Kimseden birşey isteme ki, o da senin gibidir.
Yani, senin bir nazîrin olan kimseden birşey isteme ki, ona nazîr ol, eş ol, benzeri ol. Kime dilersen muhtaç ol da, esîri ol. Öyle esvap ile ziynetlen ki, onunla ne şöhret bulasın, ne de ha-kîr olasın. Kendine razı olduğun sözü, halka söyleyesin. Kadir oldukça, kusurları affedici ol ve ayıpları ört. Halkın seninle nice sohbetinden mahzuz olursan, hemen sen dahî öylece sohbet kılasın. Tâki onlar senden emniyet bulup, sen de onlardan emîn olasın. Özür dileyenin özrünü kabul edesin. Sana cefâ edeni af eyleyip, mülayim söyleyesin. Senden büyüklere sen mutî ol ki, senden küçükler de sana mutî ola. Mü'minin recâsı Hak'tan olur. Allah'tan gayriden recâ eden, birşey uman, hâib, hâsir ve zararda olur. Öyle işten sakın ki, sahibini itibarsız eder. Ve o işden sorulduğu zaman, işleyen haya edip inkâr eder. Kerîm olan kimseye ihanet ettinse ondan sakın. Leîm, alçak kimseye ikram ey-ledinse, ondan da hazer üzere ol. Şaka, alay ve bâtıl sözler, âfâtı celb eder. Ömr-ü azîzi ve kıymetli vakitlerini zâyî eder. Gıybet ve nemîmeden sakın ki, onlar sahiplerini, halk ve Hâlık'dan uzaklaştırırlar. Buhulden sakın ki, bahî 1 olan kimseden, yakınları, dostları ve akrabaları nefret ederler. Garib de ona gazab eyler. En faydalı hazîne, kalblerin seni sevmesidir. Hilim ve tevazu, mer-ğub ve mahbûbdur. Ârif-i billâh olan, nâsa îtizâr eder. Leîm ve alçakların tavır ve hallerine bakmayıp onlara îtibâr eder.
İlmin efdali hilim ve sekînettir. Elbisenin ahseni odur ki, seni insanlar içinde ecmel ve güzel eyler ve nâsm dilini ve dedikodusunu senden keser. Miskin, Allahü teâlâ'mn Resulüdür ki, gelip ona kim bir nesne verirse, evvel onu gönderene vermiş olur ve onu men eden, göndereni men etmiş olur.
Mekârim-i ahlâkın ekremi budur ki, senden kat'-ı rahim eyleyene sen sılay-ı rahim edesin. Seni mahrum edene, sen kerem edesin. Sana zulüm edeni afv edesin. Halkın sana ihtiyacı, Hak1 km kıymetli bir nimetidir. Onu ganîmet bil, melûl olma ki, ol nimet, nimet-i azâb olmasın. Söylersen doğru söyle. Mâlik olursan hizmetkârlarına rıfk eyle. Va'd edersen îfâ eyle, va'dini yerine getir. İyilik edersen sakla. Leîm ve alçaklarla bulunduğun zaman, oruç tut. Sefîhe hilim eyledinse, onu ma'mûr eyledin. Hilminle gamını ziyâde kıl ki, onu şum eyledin, rezîl eyledin. Başkasında
gördüğün ve beğenmediğinkötü bir huydan sakın ki, sen de öyle olmayasın.
Cömertlikle seyyidlik, efendilik olur. Şükür ile nimet ziyâde olur. Muvafakat ve uygunlukla, dostluk olur. Rıfk ile mürüvvet olur. Hüsn-ü muaşeretle sohbet dâim olur. îsâr ile ahrar, fazilet olur. Yânî, kendi muhtaç iken başkalarını tercih eden kimsenin hâli kâmillik alâmetidir; rıfk ile yüksekliktir. Ona zor şeyler kolay olur. Teenni ile sebepler âsân olur. Selâm vermek güzel haslettir. İhsanın tamamı, başa kakmamaktır. Tevâzuun semeresi yüksekliktir. Kanâatin meyvası izzettir. Hüsn-ü sohbet muhabbeti artırır. Hüsn-ü hulk ise her fazîletin başı ve aslıdır. Hüsn-ü hulk insana en hayırlı akrabası ve yakınıdır. Hüsn-ü hulk adama ne güzel yardımcıdır. Nâs ile öyle ünsiyet eyle ki, eğer bir başka yere gidersen seni arayalar. Eğer vefat edersen, seni yâd edip ağlayalar.
İlmin başı, rıfk ve hilimdir. Hilmin başı, kin ve gayzı zabt edip, tahammül etmektir. Hikmetin başı, nâsa müdârâttır. Aklın başı, dostlukla, insanlarla ünsiyettir. Hüsn-ü hulk insanı saadete götürür. Âdem oğlunun rıfk ve sehâsı, cömertliği, düşmanlarına bile onu sevdirir, muhabbet ettiririn Hilmin zekâtı, hüsn-ü müdârâttır. İlmin zekâtı, zeki kimselere ta'limdir. İlmin ziyneti, hilim ve rızâdır. Hilmin ziyneti, tahammül-ü ezadır. Kudretin ziyneti, insaf etmektir. Nimetin ziyneti, sıla-i rahîme gitmektir. Muhabbetin sebebi cömertliktir. Ülfetin sebebi, vefadır. Ayrılığın sebebi, ihtilâftır. Fakirliğin sebebi, israftır. Sünnetin âlâsı, yumuşak söz ve selâmı açık etmektir. Senden razı olana şükrün, onun sana sulh ve muhabbetini mûcib olur.
Rıfka ve müdârâta mülâzemet, düşmanların seni sevmesinin anahtarıdır. Dilde sekînet, en güzel ziynettir. Hüsn-ü ahlâk ile sehâ, mûcib-i gına ve rehâdır. Selâm vermek, yumuşak konuşmak, bütün insanların meveddet ve muhabbetini mûcibdir. Evliyaların âdeti, hilim, sehâ, rıfk ve müdârâttır. Belâlara sevinmek, şiddetlere sabır, zelâzilde vakur olmaktır. Malınla sahî, sırrında bahîl ol ki, mallarını infâk eden celîl, ırzını telef eden ondan zelildir.
Lisanı tatlı olanın ihvanı çok olur. Seni medh eden, bil ki
seni kesendir. Sana nasîhat eden ol kimsedir ki, aybını söyler. Azmini izhar edenin, cezmi nâimdir. Kim ki, Allah'tan başkasından birşey ister, ol mahrum olmağa müstehaktır. Kim ki, halka eziyyet eylemez, kimse ona adavet eylemez. Ahlâkı güzel olanın, rızkı geniş, kadri de yüksek olur. Sana hüsn-ü zan edenin, zannını tasdik edesin. Hüsn-ü müdârât ile ıslah olmayanın, şû-i mükâfî ile olacağını tahkîk edesin. Medh ile ahlâkını değiştir- ¦ meyen, zem olununca değiştirir. Çünkü, ayıbları dillere düşüp halk onu söyler. Gayz, kiri ve gazabını hazm eden, hilminin kemaline erişmiştir.                                    ' t
Nâs ile müdârâ eden, selâmet bulur. Gazabına mâlik olan halimdir. Şehvetine mâlik olan hakîmdir. Hulku güzel olan mülayim söyler. Hem rahat bulur, hem de rahat eder. Nâs ile sulh olanın, ayıbları mestur kalır. Halkın ayıplarını arayanın, ayıpları meydana çıkar.
Nasîhat kabul eden, utanacak hallerden selâmet bulur. Sana teveccüh edene yardım lâzım gelir. Âlimlere ta'zîm, Hak'ka ta'zîmdir. İmâma yânı", islâm kaidelerine riâyet eden hükümdarlara itaat, Mevlâ'aya itaattir: Nâs için kuyu kazan kendi düşer. Küçük musîbeti büyük sayan, ondan büyüğüyle mübtelâ olur. Kim ki, halkın sırlarını ifşa edip söyler, Hak teâlâ da onun gizli işlerini meydana çıkarır. Gizli işleri teftiş eden gönüller, dostluktan mahrum olur. Halka ihsan eden, Hak'tan ihsan bulur ve bütün işlerinin sonu hayır olur. Kendisine kötülük edene ihsan ve, iyilik eden, her fazileti alabilir. Kendinden büyük olanlara müdârât eyleyen, muradına erer. Dostunun hatâlarına tahammül kı-lamıyan, ölüm halinde yalnız kalır. Nâsa şükr etmeyen, Hak te-âlâ'ya şükretmemiş olur. Nâsdan haya etmeyen, Hak'tan haya etmemiş olur. Nâmahreme bakmayanın kalbi rahat olur. Sana nakl-i kelâm eden, senden de gayriye nakl edebilir. Sefihleri levm eden nefsine şetmetmiş olur. Vâlideynine mutî ve münkâd olan, kendi evlâdlarını da kendisine mutî bulur. Sıdk-ı akvâl ve rıfk-ı ahvâl, hüsn-ü hısâl ve alâmet-i ikbâldir.
Tâat gibi izzet, kanâat gibi hazine olmaz. Edep gibi haseb, ilim gibi şeref olmaz. Akıllı insana lâzımdır ki, doktorun hasta-'ya yaptığı hitap gibi, câhile hitap eyleye. Hasta, hiddetle şiddet eyledikçe doktor mülayim söyler. Sakın kerîmin elini tutmaya-
, sın. Ol ihsan eyledikte sen men etmiyesin. Halkın ikrah eylediği, yani beğenmediği işleri işleme ki senin hakkında iftiraya baş-lamıyalar. Muhsin ile müsîyi, iyi ile kötüyü bir tutmayasın. İyileri duâ ve senadan unutmayasın. Cimri ve korkaklarla-müşavere etmeyesin. Avrata yük olmayasın. Malından müstağni kalasın. Çünkü, minneti çok başa kakan ve ihsanı da inkâr edendir. İhsanı unutup noksanları unutmayan, dost değil düşmandır. Av-ratı şımartacak olan malı ona bağışlamayasın. Avrat, reyhandır, kokudur, kahraman değildir. O yük altına onu atmayasın. Sakın meclislerde üst tarafa oturmayasın. Meclis ehli seni oturtmadıkça sen yukarı gitmeyesin.
KITA
Var mı ol sadreki senden a'lâ Seni aşağı sürer bî'pervâ Budur erbâb'ı-kemâle elyak Kadri âlî olanın gönlü alçak.
KULUN MEyLÂSIYLA HUZUR VE ÜN SİYETİNİN ÂDÂB VE ERKİNİ
Ey azîz; ehl-i edeb demişlerdir ki, senin sahibin, Hâlık'ın, Ma'bûd'un, hazar ve seferinde uykunda, belki hayat ve memâ-tının bütün hallerinde, senden bir an ayrılmaz. O senin Mevlân ve Hâlık'ındır. Rab'bin ve Râzık'ındır. Herhangi saatte sen onu zikr eder ve düşünürsen, O senin celîs ve enîsindir. Nitekim: "Ben beni zikr edenlerin yanında bulunurum" buyurduğu gibi, her ne zaman ki, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in hakkındaki kusurlarını düşünerek mahzun olup kalbin kınlıyorsa, o senin sahip ve mülâzımındır. Muhakkak sen, Hak teâlâ'yı hakkıyla bilebildiysen, O'nu kendine dost ittihaz ederdin. Halkın sohbetini de bilkülliye terk ederdin. Bütün nefeslerinde hattâ lâhzalarında bile, kalb ve a'zâları-m murakabe ile bilip anlardın ki, Hak teâlâ Hazretleri her anda senin içine hattâ, içinin içine muttali olurmuş. Zahir ve bâtının ve kalbine her gelen hatırayı bilirmiş. Yine anlardın ki, Hak teâlâ Hazretleri senin topluluk veya halvetteki bütün hallerinde
seninle hazır imiş. Şâir harekât ve sekenâtında dahî, daimî surette her harekâtına nazır imiş. Yine seyr edip anlardın ki, âlem-i melek ve melekût içinde bir sakin sükûnet bulmaz ve bir hareket eden hareket etmez. İllâ ki, yer ve göklerin sahibi, onu mu-hît yânî, herşeye agâh imiş. İşte o zaman zelil bir kölenin efendisi huzurundaki hali gibi edeplenip, huzûr-u Bârî'de iç ve dış edeplerine riâyetle dururdun. Gayret ederdin ki, Mevlây-ı Celîl Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, asla seni yasaklarında ve yasak yerlerinde, günahlarda ve günahı mucib olan her halde görmesin. Belki, emrettiği bütün ibâdât ve tâât, hayrat ve hasenatında bulsun. İmdi, sen bu devlete ulaşamazsan, gece ve gündüzde hiç bir vakit boş kalmayasm, her an Rabbinle tenhâ kalasın. O'na yalvarmak, ağlamak, sızlanmak ve münâcâtla müte-lezziz olasın, lezzetlenesin. Saadet bulasın.
İşte bu vakitte sana lâzımdır ki, Mevlây-ı Müteâl Hazretleriyle sohbet âdabını bilesin. Bunlardan birisi, dâima abdestli olasın, başını önüne eğip başka taraflara bakmayasın. Aklını başına toplayıp başka şeyler düşünmeyesin. Sükûta ve yalnızlığa devam edesin. Bütün â'zâlarını sakin bırakasın. Günahlardan ve günahı mûcib herşeyden uzak kalasın. Hak'ka hiç bir suretle itiraz etmeyesin. Zikrine devam edesin. Mevlâ'nın nimetlerini, kuvvet ve kudretlerini tefekkür kılasın. Hak teâlâyı herşeye tercih edesin. Mahlûkundan da me'yus olasın. Dâima, azamet ve Celâli huzurunda tezellül kılasm. Haya altında huşu ile kalbi kırık olasın. Teslim ve rızâ yoluna gidesin, bu âdâbların îfâsı, bütün gün ve gece senin şiarın olsun.
Göz açıp yumacak kadar dahî senden ayrılmayan Hâlı-k'ınla olan âdâb-ı sohbete dikkat ve riâyet edesin. Halk ile sohbeti bırakıp, Hak ile sohbette dâim olasın. Bilesin ki, birgün yâ sen halkı bırakacaksın veya halk seni bırakacaktır.
Beyitler
Aşkın şarabın içmişem Dil gülşenine göçmüşem.
hULUl\  IVICV I^/AOI 1 LS\
 VH   Ut\SI YLl I
Ben varlığımdan geçmişem Nâm-ü nişanı neylerim.
Her ne gelirse yahşidir Zîrâ O dostun bahsidir.
Çün cümle O'nu'n işidir Ben bed gümânı neylerim.
Hakkı, cemî-i halkdan Müstağniyem billahi ben.
Hallâk-ı âlem vâriken Halk-ı zamanı neylerim.
DÜNYA ZEVKLERİ İLE ALDANMAMAK
Muhterem ve azız kardeş: Şimdiye kadar bir çok kitablar okumuşsunuzdur. Biz de sizler gibi belki daha fazla birşeyler okuduk. Lâkin, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin Ma'rifet-nâme'sinde dünyâya âit okuduğum bilgilerin başka hiç bir ki-tabda bu kadar açığına rastlamadım. Okudukça okuyacağım geldi. Bunları siz kardeşlerime de duyurabilmek için buracığa, mümkün mertebe ihtisar ederek ve bazı kelimelerini açıklayarak yazmağa karar verdim. Yalnız, sizlerden kusurumuza bakmamanızı ve bu sözleri tekrar tekrar okumanızı rica edeceğim. Çünkü, bilgiler ve bilinmesi lâzım olan şeyler pek çoktur. Fakat öyle zannediyorum ki, bunların başında şu içinde bulunduğumuz dünyâyı iyi bilmemiz gereklidir. Çünkü, bu bilinmedikçe, insanın kendisini bu dünyâ âfetlerinden koruması mümkün olamaz. Nasıl ki, tıb ilmi bir bilgidir. Gelecek hastalıklardan korunmak ve sıhhatin muhafazası bu bilgiye dayanırsa, tıpkı bunun gibi dünyâ âfetlerinden, felâketlerinden korunmak için de dünyâyı iyi bilmek gerektir. Halbuki, sıhhatimizin muhafazasını bilemediğimiz takdirde farz edelim ki, hastalanıp öldük. Bu tabiî bir zayiattır ve bir acıdır. Amma, bir dindarın ve hakîkî müslümanın,
70
dünyânın âfetlerinden, mihnetlerinden kurtulup, âhiret saadetlerine bir an evvel kavuştuğunu nazar-ı i'tibâra alırsak, o ölü için ağlamak değil, adetâ sevinmek gerekir. Çünkü ölüm, onu Mev-lâsına kavuşturmuştur. Fakat dünyâ fitnelerine maazallah alda-nıp da, mal mülk edineceğim diye boğuşurken, ibâdât ve tâat-den ve îmândan da mahrum kaldıysa, asıl ağlanacak ve acınacak, böyle ölen zattır. Binâenaleyh, İbrahim Hakkı Hazretlerinin usulü veçhile, bunu yazmaya başlıyoruz:
Hazretin bu husustaki usulü, evvelâ, âyet-i kerîmeleri arkasından da hadîs-i şerifleri birer birer zikr eder, ondan sonra mev-zuya geçer. Biz ise, bu âyet-i kerîmeleri ve hadîsi şerîfleri yazmaktan sarf-ı nazarla, ikinci mevzûya başlıyoruz. Dersin başına şöyle bir ibare nazm etmiştir:
Dünya kendisine değer verilmiyecek kadar azdır. Onun âşıkları da zelîl mi zelildir.
Dünyâ dâr-ı belâdır. Cefâcı, sâhir, gaddar, vefasız, mebgûz, menfurdur. Âhiretin ise, âlem-i zevk ve safa olduğunu hâdîs-i şeriflerle bildirir.
Ey azîz! Bilesin ki, Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.s.) Hazretleri, ümmetine re'fetiyle şefkat edip, âhiretin berkarar ve dünyânın hîleci ve gaddar olduğunu duyurmuştur. Nitekim hadîs-i şeriflerinde tenbih buyurmuştur ki, "Ey benim ümmetim ve esha-bım, îş-ü tîbe (güzel hayata) şol kimse erişmiştir ki, dünyâ onu terk etmezden önce o dünyayı terk etmiştir. Dünyâda öyle olasın ki, kendini garib veya misafir bilesin ve kubur ehlinden ad-dedesin. Tâki tedârikti gidesin. Dünyânın sevgi ve talebi, her günah ve hatânın başı ve sebebidir. Bir mü'mine dünyâdan bir ziyâde nesne isabet etmez. İllâ ki onun derecâtı indellah noksan bulur. Kimin ki, kasd ve arzusu âhiret olup, tankına gider, Hak teâlâ Hazretleri onun zenginliğini kalbinde koyup, onun işlerini toplu ve kolaylıkla kılarak ona yardımcı olur ve dünyâyı ona hizmetkâr eder. Kimin ki, kasd ve arzusu dünyâ olup onunla kalır, Hak teâlâ Hazretleri onun fakirliğini gözü önünde hazır edip işlerini dağınık kılar ve onu şaşkın bırakır. Dünyâdan ona gelmez, ancak mukadder olan gelir."
DÜNYA ZEVKLERİ İLE ALDANMAMAK                        71
BEYİT
Dünyâdan tecerrüt et çünkü sen, Sâdece dünyaya getirildin ruhla tenden.
Hergün bir münâdî üç kere nida eder ki, dünyâyı ehli için terk ediniz ve siz âhiret yoluna gidiniz. Kim ki, dünyâdan, kifayetten ziyâde alırsa o kimse kendi helakini hazırlar. Halbuki bilmez ki;
"Fakirlik şifâdır; fakat kötü fakirlik hastalıktır." Dünyâyı terk etmek, kalb ve cesetle rahata yetmektir. Nâ-sın zahidi o kimsedir ki, dünyâ ziynetlerini terk edip beka âlemini aniamıştır. Yarınki gününü ömründen addetmeyip, kendisini mevtadan sayarak tedârikle gitmiştir. Dünyâ mü'minin zindanıdır. Kâfirin ise, Cennet ve seyranıdır. Dünyâ bir saattir, onu tâatle geçirmek gerektir. (Dünyânın kâfirler için Cennet oluşu, âhiret felâketlerine, Cehennem azablarına nisbetendir. Mü'mine zindan oluşu da, âhiretin bitmek tükenmek bilmiyen ni'met-leri karşısındaki nisbî durumu sebebiyledir.) Dünya mü'min için safî olmaz ve rahat bulmaz. Nice safî olsun ki, onun zindanıdır ve canının belasıdır. Acâiblerin acâibidir ki, âhireti ve huzuru tasdik eden mü'min, bu dâr-ı fena ve gurura nice meyil ve rağbet eder. Şüphesiz ki dünyâ, bir lezzetli sebze ve reyhandır (kokudur). Hak teâlâ Hazretleri onu size verdi ki, sizi tecrübe ve imtihandır. Zîrâ, Benî İsrâîl'e dünyâ verildiğinde, iki elbise-i fâ-hireye (gurur veren elbiselere) ve nefis yemeklere tâlib olup çeşitli ve lezzetli şerbetlere rağbet etmişlerdir ve envâ-ı fitne ve fesada sâî ve zâhib olmuşlardır, yânî işlemişlerdir.
Mü'min, kendi nefsinden, nefsi için ve dünyâsından âhireti için, gençliğinden ihtiyarlığı için, hayatından ölüm günü için hazırlansın, tedarikli olsun. Çünkü dünyâ sizler için halk olunmuştur. Siz de âhiret için halk olunmuşsunuz. Ölümden sonra bir yer yoktur, yâ Cennet veya Cehennem vardır.
"Dünya gelip geçen bir gölge gibidir.
Yahut da bir gece ölen ve âhirete irtihal eden misafir gibidir!'
Şâirin bu sözü bize dünyâyı ne kadar güzel anlatır.
72
TASAVVUF! AHLAK IV
Ebû Beknni's-Sıddîk (r.a.) Hazretleri'ne bir hal şerbeti verilmiş, içerken o kadar ağlamış ki, nihayet niçin ağladığını sormuşlar. O da, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz'in dünyâyı istemediğini, uzunca bir vak'a ile anlatmıştır. Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri bazı ashabıyla, ölmüş bir oğlak İaşesi yanından geçerken, eshabına demişler ki:
"Hanginiz bu oğlağı bir dirheme alırsınız" Ashâb-ı kiram Hazerâtı cevaben:
"Bedava olsa dahî almayız" demişler.
Bunun üzerine Hazret buyurmuş ki:
"Vallahi bu dünyâ, sizin indinizde bu cifeden erzel ve ah-kardır. Paraya, mala, güzel kumaşlara kulluk eden helak olsun. Yânı, âhiret amellerini bırakıp mal toplamakla meşgul ve güzel elbiselerle süslenmekte olan gafiller helak olsun" diye duâ etmiştir.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri buyurmuşlar ki:
"Cehennem ateşi şehvetlerle çevrilmiştir. Cennet ni'metleri de, nefse zor gelen ibâdetlerle örtülüdür. Yânf dünyâ şehvetlerine tabî olanlar Cehenneme düşerler. Halbuki o Cehennemi göremez. Ancak sevdiklerini görür. O onlarla meşgul iken yuvarlanır gider. Dindeki zorluklara ve zahmetlere tahammül eden kimse Cennet'e girer. Halbuki, Cenneti de görmez. Ancak zahmetleri görür. Vallahi ben sizin için fakîr olmanızdan korkmam. Lâkin korkum budur ki, dünyâ sizden evvel gelenlere verildiği gibi size de verilir, onları helak eylediği gibi, sizi de helak eder. Yânî gafletle dünyâya rağbet edersiniz ve onun meta'larını toplamak üzere meşguliyetiniz tamam olup, Hak teâlâ'ya teveccüh ve tâa-tiniz noksan bulur. Dünyalık sebebiyle aralarınızda adavet ve düşmanlık hâsıl olur."
Ve yine buyurmuştur ki: "Yâ Rab, âl-i Muhammed'in rızkını yetecek kadar ver."
O mü'min felah bulmuştur ki, kifayet miktarı rızık ile kanâat kılmıştır. Âdemoğlu, malım malım der, o mağrurdur. Onun, malından yiyip yiyip yok ettiğinden gayri, tasadduk edip bakî kıldığından başka nesi vardır. Zengin odur ki, dünyası ve malı çoktur, sanılır. Belki zengin odur ki, Allah'ın verdiklerine kanâat edebilir.
DÜNYA ZEVKLERİ İLE ALDANMAMAK
73
Bir şâir dünyânın ahvâlini şöyle dile getirmiştir: "Muhakkak pek iyi biliniz ki, bu dünyâ ancak aldanan gafiller için keder ve zahmet veren bir şarabdır. Her harîs olan adam kendi hevâ ve arzularının azabı içinde kıvranır. Nefis, had-di zâtında ele geçiremediği dünyâsı için ağlar. Fakat, sen bilirsin ki, dünyâda selâmet, dünyâyı ve dünyâ içinde insanı âhiretten alıkoyan ve Hak'tan uzaklaştıran, günahlara sokan dünyânı terk etmektedir.
Bir sürü koyun içine düşen iki aç kurdun, o koyunlara olan ziyanından, kişinin dînine, mal ve şeref hırsının verdiği ziyan daha çoktur. Amma şerefinden murad, şeref, câh, izzet, mansıb ve riyaset sevgisidir. Dünyâyı terk eyle ki, Hak teâlâ Hazretleri de sana muhabbet eylesin. Halkın elinde olan malından ümidini kes ki, halk sana muhabbet eylesin. Rabbim bana Mekke derelerinin ve çakıllarının altın ile dolduEulmasını arz etti de, ben istemedim. Dünyâyı belki, (şunun için isterim ki) bir gün aç ve birgün tok olayım, tâki aç kaldıkça tazarruyla seni zikir ve fikr edeyim, doyduğum vakitte de sana hamd ve şükr edeyim" demiştir. Hak teâlâ Hazretleri dünyâyı üç parça edip, bir parçasını mü'mine, bir parçasını münafığa ve bir parçasını da kâfire vermiştir. Mü'min, dünyâsından gıdalanıp faydalanır ve âhiret yoluna gider. Münafık, süslenir, ziynetlenir. Kâfir de, yiyip içip yaşamaya bakar. Bu dünyâ, Hazret-i Muhammed (s.a.s.)'e, onun etbâ ve ashabına lâyık değildir. Bütün insanlar gaflet uykusun-dadırlar. Ancak ölünce uyanırlar. Resül-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri birgün hasır üzerinde yatmışlardı. Kalktıkları zaman mübarek vücudlarında hasır izleri yer etmişti. Ashâb-ı kiram, bu halden üzülerek kendisi için bir yatak yapmaları için izin iste-mişlerse de cevaben, "Benim bu dünyâ ile işim nedir? Ben bu dünyâ ile değilim, ancak bir yolcu gibiyim ki, yol üzerinde bir ağaç gölgesi altında bir müddet dinlenen ve sonra ağacı bırakıp yoluna giden kimse gibiyim. Bu dünyâ bir köprüdür ki, hemen bundan geçilir ve yoluna devam edilir. Dünyâda duracağınız kadar tedârikde bulunup, ahirette duracağınız, ikâmetiniz kadar sa'y ve gayret edersiniz. Yânf, âhiret amelleri yaparsınız."
74
TASAVVUF! AHLAK IV
 u
Hazret-i îsâ aleyhisselâma havarileri demişler ki, "Yâ Re-sûlellah, bize bir yer göster de senin için bir bina yapalım." O
zaman bir derya, deniz kenarmdalarmış. Cevaben demişler ki, "Bu deniz dalgaları üzerine kim bina yapabilir? Yazık sizlere, siz bu binayı karargâh ittihaz etmeyiniz. Ey havârîler, bu dünyâyı Rab ittihaz etmeyiniz ki, o da sizi kendisine kul, köle yapmasın."
"Biz mü'minler, Hazret-i Allâhü celle ve alâ'nın bizler hakkındaki kısmetine razıyız, verdiklerine kanâat eder, onun rızâsını kazanmağa çalışırız. Bizim için ilim ve ilm-i âhiret, ma'rife-tullah, ibâdet ve tâattir. Bizim ve Allah'ın düşmanlarına da dünyâ malı ve mülkü lâzımdır. Zîrâ mallar pek yakın bir zamanda yok olup gider. İlim ve ma'rifetullah ise bakîdir. Hiç bir zaman zâyî olmaz. Onun için âkil olan kimse, fânîyi, yok olanı, tükeneni değil; belki bakî olan ve kıymeti dâima artan amelleri tercih ederi'
MUHÂLEFETÜ'N-NEFS
Yüce Rab'bimiz şöyle buyurdu:
"Her kim Rab'binin makamından korkmuş ve nefsini şe-hevâttan alıkoymuşsa, muhakkak Cennet onun varacağı yerdir"
(4/21).
Allah'ın Resulü de şöyle buyurdu:
"Ümmetim üzerine korktuğum şeylerin en korkuncu, hevây-ı nefsine uymaktır ve uzun emeldir. Nefsî isteklerine uymaya gelince, bu; Hak'tan uzaklaştırır ve yüz çevirtir. Uzun emele gelince o da âhireti unutturur."
Gerek âyet-i kerîmeden ve gerekse hadîs-i Nebeviden anlaşılacağı veçhile, nefsî arzuları, Allah (c.c.) korkusuyla terk edenlerin makamları Cennet olacakt ir. Zîrâ Cennet, nefis ve nevadan geçenler ve Allâhü teâlâdan daimî surette havf ve haşyet üzere olanların karargâhıdır. Havf ve haşyetin nasıl olduğunu geçmiş
(4/21) Nâziât 40, 41.
bahislerde îzâh etmiştik.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de, "Ümmetim üzerine korktuğum şeylerin en mühimi, onların nevalarına uymaları ve uzun emeller beslemeleridir. Çünkü arzu ve nevalarına ittibâ, insanları Hak'tan uzaklaştırır. Bu ise, kulun Cennete girmesine manî olur. O büyük ni'metten mahrum olmak korkusu elbette ki korkuların en büyüğüdür. İnsanı yaşatan ve mes'ud eden ümittir. Bu ise, âhiret saadetinin elde edilmesini ummakla mümkündür. Tûl-ü emele (uzun emele) gelince; bu da insana âhireti unutturur" diye buyurmuştur. Zâten insan Hak'tan uzaklaşınca ve âhireti de unutunca, artık bilmem müslümanlık ve insanlık onun neresinde kalır? Bundan dolayı "Nefse muhalefet ibâdetlerin başıdır" demişlerdir.
Büyüklerden birine "İslâm nedir?" diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Nefsi muhalefet kılıçlarıyla kesmektir" buyurmuştur ki işte bu, âhiret yolunun başlangıcıdır. Çünkü nefsin alıştığı lezzetlerden, tâat-i ilâhîye dönebilmesi ve mezmûm olan o lezzetleri terk edebilmesi, ancak azimli mücâhedelere ve bu mü-câhedelerin muvaffakiyyetine bağlıdır. Nefsin arzuları ve havâ-tırı bulunduğu müddetçe, kulun Allâh-ü teâlâ'ya karşı üns ve muhabbet azalır. Zîrâ dünyâ ve âhiret, terazinin iki kefesi gibidir, hangi tarafı ağır gelirse, öbür taraf yükselir. Dünyâya meyil ve muhabbet, tabiatiyle âhiret nimetlerinin ziyâına sebeptir.
Zünnûn-ü Mısrî (k.s.) Hazretleri, "İbâdetin anahtarı tefekkürdür. Ma'rifet-i ilâhiye ancak tefekkürle hâsıl olur. Hakkı tanıma ve bilme nisbetinde sevgi ve tâatlere müdâvemet olur. Tefekkürdeki isabetin alâmeti de, nefis ve hevâsına muhalefettir. Nefis ve hevâya muhalefet de, şehvetlerin terki demektir. Zîrâ nefis, sû-i edeble yaratılmıştır. Kul da bunu, terbiyeye mülâze-metle memurdur. Nefis dâima, tabiati iktizâsı, muhalefet meydanlarında at koşturur. Kul ise, bu kötü âdetlerden kurtulmak için çalışmakla mükelleftir. Bunu yapmadığı takdirde, nefsinin kötülüklerine ortak olur ve dolayısıyla onun esîri olur. Nefis, dâima sahibini helake sürükleyen bir kuvvettir" buyurmuştur.
Ebû Hafs (k.s.) Hazretleri de, "Dâima nefsini itham etmeyen ve ona muhalefet göstermeyen kimse, mağrur bir kimsedir. Nefsin arzularım hoş görmekle kendi helakine peşînen razı ol-
76
TASAVVUtı
muş demektir. Bu kuvvete karşı koyabilmek, kâmil îmân sahibi müslümanın evsâfıdır" buyurmuşlardır.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri'ne, "Nefis derdinin devası nasıl olur?" diye sormuşlar da; "Nefsin arzularına muhalefet ettiğin zaman derdinin devasını bulmuş olursun" diye ce-
vâb vermişlerdir.
Cenâb-ı Hak'kın sayısız nimetleri vardır. Bu nimetlerin en büyüğü, nefsin arzularından kurtulabilmektir. Çünkü nefis, kul ile Halik arasında en büyük hicabtır. Nefse muhalefetten daha büyük bir amelle Allâhü teâlâ'ya ibâdet edilmediği bildirilmiştir. İbrâhîmü'l-Havâs (k.s.) Hazretleri der ki; "Şam dağlarında geziyordum, bir nar ağacı gördüm. Bir tane nar kopardım. Baktım ki çok ekşi, attım. Yoluma devam ettim. Yolda bir adamcağıza rastladım. Çok perişan vaziyyette idi. Selâm verdim, "Aleyke's-selâm yâ îbrâhîm" dedi. "Benim İbrâhîm olduğumu nasıl bildin?" dedim. "Allah'ını iyi bilene hiç bir şey gizli değildir" diye cevap verdi. Dedim ki, "Senin Allah'a bir yakınlığın olduğunu tahmin ediyorum, şu halinin düzelmesini, Cenâb-ı Haktan istesen de perişanlıktan kurtulsan olmaz mı?" Cevâbı şu oldu: "Ben de sende bir hâl görüyorum. O nar şehvetinden korunmayı isteseydin senin için daha iyi olmaz mıydı? Beni rahatsız eden elemler, dünyânın muvakkat acılarından ibarettir. Halbuki, nar yeme şehvetinin acısı âhirette senin için pek çok acılara sebep olacaktır!'
Bundan dolayı büyüklerimiz, nefsin ıslahı için senelerce mü-câhedelerde bulunmayı büyük bir vazîfe saymışlar ve nefislerinin arzusuna hiç bir zaman ittiba etmemişlerdir.
Büyüklerden biri, Hâtemü'1-Asam (k.s.) Hazretlerine bir hediye göndermiş, o da kabul etmiş. —herhalde zekât gibi bir şey olsa gerek— Halbuki âdetleri iktizâsı, böyle hediyeleri almaz ve iltifat etmezken, bu hediyeyi kabulünden dolayı, "Nasıl olup ta bunu kabul ettiniz?" diye soranlara şu cevabı vermiş: "Bunu almakta, kendim için bir zillet, gönderen için de bir izzet vardır. Kendimin zilletini, gönderen kardeşimin de izzetini istediğim için kabul ettim" buyurmuşlardır.
Şehvetlerinin terkinde sadâkatleri görülenlere, Allâhü teâ-lâ Hazretleri bütün işlerinde yardımcısı ve hâmîsi olur. Şehveti-

ni terk eden kimselerin azablanmasını da Cenâb-ı Hak hoş görmez. Yan* onlara azâb murad etmez. Şehvetleriyle meşgul olan gönül sahihlerinin, akılları dâima örtülüdür, yâriî ileriyi göremezler. Onun için mü'mîn, hiçbir zaman nefis ve nevanın arzularına kendini kaptırmamaya çalışır. Şehvetini terk edib de kalbinde bundan mütevellid bir haz ve sürür duymazsa, o kimse şehvetini terk iddi'âsında yalancıdır, demişlerdir.
Nefsiyle mücâhid olan, Ca'fer ibn-i Nasîr (k.s.) Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri'ne bir miktar para vermiş, bununla bana, sultanî incirlerden al gel demiş. O gün oruçlu olduğundan iftar zamanını beklemiş. İftarda incirlerden birini ağzına atarken geri çekmiş ve ağlamaya başlamış. Etraftan ne oldu diye şaşıranlara, "Kalbime ilhâm-ı Rabbânî geldi denildi ki, "Benim için terk ettiğin bir arzuya şimdi uymaktan utanmaz mısın? Bundan müteessiren yemekten vaz geçtim ve gayri ihtiyarî göz yaşlarımı zabtedemedim" demiştir.
Allâhü teâlâ cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi (s.a.s.) nefislerinin arzularına uymaktan ve dolayısıyla ebedî âhiret nimetlerinden mahrum olmaktan korusun. Âmîn ve bi hürmeti Seyyid'il-mürselîn ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
MUHÂSEBE-İ NEFS
Allâhü teâlâ Hazretleri şöyle buyurdu:
"Biz, kıyamet günü için (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak zulme uğramı yataktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz." (4/22)
Diğer bir âyet-i celîîesinde de:
"Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek. Kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir." (4/23)
"Biliniz ki Allah, gerçekten gönlünüzde ne varsa onu bilir. Artık Ondan sakının ve biliniz ki, Allah çok bağışlayıcıdır, Halimdir." (4/24)
Bunlar gibi daha bir çok âyet-i celîle ve ehâdîs-i Nebeviyye ile kıyamet gününde amellerimizin gayet ince ve hassas, manevî terazilerle tartılacağını ve buna göre herkesin harekâtının kontrol edilmesi lâzım geleceğini ve bu terazinin Hak terazisi olduğunu bilmek gerektir.
Terâzî, ma'lûm olan şeyleri tartan bir ölçüdür. Çeşitleri pek çoktur. Altın terazisinden tutun da, trenleri, vapurları tartan kantarların nevi'leri ayrı ayrı ve birbirine benzemeyen ölçülerdir. Bir de şimdi sıhhat terazisi diye kanlarımızı ölçen, kanımızdaki şeker miktarım, kalbimizin hareketlerini ve tansiyon durumlarını ölçen âletlerin de bu ölçülere hiç benzemediği gibi, Hak terazisinin de elbette dünyâdaki terazilere benzemiyeceği bilinen bir gerçektir. Pek tabiîdir ki, amellerimiz terâzîye konacak bir madde değildir. Yalnız şunu bilmek lâzımdır ki, o gün Cenâb-ı Hak, bu amellerimize de birer vücud verecek ve tartıdaki yerlerini alacaklardır. Meselâ riya ile yapılan ameller sıfırın altında olacağı
(4/22) Enbiyâ 47. (4/23) Zilzâl 7, 8. (4/24) Bakara 235.
gibi, ihlâs ve rızây-ı Bârî için yapılan amellerin de değerleri, ih-lâsları nisbetinde yüksek olacaktır. Hava terâzîleri de böyle değil midir? Ortada elle tutulur, gözle görülür bir şey olmadığı halde barometrelerle hava şartlarını, termometrelerle de sıcaklık, soğukluk derecelerini anlayamıyor muyuz?
İşte o gün ki, dünyâda işlediğimiz amellerimiz mizanda ağır geldiği takdirde, ehl-i Cennet olunacağı bildirilmiştir. Binâenaleyh, o gün hiç bir amelin bir zerresi bile zâyî olmayıp, hayır veya şer her neyse, insan onu pek açık surette görecek, bu suretle de yâ sevinçlere gark olarak, sürür ve şâdimânî ile Cennet yolunu tutacak veyahut kötü amellerini görerek son derece üzülüp, pişmanlıkla ve nedametler içinde azâb evinin yolunu tutacak ve yerini bulacaktır. Bunların muhakkak surette olacağını müdrik olan bir mü'min, muvahhid ve müslim kimse, elbette ki dünyânın şu muvakkat ve kısa hayâtını, boş yere ve günahı mûcib olan şeylere harcamaktan kaçınır ve âhiretin nâ-mütenâhî ni'metleri-ne mazhar olabilmek için de, Allâhü celle ve alâ'nın ve Resûl-i zî-şânı Muhammed (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri'nin yollarından ve emirlerinden ayrılmamağa son derece dikkat ederek vakitlerini ibâdet ve tâate, hayır ve hasenata, ilim ve irfana hasr ederek, bu suretle de âhiretin sonsuz nimetlerine nail olurlar.
Bundan dolayıdır ki, büyüklerimiz her gün nefislerimizin muhasebesini yapmak üzere bizleri vazîfelendirmişlerdir.
Bir hayır ki, devam etmez ve üzerinde durulmazsa o, hayır sayılmaz. Belki, devam etmeyen serler, devam etmeyen hayırlardan daha makbuldür. Çünkü serlerden kurtulunca, insanda tabiî olarak bir ferahlık hâsıl olur. Halbuki, devam etmeyen ha- , yırlarda ise, ondan kesildiğinden dolayı esef ve hüsran hasıl olur ki, bu da ebediyyen insanın içinden çıkmaz. Allah'a ve âhirete îmân eden kimselerin nefsini muhasebeden geri kalmaması ve bütün harekâtını, sekenâtını, adımlarını ve hattâ nefeslerini bile sıkı bir kontrol altında bulundurması, kendi menfaati iktizâ-sıdır. Çünkü, ömürden her nefes, karşılığı olmayan bir cevherdir. Ancak bununla, uçsuz bucaksız hazînelerin alınması mümkündür ki, onu boş yere zâyî etmek kadar büyük hüsran ve kayıp olamaz. Her akıllı nefis sahibi, her sabah namazından son-
ra bir müddet kalbiyle meşgul olup, nefsini bir takım şartlara bağlayarak harekâtmdaki intizam ve ahengi temin etmeğe çalışmalıdır.
Bu sebeple Lokman Hekîm (k.s.) buyurmuşlar ki; "Mümin, akıbetini görerek işini yaparsa, nedametten emîn olur1.' Akıllı insanlar, nefsini kontrol edip, ölümden sonrası için, hayırlı ameller işlerler. Ahmaklarsa, nefislerine ve nevalarına uydukları halde, Cenâb-ı Hak'dan saadet ve selâmet umarlar.
Bunun için Hazret-i Ömer (r.a.) buyurmuşlar ki: "Siz nefislerinizi, hesap gününden evvel hesaba çekiniz. Amellerinizi, tartılmadan evvel kendiniz tartınız ve büyük kıyamet günü için
de hazırlanınız".
Ebü Osman Mağribî (k.s.) Hazretleri, "Bu yolda insana lâzım olan şeyin, ömrü boyunca nefsini murakabe ve muhasebe ederek geçirmesidir" diye söylemiştir.
İbn-i Atâ <k.s.) ise, "Tâatlerin en efdali, devam üzere Hak'kı gözlemesidir" demiştir. Buna binâen, insanlar arasında bulunduğun müddetçe nefsine va'z edici ol. Onların senin etrafında toplanmalarına aldanma. Çünkü onlar senin dışına aldanıp, etrafına toplanırlar. Halbuki, Allâhü celle ve alâ Hazretleri senin içine ve dışına nazır ve rakîbdir.
Bir hikâyede, bir şeyh efendinin, genç bir talebesine fazlaca iltifat ettiğini gören diğer eski ve yaşlı mürîdleri hased edip, bu daha genç iken bu kadar sevilmeye neden lâyıktır diyerek aralarındaki dedikoduyu şeyh efendinin kulağına kadar ulaştırmış-1 lar. Şeyh efendi, bu dedikoduları yapanlara güzel bir ders ver-1 mek için bütün mürîdlerini imtihan mahiyetinde olarak, her bi-'j rinin eline birer kuş, birer de bıçak verip, bunları kimsenin gör-j mediği bir yerde kesmeleri için emir verir. Bir müddet sonra hepsi | kesdiği kuşu şeyh efendinin önüne getirirler. Ancak o sevilen genç»! kuşunu kesmemiş olduğu halde getirir. Şeyh efendi; "Oğlum sepi kuşunu neden kesmedin, bak arkadaşlarının hepsi kimsesiz bi yer bulup kuşlarım kesmişler!" deyince, genç mürîd, "Efendi Haa retleri, ben kimsenin olmadığı bir yer bulamadım. Her nere gittimse, Allâhü teâla benimle beraberdi" demesiyle, Şeyh efei[ di ötekilere işâreten sevdiğinin sebep ve hikmetini bu suretle gös termiştir.
Mısır hazinedarının karısı Züleyhâ, Yûsuf aleyhisselâma olan aşkından nâşî, yalnız kaldıkları bir günde, odada bulunan bir putun yüzünü örtmeğe kalkmış. Yûsuf aleyhisselâm da ona: "Bir taşın seni gözlemesinden utanıyorsun da, Cebbar olan Hazret-i Allah'ın murakabesinden utanmıyor musun?" demiştir.
Bir adam Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerine; "Gözlerimi haramdan korumak için nasıl yardım istiyeyim?" diye sorunca, cevaben: "Kâinatın sahibi Hâlık-ı zü'1-Celâl'in sana olan nazarı, senin harama olan nazarından daha öndedir" buyurmuştur. Yânı, senin baktığım ve bakacağını bildiği için sen de ona göre hareket et, demektir.
Yine Cüneyd (k.s.) Hazretleri, "Murakabenin tahakkuku, ancak Allâhü teâlâ'dan nasîblerinin kuvvetinden ve kaybolmasından korkanlara mahsustur" demiştir.
Mâlik ibn-i Dînâr (k.s.) Hazretleri de, "Cennet, Adn ve Fir-devs Cennetleridir. Oradaki hürîler, Cennet güllerinden halk olunmuşlardır. Orada sakin olacaklar, (dünyada) bir günah işlemeyi kast ettiklerinde, azamet-i ilâhiyeyi ve kendilerinin murakabe edilmekte olduklarını düşünerek, günahlarını terk edenler içindir" buyurmuştur. "Cenâb-ı Hak celle ve alâ bir kuluna bir azap kasd ettiğinde, oruçlu olan ve Allah korkusundan nâşî aç ve susuz kalanlara merhameten bu azabı kaldırır" buyurmuşlardır.
Murakabenin evveli, kişinin Allâhü teâlâ'nın kendine yakınlığını kalben bilmesidir. Melekler ve şâir mahlûkât, ancak dışı ve zahiri görebilir. Fakat Allâhü teâlâ, iç ve dışlarını en iyi şekilde gözleyen ve bilendir. Bunun için sen murakabeni, gözünden kaybolmak imkânı olmayan; şükrünü, senden nimetleri kesilmeyen; tâatini kendisinden hiç bir an müstağni olmak mümkün olmayan; huzû' ve huşû'u da, mülk ve kudretinden çıkmak imkânı olmayan, Zât-ı Ecel ve A'lâ'ya yap.
Sehl İbn-i Abdullah Tüsterî (k.s.) Hazretleri, kalbin en a'lâ ve eşref ziyneti, kulun her nerede olursa olsun Allâhü teâlâ'nın kendini müşâhid olduğunu bilmesidir. Rab'bini murakabe eden, nefsini hesaba çeken ve âhireti için hazırlıklarda bulunanlara, Allâhü teâlâ'nın rızâsı vardır. Murakabe; rızây-ı ilâhîyi elde etmeyi gözleme mâ'nâsınadır...
Büyüklerden bir zâtın nasihatinde, eğer yalnız ve tenhâ bir
82
TASAVVUF! AHLÂK IV
yerde bir günah işlerken, Allâhü teâlaânın seni gördüğünü ve o çirkin hareketini bildiğini, bilerek yapıyorsan, çok büyük bir günah işlemiş olursun. Eğer görmez diyecek olursan küfre düşersin.. Münafık bir kabahat yapacağı vakit etrafında kimse yoksa, onu yapmaktan çekinmez. Zîrâ Hak'kın görmesinden değil, halkın görmesinden korkar.
Abdullah ibn-i Dînar (k.s.), Hazret-i Ömer (r.a.) ile Mekke'ye doğru seyahatleri esnasında rast geldikleri bir çobandan bir koyun satın almak istemişler. Çoban "Bu sürünün sahibi ben değilim, ben bir köleyim, bu sebeble size koyun satamam" deyince, çobanı imtihan kasdıyla: "Efendine kurt yedi dersin" demişler. Çoban bu teklife cevaben: "Ya Allah'ı ne yapalım?" demiştir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (r.a.) ağlayarak, sürünün sahibinden bütün koyunlarla beraber çobanı da satın almış ve çobanı âzâd ederek, koyunları da ona hediye etmiş. "Bu sana, Allah'ın dünyâdaki mükâfatıdır" demiştir.
MURAKABENİN HAKİKATİ
83
MURAKABENİN HAKİKATİ
Ey kardeş! İyi bil ki, murakabenin hakikati, bizi gözleyen Hâlık-ı zü'1-Celâl'in mülâhazasıdır. Murakabe, ma'rifet-i ilâhi-yenin kalblerde gelişmesine sebep olur. Bu sebeble de bütün a-zâyı cevârihi, amelleri ve hareketleri ona göre ayarlanır. Kalb, Hazreti Allah'ın mürâkabesiyle iştigali sebebiyle, içine doğan ma-rifetullah neticesinde, insanda bir ilim hasıl olur ki, Cenâb-ı Hak, bütün gizli ve iç âlemlerimize muttali olduğu gibi, kullarının bütün iç ve dış amellerini de görücüdür. Kalbin bütün esrarı, Hâ-lık teâiâ'ya açıktır. Dışımızın, mahlûklarına açık olduğu gibi. İşte bu bilgi (ma'rifet) ne zaman sekten kurtulup, yakın hasıl olduğu ve kalbi tamamen istîlâ ettiği anda, artık o kimsenin, Hâ-hk'm rızâsı haricinde bir şeyle meşgul olmasına imkân yoktur. Çünkü, bütün a'zâlar kalbin hizmetindedirler. Kalb, mâbûduy-la müstağrak bir halde bulundukça, a'zây-ı cevârih de hiç tekel-lüfsüz, istikâmetten ayrılmazlar. O zaman insanın bütün derdi hemen ve ancak Hak teâlâ ve tekaddes Hazretleri'dir. Ondan dolayı Allahü teâlâ da, onun diğer ihtiyaçlarına kâfî olur. Hattâ o kadar ki, bu müstağrak hallerinde bulunan bahtiyarlar, etraflarında; olup bitenleri de görmezler. Nitekim, Atebe ibn-i Gu-lâm Hazretleri, geldiği yerden gittiği yere kadar hiç bir şey görmediğini söyler. Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğlu Yahya (a.ş.) da bir kadına çarparak, onun yere düşmesine sebep olmuştu da, "Niçin böyle yaptın?" diyenlere, "Ben onu kadın değil, duvar görmüştüm" demiştir.
Yine bir rivayete göre, cemâatten ayrı oturan birinin yanına yaklaşıp, konuşmak istediklerinde, "Zikrullah daha a'lâdır" deyip lâfı kesmiştir. Ona "Burada yalnız ne yapıyorsun?" diyenlere cevaben, "Benim Rabbim melekleriyle beraber benimledir!' Yolu sorulunca da, semâya işaret ederek kalkmış, onlardan ayrılarak uzaklaşmış ve "Yâ Rab, Senin halkının çoğu senden uzak ve gafildir" demiştir.
İmâm-ı Şiblî (k.s.) Hazretleri, Hüseyin Nûrî'nin babasının yanına girdiği vakitte, onu sakin ve mürâkıb bir halde oturur görmüş de, "Bu murakabeyi kimden aldınız?" diye sormuş. Ce-
TASAVVUtl AHLAK iv
vâben, "Kedinin avına olan hâli bize örnek Olmuştur" demiştir. Abdullah isminde biri, iki sofiye bir mescidde rastlamış. Selâmdan sonra, onlardan nasihat istemiş, onlar iltifat etmemişler. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün onların yanında kalmış. Halbuki, onların yanma vardığı zaman karnı da açmış. Bu zat diyor ki, "Açlık ve yorgunluğum kayboldu, onları da yer görmedim. Üçüncü gün ayrılırlarken, bir nasihat etmelerini rica ettim; genci başını kaldırıp bana dedi ki, "Yâ İbn-i Hafif, onu gördüğün vakitte sana Allah'ı hatırlatan ve heybeti senin kalbine te'sir eden kimsenin sohbetine devam et ki, sana haliyle nasî-hat edip, diliyle bir şey söylemez ola. Vesselam kalk git" dedi. İşte bu bahtiyarlardır ki, kalblerinde hasıl olan ma'rifet-i İlâhiye sebebiyle Hazreti Allah'ın onların tâ içlerine varıncaya kadar, her şeylerine muttali olduğunu bildiklerinden, kendilerini bu azamet-i ilâhiyenin heybeti içerisinde müstağrak kılıp, safa içinde safa, zevk içinde zevke gark olmaktadırlar. Bundan dolayıdır ki, herkes yapacağı işleri evvelden tasarlayıp Hak'ka uygunsa ifâ eder, nefse âit ise ondan vazgeçer olmalıdır. Zîrâ, kulun bütün harekâtı tesbit edilir. Niçin yaptığına veya ihlâsla yapılıp yapılmadığına göre kendisine muamele edilir. İhlâsı olmayanlar, tabiatıyla bütün işlerinden eli boş olarak çıkarlar.
Hasan Basrî (k.s.) Hazretleri, "Allah o kula rahmet eylesin ki, kasd ettiği işte evvelâ güzelce düşünür, eğer onda Hak'kın rızâsı varsa yapar, yoksa, bırakır" demiştir. Çünkü ibâdetler ihlâsla olmazsa bir şeye yaramaz.
Sa'd (r.a.), Selmân (r.a.)'a vasiyyetinde buyurmuşlar ki; "Bir şey kasd ettiğin vakit, Allah'tan kork ve iyi düşün, eğer Hak'kın rızâsı varsa yaparsın, yoksa bırakırsın. Zîrâ mü'min yapacağı işleri teenni ile yapar. Bilir ki, acele şeytandan, durarak, düşünerek, teenni ile hareket de Allah'dandır. Amellerdeki esrar, nefsin davaları, şeytanın hileleri bilinmedikçe, nefsini bilmeyen Rabbini de bilemediği gibi, düşmanı olan şeytanın da hilelerini bilmekte çok güçlük çekeceği şüphesizdir. Zîrâ nefis ve hevasına uygun olup ta, Allahü teâlâ'nın rızâsına muvafık olup olmayanı seçmek kolay bir şey değildir. Onun içindir ki, ilmi istemek kadın, erkek, büyük, küçük her müslümana farz edilmiş ve bu sebepten "Âlimin iki rek'at namazı, câhilin bin rek'atinden efdaldir"
demişlerdir. Çünkü âlim, nefislerin afatını ve şeytanın hilelerini ve aldanma yerlerini iyi bilir de, ona göre sakınır ve korunur. Câhil ise, bunları beceremediğinden, mütemâdi bir yorgunluk içinde bocalar. Şeytan da ona güler durur. Fakat, bu gün ilim diye, maddî ilimleri kasd ederek, herkes kendini bilgin saymaktadır ki bu cehlin tâ kendisidir.
Allahü teâlâ'ya cahillik ve gafletten sığınırız. Çünkü bunlar, şekâvetin başı ve bütün hüsranın temelidir. Biraz evvel bahs edilen çobanın hikâyesi, hepimiz için bir ibret misâlidir. O ne mektebte okumuş ne de bir bilgiye sahip olmadığı halde, sırf îmâ-nındaki kuvvet ile Allahü azîmüışân'a karşı mes'ûliyyetini müdrik olmuştur. İnsan çok şeyler bilir amma, bu idrâk ve îmân kendisinde bulunmazsa ne yapar? Ancak bilgisi, umduğu dünyalıklara nail olmağa yarar. Âhirette ise eline bir şey geçmez. Onun için, sığınılması herkesçe vâcib olan cehil ve gafletten Cenâb-ı Hak cümlemizi kurtarsın, âmîn..
Herkimde şüpheli şeyleri, yâriî iyiyi kötüden ayıracak, akl-1 selim bulunmazsa, insan kendisinin mahvını ve helakini hazırlamış olur. Allahü teâlâ, iyiyi kötüden ayırabilen basiret sahiplerini çok sever. Zîrâ, günahlara yakın olanların akılları kendilerinden uzak olur ki, insanın saadet veya şekâveti bu akılla hasıl olur. Bundan dolayıdır ki, Ebû Bekrini's-Sıddîk (r.a.) Hazretleri dualarında, "Yâ Rab, bana hakkı hak olarak göster ve ona tabî olmakla nimetlendir. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak kalmakla beni merzûk kıl!' buyurmuşlardır.
Burada rızık kelimeleri, hakka da, bâtıla da şâmil olmak üzere zikr edildiğine göre anlaşılıyor ki rızkın, yalnız cesedi besleyen şeyler olmayıp, insanın asıl hak yollarındaki ma'nevî rı-zıklarla merzûk olmasının lüzumunu bize bildirmiş oluyorlar. Zîrâ, bu manevî rızıklardan mahrum olanların akıbetlerinin dâima tehlikede olduğu her müslümanın bildiği bir gerçektir.
Hazret-i Ali (k.v.) "Nefis ve hevâya uymak bir nevi körlüktür. Tereddüt halinde tevakkuf, tevfîk-i İlâhiyedendir. Yalanın akıbeti nedamet, doğruluğun sonu da selâmettir. Çok uzaklarda-kiler, yakında olanlardan daha yakındır. Dostu olmayan her yerde garibdir, babasının evinde de olsa. Tekerrüm ne güzel bir ahlâktır. Haya, her güzel şeye ulaşmağa sebeptir. En güzel yol takvadır.
W
Rızık ikidir. Birisini sen istersin, diğeri de seni ister. Sen is-temesen de gelir. Eline ulaşmayan için sıkılma. Feryâd etme. Eline geçen dünyalığa da sevinme, elinden gidene de esef etme. Sürürün, âhiretin için gönderdiğin, sâlih amellerin olsun. Esefin de, âhiretten mahrumiyetlerin olsun. Meşguliyetin âhiretin, derdin ve kaygın da, ölümünden sonrası için olsun" demişlerdir.
Binâenaleyh, bütün işlerinde Hak'kı gözleyen insanın, edeplere riâyeti de şarttır. Meselâ, kıbleye karşı oturmak, mümkün oldukça bağdaş kurmamak, yatarken dahî sağına yatıp, abdest-li ve namazlı yatmak, zikrullah ile meşgul olarak uyumağa çalışmak, hattâ kazây-ı hacet yerinde bile, edeplere riâyet etmek lâzımdır. Onun için, insan gününü dörde bölüp, birinde Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ve tâat, ikincisinde nefsini muhasebe, yaptıkları hayırlara şükür ve kusurlarını telâfiye çalışmak, üçüncüsü de, Allâhü teâlâ'nm masnûât ve mahlûkâtı ve bahusus kendi nefsi üzerinde hilkatini incelemesi suretiyle tefekkürde bulunmak, sonuncusu da, yemek içmek ve şâir hususlarına ayırması gerektir. Halbuki, yemek ve içmekte dahî, çok geniş tefekkürler vardır ki bu da nafile ibâdetlerin efdallerinin arasına girer. Çünkü bunları düşündükçe, halkedenin kuvvet ve kudretine îmân kuvvetlenir. Bu suretle de kulluk vazifeleri daha mükemmel ve muntazam şekilde yapmağa çalışılır. Üstün sanatları görünce insan, bil-mecbûriye onu yapanı takdir etmekle beraber, seyrine doya-madığı nasıl bir gerçekse, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in sanâyi-i bedîası, tabiatiyle, akıllara dehşet ve hayretler vereceğine de şübhe yoktur. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Allah celle ve alâ, îmânlılara hitaben, kendisinden korkmalarını, günahlardan sakınmalarını ve yarınki âhiret günü için neler takdim ettiklerine bakmalarını tavsiye ile, nefsin ve amellerinin muhasebesine işaret buyurmuşlardır.
Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri'nin dediği gibi, nefislerinizi, hesap günü gelmezden evvel hesaba çekiniz ve amelleriniz tartılmadan evvel siz tartınız. İyilerine şükür, kötülerine de tevbe ile telâfisine çalışınız. Tevbe demek, yapılan kötü amfilere karşı nedamet duymaktır. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinden ^hiçbir kötülük ve eksiklik sâdır olmadığı halde, günde yüz kere istiğfar ettiklerini hepimiz bilmekteyiz. Bundan dolayıdır ki, geceleri Haz-
retî Ömer (r.a.) ayaklarını döver ve onun ne yaptığını nefsine sorardı.
Mikrân ibn-i Meymûn (k.s.) der ki, mü'min kulların nefsini gayet şiddetli bir muhasebeden geçirmedikçe, müttekîlerden olmasına imkân yoktur.
Talha (r.a.) Hazretleri, işte nefsini muhasebeye çeken bahtiyarlardan biridir ki, bahçesindeki kuşların hareketleri onu namazda meşgul etmişti de, buna dayanamayarak, o canım bahçesini hemen vakf etmişti. Yalnız nefis muhasebesi de kâfî değildir. Onu yola getirmek için, yapmak istemediği şeyler için bir ceza da tertip etmeyi unutmamalı ve ihmal de etmemelidir ki, bir daha cesaret edemesin.
İbn-i Selâm isminde, uşakları pek çok olan bir zat, topladığı odunları sırtına alıp taşırken, onu gören akranları, "Köle ve uşaklarınız dururken neden bu işi kendiniz yapıyorsunuz?" diye sormuşlar da cevaben; "Nefsimi anlamak için yapıyorum" demiştir. Yam, kibir, gurur ve benlik var mıdır? diye imtihana çekiyorum demek istemiştir.
Nefsin levmi hususunda buyurmuşlar ki, "Mü'min daimî şekilde nefsini muâtebe eden insandır. Gerek konuşmasında, gerek yiyip içmesinde gayet hassasiyetle hareket edip, fazla, lüzumsuz sözlere kat'iyyen yer vermez. Yeme ve içmede itidalden ayrılma-yıp, Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ihsanlarını düşünür durur. Fâcir ise, bunların hiç birisine dikkat etmeden, ömrünü boş yere harcayan zavallıdır. Onun için, İbrâhîm'et-Teymî, nefsine Cennet'i ve Cennet'in sonsuz nimetlerini arz eder, sonra da Cehennem'i ve Cehennem'in gayet şiddetli acılarını da arz eder ve dönüp dermiş ki; "İşte sana iki yer, hangisini istersen onu tercihde muhayyersin, sonra bir daha oraya dönüş yoktur!'
Haccâc-ı Zâlim, o kadar zâlimliğiyle şöhret yapmışken bile, bir gün hutbesinde, "Hesap başkasının eline geçmeden kendi nefsini muhasebe eden kişiye, Allah rahmet eylesin. Amelinin gemini, atının gemi gibi elinde tutan ve gideceği yeri ayarlayan insana Allah rahmet eylesin. Ölçüsüne, mizanına ve şâir hareketlerine, böyle dikkatle bakarak hareket eden insanlara Allah rahmet eylesin" diye bir çok şeyler söylemiş ve dinliyenleri ağ-latmıştır.
oo
Kays'ın oğlu Ahnef in arkadaşı diyor ki, "Bütün gecesi duâ ve namazdı. Uykusu geldikçe kandile gider, elini alevine dokundurur, acıyı hissedince, nefsine dermiş ki, "Yarın kıyamet gününde, o büyük ateşe nasıl dayanabileceksin? Binâenaleyh, fırsat eldeyken, Allâhü teâlâ'dan korkup emirlerine imtisal ve yasaklarından kaçınmağı kendine şiar et ki, yarın korktuğundan emîn olasın..!'
İNSAF
İnsaf lügatte, adalet etmek ve her nesneyi yerli yerince yapmağa derler. Bu mânâya göre insafın mânâsı, çok genişlemekte ve her tarafa kol salmaktadır. Adaletin takvaya en yakın olduğu, âyet-i kerîme ile de sabittir. "Adalet yapın ki, o, takvaya en çok yakın olandır." (4/25) âyeti buna delildir.
Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin bir hadîs-i şerifinde şöyle bu-yurulmaktadır: "Kıllet, azlık ve darlık halinde bile, Hak yolunda verilmesi lâzım olan yerlere verebilmek.. Her müslümana Allah'ın selâmını (Esselâmü aleyküm) diye vermek ve Allah'ın selâmını dünyâya yaymağa çalışmaktır. Fakîr ve zengin tefriki yapmamaktır. Üçüncüsü de nefsinde insaf etmek, yânf adaleti, hak ve hukuka riâyeti evvelâ kendi nefsinde tatbik etmek, kendinden başlamak. İşte şu üç şey îmânın alâmeti ve kuvvetine delildir" (4/26).
Malûmdur ki, adalet, dînin de dünyânın da hattâ âhiretin de köküdür.
Haklar
Haklar bir kaç kısma ayrılır:
1 — Evvelâ bütün haklar, bize bu vücudu bahş eden, îmân ve İslâm'la da müşerref kılan ve bütün muhtaç olduğumuz her şeyi bize lütuf ve kereminden ihsan eden, Allâhü teâlâ ve tekad-des Hazretleri'ne aittir. İlk önce O'nun haklarını ödemek mecburiyetindeyiz. O da ancak O'nun emirlerini dinlemek, namaz, oruç, zekât, hac gibi vazifeleri îfâ etmek, sonra da bil-umum maddî, manevî yasaklarından korunup kaçmakla olur. Meselâ içki, kumar, zina, sirkat ve emsali gibi, kin, hased, gazab, riya, hırs, kibir, ucüb ve saire gibi, manevî yasaklardan da tamamıyla sıyrılmak suretiyle, Hak teâlâ Hazretleri'nin haklarını ödeyebilmek
(4/25) Mâide 8.
(4/26) Râmûz'ül-Ehâdîs, s. 262/1.
bir dereceye kadar mümkün olabilir. Bu kötü huylar insanda oldukça, manevî tad ve lezzetlere nail olamaz. Böyle kimseler kanatsız kuş gibidirler, asla uçamaz ve yükselemezler. Çünkü, şehvet, şeytan ve insan düşmanlarının çeşitli hîle ve desiselerinden kurtulmak kolay bir şey değildir. Ancak kurtuluş, Peygamberlere mahsustur. Onlar bile, "Ey Rab'bimiz Seni tenzih ederiz. Seni hakkı ile tanıyamadık ve Sana hakkı ile kulluk edemedik" diye kulluk iktizâsı, acizlerini izhâr etmektedirler.
2  - Bizim bu dünyâya gelmemize sebep olan ana ve babalarımıza karşı olan haklardır ki, bu da Cenâb-ı Hak'ka olan hak-dan sonra gelen bir hakdır. Bu hakka riâyet etmeyenlerin, Cenâb-ı Hak'ka karşı yaptıkları vazifeler, ind-i ilâhîde makbul olamıya-cağı, bir çok hadîslerle sabittir. "Hem bana, hem de anana babana şükret" (4/27) âyet-i celîlesinde Cenâb-ı Hak, ana ve babaya şükrün lüzumuna binâen kendisine yapılacak şükürlerle beraber zikr etmiştir.
Ana ve baba hakları hakkında yazılan bir çok eserler mevcut olmakla beraber, Fâtih câmi-i şerîfi kürsü vaizi Alasonya'lı merhum Cemal Efendi'nin eseri de şâyân-ı tavsiyedir. İnsanî bir gözle bakıldığı takdirde bile, hiç eser ve iz olmasa dahî, yine insan onların hakkına riâyeti kendisine bir borç bilir, onların sözlerini ve nasîhatlannı dinlemeye ve muhtaç oldukları zaman da elinden gelen insanî ve İslâmî vazifesini bihakkın yapmaya gayret etmesi elzemdir. Halbuki, Hazret-i Allah celle ve alâ'nm sûre-i İsrâ'da onların hakkındaki hukuka riâyet sadedinde bizlere, onlara karşı "Of bile demeyin" (4/28) buyurduğunu duyana artık nasıl hareket etmesinin lâzım olduğunu sizlerin irfanlarınıza bırakırım. Halbuki, bir hadîs-i şerifte de (Eğer kâfir bile olsalar...) ta'biri vardır ki, çok dikkate şayandır.
3  - Üçüncüsü de, akrabây-ı taallûka* haklarıdır. Onların da sıra ile haklarına riâyet etmek üzerimize borç ve vâcibdir. Mese-
(4/27) Lokman 14. (4/28) İsrâ 23.
lâ, kardeşler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler ve bunların çocukları ile güzel geçinmek, ziyaretlerine gitmek, muhtaç oldukları zaman yardımlarına koşmak ve şâire gibi haklardır.
4 - Dördüncüsü de, komşu haklarıdır ki, bu da akraba hakları gibi, îcâb ettikçe ziyafetler ve hediyelerle onları taltîf etmek, sevinçli günlerine iştirak, matem ve yeisli günlerinde dertlerine ortak olarak, teselli ve yardımcı olmak, cenazelerinde bulunmak ve dâima selâmlarla hatırlarını sormak, her vesileyle gönüllerini almak ta, insana bir vazife olduğunda hiç şüphe yoktur. Hattâ komşu, kâfir dahî olsa, onun da komşuluk hakkı vardır.
5  - Beşincisi de, mensub olduğu din ve devletin haklarına riâyet etmek, onların meşru' hareketlerine yardımcı olmak, vatanın kendisinden istediği vazîfeyi seve seve ifâ etmek, milletçe istenilen maddî ve mânevi fedâkârlıklardan kaçınmamaktır.
6 - Altıncısı da, ana ve babalann çocuklarına karşı olan haklarıdır. Yânî çocukların hakkıdır. Onların beslenme ve büyümelerine, cemiyete hayırlı bir evlât olabilmelerine, tahsil-i ilim, irfan, edeb ve takva sahibi olmalarına fiilen iyi örnek olmak, Kuran, hadîs ve sünnet-i Nebeviyi güzelce öğretip, ahlâk ve sîret-i Nebevi derslerini de lâyıkı veçhile ve titizce üzerinde durarak öğretmek lâzımdır. Yalnız dünya bilgilerini verip, onları maneviyattan mahrum bırakmak elbette, affolunmaz bir hatâdır. (Bu nasîhatlar, Abdü'l-Hâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretleri'nin oğluna yaptığı nasihatlerden bazılarıdır). Onlara doğdukları zaman güzel isimler takmak, akîka kurbanlarını kesmek, zamanı gelince onları dindar, müslüman ve mesture bir kızla evlendirmek, yetişme çağında, onu dünyânın fitnelerine ve kötü ahlâk ve huylara kapılmamasına dikkat edip, daha çok küçük yaşlarda iken, ona titizlikle Allahü teâlâ'nın onu her zaman ve her yerde gördüğünü, bütün işlerini bildiğini ve görüp şahit olduğunu, iyice içine işlemek suretiyle telkîn etmek ve her zaman nasîhatlardan hâlî kalmamaK; hak ve hukuka son derece riayetkar olmasına, para ve vakitlerini israf yollarında harcamamasına çok ehemmiyetle tavsiyelerde bulunmak, büyüklere karşı dâima hürmetkar, küçüklere karşı da şefkatli, bilhassa zuafâ ve fukaraya karşı çok merhametli olmasına çalışmak, hep ana ve babaların başlıca vazîfelerindendir.
Diğer bir hadîs-i şerîfde: "İnsanlara karşı adaletle muamele eden kimse, Cennete girmeye hak kazanır. Fakir olan kimseye fakirliği, zengin olmasından daha iyidir. Haremeyen'in ahâlisi bile, elde etmek istediğini elde edemez." (4/29) buyurulmuştur.
Gerek Allah hakkını ve gerekse kul hakkını edâ edebilmek şeref ve saadetine muvaffak olan bahtiyarların, âlî olan Cennette zafer bulacakları, yâm, Cennât-ı âliyâta girmeğe nail olacakları tebşir buyurulmakla beraber, az bir gelire sahib, kendi ihtiyaçlarına bile kâfî olmadığı halde muhtaç bir kardeşine yardım etmek veya İslâmî kalkınmalar için umûmî hayırlara iştirak edip, kaçınmamak ve seve seve vermek, elbette pek büyük bir meziy-yettir. Gözleri zenginlikte olanların, böyle fedâkârlıkları olsa dahî o muhtaç iken verenin derecesine erişmeleri mümkün değildir. Hattâ, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere'deki âbid-lerden dahî olsalar, zenginlikte gözü olmamakla beraber, fakirlik kendilerine zenginlikten daha sevgili olması lâzımdır. Çünkü fakirliğin derecelerinin ind-i İlâhîde ne kadar yüksek ve âlî olduğuna işaret buyrulmuştur.
Düşünüldüğü zaman bizlere biraz yabancı ve garip gelirse de, Hak ve insafla mütâlâa edilince görürüz ki, zenginlik bir belây-ı azîm ve büyük bir düşmandır. Her ne kadar kendisinden bazı mühim faydalar temin edilirse de... "Salih bir mal, sâlih bir müslim için ne güzeldir." esasına göre, malın sâlih, kişinin de sâlih olması şart koşulmuş, yoksa her çeşit mal, helâli haramı gözetmeden kazanılan değil, kazananın da sâlih olması, haramlardan, günahlardan tamamıyla kaçar ve kazandığını hayırlara harcar olması, namaz ve ibâdetlere ve şâir haklara riâyet eden kimselerden olması şarttır.
Cemiyet içinde muhtaç kimseler bulunabilir. Halbuki bu gün faizden kaçan kaç müslüman tüccar bulabilirsiniz? Hep umûmî iptilâ içinde ve aynı zamanda da, dünyâ zînet ve saltanatına kendilerini kaptırıp, envâ-ı çeşit ve fuzûlî israflarla fukara ve zua-
(4/29) Deyîemî, İbn-i Ömer'den rivayet etti.
fânin hakkını gasbetmekte oldukları gibi, devlet ve millete de faydalı olmaktan çok uzaktırlar. Halbuki, Cenâb-ı Hak'kın, sûre-i Âl-i İmrân'ın ilk sayfasında, "Mallarınızı sefihlere vermeyiniz" diye bir emri vardır. Allâhü celle ve alâ Hazretleri'nin, bizim dünyâ ve âhiret saadetimizi temin için verdiği bu servetleri nasıl olur da O'nun razı olmadığı ve günah kazanmamıza sebep olan yerlere harcayalım, elbette bu hareket, hiç bir akl-ı selîm sahibine yakışmaz. Halbuki, cibilliyet-i insaniye iktizâsı, biraz servet sahibi olunca, hemen tuğyana başlar, ibâdet ve tâatleri terkeder, sünnet-i seniyyeye riâyet etmez, nefs-i hevâsına uyarak yaşamayı tercih eder ki, akıbetinin ne kadar acı olacağı, şu âyet-i kerîme ile açıklanmıştır: "Artık kim azgınlık edip kâfir olmuş, (âhiret üzerine) dünya hayatını tercih etmişse, muhakkak Cehennem onun varacağı yerdir." (4/30)
İnsafın yine mânâsındandır ki, Allâhü teâlâ'nın bizlere verdiği bu dünyâ nimetini de yine yerli yerince ve Hak'kın rızâsı olacak yerlere, hem israfsız ve hem de sıkmadan, Cenâb-ı Hakkın emr-i sübhânîsi mucibince hareket etmek lâzım olduğunu beyân buyurmuşlardır.
Yine insafın îcâbındandır ki, Cenâb-ı Hak'kın kendisine verdiği servetin bir kısmını, dünyâda iken nasıl hayırlara tasarrufta serbest ise, dünyâdan âhirete göçme zamanından önce de, Cenâb-ı Hak'kın bir lütfü olan servetinin hepsini değil amma bir kısmının yânîüçde birisinin tasarrufunu ona bırakmıştır. Servetinin hemen hepsini mirasçılara bırakmayıp, bir miktarını âhi-reti için daimî gelir yollarına harcamasına fırsat vermiştir. Câ-mi'ler, dîni mektebler, medreseler, umûmî çeşmeler, yollar ve daha mühim İslâmî kalkınmalar için, İslâmî ve dînî hayır cemiyetlerine teberruda bulunmak, İslâmî şuurun aşılanmasına ve yaşamasına hizmet edebilmektir. Merhumun bıraktığı maldan, evvelâ cenaze masrafları çıkarılır, sonra borcu varsa ödenir, daha sonra vasiyeti ayrılır ve yapılır. Bundan sonra geri kalan her ne
(4/30) Nâziât 37, 38, 39.
TASAVVUF! AHLÂK IV
ise mirasçılara taksim edilir. Onun içindir ki, her mü'minin vasiyeti, şahitli, isbatlı yazılmış olarak başı ucunda hazır bulunmalıdır. Zîrâ, ölümün nerede ve ne zaman geleceği kimse için malûm değildir. Hepsinden iyisi dâima tevbekâr ve hazırlıklı olmaktır. Vasiyet, nasıl emr olunmuşsa, vasiyeti îfâ etmek te öyledir. Vasiyet etmeden ölenler, âhirette dilsiz olarak, konuşmaktan mahrum olacakları gibi, vasiyeti imkânı olduğu halde yap-mıyanların, ind-i İlâhîde ve insanlar yanında da mes'ul olacaklarında hiç şüphe yoktur.
Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri'nin, Şâm-ı şerîf'deki türbelerinde, yazılı bir levhadaki manzumede insafa işaret olunarak şöyle denilmiştir: "Dâima doğrulukla Allah'la beraber, adaletle de insanlarla beraber ol." Allâhü teâlâ Hazretleri'ne kulun yakın olması, ancak dosdoğru olmakla, O'nun dînine, kitabına, Peygamberinin sözlerine ve hükümlerine tamamıyla riayetkar olmakla mümkün olabileceği gibi, insanlarla olan yakınlığı da, insaf sahibi olarak geçinmeyi, Hak'kın hukukuna nasıl riâyet ediliyorsa, mahlûkun da hukukuna aynı şekilde hürmetkar ve riayetkar olmasını îcâb ettirir.
İnsan kelimesinin içinde mü'min, kâfir, fâsık hepsi dahildir. Yoksa yalnız mü'minlerle iyi geçinip te, diğerleriyle alâkadar olmamak değildir. Ma'lûm ya, Hazret-i Abbâs (r.a.)'m, oğlu Abdullah (r.a.)'a, kestiği koyundan bir parçasını da yahudi komşusuna verilmesini müteaddid defalar tekrarlaması, bizim için ayrı bir ders-i ibrettir. Onun için büyüklerimiz, "Adalet, dînin yarısıdır" demişlerdir. Halbuki, "Din nasihattir" sözünde olduğu gibi, din nasıl nasîhatle kâimse, aynı zamanda insafla da kâim olduğunda şüphe yoktur. Öyle ise, insaf dindendir demek daha doğru ve daha münasip olacaktır. Hemen Cenâb-ı Hak celle ve alâ Hazretleri, cümlemizi ve cümle ehl-i îmânı, insaf ehli zümresinden eylesin, âmîn.
Yine insaftan olarak şu âyet-i kerîmeyi de işaret etmek faydadan hâlî olmayacaktır. "(Malını) büsbütün saçıp savurma. Çünkü israf yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rab-
İNSAF
95
bine karşı çok nankör bulunuyor." (4/31). Bu hususta Tarîkat-i Muhammediye'nin, hiç olmazsa Türkçe tercümeleri de vardır. Mütâlâalarınızı rica ederim. Müsriflerin şeytanın kardeşi olması ne demektir? Şeytanın kardeşi elbette şeytandan başka bir şey değildir. Halbuki, haram ve günah yerlere sarf olunan ve harcanan paralar da, her ne kadar az da olsa yine israftır. Allâhü teâlâ Hazretleri, o paralan bize günah kazanalım diye vermediği gibi, aynı zamanda Allâhü teâlânın dostluğundan ve onu sevmesinden uzak olması da ayrı bir belâ ve felâkettir. "İsraf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez" (4/32) buyurulmuştur. İnsanların zamanlan her şeyden daha kıymetli ve azîzdir. İnsanın en kıymetli cevheri ömr-ü azîzidir. Halbuki, bunu hiç farkına bile varmadan bu fânî dünyânın, çok çabuk geçen, çeşitli lezzetlerine ve saltanatına feda edip, âhiretin o nâmütenâhî, bitmek, tükenmek bilmiyen ve herbiri biribirinden güzel, ebedî, sürekli, devamlı, sürür üzerine sürür, saltanat üzerine saltanata değişmekteki gaflet, af olunmayacak bir vebaldir. Hele hepsinin en güzeli, dünya ve âhiret varlıklarının sahib-i hakîkîsi olan, Al-lahü teâlâ Hazretleri'nin cemâl-i ilâhîsini müşahede değil midir? En şereflisi, en kıymetlisi de yine bu değil midir? Bu müşâhede-i cemâl-i ilâhî, öyle bir lezzettir ki, her şeyin ta'rifi az çok mümkündür de, bunu ta'rife, ne diller ne de bilgiler kâfî değildir. Hemen Cenâb-ı Hak, cümle ümmet-i Muhammedi ve bahusus biz âciz kullarını bu lütuf, ihsan ve kereminden mahrum etmesin, âmîn. Bi hürmeti Seyyid'il-mürselîn.
(4/31) Isrâ 26, 27. (4/32) A'râf 31.
SELAM
Ma'lûmdur ki, her kaybolan servet, emlâk, mal ve sâirenin, gerek yangınlarda yanan, hareket-i arzlarda (depremlerde) yok olan, hırsızlar tarafından çalman, harblerdeki zâyiât ve hattâ geçici hastalıklar sebebiyle vâkî olan zarar ve ziyanlar, bakıyorsunuz ki, az bir zaman sonra telâfi olmakta ve bunların hepsi unutulmaktadır. İşte Adapazarı, Gediz, Çanakkale, Gönen ve sair benzeri yerlerde olan hâdiseler unutulmuş, bugün oralarda daha müreffeh ve daha güzel birer hayat sürülmekte olduğu görülmektedir. Lâkin ömrün kaçam, kaybolanı, zâyî olanını bir daha ele geçirmeğe imkân yoktur. Ölülerin dirilmesi, ikinci ve daha güzel bir hayata kavuşmak, Cenâb-ı Hak'kın bize en büyük lü-tuflarından biridir.
İte şu fânî dünyâda imtihanı kazanıp da, âhiretin, o ikinci hayatın ebedî lezzetlerine ve müşahedelerine, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akl-ı beşere sığmayan o çeşitli ve hesapsız nimetler, lütuf ve keremler, hep o ömr-ü azîzin kıymetini bilip te, boş yere harcamıyan şuurlu, düşünceli, müteyakkız, müdebbir, ilim ve irfan ile mücehhez, îmân ve İslâm'la müşerref âli-cenâb zevat içindir.
Ömrün ölümü gaflettir. Bir insan ölünce ona acırız da, ömrünü gafletle geçirenlere neden acımıyalım? Ölen, îmân ve İslâm'da göçtü ise ne mutlu, dünyânın çeşitli ızdırablarından, musibetlerinden bir an evvel kurtulmuş ve Hak'kın rahmetine ve selâmete kavuşmuştur. Lâkin, ömrünü gafletle geçiren kişinin ölümü, kendisi her ne kadar hayatta olsa da, en fena ve en kötü bir akıbete düşmüştür de farkında bile değildir. Bu hayat onun için bir saadet, bir selâmet, bir varlık değil, bir felâket ve bir uçurum ve telâfisi mümkün olmıyan bir acıdır. Dışı tatlı; içi, insanları çok fecî şekilde öldüren bir zehirdir.
Onun için ey azîz ve sevgili oğlum ve kardeşim! Bu bulunmasına, ele geçmesine hiç imkân olmayan ömrünün kıymetini bil de, onu kahvehanelerde, gazino, oyun ve her çeşit günah yerlerinde yok etme. Sana çok yazık olur. Sonra bu hayatı bir daha kat'iyyen bulamazsın.
Ey muhterem peder efendi ve valide hanım; sen de sakın Allah'ın sana lütfettiği ve senin adının yer yüzünde bekasına hizmet edecek ve âhiretin için de tükenmez bir hazîne olan evlâtlarım, dinden, îmândan, ahlâk ve edepden ârî, hiç de işe yaramaz, hayâsız bir hale gelmemesine çok dikkat et, onları koru ve gözet. Hemen dünyâ bilgileriyle istikballerini te'min etsinler diye, onları dinden, îmândan, Allah korkusundan, Allah sevgisinden, vatan sevgisinden ve Hak'kın kulu olmaktan mahrum etme. Senin için en büyük ve mühim vazifelerden birisi de, her halde Hak1 kın sana verdiği paralardan, servetlerden daha çok mühimi, ev-lâtlarınızdır, bunları kat'iyyen ihmal etmeyiniz; dînini, kitabını, Peygamberini, ilm-i hâlini güzelce öğretiniz ve tatbikine örnek olunuz.
Hadîs-i Şerîfdeki "Karşılaştığınız kimselere selâm vermek.." (4/33) cümle-i şerifi ne kadar belagat ve ne kadar fesahatle bizleri irşâd etmektedir. Bilindiği gibi selâm, Esmâ-i Hüsnâ'dan-dır. Selâmet ancak Allah'tandır. Cennete giriş de (Selâmün aley-küm) hitâb-ı celîlesiyle olacaktır. Sulh ve selâmet de bu (Selâm) ism-i şerifinin iktizâsıdır. Binâenaleyh, her mü'min ve muvah-hidin en birinci vazifesi, âleme, bütün cihâna, canlı ve cansız herkese selâmet oluşudur. İnsana yakışan da hiç şüphesiz budur. Selâmetin zıddı, emniyetsizlik, huzursuzluk, rahatsızlık ve çeşitli ızdırablar içinde kalmaktır. Bundan dolayı iki cihan serveri sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri bizlere îmân ve İslâmı tarif ederken yerine göre ifâdeler kullanmışlardır. Meselâ Buhârî-i şerifte, îmân bahsinde, dokuzuncu hadîs-i şerifte, Ebû Mûsâ (r.a.) dan gelen bir rivayette, "İslâm'ın hangi kısmı efdaldir, yânî İslâm'da efdal olan nedir, hangi şeydir?" diye sormuşlar da, cevaben Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri "İslâmiyetin en efdali, müslümanlar o müslüman kişinin elinden ve dilinden emin oldukları vakittir." (4/34) Bir müslüman kişi ne zaman müslü-manların elinden ve dilinden emîn olursa ve ne zaman o merte-
(4/33) Râmûz'ül-Ehâdîs, s. 262/1.
(4/34) Ahmed, Ebû Hüreyre (m.) den rivayet etti.
SELAM
99
beye erişirse o zaman, müslümanhktaki efdal-i a'mâli kesb etmiş olurlar.
Ebû Hüreyre (r.a.) Hazretleri'nin rivayeti olan yedinci Hadîs-i şerîfde de hayanın îmândan olduğu bildirilmiştir. İnsan hiç bir işe yaramaz üç veya beş kuruşu nasıl saklamak lâzım gelirse öyle saklar da, iffete münâfî bütün güzelliklerini herkese teşhirden, göstermekten zerre kadar sakınmazsa, artık ondaki îmânı sen takdir et.
Abdullah ibn-i Ömer (r.anhüma) onuncu hadîs-i şerifteki rivayetinde ise, bir adam yine Resûlullâh (s.a.s.) Efendimize, "İs-lâmda en hayırlı amel nedir?" diye sormuş da, cevaben "Evinin kapısı açık olup, yemekler yedirmek, bildiğin bilmediğin herkese selâm vermektir" buyurulmuştur. Elinden ve dilinden herkesin selâmette olması, emîn olması, yemek yedirip, yine herkese selâm vermesi, İslâmiyette ne kadar büyük, faziletli ve hayırlı bir iştir. Bu, herkese, her müslümana selâm vermek acaba ne demektir, diye düşünecek olursak, taiatiyle çok geniş mânâlara ve hakikatlere rast geliriz.
Evvelâ, selâm kelimesi (sin, lâm, mim) harflerinden teşekkül eden bir kelimedir ki, aslı (se-le-me) dir. Arapça kaidelere göre bu, bir çok kelimelere çevrilebilir. Meselâ (eslim) olur, (sel-lim) olur, (selim) olur, diğer tasrifleri de mümkündür. Şimdi bu kelimelerin hangisinin mânâsına bakacak olursak, şu ma'nâlar-la karşılaşırız: (selem) sulh, (selim) selâmetlik, isâbet-i mekrûh-dan emîn olmak ve müslümanlık, barışıklık, sulh; (sellim) de teslim etmek, acele etmek, ayıplardan ârî olmak mastarlarından emirdir. (Salim) ise, emîn, ayıpsız, kurtulmuş kimsedir. (Esse-lâm) tenâkusdan ve ayıplardan salim ve emîn kimse manasınadır. (Teslim) ve (istilâm), dokunmak mânâsına da gelir. (Essi-lâm) esre ile hamd ve şükür mânâsına, (esselâmetü) fetha ile, emînlik ve ayıplardan berî olmak, uzak olmak, (selîm) ayıplardan ve noksanlardan- uzak, afatlardan emîn kimse, kalb-i selîm sahibi ve ayıplardan, noksanlardan uzak, olgun, kâmil bir insan bir mü'min ve muvahhid anlaşılır. Şimdi şu mânâlarla birlikte bir de kendimizi insaf kantarı ve terâzîsine koyup da bir ölçsek, acaba hâlimiz nice olur? Kendimizin kaç numaralık ve ne derece müslüman olduğumuz derhal ortaya çıkar. Bu halin
nasıl olsa bir gün meydana çıkacağında hiç şüphemiz yoktur. "Bütün esrarın ortaya döküleceği o kıyamet günü" (4/35) mealindeki âyet bunun başlıca delilidir. Onun için Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak ve Rab'bül-felâk Hazretleri, henüz vakit geçirmeden bizleri gaflet uykusundan kurtarıp, tevbe-i nasûh ile tam bir tevbeden sonra canla başla Hak'ka tam ma'nâsıyla teveccüh edip hakîka-te ulaşan bahtiyarlar zümresine ilhak buyursun, âmîn.
İslâm kelimesi hakkında (Rûhuddîn'il-İslâmî) adlı kitabında, İslâm kelimesinin ma'nâsını üçe bölmüş; "Evvelâ lügat ma'-nâsı olarak ihlâsla birlikte her türlü âfât-ı zahire ve bâtıneden ârî olmak, ikinci olarak sulh ve emân manasınadır, üçüncüsü de, tâat ve iz'ân manasınadır" denmiştir.
Asıl mânây'ı-şer'îsinde ise, "El-İslâmü": Allâhü teâlâ Haz-retleri'ni ihlâs, huzu' ve inkıyâd ile tevhîddir. Allâhü teâlâ Hazretleri tarafından gelen usûl-ü dîne inanmaktır. Kur'ân-ı azîm'üş-şânda İslâm, şirkin ve küfrün mukabilinde zikrolunmuştur. En'am sûresi 14., Âl-i İmrân 80 ve yine ihlâs mânâsında, sûre-i Nisa 125. âyetlerinde zikrolunmuştur. Onun için (müslim) kelimesi, Allâhü teâlâ Hazretleri'ne huzu' ve inkıyâdla beraber, zamanlarında nebîlerden her hangi birine itaat eden kimseye denir demişlerdir. Nitekim, Nuh aleyhisselâm, "Ben O'nun birliğine ve emirlerine boyun eğen müslümanlardan olmakla emrolundum" (4/36) Keza İbrâhîm aleyhisselâm,
"İbrahim (a.s.)'a Rabbi. -Benim emrime teslim ol" buyurduğu zaman o şöyle demişti: -Kendimi âlemlerin Rab'bine teslim ettim." (4/37)
Yûsuf (a.s.) da:
"Ey Rab'bim sen bana mülkten bir nasıp verdin ve bana rüyaların tâbirinden bir ilim öğrettin. Ey yerleri ve gökleri Yaratan! Sen, dünyada ve âhirette benim yardımcımsin. Beni müslüman olarak vefat ettir ve beni sâlihlere kat." (4/38)
(4/35) Târik 9. (4/36) Yûnus 72. (4/37) Bakara 131. (4/38) Yûsuf 101.
100
MS~lkJJ~\r    V   KSM.   1    /ll *
Gene Mûsâ (a.s.) kavmine hitaben:
"Mûsâ da kavmine şöyle dedi: "-Ey kavmim! Siz gerçekten Allah'a îmân ettinizse ve O'nun birliğine ihlâs ile teslim olmuş müslimlerseniz, artık Allah'a tevekkül edin". (4/39)
Hz. îsâ (a.s.) için de:
"Vaktaki îsâ Yahudi'lerden küfrü hissedip anladı, şöyle dedi: "-Allah yolunda bana yardım edecekler kimlerdir?" Havariler (îsâ'ya bağlılar) şöyle dediler: "-Biziz, Allah dîninin yardımcıları. Allah'a îmân ettik ve sen şâhid ol ki, biz gerçek müslümanlarız" (4/40) âyetleri vârid olmuştur.
Bunlar ve bunlar gibi daha bir çok âyetlerden anlıyoruz ki, Cenâb-ı Hak'km göndermiş olduğu bütün peygamberler, ancak kavimlerini, Allahü teâlânın vahdaniyetini tebliğe da'vetle m£ mur kılınmışlardır. Nitekim, Kur'ân-ı kerîm'de:
"Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: Gerçek şu ki: Ben'den başka ilâh yoktur. Onun için bana ibâdet edin." (4/41) buyurulmuştur.
Bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, yehûd ve nasârâyı da bu esas üzerine tevhide davet buyurmuşlardır. Zîrâ onlar, çeşitli sebep ve menfaatlerin kurbanı olarak esastan ayrılmışlar, her biri, bir çeşit şirk ve küfür yollarına sapmışlardı. Kur'ân-ı mübîn'deki şu âyet iktizâsı, Efendimiz (s.a.s.)> Hazretleri, onları esas dîne ve tevhîde davet buyurmuşlardır:
"(Resulüm) de ki: "-Ey kitap ehli (olan Hıristiyanlar ve Yahudiler) bizimle sizin aranızda müsâvî bir kelimeye gelin. Şöyle ki: AHah'dan başkasına tapmayalım. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp ta birbirimizi Rab'lar edinmeyelim.,, Eğer kitap ehli bu kelimeden yüz çevirirlerse (o halde) şöyle deyin:'- Şahit olun, biz gerçek müslümanlarız.",/4/42)
(4/39) Yûnus 84. (4/40) Âl-i İmrân 52. (4/41) Enbiyâ 25. (4/42) Âl-i İmrân 64.
Bu âyet-i kerîme, her millete ve her kavme çok güzel bir derstir. Zîrâ, Âdem aleyhisselâmdan beri gelen bütün peygamberler, insanlara hep aynı şeyi, tevhîdi telkîn etmişlerken, ya'ni (Lâ ilahe illâllah-Allah dan gayri kimseyi ma'bûd ittihaz etmeyiniz) demişlerken, bu insanlar zamanlarının fitnelerine uyarak, bazı menfaatperestlerin arzularıyla ve kavimler arasında olan bazı muhalefet ve adavetler sebebiyle birçok ihtilâflara, tahriflere, tebdil ve tağyirlere uğramış, adetâ dinden çıkıp, onu kendi isteklerine göre değiştirerek, "İşte din budur" demişler ve şirke sapmışlar, envâ-ı çeşit putları ihdas ile onlara tapmaya başlamışlardır. Bu da Sûre-i Nûh'da bildirildiği veçhile, Nûh aleyhisselâ-mın zamanında başlamış ve bu güne kadar da gelmiştir. İslâm, bunların yanlış yollarını açıkladı ve hakîkî İslâm'a davet olundukları zaman, kin ve hasedlerinden dolayı bu sefer de İslâm'a düşman kesilip, onu yıkmaya çalıştılar. Fikren yıkmaya imkân bulamayınca, bu defa da kuvvete, cebre baş vurarak harpler çıkardılar. Ve İslâm'a tecâvüze başladılar. İlk harb Bedir gazâsıy-la başlamış, Ebû Cehil gibi inatkâr düşman reisleri, yetmiş kadar kafadarıyla canlarını Cehennem'e yuvarlıyarak, mağlup ve münhezim ve perişan bir surette, İslâm'ın önünden kaçmak suretiyle, geriye kalanlar canlarını kurtarabilmişlerdir. Fakat o kin ve haset, hiç bir türlü içlerinden çıkmamış, bu güne kadar da el'ân devam edegelmektedir. Hattâ bazı zamanlar ehl-i salîb adıyla, diğer ismiyle putlu seferleri yapmışlar, lâkin hepsi Allah'a hamd olsun, İslâm'ın satveti karşısında erimiş gitmiştir.
Bugün ise yeni bir harp sistemi îcâd etmişlerdir ki, bu da müslümanların hevây-ı heveslerini ve şehvetlerini tahrik edici ve onları uyutup gaflete düşürerek, biribirlerine düşürücü ve dinlerinden soğutucu desiselerle zavallı müslümanları imha yolunu tutmuşlardır. Cenâb-ı Hak bizi ve bütün müslümanları, bu din ve vatan hâinlerinin şerlerinden muhafaza buyursun, âmîn, bi-hurmeti Seyyidi'l-mürselîn...
Bu günkü müslümanların hâli hakîkaten çok acınacak bir durumdadır. Zîrâ, müslümanlığın hemen adı kalmış, kalıp, kıyafet, tesettür, haya, hicâb denilen ve asırlardan beri ecdaddan gelen örf ve âdetlerimizden hemen hemen hiç bir şey kalmamış-
tır. Bunların yerlerine Avrupa'nın çirkin ve günahlara sevk eden modası kâim olmuş, en mahrem ve kıymetli uzuvlar, hiç utanmadan umuma teşhir edilmekte, bunları kınayanlara veya nasî-hat etmek isteyenlere, gerici, yobaz adlarını takmaktan da çekinmemişlerdir. Bu suretle İslâm'ın esasları olan şu beş şeyden -ki, i'tikad, ibâdât, münâkehât, muamelât ve ukûbâttır- en sofu olan ve müteassıp denilen ailelerde bile, bunların ancak pek az bir kısmı bulunmaktadır. Halbuki, müslümanlık bir binaya teşbih edilmiştir. Bir bina için evvelâ yer (arsa) lâzımdır. Yer olmadıkça ev yapmak mümkün değildir. Binâenaleyh, yer îmân mesabesindedir, îmân olmadıkça İslâmiyet olmaz. Yine malûmdur ki, bina için ne kadar malzeme lazımsa, hepsinin hazır olması lâzımdır ki, başlıcası paradır. Onun için ecnebiler bizlere bakıp, müslümanhktan kaçıyorlar. Buna da biz sebep oluyoruz. Halbuki, ilk devrin müslümanlarını gören dinsizler hemen müslü-man olmakta hiç tereddüt etmiyorlardı.
İşte Pakistan, Afganistan, Rusya, Çin, Endonezya, hattâ Japonya'da bulunan müslümanlar, hep hakîkî müslümanları görüp imrenmişler ve müslümanlığı, hiç bir zor görmeden, kendiliklerinden kabul etmişlerdir. Hattâ, Çin'e ticaret kasdıyla uğrayan iki sahâbinin güzel huylarına ve doğruluklarına, dinlerin-deki meziyyetlerine hayran olarak, bazı Çinliler o zaman müs-lüman olmuşlardır. Hindistan, Pakistan ve Endonezya da böyledir. Bu gün ise, hemen tamamıyla zıddı ve tersi görülmektedir. Gittiğimiz yerlerdeki insanları adetâ müslümanhktan korkutuyor ve tiksindiriyoruz. Çünkü, müslümanlığa hiç yakışmayan, yalan, hiyle, hırsızlık, gazab, hased, hırs, kin, buğz, adavet, israf, şımarıklık ve saire gibi, içki, kumar, zina ve emsali fenalık ve kötülüklerle yetişen, dînini, ilm-i halini bilmiyen ve bunlara hürmet, saygı, göstermiyen bedbaht insanlar, "müslümanım" demekle, müslümanlığı ne kadar lekelediklerini bilseler, elbette biraz olsun utanır ve yaptıklarına pişman olurlar ve bir daha yapmazlar. Halbuki, gerek cehalet ve gerekse dünyaya karşı olan aşırı meyil ye muhabbetleri neticesinde, kötü hallerini devam ettirmekte ve müslümanlığa pek büyük zararlar vermektedirler.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, mü'mini ve müslimi tarif eder-
ken, ne kadar güzel tarif buyurmuşlardır ki, hepimiz için dikkate şayandır: "Mii'min, insanlann kendisinden emîn olduğu kimsedir. Müslüman da, müsliimanların elinden ve dilinden salim olduğu kimsedir"
Âyet-i kerîmenin (4/43) ikinci kısmı daha ziyâde mühimdir ki, hiç bir şeyle Allahü teâlâ'ya şirk koşmamak, meâlindedir (îsâ aleyhisselâm Allah'ın oğludur veya melekler hakkında ipe sapa gelmez, yaramaz sözler veya tanrı îcâdı gibi..) O şirki yapmamayı emr etmekle beraber, "Allah'dan gayri, bazınız bazınızı Rab ittihâz etmeyiniz" buyurmuştur. Seyyid ve mürebbî, kendilerinin emir ve nehiylerine itaat olunan kimselerdir. Yânî, Hak süb-hânehû ve teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: "Gerek ruhban ve gerekse helâlleri kaldıran, haramları ihdas eden kimselere kat'iy-yen itaat etmeyiniz" Zîrâ, "Hiç bir zaman Hâlık'a isyan olan yerlerde mahlûka itaat kat'iyyen caiz değildir.".
İş böyleyken, bazı kimselerin zekâ, bilgi, kuvvet, şecaat ve benzeri halleriyle, insanlara firavunlar gibi musallat olup, onları keyiflerinin istediği şekle sokmağa çalışmışlar. Bazan da büyük tehditler, ateşe atmak, asmak veya hapishanelerde pek acı işkencelerle onları korkutup, arzu ve emellerini yerine getirmişler ve bu suretle de dinleri istedikleri kalıba koymuşlardır. Allah'a çok şükür, İslâm dîni gelip, bunların hepsinin foyasını meydana çıkararak, hakîkat-ı İslâm'ı meydana koymuştur. Onun için İslâm dîninden gayri din arayanların buldukları şeylerin aslı esâsı olmayıp, Allah'ın razı olmıyacağı ve kabul etmiyeceği; neticede âhirette ellerine hüsrandan başka bir şey geçmiyeceği bildirilmiş ve "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden kabul olunmaz ve o âhirette de ebedî zarara uğrayanlardandır." (4/44) buyurulmuştur...
Kemâl-i îmânın üçüncü kısmı olan (Ve bezl'üs-selâm bili-kâküm) emr-i şerifinden, müslümanlığın ulviyeti, ne kadar açık
(4/43) ÂN İmrân 64. (4/44) Âl-i İmrân 85.
t un nııunn
ve bariz bir şekilde görülmektedir. Selâmın bezlinin ne demek olduğunu anlamak için, selâm kelimesini iyi tetkîk etmek lâzımdır. Selâmet odur ki, Allahü teâlâ'ya tam teslim olmakla, insan selâmete erişir. Âlem-i beşeriyyete selâm bezletmesinin de, kendisinin Hak'ka tesliminden sonra olacağı anlaşılır. Binâenaleyh, İslâm'a tam ma'nâsıyla sarılmayan kimsenin âlem-i beşeriyyete faydalı ve nâfî olması da mümkün olmasa gerektir. Bu gün bizzat görüyor ve müşahede ediyoruz ki, ne kadar bilginler ve ne kadar servet sahipleri vardır ki, âleme selâmet bezletmek değil, beşeriyyetin kanını emercesine başlarına belâ olmuşlardır. Bunun sebebi ise apaçıktır. İslâm dînini bilmemek ve ona uymamaktır. Eğer (Bezlü's-selâm)'daki selâm kelimesi, hemen (esse-lâmü aleyküm) demekse, meselâ suda boğulmaya yüz tutmuş bir adama (Esselâmü aleyküm) deseniz, insanlık ve İslâmlık borcunu yapmış olur musunuz?. Oradaki selâmın vazifesi, hemen ona imdat ellerini uzatıp, onu kurtarmaktır. Kezâlik, yangınlarda malı, eşyası yanan, zelzelelerde canını kaybeden, hattâ işini gücünü kaybeden, hastahâne köşelerinde ıztırabdan kıvranan ve bunlara benzer hallerde selâmın tek ma'nâsı, onu kurtarmak için imdadına koşmaktır. Öyle ise selâmı yerine göre kullanmak lâzımdır. Bu hadîs-i şerîfin kelimeleri her ne kadar kısa ve yalnız üç cümleden ibaret ise de, her cümlesi birer inci tanesidir.
Azdan infâk, onun Allahü teâlâ'ya îmânındaki kuvvet, metanet ve i'timâdını gösterir. Bilir ki, Allahü teâlâ en az bire on verir. Bu cihetten hiç korkusu yoktur. Her verdikçe îmânı da o kadar kuvvet bulup, yakîn ve ihsan mertebesine ulaşır. Bu da pek büyük bir devlettir. Sonra selâmda tevâzıî da vardır ki, kibirden, hasedden, gazaptan, kinden ârî, ahlâk-ı hamîde sahibi demektir. Mekârim-i ahlâk ta İslâmiyetin hemen köklerinden biridir. Aynı zamanda selâmda, kullara karşı şefkat, merhamet ve onların selâmetine hizmet vardır ki, bu da Hak'kın çok sevdiği büyük bir meziyyettir.
Nefsinde adalet ise, en büyük ve mühim bir esastır. Nefsinde adalete muvaffak olan kişi, ne Allah'ın hakkını ve ne de insanların hakkını terk edebilir. Binâenaleyh bütün haklara riâyet eden, Cenâb-ı Hak'kın ve Peygamber (s.a.s.) Hazretleri'nin dâi-
mâ rızâsını gözleyen ve onların yasaklarından kaçınan ve korunan insandan daha iyi kim olabilir? İşte bu bahtiyarlar, Alla . h'm velîleri ve dostları ve sevdikleri mahbûb, kâmil, mükemmel ve mükemmmil kullarıdır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi bu bahtiyarların zümresine ilhak buyursun, âmîn..
MÜ'MİNLERİN VASIFLARI
Şimdi sizlere müslümanların ve mü'minlerin vasıflarını bildiren hadîs-i şeriflerden bazılarını açıklamak isterim:
-1-
Mü'min Bütün İnsanların Enıîn Oldu ğu Kimsedir

 *      ı*|
* -d
uj
j  JLp a
- Bu hadîs-i şerifte, "Mü'min bütün insanların emin olduğu kimsedir." (4/45) diye bildirilmektedir. Biz de kendimizi, bu terazide ölçecek olursak, imânımızdaki derecemiz meydana çıkar.
Hadîs-i şerifin ikinci kısmında, Müslim'in ta'rifi de aynı şekildedir. "Bütün müslümanların, onun dilinden ve elinden enıîn ve salim olduğu kimsedir." diye tarif ve tavsîf olunmaktadır. Üçüncü olarak, hakîkî muhacirin, memleket değiştiren, düşmandan kaçıp, yer değiştiren kimse değil, "Asıl hakîkî muhacir, kötülükleri, fenalıkları; günahları, yaramaz huyları terk eden kimsedir" diye bildirilmektedir. Çünkü insan, ne kadar yer değiştirirse değiştirsin, ahlâkı, huyu ne ise yine odur. Onun için
(4/45) - Ahmed b. Hanbeh Müsned, 3/154, Enes b. Mâlik ra.den.
- Hâkim Müstedrek, K. îmân, 1/11, Enes b. Mâlik ra.den.
- Et-Terğîb Vet'Terhîb, 3/353 - 354/11, (Ahmed, Ebû Ya'lâ, Bez-zar, Enes ra.den.),
- Mecmeu'z-Zevâid, 1/54, (Ahmed, Ebû Ya'lâ, Bezzâr, Enes ra.den),
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 230/3, (Ahmed, Ebû Ya'lâ, ibn-i Hibbân, Hâkim ve Askerî, Enes'den).
mühim olan, olduğu yerde, bütün fenalıkları, mezmûm huyları terk edebilmek, hakîkî muhacirliktir.
Son kısımda, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Allahü teâlâ'ya kasem ederek, "Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâ'ya yemin ederim ki komşusu, zulmünden, cevr ve cefâsından emîn olmayan hiç bir kimse, Cennet'e dâhil olamaz." Demek oluyor ki, Cennet'e girmek için lüzumlu şartlardan birisi de, komşusunun herhalde kendisinden emîn olması lâzımdır. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun. Komşu hakkının ne demek olduğunu, mü'min ve müslimin de nasıl olması lâzım geldiğini iyi bilmek ve ona göre yetişmek nasîb eylesin, âmîn...
-2-
Mal ve Can Emniyeti
Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: " Mü'min'in hakkı ve vasfı şu olması gerektir ki, insanlar mallarında ve canlarında ondan emîn olalar." (4/46) Nasıl ki, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin adını, lakabını, o zamanki insanlar Muhammedü'1-Emîn
(4/46) - İbn-i Mâce ,Fiten, (2), 2/1293/3934, Fadâleb. Ubeydra.
- Neseî, K. îmân, (8-9), 8/104-105, Abdullah b. Amr ra.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/206, Abdullah b. Amr ra, 6/21, 22 Fadâle b. Ubeyd el-Ensârî ra.den.
- Hâkim, Müstedrek, K. îmân, 1/10, 11, Fadâle b. Ubeyd ra.
-  Câmiu's,Sağîr, 2/157, (İbni Mâce, Fadâle b. Ubeyd ra.)
- Feyzü'l-Kadîr, 6/252/9144 (İbni Mâce, Fadâle b. Ubeyd ra.)
- Keşfü'l-Hafâ, 2/296/2700, (Deylemî, Enes'den İbni Mâce, Fadâle ra.den.)
- Müntehâb-ı Kenzü'l Ummâl, 1/85.
diye çağırıyorlardı. Binâenaleyh, bizim de vasfımızın böyle olması gerektir. Muhacirin tarifinde de, hatâ ve zünûblerden, yanı günah olan şeylerden kaçmanın ve korunmanın lüzumu beyân edilmektedir.
-3-
ft t    .    ».'-
Az Yemek
"Mü'min bir bağirsağıyla, kâfir ise yedi bağirsağıyla yer"
(4/47)
Bu hadîs, hasen olarak rivayet edilmiştir. Bu hadîsin sebeb-i vürûdu olarak rivayet ederler ki, çok yemesiyle meşhur, kâfir bir adam varmış, vaktaki müslüman olmuş, artık az yemekle doyar olmuş, onun üzerine bu hadîs-i şerîf sudur etmiştir.
(4/47) - Buharı K. Et'ıme, (12), 6/200, İbni Ömerrjanhümâdan.
- Müslim, K. Eşribe, (34), 3/1631 -1632/182,183, Câbir, 1. Ömer, Ebû Mûsâ ra.
-  Tirmizî, K. Et'ıme, (20), 4/266/1818, İbni Ömer rumhümâ.
- İbn-iMâceK. Et'ıme, (3), 2/1084 -1085/3256-3258, E. Hürey-re, E. Mûsâ, t. Ömer rumhümâ.
- Dârimî, K. Et'ıme, (13), 2/99, Câbir, E. Hüreyre.
- İmâm Mâlik, Muvatta'K. Sıfatünnebî, (6), 2/294/9, E Hüreyre.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/21, 1. Ömer, 3/333, 346, 357, 392, Câbir b. Abdullah, 6/335, Meymûne bint-il Hars ra.
- imâm-uA'zam Ebû Hanîfe, Müsned Tere K. Et'ıme, s. 245/411, t. Ömer Muhammed Selim Köse tere. Şâmil Yayınları, 1978, İstanbul
- Câmiuss-Sağîr, 2/157.
"Mü'minin vasıflarından biri de, onun çok kanaatkar oluşu ve az bir şeyle doyuşudur." Çünkü yemeğe, ancak Allahü te-âlâ'nın İsm-i şerîfiyle başlarlar ve midelerini tıka basa doldurmazlar ve çok yemeye de harîs değildirler. Ancak ibâdet ve tâat-lerine devam edecek kadar bir kuvvet onlara yeter. Envâ-ı çeşit yemeklere ve şerbetlere de iltifat etmezler. Binâenaleyh, mü'mi-ne yakışan da ancak böyle olmaktır. Kâfir ise, hırsının şiddetinden güya yedi kat bağırsağı ile yer. Buradaki yedi adedi, kesretten kinayedir. Mü'min zaruretten nâşî, ancak tâat için yer. Kâfir ise, şehvetinin esîri, kölesi olarak yer ye doymak bilmez. Mü1 minin taamı, hırsı olmadığından ve besmele-i şerîfle başladığı için, ona mübarek olur, bereketlenir, az bir şeyle doyar. Ağleb-i ihtimal, bu yedi adedi ile hayvan sıfatları murad olunmuştur. Emel-i tama', sû-i tab*, hased bağlamak, şişmanlamak, taamdaki lezzetin şehveti, yârif, nefsin, gözün, ağzın, kulağın, burunun ki, havass-ı hamsedirler, bir de cinsî şehvetin zarureti ilâve edilince, yedi adedi meydana çıkar.
Burada kanâate ve zühde teşvfk vardır. Gerek İslâm'da ve gerekse daha evvelki insanlarca çok yemek mezmûm sayılmış,az yemeyi, ihtiyacı kadar yemeyi de teşvik ve medh etmişlerdir. Onun için, Peygamberimiz (s.a.s.) midenin üçde biri yemek, üçde biri su, üçde biri de boş bırakılarak teneffüse ve havaya terk edilmelidir demişlerdir.
- Şerhi Feyzül Kadîr, 6/251/9139, (Ahmed, Şeyhayn, 1. Mâce, Tirmizî 1. Ömer'den... Ahmed, Müslim, Dârimî, Câbir b. Abdul-lah'dan.. 1. Mâce, Dârimî, Mâlik, E. Hûreyre'den.. Müslim, İbni Mâce, E. Mûsâ rjx.den, Musannif şârih İmâm Münâvî, bu hadîsin "Mütevâtir" olduğunu şerhte belirtti.)
- Râmûzül-Ehâdîs, s. 230/4, (Zıyâu'l Makdisî, Taberânî, Enes-den. Ebû Ya'lâ, Ebû Avâne, Taberânî, Semüre ra.den.)
- Et'Terğîb Vet'Terhîb, 3/134-135/1.
- Mişkâtül- Mesâbîh, 2/1212/4173 Keşfü'l Hafâ 2/295/2693.
- Müntehâb-ı Kenzül-Ummâl, 1/85, Hakîm-i Tirmizî, Nevâdirul-Usûl, 67, 81.)
lASAVVUtl AHLAK IV
Mü'minlerden de bazan çok yiyenler olduğu gibi, kâfirlerden de az yemeye gayret edenler olmuştur. Fakat bu, kaideyi asla ve hiç bir zaman bozamaz. Onların böyle yapmaları ancak ya hastalıklarına veya doktorlarının tavsiyelerine mebnîdir.
-4-
Mü'min Mü'minin Aynasıdır
(4/48)
İnsan kendi aybını, kusurunu ve her şeyini aynada nasıl görüyorsa, mü'min de mü'min kardeşi için böyledir. Aynaya bakmadıkça ayıpları görmek nasıl mümkün değilse, mü'minlerin de birbirleriyle temasları olmazsa böyle olur. İslâm dîni cemâat ve toplulukla kâimdir. "Din nasihattir" hükmü böyledir.
Mü'min gayet temiz ve cilalanmış bir ayna gibi olmalıdır ki, onu gören diğer mu'minler, kendi kusurlarını, eksiklerini görüp tashîh edeler. Bu da mü'minin kemâline mâtûfdur. Kemâli olmayan ham ve câhil, ahlaken bozuk olan kimseler tabiî böyle ayna olamazlar. Halbuki, mu'minler bunlardan da ders alıp, öylece kâmil olmağa çalışmalıdırlar. Nitekim, Lokman Hakîm'e,
(4/48)- Buhârî, Edebül-Müfred Tere. A. Fikri Yavuz, 1/252. 253/238, 239. Ebû Hüreyre ra.
- Mecmeuzzevâid, 7/264, (Bezzâr, Taberânî, Enes ra.)
- Ebû Dâvûd, K. Edeb (575)/217/4918, Ebû Hüreyre ra.
-  Tirmizî, K. Birr, (18), 4/325-326/1926, Ebû Hüreyre ra.
- Câmius-Sağîr, 2/157.
- Şerh-i Feyzü'l-Kadîr, 6/251/9141, (Taberânî "Evsaf'da, Ziya, Bezzâr, Kudâî, Enes b. Mâlik ra.den.)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 230/7, (Ebû Dâvûd, E. Hüreyre'den, İbni Ebî Âsim, Taberânî, Evsafta, Ziya, Enes ra.den).
- Keşfü'l-Hafâ, 2/294/2687, (Rumuzdaki aynı kaynaklar. Ayrıca: Askerî, E. Hüreyre'den, İbni Mübarek, Hasen ra.den.
ivıu
111
"Bu edebi nereden öğrendiniz?" demişler, cevaben ^Edepsizden" buyurmuşlardır. Şu halde, her mü'min, kardeşine bir aynadır ve öyle de olmalıdır.
Beyit
Bu âlem bir âyinedir her şey Hak ile kâim. Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim.
Mir'ât-ı Muhammed, nûr-u Muhammed (s.a.s.) demektir. Binâenalâzâlik, halîfe-i Resûlullah olan her zâtın da böyle olması lâzımdır. Ahlâk-ı Muhammedi ile tehalluk edemiyen,kötü huylu, harîs, hasûd, gazüb, mütekebbir, mürâî, kindar, kendini beğenen ucüb sahihlerinin, riyaset sevgisiyle, hubb-u dünyâ, şehvet ile içi dışı dolu olan kimselerin, halîfe-i Resûlullah olmağa elbette haklan yoktur. Bu mübarek makamı gasbetmiş olanlar, haksız yere kendilerine halîfe adı verirler. Bu suretle, hem kendilerini, hem de âlemi aldatmış olurlar. Mevlâ hemen cümlemizin mu-îni olsun ve böyle lâyık olmadığımız sahte hallerden muhafaza buyursun, âmîn bi-hurmeti Seyyidi'l-mürselîn ve alâ âlihî ve sah-bihî ecmaîn...
-5-
Mü'min Mü'minin Kardeşidir.
*
Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîs-i hasende:
*>)jj c/l *
"Sen, kardeşin için bir ayna olduğunu unutma. O, halini sende görür. O da, senin için aynadır. Sen de kendini onda görürsün. Kardeşinde hayır görsen o hayır senindir. Eğer hayır-
dan gayrisini görürsen o da, senindir." (4/49) yânî senin halindir ki, onda görürsün. Bunu çok iyi bilmek gerektir. Mü'min, mü'minin kardeşi olduğu, kitab ile sabittir. Din kardeşliği, ne-seb ile olan kardeşlikten daha mühim ve daha kıymetlidir. Sakın kardeşinin aleyhinde konuşma. Onu, hatâ ve kusurlarından dolayı yerip yıkma, öz kardeşini nasıl koruyor ve gözetiyorsan, din kardeşini de öyle gözet ve koru. Dâima elinden tut, yardıma muhtaç olduğu vakitte, sakın halini sana arz etmesini bekleme. Sonra çok büyük kusur etmiş olursun.
"Mü'min, kardeşine her nerede rastlasa, mülâkî olsa, ona kavuşsa, onun maiyetini dâima korur, gözetir ve zayi olmasına manî' olur. Gerek arazî, akar ve gerek sanatı olsun, daimî surette murakabesi altında bulundurur" demektir. Böylece dünyâsını gözetler. Onun kötü yerlere gitmesine razı olmaz. Günah şeyleri işlemesine hiç razı olmaz.Onu hiç bir zaman kendi haline bırakmaz. Her zaman saadet ve selâmeti neyi îcâb ettiriyorsa, onu kat'iyyen ihmâl etmez ve onun bulunmadığı zamanlarda evini, çoluk çoğunu, hattâ işlerini, hemen uhdesine alıp, hiç bir zarara düşmesine meydan vermez.
Görüyorsun ya ey kardeş, bizim müslümanhktaki yerimizi pek a'lâ böylece bilirsiniz. Bunlar da bizim için bir terâzî, bir kantar, bir tansiyon âleti, hattâ bir kan tahlilini andıran ölçülerdir.   Şimdi   ise,   başka   bir   hadîs-i   şerifi   dinüyelinv.
(4/49)- Buhârî, Edebü'l-Müfred Tere. 1/253/239, Ebû Hüreyre ra.
- Ebû Dâvûd, K. Edeb, (57), 5/217-218/4918, Ebû Hüreyre ra.
-  Câmius-Sağîr, 2/157.
- Şerh-i Feyzü'l-Kadîr, 6/252/9142, (Buhâri, "Edebü'l-Müfred" de, Ebû Dâvûd, E. Hüreyre'den, Zeynü'l Iraki, "hasen isnaddır" dedi.)
- Râmûzül Ehâdîs s.230/8 (Ebû Dâvûd Beyhakî, EHüreyre'den ra.)
- Keşfü'l-Hafâ, 2/294/2687, Ebû Hüreyre ra.den.
- Müntehâb-ı Kenzü'l-Ummâl, 1/85.
-6-
Birlik-Beraberlik
Beyhakî, Tirmizî ve Neseî'nin rivayet ettikleri bu hadîs-i şerif, çok şâyân-ı dikkattir.
t*     e,

Bak, nasıl bir binanın teşekkülü gibi, mü'minlerin de biri-birlerine sim sıkı sarılması gerektiğini beyân ediyorlar. (4/50) Bunların arasında, demir ve büyük taşlar gibi kavî, sağlam şeyler varsa da, kum gibi inceleri, cam gibi çabuk kırılanları da vardır. Fakat mecmuu nasıl binayı tamamlar ve güzelleştirirse, insanların da bahusus mü'minlerin de böyle olması lâzımdır. Kavilerin dâima zayıfları gözetmesi ve onlarla pek sıkı surette kaynaşması lâzımdır. Aksi halde, taşlan düşen, bir tarafına meyi eden binanın yıkılması gibi olur; Allah korusun. Bu hadîs-i şerîfde, toplu yaşamaya ve mü'minlerin birbirlerine iyi sarılmasına teşvik var-
(4/50) - Buhârî, K. Salât, (88), 1/123... Mezâlim, (5), 3/98, Edeb, (36), Ebû Mûsâ ra.
- Müslim, K. Bin, (17), 4/1999/65, Ebû Mûsâ ra.
-  Tirmizî, K. Birr, (18), 4/325/1928, Ebû Mûsâ ra.
- Neseî, K. zekât, (67), 5/79, Ebû Mûsâ ra.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/404, 405, 409, Ebû Mûsâ ra.
-  Tecrîd-i Sarîh Tere. 2/425/298, 7/365, 12/134, E. Mûsâ ra.
-  CâmiusSağîr, 2/157.
- Şerh-i Feyzü'l-Kadîr, 6/252/9143, (Buhârî, Müslim, Tirmizî)
- Râmûzü'l-Ehâdîs, s. 230/10, (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Neseî, tbniHibbân, Ebû Musa'dan, Taberâni "Evsaf'da, Ramhürmü-zî, Ebû Hüreyre'den ve Ebû Saîd el-Hudrî ra.den.)
- Keşfü'l-Hafâ, 2/293/2684, Şeyhayn, Ebû Mûsâ ra.
- Mişkâtü'l-Mesâbîh, 3/1385/4955.
dır. Zîrâ insan, tabiî olarak medenî yaratılmış olmakla, hayatını tek başına idâmeye imkân yoktur. Meselâ, bir ekmeği elde etmek için ne kadar âlete ve san'ata ihtiyaç olduğu cümlece malûmdur. Binâenaleyh, herkes birbirine muhtaçtır. Öyle olunca, herkesin zararlı değil, faydalı insan olması, ham değil olgun olması, nakıs değil kâmil olması lâzımdır ki, cemiyet-i İslâmiyye günden güne terakkî ve teâlî etsin. Böyle olmaz da, herkes kendi kendine meşgul olup, zuafâ ve miskinlerle ülfet ve muhabbet olmayınca, Cenâb-ı Hak bundan razı olmaz. İşte o zaman kıyametler kopar, her taraf da feryâd-ü figânlar başlar. İsyanlar, yürüyüşler, boykotlar, direnmeler, grevler ve saire gibi felâketlerin meydana gelmesinin sebebi, hep müslümanım diyen zavallılardır ki, dinden ve İslâmiyet'den haberi olmayan bu güruh, bu sefer müslümaların başına belâ olurlar. İşte müslümanhğın çökmesine en büyük âmil, müslümanların hakîkî müslüman olmayıp, servet ve bilgilerine mağrur olarak, fukara ve zuafânın bâ-husûs işçisinin hakkına riâyet etmeyip, onlara İslâmî ve insanî muamele yapmadıklarından dolayı hem âhiret saadetlerinden mahrum olurlar, hem de İslâmiyetin çökmesine sebep olduklarından, en büyük kabahat bunlara teveccüh eder. Eğer onlar, dünyâlarına bu kadar düşkün olmasalardı, fakır, zengin demeyip, müslümanlarla elele verselerdi, bugün müslümanların kolunu bükecek kimse olmazdı. Cenâb-ı Hak cümlemizi hakîkî müslümanların zümresine ilhak buyursun, âmîn. Ve sallallâhü alâ seyyidi-nâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...
-7-
Ölüm Anında Ter İman Alâmetidir
(4/51)
(4/51) - Tirmizî, K. Cenâiz, (10), 3/301/982, Abdullah b. Büreyde, babasından ra. - Neseî, K. Cenâiz, (5), 4/6, Abdullah b. Bürey de babasından ra.
Hadîs-i şerifte, mü'minin ölüm halindeki durumu bildirilmektedir. Mü'minin vefat halinde alnındaki terler, onun îmânının alâmetidir. Zîrâ, yapmış olduğu bir çok hatâlar ve kusurlarının mukabilinde, o andaki beşaretten nâşî hasıl olan haya neticesi sıkılır ve terler. İşte bu onun îmânına alâmettir. Mevtanın o anda gözlerinin yaşarması ve alnının terlemesi, ona beşaret ve rahmet alâmetidir. Bil'akis, boğulan insanlar gibi horlaması iyi değildir, demişlerdir.
Mümin Herkes İle Ülfet Eder
Vj Jüt;

(4/52)
S/j
djy Jjı; *
- İbn-i Mâce, K. Cenâiz (5), 1/467/1452, Abdullah b. Bürey de babasından ra.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/350, 357, 360, Abdullah b. Bü-reyde babasından ra.
- Hâkim, Müstedrek, K. Cenâiz, 1/361, Abdullah b. Büreyde babasından ra.
- Hakîm-i Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl, s. 125, Abdullah b. Büreyde babasınan ra.
- Keşfü'l-Hafâ, 2/295/2699, (E. Dâvûd, Tirm. Neseî, ibni Hib~ bân sahîhledi, Büreyde'den, merfûan ra.)
(4/52) - Câmius-Sağîr, 2/157, Abdullah b. Büreyde, babasından ra.
- Şerh-iFeyzü'lKadîr, 6/253, hadîs, 9145, Abdullah b. Büreyde, babasından ra.
- Mişkâtü'l Mesâbîh, 1/505, hadîs, 1610, Abdullah b. Büreyde, babasından ra.                       ¦             ¦
Bu hadîs-i şerîfde ise mü'min kişinin, herkesle ülfet eder, güzel geçinir, herkes de onunla ülfet eder .ve güzel geçinir kimse olması gerektiğini beyân eder. Çünkü mü'min, tabiatiyle suhulet ve ahlâk-ı hasene sahibidir, yumuşaktır, hayırlarla ülfet eder, îmânı dolayısıyle onunla da ülfet olunur. Meşakkatlere, ezalara sabr eder, hemen mukabele etmez, affeder. Onun için, onunla geçinmek çok kolaydır. Binâenaleyh, îmânının zafiyeti ve ahlâkının kötülüğü, tabiatının da bozukluğu sebebiyle, kendisi ile geçinmek imkânı olmayan ve başkalarıyla da geçinemiyen insanlarda hayır yoktur buyurulmuştur. Çünkü müslümanlık, ülfet ve ünsiyyet dînidir. İnsan hasûdsuz olmaz. Her nimet sahibinin ha-setçileri olduğu gibi, cemiyet içinde kendisine ezâ eden kimselere karşı sabrı olmayan, kavgacı, gürültücü insanlarda hayır olmadığını bildirmekle, insanlara mahsus olan kemâli elde edebilmek için maneviyâta iyi sarılıp, Peygamber (s.a.s.) Hazretle-ri'nin yolunu güzelce takip etmenin lüzumu bildirilmektedir. Bu suretle, gerek hasetcileri ve gerek düşmanları, az zamanda dostları olup, zamanları gayet hoş ve lâtif olarak, müşkül, zorluk ve kederli zamanları da hep iyiliğe, kolaylığa insanlığa ve rahatlığa döner, dünyâsı da Cennet, âhireti de Cennet olur vesselam.
-9-
Mü'min Kıskanır
(4/53)     Ijle Ü
(4/53)- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/335, Sehlb. Sa'd es-Saîdî
ra.
- Hâkim, Müstedrek, K. İmân, 1/23, Ebû Hüreyre'den.
-  Câmius-Sağîr, 2/157, Şerh-i Feyzü'l-Kadîr, 6/253/9147, (Dâre Kutnî "tfrâd"da, Ziya "Muhtâre"de, Câbir b. Abdullah ra.den sahih olarak rivayet ettiler.)
- Râmûzü'l Ehâdîs s. 230/9, (Ahmed, Sehl b. Sa'd'dan, Taberâ-nî, Ziya, Câbir'den, Hâkim, Beyhakî, Hatîb, Ebû Hüreyre'den, Temmâm, İbni Mes'ûd'dan, Taberânî, Mevkûfen)