yerleştirmekle meşgul olurlar ve
safây-ı bâtın denilen iç güzelliklerin safâsı ve temizliğiyle huzûr-u ünse yetmişler ve dış temizliğine iltifat etmeyip, tasfiye-i bâtına gitmişlerdir. Zîrâ, eshâb-ı kiram hazerâtı, temizlik için bugün bizlerin kullandığı sabunu bile bilmezlerdi ve esnây-ı istincâda, yani teharet zamanı ancak taşlarla temizlenirlerdi. Yollarda yalın ayak yürüyüp, nasâra kaplarından abdest alırlar, mescidlerde toprak veya kum üzerinde ve bâzan ayakkabılarıyla namaz kılarlardı. Arpa ve buğday ekmeğini, unu elemeden yaparlardı. Halbuki, harman zamanında hayvanlar, buğday ve arpaların üzerine pisliklerini dökerlerdi. Bunların temiz olup olmadığı hakkında bir suâl etmemişlerdir. Şimdi ise sıra bir taifeye gelmiştir ki, onlar bilmedikleri şeye bile nezâfet tesmiye edip, onu esâs-ı dîn bil-k mislerdir. îmândan olan bezâzeti yânî ziynetin terkini pislik saymışlardır. Halbuki, ziynetin terki tamamen îmândandır. Onlar zahirlerinin tezyîniyle tazyî-i evkât ederler ve içleri ise, hevâ, ucüb, riya, hubb-u dünya, şehvet, gazab, hırs, hased, gibi habîs şeylerle dolu iken, onlardan taaccüb ve nefret etmezler ve lâkin, bir kimse yağlı elini koltuğuna süse veya yalnız taşla taharet etse veya kuru yerde yalınayak yürüse veya bir hıristiyamn kullandığı kaptan abdest alsa veya mesciddeki hasır üzerinde seccadesiz namaz kılsa, vay onun başına gelenlere. Ondan herkes kaçar, onun sofrasında oturup yemek yemeyi veya sofralarında oturmasını bile istemezler. Çünkü zamanede pek çok işler tersine, aksine dönmüştür. Binâenaleyh, nâsdan uzlet vâcib mertebesine gelmiştir. Tam bir düşünceyle kalbini yaramaz şeylerden boşaltıp, iyi güzel huylarla tezyîn edenler her muradını almıştır. Kalpten boşaltılması lâzım gelen afatlar elli, bazı yerlerde de yetmiş kadar zikr olunmuştur ki, onlar da şunlardır:
Kibir, ucüb, hased, riya, cahillik, israf, cehil, nankörlük (nimetleri inkâr), kazây-ı ilâhiye gazab, sabırsızlıkla hüznünü izhâr ile telâşlanmak, Hak'kın mekrinden emîn olmak, rahmetinden ümid kesmek, zâlimleri sevmek, sarihlere buğz etmek, kalbini sebeplere bağlamak, makam ve riyaset sevgisini taşımak, zemmolunmaktan korkmak, medh olunmasını sevmek, hevây-ı hevesine uymak, başkalarının taklîdini yapmak, tûl-ü emel, tama, tezellül, kin, gürültücü olmak (bağırıp çağırmak), adavet
beslemek, korkak olmak, pervasızca, tehlikeyi düşünmeden kavgaya girmek, ahdine vefasızlık etmek, hıyanet etmek, zulüm ve cefâ ile muamelede bulunmak, alış-verişte ve muamelede aldatmak, yalan söylemek, sözünde durmamak, sû-i zan, tayre (te-şe'üm) etmek (tavşan geçti, kuş öttü gibi), dünya emrinde mahzun olmak, katı yüzlü, utanmaz ve hayâsız olmak, fitnecilik, hıyanetlik, yalandan medh ü sena etmek, hafif mizaçlı, vakarsız, temkinsiz olmak, aksilik etmek, tuğyan etmek, boş ve lüzumsuz söz söylemek, kendinin zekî ve pek ziyâde anlayışlı olduğunu iddia etmek, müfsidlik etmek, hiylekârlık etmek, gabî (fikir ve feraseti az) olmak, şerîh (yâni boğazına çok düşkün ve boğazının kulu olan ve eline geçeni hemen yiyip yutan kimse) olmak, hamûd (alevi durmuş, fakat ateşi sönmemiş, belki kin ve hasedi içinde saklı olan), ısrar etmek (her hangi bir şey olursa olsun ısrar edip, üzerinde durmak). Bunlar mezmûm olan huylardır ki, ne Halikın ve ne de mahlûkun sevmediği ve istemediği fena ahlâklardır. Bunlardan tamamiyle temizlenip kurtulmadıkça, iyi , ve güzel, kâmil ve olgun, Hak'km ve halkın sevdiği bir kul olmasına imkân olmadığını bütün ehl-i insaf, kitablarında beyân buyurmuşlardır. Fakat ne yazık bizlere ki, ne gençliğimiz sırasında ve ne yaşlandıktan sonra bu kötü huylardan kendimizi kurtarabildiğimiz yok. Elbette genç yaşlarımızda içimize yerleşen bu huyları, "İhtiyarladığımda terk ederim" demek saflık ve hayalperestlik olsa gerektir. Binâenaleyh, tasavvuf denilen yol, yalnız hemen şu kadar tesbîh ve şu kadar zikrullah ile meşgul olmak değildir. Evet, zikrullah ve tesbîh ve namazlar çok mühim ve lâzımdır. Fakat, mutlaka bunların yanında ahlâkın da beraber yürümesi lâzımdır. Zâten bu zikir ve tesbîhler, ruhun kuvvet bulup, nefsin elinden ve onun çirkin sıfatlarından kurtulmak içindir. Çünkü bu çirkin ve mezmûm olan kötü huylar durdukça, insan Hak'km ne sevgisine ve ne de rızâsına muvafık olmaz. O zaman iş boşa gider, öyle ise, muhakkak olan birşey varsa, o da henüz genç iken bu hastalıklara tutulmamaları için evlâtlarımızın üzerinde titizlikle durmamız başlıca vazifelerimizden olsa gerektir. Evlâdın istikbâli yalnız dünya değildir. Onun dünyası için ne kadar fedâkârlık yapılsa azdır ve lâkin, âhiretsiz dünyâ
neye yarar. Hiç olmazsa bunu müslüman babalar takdir etseler ne mutlu bizlere diyeceğim geliyor. Maalesef o müslümanlık taslayan babalar, anneler bile bugün hep o fânî dünyânın peşindedirler. Allah cümlemize selâmetler versin, âmîn.
tnsan yaşlandıktan sonra hatâlarını anlar amma, artık iş işten geçmiştir. Kökleşen huylan atmak ancak Cenâb-ı Hak'km lütfuna ve sahibinin de sa'y ve gayretine bağlıdır. Onun için İb-râhîm Hakkı Hazretleri, bunlar üzerinde çok durmuş ve uzun uzun nasîhatlerle kitabını doldurmuştur. Şimdi bizlere düşen, onları çok görmek değil, aksine bizlerde saklanan cevherleri çıkarmak için bu gayret az biledin Bugün görüyoruz ki, gazları, «s. benzinleri, altım, gümüşü, platini ve şâir bir çok kıymetli eşyayı bulup çıkarmak için çekilen zahmetler, zorluklar, masraflar meydandadır. Bir aya gidebilmek için şimdiye kadar harcanan paraların hesabı bile gözlerimizi korku ile açmaktadır. Bizler ise hâlâ aklımızı başımıza alıp ta, değil âhiretimize, şu gözümüzün önünde geçirmekte olduğumuz dünyamıza bile esaslı bir düzen verebildiğimiz yoktur. Bütün gün bitip tükenmek bilmeyen çeşitli huzursuzluklar, hergün daha da ağırlaşan geçim derdi, ev derdi, birbirini kovalayan hastalıklar, ıztıraplar, velhasıl ne isterseniz hepsi var; bunlardan kurtulup huzura varmak, Hak'kı bulup Hak ile olmak ve böylece hem dünya hem de âhiret saadet ve selâmetini ele geçirmek, ne büyük bir devlet ve nimettir, ömrünün üç nefesden ibaret olduğunu bilen bahtiyar kimseler, hiç şüphe yoktur ki, bütün sa'y ve gayretini en sağlam ve en kıymetli şeyi ele geçirmek için sarf edecektir. O da, Hak sübhâne-hû ve teâlâ'nın ma'rifet ve muhabbeti ve dolayısıyla onun rızâsını kazanmak olacaktır. Bu ise mezmûm olan huylarla mümkün olamayacağına göre, bunların terki ve yerlerine de en güzel ahlâkları koyup, ruhunu, gönlünü, canını, aklını ve herşeyini buna göre ayarlamak mecburiyetini duyacaktır. Ve bundan dolayı her fedâkârlığı göze alacaktır. Yoksa başka türlü ne hürriyet ve ne de selâmeti bulmak mümkün olamaz. Böyle olunca da, iç ve dışımızı ziynetliyen güzel ahlâkları, İbrâhîm Hakkı Hazretleri, Ma'rifetnâmesinde 354. sayfasında 77'ye kadar saymıştır. Onlar da şunlardır:
I
(Bunları eserin baş tarafında ayrı ayn izah etmeğe çalışmıştım. Şimdi teberrüken bir de toplu olarak buraya yazıyorum.)
Evvelâ îmân sahibi ve ehl-i sünnet îtikâdı üzere olmak (Tabiî bu başlı başına büyük bir esere, bir ilm:ü hale muhtaç.) Bu hususta fazla malûmat almak isteyen kardeşlere akâid kitabla-rını mütâlâa etmelerini tavsiye ederim. Bahusus merhum Nasû-hi Bilmen'in ilm-ü hâli de kâfidir. Daha büyük ve küçük ilm-ü hâller pek çoktur. Herhalde bunların mütâlâasından mahrum kalmamanızı rica ederim), tevâzû, nasîhat, Hak'kın ihsanlarını hatırlama, ihlâs, cömertlik, kendi muhtaç olduğu halde başka muhtaçları tercih etmek, tasavvuf, gayret, gıpta (âhıret, amellerinde), mürüvvet, fütüvvet, hikmet, şükür, rızâ, Allah'dan korku, Allah'dan ümid, buğzu- fillâh, hubbu-fülâh, Allah'a tevekkül, şöhretten kaçınmak, zem ve medh kendince müsâvî olmak, mücâhede, emeli hakîkaten kısaltmak, zühd, kanâat, ölümü hatırdan çıkarmamak, ibâdet için uzun ömür istemek, Hak'ka teslim olmak, işlerini Hak'ka teslim etmek, ilim talebinde yalvarmak, kinden ve şâir kötü huylardan gönlünü salim kılmak, rikkat, şefkat, şecaat, hilim, rıfk, emânete riâyet, ahde vefa, vadini tutmak, hüsn-ü zan sahibi olmak, iş, söz ve hareketlerinde doğru olmak, işlerinde teennî ile hareket etmek, âhıret amellerinde gayretli olmak, din işlerinde selâbet, tefekkür, zekâ, iffet, tevbe, mü-râbata, iç ve dış düşmanlarını gözlemek, gayzını yutup af etmek, istikâmet, Hak'la ünsiyet, Allah'a şevk, Muhabbetullah, edeb, feraset, sıdk, kendini murakabe, muhasebe, muâtebe, muâkabe, niyyet, irâdet, huşu, huzû, yakîn, ubudiyet, hürmet, hüznü-lillah, temmst'ül-ahlâk buraya kadar toplayabildiklerimizdir.