ALLÂH-Ü TEÂLÂ HAZRETLERİNE İHTİYAÇ VE SIĞINMA ZARURETİ
Kul her ne kadar bilgili, malûmatlı, sıhhatli, servetli, kuvvet ve kudretli olursa olsun, yaratılışı itibariyle fânidir. Kuvvetinin, kudretinin, varlığının, bilgisinin, sıhhatinin, servetinin, hiç bir zaman devamı yoktur. Bunların hiç birisine güvenilmez. Ni-hây$t hepsi ölümle beraber sona erer. Ne servet, ne hayat, ne varlık hiç biri kalmaz. Ancak, hayâtında iken kazanabildiği îmân, sâ-lih amel varsa ne mutlu ona. Eğer bu fânî dünyânın lezzetlerine, şehvetlerine kendini kaptırıp, îmân, ve îslâm'dan mahrum olarak gözlerini bu dünyâya yumduysa, ne yazık ki ne yazık... Bütün ebediyyet âleminde hüsran içinde kalacağını düşünerek şu fânî dünyâya aldanmamak ve bize muvakkaten verilen bu hayâtı güzelce geçirip, ebedî âhiret saadetini kazanabilmek için daimî surette, bu hayatı bize bahşeden, varlıkların, kuvvet ve kudretlerin sahibi, Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretlerine, her hususta muhtaç olduğumuzu ve iltica zaruretinde bulunduğumuzu idrâk ile, ona sığınmak mecburiyetindeyiz. Bunu bize hem Kur'ân'ımız bildirmiş, hem de bütün Peygamberler bilfiil yaptıkları çeşitli dualarıyla bizlere örnek olmuşlardır. Bizlere düşen de, onların ta'kîb ettiği yolu ta'kîb ile, gerek Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'daki ve gerekse Peygamber (s.a.s.) Hazretlerinden sâdır olan ve gerekse büyük velîler tarafından yapılan dualarla, Hak süb-hânehû ve teâlâ Hazretlerine tazarru ve niyazlarla sığınmak ve ilticada bulunmak kaçınılmaz bir zarurettir. Bunun en güzeli de, beş vakit kıldığımız namazlarda okuduğumuz Fatiha sûresinde ve şâir Kur'ân sûrelerindeki dualarımız ne kadar güzeldir. Cenâb-ı Hak cümlemizi, kendisine daimî sığman ve iltica edip, yalvaran, yakaran kullarından ayırmasın. Bi-fazlihî ve keremihî ve sallal-lâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn, vel-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn..
HAK SÜBHÂNEHÛ VE TEÂLÂ'DAN GAYRISINDAN BİRŞEY İSTEMEMEK
Kendi cinsinden olan bir kişiden, bir mahlûktan, muhtaç olduğu birşeyi parasız, bedava istemenin ne kadar çirkin birşey olduğunu söylemeye lüzum yoktur sanırım. Bunun ne kadar bir yüz kızartıcı olduğunu herkes bilir. İnsandaki haya buna manîdir. İnsanın ihtiyaçları da bitmek tükenmek bilmez. Eğer kanâat nimetinden mahrumsa, Kârûn gibi dünyâyı verseniz yine doymaz. Hayâlı insan aç kalır, hattâ ölüm haline gelir de yine sabreder ve ölümü tercih edip kimseyi rahatsız etmek istemez. Ma-amâfîh, ölmemek için, zaruret halinde istemeye için verilmişse de, cevaz varsa da, bu mutlaka "isteyiniz" demek değildir. Şayet isteseniz ruhsatla amel etmiş olursunuz. Bakınız şu kıssa ne kadar güzeldir. Hazret-i Ömer (r.a.)'m zamanında bir adam dile-niyormuş. Hazreti Ömer (r.a.) bu adamı görünce, yanında bulunan birine, "Bunu doyurunuz" demiş,- onlar da doyurmuşlar. Sonra bakmış ki, adam yine dileniyor, bir de koltuğunun altında bir torba var. Hazreti Ömer (r.a.) "Bu nedir?" diye torbayı almış, bakmış ki içi ekmek parçalarıyla dolu, hemen onları, sadaka develerinin önlerine dökmüş, hayvanlar da güzelce yemişler. "Bu adamın topladığı ekmekler kendi malı değildir ve olamaz, sa-hiblerine iadesi lâzımdır, bu mümkün olmayınca, sadaka develerinin önlerine dökmekten başka çâre yoktur!' buyurmuş. Bundan anlıyoruz ki, insanın o günkü ihtiyâcından fazlasını istemesi caiz değildir. Bu adam, o gün doyurulmuştu. Binâenaleyh, kendisinin hakkı olmıyan bu ekmek ve sâirenin elinden alınmasının gerekli ve lüzumlu olduğunu ve bu gibi kimselerin insanlar arasında dolaşıp onları rahatsız etmemeleri sarahatle gösterilmektedir. Bu dilenme ve istemekte üç türlü zarar vardı. Birincisi, halinden ve dolayısıyla Allahü teâlâdan bir nevi' şikâyettir. Benim rızkımı vermiyor gibi. Tabiatiyle bu da aynen Hak'tan şikâyettir. Bu da haramdır. Ancak zaruret hâli müstesna. Meselâ, zaruret halinde ölü eti ve domuz etini ölmiyecek kadar yemek nasıl caizse, bu da öyledir. İstemek için ancak böyle bir za-
 HIKŞEY İSTEMEMEK
269
rûret lâzımdır. Bir misal daha; insanın gerek evlâdı ve gerekse hizmetkârı, başkalarından birşeyler isteyecek olsalar, onun babası veya efendisi için ne kadar ağır ve çirkin bir hareket olacağı malûmdur. Binâenaleyh, kulun da, Allah'dan gayrı onun kullarından birşey istemesi, tıpkı bunun gibidir.
İkincisi, istemekte nefsin zilleti vardır. Bir mü'min ve mu-vahhide yakışmaz ki, kendisini Allah'dan gayrisine zelîl ede. Zîrâ muinine yakışan ancak izzettir. İzzeti bırakıp, zillete düşmek elbette mü'min bir kimseye lâyık olmaz. Çünkü bütün insanlar, kendisi gibi Allah'ın kullarıdır. Allah'ı bırakıp, kullara iltica etmek zilletten başka birşey olamaz. Belirtildiği gibi ancak ve ancak, zaruret karşısında kalındığı zaman ölmiyecek kadar birşey istemeye ruhsat verilmiştir. Yoksa haramdır.
Üçüncü zararı, istenilen kimseye çok kere eziyet edilmiş olur. Çünkü insan bâzan vermek istemez. Fakat ya utanmak suretiyle veya riyâkârâne verir ki, bu da haramdır. Buna sebep olan da isteyendir. Zîrâ vermezse, bahîl adam diyecekler diye çekinir. Verdiği takdirde malından noksan olacağını düşünür, veya mevkiinin, şöhretinin noksanlığını istemediği için, rızâsız olarak verir ki, bunlar da sahibine ezadır. Ezâ ise haramdır. Bu dahî ötekiler gibi, ancak zaruret karşısında ve zaruret miktarına ruhsat verilmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, insanlardan birşey istemek, fe-vâhiş denilen günahlardan sayılmıştır. Malûmdur ki, fahiş olan günahlar ancak zaruret zamanında mü-bâh olurlar. Meselâ, boğazında birşey kalmış yutamıyor, elde şa-rabdan başka su da yok, onu içmezse ölecek, işte o zaman o lokmayı boğazından geçirmek için o şarabı içmeye ruhsat verilmiştir. Bu istemeler de böyledir. Binâenaleyh, böyle bir zarurete düşmedikçe istemek ve dilenmek Cehennem ateşini çoğaltmaktan başka birşeye yaramaz. Kendisinin bir miktar geçineceği varken başkasından birşey istemenin cezası olarak, o adam kıyamet gününde, yüzünde et olmıyarak bir iskelet halinde haşr olunacaktır. Müslüman olmak istiyen kimselere, Allah ve Resulüne itaatten sonra kimseden birşey istememek üzere söz alınırdı. Müslümanlara dâima iffetle nasîhat edilirdi. Allahü teâlâ'nın isteyici-leri sevmediği de bildirilirdi. Bu sebepten olsa gerektir ki, ashâb-ı
270
TASAVVUF! AHLAK IV
kiram (nanhüm) kimseden birşey istememeğe çok dikkat ederlerdi. Hattâ at üzerinde giden bir kimse, şayet kaza ile elinden kamçısı veya başka bir şeyini düşürse, oradan geçen veya orada bulunan birine şunu alıverir misin? diyemezlerdi. Muhakkak atlarından inip, onu kendileri alırlar, başkalarını eziyyet vermek istemezlerdi. Şikâyet yerine şükrü ihtiyar etseler, muhakkak nimetleri artar. Zillet yerine izzeti ihtiyar etseler, daha iyi etmiş olurlar. Eziyyetten sakınmak için büsbütün sabrı iltizâm etmek gerektir. Zîrâ insanları gerek eziyetle, gerek utandırmak ve korkutmak vesâir surette ellerinden mallarını almak, adetâ onların cesetlerini döverek almak gibidir. Halbuki, hayadan kalbin ve gönlün incinmesi ve dövülmesi vardır ki, cesedin dövülmesinden daha şedîddir. Bu husustaki cevaza müftüler her ne kadar fetva verseler de, Ahkemü'l-Hâkimîn olan Hazreti Allah indinde makbul birşey değildir, vesselam. Bu gibi utandırılarak alınan malların iadesi lâzımdır. Şayet, veren zât almıyacak olursa, o aldığı para kadar bir hediye alıp, parayı aldığı adama vermesi lâzımdır. Eğer hediyeyi de kabul etmezse, vârislerine vermek lâzımdır. Aldığı para veya mal elinde iken zâyî olursa, ödemesi bile lâzımdır, demişlerdir. Bu sebeblerdendir ki, müttakî kimseler istemeyi kat'iyyen terk etmişlerdir. Yalnız, Bişr-i Hafî (k.s.) Hazretleri, birşey lâzım olursa ancak, Sırrî-i Sakatî (k.s.) Hazretlerinden isterlermiş ve bilinirmiş ki, o muhterem verdiğini, gayet memnuniyetle verir ve malının elinden çıktığına çok sevinirmiş.
Bişr-i Hafî (k.s.) de der ki, "Ben de onun sevinmesini bildiğim ve istediğim için ona yardım olsun diye istiyorum" buyuruyorlar. Bir zâttan dinlemiştim. Bir komşusu akşam yemeğine davet etmiş, biraz salata yapmış. Fakat bakmış ki, sirkesi yok. Diğer komşusundan biraz sirke istemek için kapısının çalmış, "Biraz sirkeniz varsa verir misiniz" demiş. O zât cevaben, "Evet sirkemiz var, fakat sen o salatayı sirkesiz ye de, ne kendini yor, ne de başkasını üz" diyerek kapıyı kapamış.
Nefsine hâkim olup iffetini, hayasını, şerefini muhafaza etmek herhalde tatlı tuzlu yemeklerden daha hayırlıdır. Bizim bir çok büyüklerimiz vardır ki, riyâzâtla ömürlerini geçirmişler, hattâ dağlarda bile yabanî otlarla gıdâlanıp, kimseden birşey isteme-
I
 Z/l
meye azmetmişlerdir. Bu yemekler, insana helâl olsa dahî, insana yakışan dâima iffet, haya ve şereftir. Yoksa hayvanlar gibi yemekten ne çıkar. Zîrâ insanın kasdı, gayesi, hemen yiyip" içip yaşamaksa, o zaman kıymeti de çıkardığı kazuratı kadardır demişler ki, ne kadar mühim bir ibret dersidir. Binâenaleyh, en hayırlı rızık insanın kendi emeği ile kazandığı hîylesiz ve faizsiz kazançlardır. Gerek zirâat ve gerekse san'at ve ticâret gibi. Bu gibi kazançlardan mahrum olan kimseler, muhakkak insanların ellerine bakarlar ve kendileri her ne kadar sâlilı kimseler olsalar dahî, onlara verilen paralarla dinlerini ellerinden kaçırmış olurlar. Eğer bu adam öyle zannedildiği gibi hüsn-ü hâl sahibi değilse, yâni dışı iyi, içi bozuksa, yalnız gösterişe aldanarak veriyorsa, bu da o kimse için kat'iyyen caiz ve helâl olmaz.
Aman yâ Rabbî, bu müslümanlık ne kadar güzel bir dfh olduğu halde biz onu ne hâle sokmuşuz. Mevlâ hemen kusurlarımızı af buyursun, âmîn.
İmâm-ı Gazâlî (k.s.) bu hususta haklı olarak, çok titizce hareket etmiştir. Mübarek zat der ki; "Böyle halkın teveccühü ne-tîcesinde verilen hediyelerin hiç bir zaman alınması caiz değildir. Çünkü bunları hep birer gaye için verirler. En azından yâ duasını istiyecektir veya mevkiinden faydalanacaktır. Ya bunların verdiklerine mukabil bir hediye verilmeli veya verdikleri kabul edilmiyerek kendilerine iade edilmelidir!' Kendileri bulunmazsa, mîrascılarına verilmesini tavsiye etmektedir. Zîrâ böyle gayelerle verilen para ve şâir hediyelerin makbul bir şey olmadığı çeşitli delillerle îzâh edilmiştir. Hasan Nûrî isminde, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)'nin mensublanndan birisinin hâl-i zarurette oi-duğu kendisine bildirilmiş, o da bir miktar parayı tartıp ayırmış ve bir miktar da avucuyla alıp, hesapsız olarak o tartılı paraya eklemiş. Bunu gören zât biraz şaşırmış, fakat birşey diyememiş. Verilen paraları alıp Hasan Nûrî denilen dervîşine takdim etmiş. O da tıpkı, Cüneyd (k.s.)'in yaptığı gibi paraları tartmış, tarttığı kadarını iade edip, kalanını alıkoymuş. Adam bu işi şaşarak iade olunan kısmını Cüneyd (k.s.)'e vermiş ve vak'ayı anlatmış. Cüneyd (k.s.) demiş ki, "O tarttığım paraların sevabı benim olsun diye ayırmıştım, tartısız kısmı ise Allah için vermiştim. O da Allah
 v vı ı suajustlıy ir
HAK'lAN UAYRISINDAN BFRŞEY İSTEMEMEK
273
î i
için verileni almış, benim nefsim için verdiğimi iade etmiştir!' Bakın, şu gönüllerin işlere vâkıf oluşu ne güzeldir. Bu mazhariy-yet ise ancak Hak sevgisi dolu olan gönüllere mahsustur vesselam. Bundan dolayıdır ki, bu gibi hâlâtı inkâr edenlerin akıbetleri çok tehlikelidir, buyurmuşlardır. Fakirlik haddi zâtında çok kıymetli ve pek şerefli bir nimettir. Sabr edip kanâate riâyet edebilenler için. Sabır ve kanâatten mahrum olanlar içinse, pek büyük zillet ve felâkettir demişlerdir.
Şakîk-i Belhî (k.s.) Hazretlerinin, İbrahim Edhem (k.s.) Hazretleriyle olan mülakatları hepimiz için şâyân-ı dikkat ve ibrettir. Şakîk-i Belhî (k.s.) Hazretleri, İbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretlerine sormuşlar ki, "Siz memleketteki fukaralarınızı ne hal üzere bıraktınız?" o da cevaben, "Bizim fukaralar buldukları zaman yerler, bulamadıkları zamanda ise sabrederler, kimseyi ta'cîz etmezler" demişler. O zaman Şakîk-i Belhî (k.s.) Hazretleri şöyle demişler. "Evet tıpkı bizim memleketin köpekleri gibi, onlar da bulunca yerler, bulamadıkları zaman da sabrederler" deyince İbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretleri kemâl-i hayret ve taaccüble sormuşlar, "Öyle ise sizin fukaralar ne hal üzeredirler efendim?" demişler. Hazreti Şakîk-i (k.s.) "Bizim fukaralarımız, bulamayınca sabrederler, fakat buldukları zaman da başka fukarayı ve miskinleri kendilerine tercih ederler" diyerek, âyet-i celîleyi okumuşlar ve Hazreti ibrâhîm Edhem ^.s.) bundan çok memnun kalmışlardır.
Zenginlik elbette herkesin sevdiği ve istediği bir şeydir. Yalnız şu var ki, hem helâl olması, hem güzel olması, hîyle, yalan ve faizlerden, hırs ve ihtikârdan ârî olması, aynı zamanda zekâta ve mürüvvete lâyık bir şekilde ikram ve ihsanda bulunulması, bununla beraber ibâdet ve tâate kat'iyyen halel ve noksanlık gelmemesi, muâmelât-ı ticâriyyenin İslâm kaidelerine uygun olarak yapılmasına çok dikkat ve i'tina edilmesi gerektir. Bu cümleden olarak, paraların kazanılmasındaki helâllığa yapılan dikkat kadar ve daha fazlasıyla, o paraların israf ve günah yerlere harcanmamasına çok, hem de pek çok dikkat edilmesi zarurîdir. Zîrâ, bir çok müslüman zenginler bile, pek açık bir surette, bu israf ve günah yerlere lüzumsuzca paralarım harcamakta hiç

beis görmemektedirler. Halbuki, onların bu israfları ve harcadıkları paralar, hiç şüphesiz memleketimizin bir çok dertlerine deva olur derecededir. Fakat bunlara söz anlatmak, mümkün değildir. Böyle zenginliklere sahib olanların pek çoğu, her nedense fukarayı hor görmek ve kendilerini şuursuz derecede beğenerek, bir benlik, şöhret ve gurur gibi, insanı mahv ve perîşan eden afatların pençesine düşerek, artık kimseyi beğenmemek, görmez-, den gelmek gibi yakınlarını bile unuturcasına ahlâksızlanmak suretiyle kendilerine acâib bir hayat tanzim ederler ki, o hayattan ne Allah ve Peygamber ve ne de insanlık razı olmadığı gibi, beşeriyyet ve memleket de bunların yüzünden bir çok felâketlere ma'rûz kalırlar. Halbuki, sâlih bir kişiye, îmân ve islâmiyete riayetkar bir zâta, helâl ve temiz bir mal ne kadar güzeldir. Malûmdur ki, para ister madenî olsun, ister kâğıttan olsun, bugünkü dünya nizâmı bununla kâimdir. Âhiret de bununla elde edilir. Âhir zamanda bundan mahrum kimselerin dünyaları da, âhi-retleri de felâkettir.
Şüphesiz biz müslümanlar, her zaman düşmanlarımızdan, her bakımdan üstün olmaya mecburuz. Bunu temin edemediğimiz takdirde, dâima onların esîri olarak yaşamak zorunda kalmaya mahkûmuzdur. Binâenaleyh, böyle bir zillete düşmemek için elbirliğiyle, hem de îmân ve İslâm çerçevesi içinde, sıdk ve sadâkatla çalışmak ve paralarımızı da israf etmiyerek, mevkii-mizi muhafaza ile, yâr ve ağyarı kendimize güldürmemek gerektir. Saadet ve selâmet, ne Leninin, ne Maonun, ne de başka birinin yolunda değildir. Selâmet ancak ve ancak İslâm'da ve İslâm nizâmına uymak ve bu suretle de dünya ve âhiretin saadetini ve selâmetini kazanmaktadır.
Bakın, pek a'lâ görüyoruz ki, bugünün yetiştirdiği nesil, ana baba, hoca, üstâd, büyük, küçük tanımaz, memleketi Lenin'in Mao'nun uğruna feda etmek için canım da vermiye hazır bir haldedir. Bu halleriyle memleketi ne acı ve ne büyük tehlikelere doğru sürüklemektedirler. Onların bu tutumları yüzünden yânî, devlete karşı gelmek, kanunları hiçe saymak, adam öldürmek, askere ve polise silâh atmak, banka soymak, adam kaçırır ak, zengin çocuklarım kaçırıp fidye almak, üniversiteye milliyetçi çocukla-
IV
n sokmamak, onları rastladıkları yerde dövmek, yaralamak, hattâ öldürmek cesaretini göstermektedirler. Bunların her biri senin evlâdındır, yakınındır. Demek ki, İslâm'dan uzak olarak yetiştirilen bir neslin aynı zamanda memleket düşmanı olduğu bir ha-kîkattir.
Ey müslüman söyle bakalım, sen, dînin islâmiyyet için, kitabın Kur'ân'ın için, Peygamberin için neler yapabildin, hangi fedâkârlıkta bulundun? Yoksa, aman gerici diyecekler diye camiye gelmekten korkar, namaz kılmaktan sakınır, hattâ aile efradının ve yavrularının da mini etek giymesini, ne yapalım diyerek hoş mu gördün? Böyle ise bu senin müslümanlığından artık ne beklenebilir? Hem haramlardan korkmaz, faizlerle para kazanmaya çalışır, hem de günahlardan kaçınmazsın. Artık ne diyebiliriz? Bu kadar va'zlar, konferanslar ve gazetelerde mini etek aleyhinde ve tesettür hakkında neler konuşulmadı, neler yazılmadı neler. Fakat, soldaki sıfırların çokluğunun bir kıymeti olmadığı gibi, bizim de bu hususta hiç bir faydamız olmamıştır. Belki zararımız bile vardır. Çünkü kendimiz henüz İslâm'ın ruhuna uymuş değiliz. Lâflarla, yaldızlı sözlerle kimseyi yolundan çevirmek mümkün değildir. Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi hakîkat-i îmân ve İslâm ile müşerref eylesin, âmîn. Şimdi bu kusurlarımızı, biraz da ihlâs ve sadâkatteki eksikliğimizde aramamız lâzım gelecektir. Zîrâ, herkimde ihlâs ve sadâkat bulunursa, hiç şüphesiz saadet ve selâmete ulaşırlar. Fakat ihlâs, hiç bir zaman insanın kendi malı değildir. Onu ancak Cenâb-ı Hak, sevdiği kullarının kalblerine ilkâ eder. Ondan sonra onlar da muh-lisînden olurlar...
Cenâb-ı Hak cümlemizi, razı olmadığı bütün kötü ahlâklardan emîn ve mahfuz eylesin ve razı olacağı bütün güzel huyları; güzel ahlâkı nasîb ve müyesser eylesin, âmîn. Bihürmeti Seyyidi'l-mürselîn, ve'1-hamdülillâhi Rab'bil-âlemîn. Allâhüm-me salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sah-bihî ecmaîn...
DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU
I E 1 L
MEŞÂYİH-İ HÂCEGÂNİYE (NAKŞIBENDİYE)'NİN ULULARINDAN DOKUZUNCU PÎR ŞEYH ABDÜLHÂLIK-I GÜCDEVÂNÎ K.S. HAZRETLERİNİN MÜRİDİ HÂCE EVLİYÂ-İ KELÂN (KEBÎR)'A NASİHAT VE VASİYETLERİ
Oğulcuğum sana vasiyet ederim ki:
1.  Takvayı kendine şiar edin; ahvâlini murakabe et; hatâlardan korku üzere ol; Allah CC'm hukukunu ve Resul ullah (S.A.S.)'ın ahdini îfâ ve edâ eyle! Allah'ın Celâlinden kork ki bir gün hesap için O'nun huzurunda durdurulacaksınız.
2. Kur'ân okumayı, öğrenmeyi elden bırakma; Zâhir'i (Şe-rîati) de Bâtın'ı (Tarîkati) da Kur'ân'da ara! Kur'ânı gizli ve aşikâr, ibret ve tefekkürle, gözyaşıyla oku; her hâlini Kur'ân'a döndür ve benzet; Zîrâ Cenâb-ı Hak'kın halk içinde hücceti Kur'ân'dır.
3. tüm öğrenmekten bir an bile uzak kalma; bilhassa fıkıh, hadîs ve tefsir oku! Câhil sofu ve mutasavvıflardan uzak ol ki onlar dîn yolunun hırsızlan ve âhiret yolunun haramileridir.
4. İlmin yanında edebi de öğren; (edepsiz, Rabbinin lütfun-dan mahrum kalır) edebli ol! Halkla cidal etme; iyi huyla geçim eyle. Kimseyi hor görme. (Sadreddin-i Konevî Hz.lerinin nasihatinde, kendini herkesten aşağı ve değersiz görmesi tavsiye edilmiştir ki çok mühim bir hususdur) bütün mahlûkâta, büyüğe küçüğe merhamet eyle!
5. Sünnet-i Seniyyeye sımsıkı sarıl, selef-i sâlihîn'in izini (takva imamlarının yolunu) takip et. Bid'at ehlinden uzak ol ki bidatler sapıklıktır. Ehl-i sünnet vel-cemâat'ten ayrılma!
6. Gece-gündüz çok namaz kıl; farzları cemâatle edaya îti-nâ et; mümkün mertebe imâm ve müezzin olma! Evin mescid, mescid de evin olsun!
7.  Dâima çokça oruç tut ki oruç kalkandır, insanı korur.
8.  Başkanlık ve refslik isteme; zîrâ kim baş olmayı severse
ona "ehl-i tarîk" demek lâyık olmaz. Kimseye sana hizmet etmesini emretme! Kadılık ve müftülük gibi meşru hizmetler bile olsa herhangi bir mevki, makam ve memuriyete talip olma. Devlet adamlarının kapısından medet umma!
9. Kimseden birşey isteme; bütün yaratılmışlardan umut ve tamâmı kes, sadece Allah'dan iste ve ona tevekkül eyle!
10. Birinin medhiyle mağrur ve zemmiyle mahzun olma; halkın beğenmesi de, kötülemesi de nazarında müsâvî olsun!
11.  Dünyaya aldanma; dünyadan perhiz ve âhirete rağbet eyle; zînetin "zühd" olsun; fakr içinde pâkize ol; çünkü dünya talibi olursan dünyalık toplarken dîn elden gidebilir. Dünyada yabancı bir ülkede, gurbette imişsin gibi yaşa, dâima âhiretin gamını çek; ölümü çok an!
12. Kendi ihtiyacının peşinde ol, nefsini koru ve kolla; çünkü senin matiyye'n, bineğindir.
13. Sultanla, idarecilerle ve zenginlerle veya onlann çocuklarıyla ahbablık etme; tüyü bitmedik gençlerle, kadınlarla, bid'at ehliyle ve avâm-ı nâs ile sohbet eyleme! Bunlar senin dînini alıp götürürler de Allah'tan uzak düşersin. Halveti ihtiyar eyle; gafil insanlardan, arslandan kaçar gibi kaç, kendi tenhâ mahallinde otur; dervişler ve sulehâ ile sohbet eyle; gayrîden ünsiyeti kes; dostun Hak teâlâ olsun! Kendisinde şu beş haslet bulunmayan kimseyle arkadaşlık etme:
a)  Âhireti dünyaya tercih,
b)  timi dünya işine tercih,
c)  Horluğu, halkın rağbet ve teveccühüne tercih,
d)  Gizli ve aşikâr amellerine ihtimam,
e)  Ölüme hazırlık.
14.  (Kimsenin işine karışma) kimseye kefîl veya vasî olma!
15. Yeme ve içmeyi azalt; az uyu, az konuş. Yemeğe ihtiyaç duymadıkça yeme, sebep ve mazeret olmadan söz söyleme, uyku galebe çalmadan uyuma; galebe çalarsa biraz uyu ki ibâdetini daha dürüst ve çok yapabilesin! Dilini tut, konuşursan hayır söyle, halka dâima nasîhat eyle; doğruyu söyle ve korkma, dâima haktan yana ol! .
16.  Helâl ye, mecbur kalmadıkça şüpheli şeyleri yemekten sakın! Dünyalıktan iki somuna razı ol. Helâl lokma bütün ha-
yırların anahtarıdır. Yarın için azık biriktirme; Allah'ın nzka kefîl olduğunu bil ve ona güven!
17.  Allah'ın sana verdiklerinden halka bezi eyle; buhul ve hasedden uzak ol ki bu ikisi yarın cehenneme atılacaktır.
18. Ana-baba ve şeyhinin hukukunu gözet ki Hak teâlâ da seni hıfz eylesin. Şeyh müridin babası gibidir, hattâ ona babasından daha yakın ve daha müşfiktir çünkü onu Allah'a yaklaştırır ve ebedî saadetini temin eder. O halde Allah yolunda şeyhlerine hem mal, hem beden ve hem de canla hizmet eyle; onların gönüllerini gözet; seyrü sülûke ihtimam göster; dâima mü-câhedede ol! Seni terbiye ederken muamelelerini ve onlarda gördüğün işleri inkâra kalkma; çünkü onlann münkirleri necat bulmaz ve maneviyât yolunda birşey elde edemez.
19.  Seyahat eyle ki nefsin hor olsun!
20.  Helâl giyin ve dışım süslemeye bakma ki dışı süsleme, iç haraplığının ve iflâsın alâmetidir. Giyimin sâde ve libâsın yıp-ranık olsun.
21.  Mûsikili toplantılarda, semâ meclislerinde çok bulunma ki bu zamanla nifak çıkanr ve kalbi öldürür. Semâı inkâr da etme ki onun erbabı vardır!
22.  Çok gülme! Gülmek gaflettendir ve kalbi öldürür. Allah'ın mekrinden emîn olma; kalbin mahzun ve kınk, benizin hasta, gözlerin yaşlı, duan tazarrûlu olsun!
23.  Amelin hâlis olsun; Allah'ın gazabından kork, rahmetinden de ümit kesme, havf-u recâ arasında yaşa ki tarikat yolcularına yakışan hal budur.
(Kütüphanelerdeki Farsça nüsha ile el-Hadâık el-verdiyye kitabındaki Arapçasını karşılaştırmak suretiyle tertip ve tanzim olunmuştur.)

NOT Bu cildin "Mü'minlerin Vasıflan" bölümündeki hadîs-i şeriflerin kaynakları olarak dipnotlarda belirtilen bilgiler, Malatya, Darende, Yenice Köyü İmam ve Hatibi Muhammed Halife Doğan kardeşimiz tarafından büyük bir gayret ve emek sar-fiyle hazırlanmış olup, kendisine burada teşekkür etmeyi ve mizanına yazılması duasında bulunmayı zevkli bir borç olarak belirtmek isteriz. Adı geçen kardeşimizin vermiş olduğu genel kaynak listesi ise aşağıdadır:
KAYNAKLAR
1- BUHARI, Câmiu's-Sahîh, 1-8 cilt, Meh. Özdemir baskısı, 1979, İstanbul,
2- BUHARI, TECRÎD-1 SARİH TERC. Ahmed Nairn, Kâmil Mîrâs, 1-12, 1976, Ankara,
3- BUHÂRİEDEBÜ'L MÜFRED TERC. A. Fikri Yavuz, 2 cilt, Sönmez neşr. 1974, 1st.
4- MÜSLİM, Câmiu's-Sahîh, M.Fuâd Abdül Bakî neşri, 1-5, 1375-1956, Beyrut.
5- EBÛDÂVÛD, Sünen, 1-5 cilt, ta'lîk: İzzet Ubeyd'üd-Deaas-Âdil Seyyid, 1388-1969, Humus-Suriye
6-  TİRMİZÎ, Sünen, 1-5, Ahmed Muhammed Şâkir, 1978, Mısır
7- NESEÎ, Sünen, Süyûtî şerhi, Sündî haşiyesi ile, 1-8, 1348-1930, Beyrut.
8- İBN-İ MÂCE, Sünen, M.Fuâd Abdülbâkî neşri, 1-2 cilt, 1395-1975
9- MÂLİK b. ENES, Muvatta', M. Fuâd Abdülbâkî neşri, 1-2 cilt, Çağrı yay. İst.
10- DÂRİMÎ, Sünen, Muhammed Ahmed Dehmân, 1-2 cilt, Beyrut, tarihsiz 1981-1401..
11- AHMED B. HANBEL, Müsned, 1-6 cilt, 1313, Beyrut, 12-Ve bihamişihî MÜNTEHÂB'I KENZÜ'L UMMÂL FÎ SÜ-NEN'İLAKVÂLİ VEL'EF'ÂL, ALÂUDDÎN ALÎ, 1-6, Müsned-i Ahmed'in kenarında.
13- HAKÎM-1 TİRMİZÎ, Nevâdiru'l Usûl, 1 cilt 1293, Beyrut,
14- HATÎB-İ TEBRİZÎ, MİŞKÂTÜ'L MESÂBÎH, M.Nâsırud-dîn el-Elbânî neşri, 1-3 cilt, 1961, Dımeşk.
15-  CELÂLEDDİN es-SÜYÛTÎ, Câmiu's-Sağîr Fî Ehâdîs'il-Beşîr'in Nezîr, 1321 Mısır.
16- İMÂM ABDÜRRAÛF EL-MÜNÂVÎ, Künûzü'l-Hakâik Fî Hadîsi Hayru'l Halâik, 1-2 cilt, (Câmiu's-Sağîr'in kenarında) 1321, Mısır.
17- İMÂM ABDÜRRAÛF EL-MÜNÂVÎ, Feyzü'l Kadîr, Şerhu'l Câmiu's-Sağîr, 1-6 cilt, 1356-1938, Mısır...
18- MÜNZİRÎ, ET'TERĞÎB VET'TERHÎB, 1-4 cilt, 13881968, Beyrut-Lübnan,
19- ACLÛNÎ, Keşfü'l Hafâ, 1-2 cilt, 1351, Beyrut.
20- ET'TÂCÜ'L CÂMİULİL-USÛL, EŞ-ŞEYHMansûr Ali'Nâ-sıf, 7-5 cilt, 1395-1975, Beyrut
21-RÂMÛZÜ'L-EHÂDÎS TERC. Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhâ-nevî, Abdülâzîz Bekkîne, 1982, İstanbul, 1-2 cilt.
22- EL-MU'CEMÜ'L MÜFEHRES Ll ELFÂZI'L HADÎSİ'N NEBEVÎ, A.J. WENSINCK, 1-7 cilt, 1936-1969, Leiden baskısı.
23-  TEFSÎR'ÜL-KUR'ÂN'İL AZÎM (İbni Kesîr Tefsîri), 1-4 cilt, 1388-1969, Beyrut.
24- M.MUHAMMED YÛSUF KANDEHLEVÎ, HAYÂTÜ'S SAHABE TERC. AhmedMeylânî, 1-4 cilt, IslâmîNeşriyat, 1983, Konya.
25- M.ÂSIM KOKSAL, İSLÂM TARİHİ, 1-11 cilt, 1981, İstanbul, Şâmil Yayınevi.
26- HÂKtM-EL MÜSTEDREK'Ü ALE'S SAHÎHEYN, 1-5 cilt, 1335, Beyrut.
27-HEYSEMÎ,   MECMAU'Z  ZEVÂİD   VE MENBEU'L-FEVÂİD, 1-10 cilt, Mısır-Kahire.
28- İMÂM GAZÂLÎ, ÎHYÂU' ULÛMÜ'D-DÎN TERC. Ahmed Serdaroğlu 1-4 cilt, 1395-1975, Bedir Yayınevi, İstanbul.
29- İMÂM A'ZAM EBÜHANÎFE, MÜSNED TERC. Muhammed Selim Köse, Şâmil Yayınları, 1978, İstanbul.
SEHA NEŞRİYAT YAYIN NO: 1
SEHX NEŞRİYAT A.Ş.
MERKEZ: FEYZULLAH EFENDİ SOKAK NO:
FATİH-İSTANBUL TEL: 524 16 00
ŞUBE: HACIBAYRAM CADDESİ NO: 12
ULUS-ANKARA TEL: 312 65 28
ilxab-1 peygamber (s.a.s.) lı lndimiz taralından, cı-'.nnht'in ı)ı;. kılınçların gölgesi altında olduğu blyan edildiğinden, dâima hazırlıklı vf hatla düşmanları korkutacak derecede hazırlıklı olmamızı kur'ân-ı mübîn'dl tevbe sûresi'nde plk açık bir şekilde bizlere duyurmaktadır. hal böyle ikln, gaflet içindi- rahatımıza dalıp, müc.âhldllhrdhn soğumamız veya kaçmamız vlya önf.m vf.rmf.ml.miz yüzündı-n lâyıkı vf.çhill hazırlanmayışımız, aıv olunmaz bir hatâ, hf.m df, pkk büyük kabahat olduğunu unutmamak gkrkktir. hklk bu günün harblerinüeki teknik usûlı.fri bilmemek ve öğrenmemek ve üstün duruma geçmemek, harb malzeme ve silahlarını düşmanlardan tedarik etmek durumu ne kadar yanlış ve ağıdır. halbuki bunların en iyilerini ve üstünlerini bizim yapmamızı dinimiz bize emrederken, bakın biz nasıl gaflete düşmüşüz, bu hale ağlamamız lâzım gelirken, biz hâlâ ve hâlâ kendi sevdalarımızın ve keyfimizçe yaşamanın, duygusuzlar gibi gülüp oynamanın yolundayız. bu hususta ne kadar acı söylesek azdır.