Zikrin Nevi'leri
Her şeyde matlub olan temizlik, zikrullahda daha evlâ ve mühimdir. Namaz için abdest ne kadar mühim ise zikrullah için de, her ibâdet için de istiğfar, o kadar mühimdir. İstiğfar iç temizliğidir ve bütün temizliklerin başıdır. Abdestsiz namaz olmadığı gibi, istiğfârsız da gönül temizliği olmaz. Gönül temiz olmayınca da, zikrullahın tesiri olmaz. İstiğfarın azı yoktur. Çoğuna da hudud yoktur. Fakat yüzden aşağı kalmamak lâzımdır. İstiğfarı emr eden, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleridir. (Sûre-i Müzzemmil, âyet 20). Diğer birçok âyet-i kerîmeler de vardır ve bahusus, Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bilfiil kendilerinin yapması ve yapılmasını da tavsiye etmeleri istiğfarın ehemmiyetine delildir.
Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından gelen rivayette, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri (Allahü celle ve âlâya kasem ederek), "Ben günde yetmiş kereden fazla Allaha tevbe ve istiğfar ediyorum" buyurmuşlardır. Buhârî, Sahîh'inde böyle zikr etmiştir.
İbni Mâce de, "Defterlerinde çok istiğfar bulunanlara müjdeler olsun." buyrulduğunu rivayet etmektedir. Bazı kimselerin günde beşyüz ilâ beşbin kadar istiğfar ettiklerini duymuştum. Herhalde istiğfar pek güzel bir iç temizliğidir. Gerek dille ve gerekse kalble yapılan istiğfarların neticesinde bakarsınız ki, insan bir gün gelir, tertemiz olmuş, bütün günahlardan arınmış, gayet güzel bir müslüman olmuştur. "Günahlardan kendimi kurtaramadıkça istiğfarın ne faydası olur?*' diye sakın düşünme. İstiğfar, bir pişmanlık ve nedamet alâmetidir. Elbette ki günah işlememek matlubdur. Fakat kuluz; kusursuz olmamıza imkân var mıdır? İşlenen her günah için yeni bir tevbe ve istiğfar lâzımdır. Bunu behemehal yapmalıdır. Sen istiğfara devam ettikçe, hem zikir sevabı alırsın, hem de Cenâb-ı Hak'kın sana yardımını celb edersin. Sonra gönlünüz yumuşar. Hareketlerinize nedamet ve pişmanlık gelir. Zamanla, o fena ve günah şeyleri tedricen bırakmış olursunuz.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri hiç bir günahı olmadığı halde, günde yetmişden fazla tevbe ve istiğfar etsin de biz oturalım hiç
TASAVVUF RİSALESİ
93
olur mu?
İstiğfar, evinize, gönlünüze, çocuklarınıza, aile ferdlerini-ze, ticaretinize, san'atınıza, devlet ve milletinize devamlı bir huzur ve rahatlık ve bolluk getirir. Yalnız sizin ihlâs ile istiğfara devamınız kâfidir. Hiç şüphe etmeyin ki, bir gün, Allah teâlâ1 ran pek güzel bir evliyası olabilirsiniz vesselam. Cenâb-ı Hak cümlemizi ihlâsla istiğfara devam eden kullarından eylesin, âmîn.
İkinci olarak, salâvât-ışerîfeleredevâm etmektir. Malûm olduğu üzere, feyzin kaynağı Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizdir. Ona ne kadar çok salavât-ı şerfre getirilse yine azdır. Ne kadar çok ve ihlâsla salavât-ı şerife getirilirse Efendimiz (s.a.s.)le o kadar çok münasebet peyda edilmiş olur. Bu sebepten bazı bahtiyarlar, günde bin veya daha fazla salavât getirmişlerdir. Salâvât-ı şerîfelerin nevi'leri de pek çoktur. Bir rivayette 12 bin salâvât-ı şerife olduğunu öğrenmiştim. Bütün büyük zevat, Hazret-i Peygamber (s.a.s.)e irtibatları dolayısıyla, gönüllerinden doğan ve çok derin mânâlar ifâde eden salavât-ı şerîfeler yazmışlardır. Delâil-i hayrat gibi pek çok salavât-ı şerif eleri ihtiva eden kitab-lar vardır.
Delâil-i Hayrat sahibi bu kitabı yazdıktan sonra, o zaman müslümanların olan İspanya'ya gitmiş ve orada irtihâl-i dâr-i beka eylemiştir. Bilâhere İspanyollar tekrar ayaklanıp, maalesef müslümanların tefrikaya düşmelerinden istifade ederek, müslümanları İspanya'dan çekilmek mecburiyetinde bırakmışlardır. Bu Şeyh Muhammed Cezûlî Hazretleri'nin kabri bir rivayette, vefatından 23 sene geçdikten sonra, Fas vilâyetindeki Merâkeş şehrine nakli*" edilmek üzere açıldığı zaman, mübarek cesedi taptaze, sanki canlı gibi bulunmuştur. Zâten mü'minler için ölüm yoktur. Ancak bir âlemden diğer bir âleme göç vardır. Burası ilk Cenneti1 dir. Burada gözlerini yumduktan sonra, hakîkî ve ebedî Cennet ve Cemâlullah vardır. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, şehîd lere bile "öldü demeyiniz" diye bizlere tavsiyede bulunmaktadır. Çünkü onlar* bu hayat mücâdelesinin mükâfatı olarak, Allah tarafından çeşitli ni'metlerle taltif edilmektedirler. Öyle ise, azîz kardeş, sen de salavât-ı şerîfelere çok devam et ki, şehîdlere olan ihsanlardan sana da hisseler olsun. Zîrâ, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimize bir kere salavât-ı şerife getirene, Cenâb-ı vâcib-
94
TASAVVUF! AHLÂK II
ül-vücûd Hazretlerinin taraf-ı Sübhâniyesinden on misli ile mukabele edeceği, (Müslim'in hadîs-i sahihinde) zikr edilmiştir.
İmâm Neseî'nin hadîsinde ise, bir salavâta on rahmetle beraber, on seyyiesinin silineceği ve derecesinin on kat artırılacağı beyan olunmaktadır.
Tirmizî'nin rivayetinde ise, "Kıyamet gününde O'na en yakın ve şefââ tine evleviyetle nail olacak kimsenin, O'nun üzerine en çok saiavât getiren kimse olacağı" bildirilmiştir. Böyle olunca, ne kadar çok salât ü selâm getirirsek, o kadar çok bahtiyar olacağız demektir. Cenâb-ı Hak hemen cümlemizi o Resûl-ü Pâk (s.a.s.) Efendimize bol bol ve son derece ta'zîm, hürmet ve edeb-le salât-ü selâm getiren kulları arasına idhal buyursun, âmîn.
(2/34)
TASAVVUF RİSALESİ
95
J-
js"
denilirse daha a'lâ ve efdâl olur.
İşte bu salavât-1 şerîfeyi güzelce ezberleyerek günde yüz kere okumaya devam etmenizi tavsiye ederim. Bu salâtü selâmlar, menbâından alınan enerjiye benzer dersem acaba hatâ eder miyim? Salât ü selâmı ne kadar çok yapabilirsek, o kadar çok fey-ziyâb olacağımıza şüphe yoktur.
Evet, bir salât ü selâmın bile, Hak sübhânehu ve teâlânın ve meleklerinin, mukabil selâmlan ve iltifatları ile karşılanması elbette bulunmaz bir devlettir. Binâenaleyh salât ü selâmlar ne kadar çok olursa, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin iltifatlarına o kadar çok mazhar olunacağında şüphemiz yoktur.
Bir de Cenâb-ı Hak'kın husûsî olarak yarattığı melekleri vardır ki, bunların vazîfesi, dünyanın neresinde olursa olsun, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine getirilen salât ü selâmları, nerelerden
(2/34)
ve kimler tarafından getirildiyse, derhal Efendimiz'e ulaştırmaktır. Fahr-i âlem Efendimiz de, bunlara mukabelede bulunurlar. Aman yâ Râb! Bu ne büyük bir lütuf ve ihsandır. Ayrıca, Hâlık-ı zü'l-Celâl Hazretleri, kulun bir salât-ü selâmına mukabil on rahmet ihsan eder. Binâenaleyh, dünya ve âhiret saadetine nail olmak ve bütün işlerinde Cenâb-ı Hak'kın sana yardımını istiyorsan, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.s.)Hazretlerine durmadan salât ü selâm getir. Günde bin kere salât ü selâm getirenin, Cennetteki yerini görmeden ölmeyeceği gibi, kalbi ferah ve sürür içinde, bütün zulmetlerden salim olduğu halde, sayısız ilâhî nimetlere mazhar olacağı da ayrıca bildirilmektedir. Bilhassa Cum'a günü ve gecesini hele hiç unutma. O günlerde yapacağın sâlât ü selâmların, diğer günlerdekinden çok daha feyizli ve bereketli olacağından şübhen olmasın.
Sadaka vermeye gücü yetmeyen, şâir hayırlara iştirake imkânı olmayan kimseler için, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine salât ü selâm getirmek en büyük fırsattır. Bir de bizim Cum'amız çok müstesna ve efdal bir gündür. Cum'a günü Adem (a.s.)in yaratıldığı, ruhunun kabz olunduğu, Kıyametin de kopacağı ve birçok depremlerin olacağı rivayet edilen bir gündür. Cum'a günlerinde Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine çok salât ü selâm getirilmesini tavsiye eden Efendimiz: "Çünkü sizlerin salavâtlarınız o gün bana hemen arz olunur" deyince,
Eshâb-ı kiram:
- "Yâ Resülallah, bizim salât ü selâmlarımız size nasıl arz olunur? Siz de irtihal buyurduğunuzda çürüyüp toprağa inkılâp etmeyecek misiniz?" demek istemişler.
O zaman Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri:
- "Allah ü azze ve celle Hazretleri, Peygamberlerinin cesed-lerini yemesini toprağa haram kıldı" buyurmuşlardır.
Hattâ duaların kabulü de bu salât ü selâmlara bağlıdır. Salât ü selâm getirilmeden yapılan duaları Cenâb-ı Hak kabul etmeyeceği gibi, salât ü selâm arasında yapılan duaları da red etmeyeceği ve kabul buyuracağı ayrıca bildirilmiştir. Şunu da unutmamalıdır ki, (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin mübarek ism-i şerifleri anıldığı yerde, derhal salât-ü selâm getirilmesinin lüzumu
96
TASAVVUF! AHLÂK II
pek aşikârdır, gaflet olunmaya!
Salât ü selâmlar hakkında pek çok fevâid ve fezâil bildirilmiştir. Burada hepsini yazmağa gücümüz yetmez. Her mü'min ve muvahhide yakışan şey şudur ki, (s.a.s.) Efendimiz'in emirlerine ve sünnet-i seniyyelerine son derece ve kemâl-i hürmet ve itâatla sarılıp, nehy ettiği bütün umur ve hususlardan da son derece sakınmağı kendine şiar edine. Yoksa, onun emirlerine itaat etmeden ve sünnet-i seniyyelerine uymadan yapılan salât ü selâmların ne kadar şâyânı kabul olacağını erbâb-ı insafın takdirine bırakmak, zannederim daha doğru olur. Bu salât ü selâmlardan matlûb olan asıl gaye, (s.a.s.) Efendimiz'e hâs ve makbul bir ümmet olmaktır. Bunlar, dünya ve âhirette onun şefâat-i uz-mâsına nail olmak için vesiledir. Yoksa dünyanın iyi olması, âhirette de şefaatine mazhar olması, onun emirlerine itaat etmeden nasıl mümkün olur bilmem? Onun için sen yine durmadan salât ü selâm getir ve Allah ü celle ve âlâdan bu salât ü selâmlar hürmetine, emr ettiği istikâmete seni muvaffak kılmasını, cân ü gönülden iste. Eğer Cenâb-ı Hak duanı kabul ederse, hem günahlardan kurtulur, hem de matlûb olan istikâmete nail olursun, inşâallahü teâlâ. Bu salât ü selâmların en güzeli, Delâil-i Hayrat denilen kitabı okumaktır. İçinde hemgâyet güzel dualar vardır, hem de Hizb-i A'zam diye pek güzel ve şâyânı tavsiye, duaları hâvî bir kitap vardır ki, ikisi birden okunursa pek güzel bir iş işlenmiş olur.
TASAVVUF RİSALESİ
97
Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin Bir Adı da Resûl-i Melhame'dir
Büyük ve müdhiş muharebelere, şiddetli cenk ve kavgalara, büyük meydân muharebelerine, şiddetli kıtallere "melhame" derler.
İşte Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin bütün hayâtı, hep bu mücâdele ve muharebelerle geçmiş olduğundan kendilerine bu isim takılmıştır.
Ümmetin en birinci vazifesi, peygamberinin yolunu ta'kîb etmekdir. Nasıl ki, o icâb ettiğinde evini, yurdunu, vatanını terk edib hicret ettiyse, ümmetine düşen vazîfe de, evvelâ ma'siyetle-ri terk etmek, sonra icâb ederse dinini korumak için hicreti göze almaktır. Halbuki paralara ve servetlere esîr olanlar için bunu yapmak pek mümkün olmaz. Çünkü ne parasını ne de mülkünü bırakabilir. Hele rahata fazla düşkün olduğu için, böyle sıkıntı ve külfetlere hiç katlanamaz. Halbuki cihâd denilen mücâdelede, başdan sona kadar sıkıntı ve meşakkat vardır. Bunlara alışık olmayan insanlara muharebe ve mücâhede çok zor gelir. O gibiler ancak, rahat, para ve keyfinin yerinde olmasına bakarlar. Dünyası elinden gitmesin de, dîni giderse gitsin, hiç umurunda olmaz. İşte o zaman zillet, esaret, meskenet yakasından yakalar ve dînine rücu' etmedikçe bu fecaatten kendini kurtaramaz. Bizlerin böyle bir zillete düşmememiz için Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin ne güzel irşadları vardır. Fakat dünyasına düşkün olanların kulakları duymaz ve gözleri görmez. Eğer bilmiş olsalar ki, Cennet'teki ufacık bir yer, dünyaya ve bütün içindekilere bedeldir. Lâkin bilmezler. Bunun için hududlarda düşman karşısında, İslâm'ın muhafazası için bir gün nöbet beklemek bile, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olduğu bildirilmekle bizlere ne kadar güzel bir ders verilmektedir.
Dünya ni'metleri ne kadat çok, bol, güzel olsa da, hepsi fâ-nîdir; onlara sâhib olanların da fânî olduğu gibi. Âhiretin niL metleri ise hem bakîdir, hem de sahibi olan Hâlık-ı zül'Cel T Hazretleri bakîdir. Orada fânîlik yokdur. Onun için dünya ni'metle-riyle kıyâs mümkün değildir. Baksanıza, bir gün bir gece hudut-
TASAVVUF! AHLÂK II
larda nöbet beklemek, bir ay nafile oruç tutup, nafile namaz kıl-makdan hayırlı olduğu ve eğer bu -.öbet bir ay devam ederse, yüz sene nafile olarak gündüzleri sâim, geceleri kâim olanların sevabından daha hayırlı olduğu bildirilmekle beraber, bu halde iken ölüm nasîb olursa, o zaman kıyametin dehşetinden emîn olmak saadet ve bahtiyarlığa erişmek müjdesi de vardır. Böyle bahtiyarlar kıyamete kadar, sabah akşam manevî azıklarla mer-zuk olacakları gibi, Cennet'in dünyada misli olmayan güzel ko-kularıyla mest oldukları halde, kendilerine şehîdlik payesi ve şefaat hakkı verilerek, durmadan amel defterlerine hayırlar yazılır. İşte bu pek yüksek olan devlet ve nimeti, bu gafil insan bırakır da, fânî olan altın, gümüş, mal, mülk sevdasına kendini kaptırır. Sonra helâl ve harama da dikkat etmeden, zevk ve sa-fâsı için şeytanın peşine düşer. Bu suretle de, hem Haklan rızâsına, hem de İslâm'ın saadet ve selâmetine arkasını dönmüş olur. Şimdi sorarım size, bu akıl kârı mıdır? Dünya malına tapan bu zavallılara din ve millet adına ne kadar bed-duâ etsen yerindedir. Çünkü bunlar dâima kendi çıkarlarını düşünürler. Din, millet, vatan için hiç bir fedâkârlığa katlanmazlar. İşleri, çıkarları yolunda olduğu zaman keyiflerinden, bozuk ve zararda oldukları zaman da, öfke ve gazablanndan yanlarına varılmaz. Böyleleri İslâmiyyet için bir lekedirler. Olmaz olsunlar. Düşmanlar, bunlardan istedikleri gibi istifâde ederler. Çünkü çıkarları için düşman hesabına çalışmakdan da kaçınmazlar. Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi böyle şeytana tapanların elinden ve dilinden muhafaza buyursun, ârnîn.
İşte bugün gözlerimizle göregeldiğimiz hâdiselere bir bakın. Ezelî düşmanlarımız hesabına çalışan birtakım soysuz, sütü bozukların memleket zararına durmadan ve yılmadan nasıl çalıştıklarını görüp bildikleri halde, adetâ seyirci kalıyorlar. Hattâ onları destekledikleri dahî saklanamaz bir gerçek değil midir? Eğer göremeyecek kadar basîretsiz iseler, bir diyeceğimiz yoktur bu nasîbsizlere.
Bir de şimdi saadet ve selâmetle müjdelemeğe lâyık şu kişilere bakınız ki, atına binmiş, dizginleri eline almış, Allah rızâsı için, saç baş darmadağınık, ayaklar toz toprak içinde, nereye is-
TASAVVUF RİSALESİ
99
tenirse oraya koşar, ister düşman karşısında nöbet, ister cephede düşman kurşununa hedef olsun, hiç gözünü kırpmadan gider. Din, millet ve memleket uğrunda canını vermekden asla kaçınmaz. Ne yazık ki, insanlar arasında bir kıymeti yoktur. İzin istese vermezler. Birine şefaat edecek olsa şefaatini kabul etmezler. Amma ind-i İlâhîdeki kıymetine bahâ biçilmez. Sevâblarını ölçmeğe güç yetmez. Bununla beraber namazından, orucundan, zekâtından hiç bir fedâkârlık yapamaz. Onun bu hâli bir gün veya bir müddet için değil, ölünceye kadar böyle devam eder. İşte bu bahtiyarlar sayesinde ümmet-i Muhammed de, rahat ve huzur içinde yaşar.
Azîz kardeşim, iki göz vardır ki, bunları Cehennem ateşi yakmaz. Bunlardan biri, Allah korkusundan ağlayan, biri de, Allah rızâsı için hududlarda nöbet bekleyen kimselerin gözleridir. Bunlar İslâm'ı küfürden muhafaza için günlerce uyku yüzü görmeyen gözlerdir. İşte bu gözlerin bir gecesi, bin gecenin ibâdetinden dahî efdal olan Leyle-i Kadirden de efdaldir. Kıyamet gününde her göz ağlayacak, dünyada yaptıklarına nadim ve pişman olacak, yalnız yukarıda sayılanlar müstesna, Allah korkusundan nâşî haramlara bakmakdan gözlerini koruyanlar (yumanlar) ve fî sebîlillah ibâdet ve nöbet beklemekden geceleri uykusuz kalan gönül bekçileri de buraya girebilir. Biri de, Allah korkusundan ötürü az da olsa damlatılan yaşların sahibi olan gözdür.
Muhterem kardeş, sen bu dünyaya, âhiretin ebedî saadet ve selâmetine kavuşmak için geldiğini unutma. Bu dünya her şeyiyle senin olsa ne faydası var? Biraz kendine gel ve düşün. Bu gökleri bütün ecrâmıyla boşlukda tutup tam bir intizam içinde hareket ettiren kuvvetin sahibini iyi düşün. Hemen şöyle cazibe kuvvetine bağlayıp da geçme. Dünyayı düşün, güneşi düşün. Onları hiçe sayan sayısız ecramlan (yıldızları) küreleri düşün. Bu kadar ağırlıkları bildirmeğe, hesaplamağa rakam bile bulunur mu? Cazibe kuvveti demek kolay, fakat o kuvveti de yaratan kudsî kudret sahibini idrâk edip ona teslîm olmak, ona kul olmak, onun rızâsını kazanabilmek, ne demektir anlayabilirsen, işte o zaman hem insan, hem de müslüman olursun. Ömrünü boş yere zevk ü sefa ile, para pul budalası olarak mahv etme. Son pişmanlık
100
TASAVVUF! AHLÂK II
kimseye fayda vermemiştir.
Artık bugün eskisi gibi harb usulleri kalmamış, şimdi kaP-aların içinden feth edildiğini hâlâ mı anlamayacaksın? Şimdi cephelerde döğüşmeye pek lüzum yok. İş hemen paraya dayanıyor. İktisâden paralara hâkim olan, dünyâya da hâkim. Öyle ise sen şimdi istersen paralarını sakla. İstersen günah yerlerde ye. İstersen de âhiret için harca. Bire on veren Allah böyle yerde bire 700 verir. Bu suretle seni teşvîk eder ve buyurur ki, ebedî saadet evi olan Cenneti bulasın. Bunun en kolay ve kestirme yolu da düşmanlarının tatbik ettikleri usullerin daha güzel ve iyisini senin de yapmandır.
Asîl, temiz ibâdetlerinden biri de şudur: Sâdık ve ihlâslı müs-lüman çocuklarını bulup onları yurdlara yerleştir. Tahsillerini, hattâ en yüksek derecesme kadar yaptır. Sonra devlet makine-sindeki yerini alıncaya kadar onları destekle. Her türlü tehlikeden ve fitnelerden icâbında tehlikeyi dahî göze alarak koru. İşte sana o zaman Cennet müstahakdır. Bu takdirde senin yerin dünyada da Cennet, âhirette de Cennet'tir. Sen de vazifeni yaptığından ötürü ma'nen ve kalben mes'ud ve huzurlu olursun. Bu işde harbe gitmek, aç susuz kalmak, tehlikelere ma'ruz bulunmak, hattâ şehîd olmak gibi bir şeyler yoktur, amma, paralarını Hak yolunda harcamanın büyük ecri ve zevki vardır. Yoksa hiç yorulmadan müslümanlık olmaz.
TASAVVUF RİSALESİ
101
Göz Göre Göre Tehlikeye Atılmak
Allahü zül-Celâl Hazretleri, Kur'ân-ı kerîm'indeJ'Kendini-zi ellerinizle tehlikeye atmayın" buyuruyor.
Bir muharebede düşman, adet i'tibârıyla müslümanlardan çoktu. Buna rağmen müslümanlar düşmanın karşısına çıktılar ve bir müslüman mücâhid yalnız başına düşman saflarının içine daldı. Herkes hayret içinde birbirine"Bakın şu adama, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!" diye bağrıştılar. O zaman bizim bugün Eyyûb Sultan diye bildiğimiz, Hâlid bin Zeyd Hazretleri, hemen ayağa kalkıp uzunca bir konuşma ile yukarıdaki âyet-i kerîmenin nüzul sebebini anlattıktan sonra, "Asıl tehlike, malların muhafazası ve elden çıkmaması için gazayı terk etmekdir" diye buyurdular. Kendileri de bu gazalar peşinde İstanbul'a kadar ihtiyar haliyle gelmiş ve burada, Mevlâ-yı müteâl Hazretlerine teslîm-i ruh etmişdir. Amma bak bugün kabri, hiç bir sultana, padişaha, hükümdara nasîb olmayan bir devlete ermiş, müslüman, hâttâ hıristiyanların bile ziyâretgâhı olmuştur. Binâenaleyh, bizler paraların peşinde koşup hîleli ticaretler ve ziraatler-le uğraşıp, cihâdı terk ettiğimiz zaman öyle bir zillete yakalanırız ki, tâ dinimizin emirlerine dönmedikçe, bu zillet ve meskenetten imkânı yok kendimizi kurtaramayız. İşte târihi aç da bugünkü dünya milletlerine bir kere bak. Cihâdı terk eden kavmin azabı, bu sebebten umûmî olur. Cenâb-ı Hak çeşitli âfetler, felâketler, ıztırablar, hastalıklar, yangınlar, seller, zelzeleler ve şâire gibi korkunç belâlar verir, hattâ komünistlik belâsı da bunlardan biridir ve belki hepsinden beteridir. Binâenaleyh, "Gazalara gitmeyen ve gazalara hazır olmayan ve niyyet etmeden ölen insan, münafıklıktan bir şube üzerine ölür" buyurulmuşdur. Sen kendin gidemezsen hiç olmazsa gazaya gideceklere yardım et. Onları günün silâhları ile dektekle. Geride bıraktığı aile efradını gözet. Bunları yapmadığın takdirde gelecek belâlara elyak olursun. Gazaya gitmeyenler, gidenlere de yardım elini uzatmayanlar, acaba yarının görünen tehlikesini görmezler mi? Yoksa, görmezden mi gelirler? Her nasıl da olsalar bu gibiler, hem kendileri için za-
102
TASAVVUF! AHLÂK II
rarlı yoldadır, hem de mensûb oldukları islâm camiasının çökmesine ve düşmanların elinde oyuncak olmasına sebeb olacaklarından, mesuliyetlerinin ne kadar büyük olduğunu idrâk etmelerinin ve ona göre çalışmalarının gerekli olduğunu hatırlatmak isterim.
TASAVVUF RİSALESİ
103
Şehîdük ve Gaziliğin Ecir ve Mükâfatı
Muharebede şehîd veya gâzî olarak dönmenin ecri, mükâfatı saymakla bitmez. Evvelâ bir şehîde yedi devlet verilir:
1- İlk kanının damlamasıyla bütün günahlarından sıyrılır.
2- Ruhunu teslim ederken, hemen kendisine Cennetteki yeri gösterilir.
3- îmân hil'atlan (esvabları) giydirilir.
4- Kabir azabından masun kılınır (korunur).
5- Kıyametin şiddetinden ve ızdırablarından korunur.
6- Kıymeti, dünya ve içindekilerden daha yüksek ve hayırlı bir tac giydirilir ve Cennet hûrîleriyle evlendirilir.
7- Akrabalarından yetmiş kişiye şefâatına izin verilir. Böyle olmakla beraber, âhirete göçenlerin hiç birisi, artık
dünyaya dönmeyi istemezler. Yalnız şehîdler bundan müstesnadır. Şehîdler, kendilerine şehîdlik mükâfatı olarak verilen Cen-net'teki hesabsız ni'metlere imrenerek, dünyaya dönüp tekrar tekrar şehîd olmağı isteyeceklerdir. Hattâ Efendimiz (s.a.s.) de bunu arzuladıklarını beyân buyurmuşlardır. Zîrâ Cennet denilen ni'met ve müşâhede-i Cemâl evlerinin anahtarları, gazalar ve şe-hâdetlerdir. Tehlikeler, felâketler, mahrumiyetler, esaretler ve zilletler de hep mücâdeleden, mücâhededen, harbden, darbdan korkup kaçmak veya malının, mülkünün, zevk ü sefasının, rahatının düşkünü olmakdır ki, neticesi, milletin, memleketin ve efradının izmihlaline sebeb olagelmekte olduğu, dâima görülen ve târihin kaydettiği hâdiselerdendir.
Bir muharebede bir İslâm mücâhidi kılınanı çekerek, düşman içerisine dalmış. Bunu gören eshâb-ı kiram, "Vah vah, kendisini eliyle tehlikeye attı" dediler. Çünkü, Allâhü teâlâ şöyle ferman buyurmuştu: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." (2/35). Eshâb-ı kiram da bu hâdiseyi tehlikeden saydılar ve o mücâhide acıdılar. Orada bulunun Hâlid ibni Zeyd (r.a.) Hazretleri ise, asıl tehlikenin bu değil, dünya hayatı için cihâdı terk etmek
(2/35) Bakara Sûresi, âyet: 190
104
tasavvuf! ahlâk ıı
olduğunu bildirdiler ki, yukarıda da zikr etmişdik.
Uhud muharebesinden sonra, Ebû Süfyân, gelecek sene için tekrar harb etmek üzere buluşmak için söz vermişti. Bu maksatla yola çıktılar. Fakat her nedense, içlerine düşen bir korku sebebiyle geri döndüler. Bu defa, bir adam bulup müslümanlar arasına göndermeyi tasarladılar. Bundan maksatları da, hem müs-lümanların durumunu öğrenmek, hem de kendi askerlerinin çokluğunu yayarak müslümanların içine korku salmaktı. Giriştikleri bu harb hîlesine müslümanlar ehemmiyet vermediler. Ancak "Hasbünallah" "Allah bize kâfidir" (2/36) demekle mukabele ettiler ki böyle: "Biz ne onların çokluğundan, ne de başka kuvvetlerinden korkarız. Bizim Allah'ımız bize yeter" diyerek îmânlarının kuvvetini bilfiil isbât etmişlerdir.
Esasen müslümanın harbden kaçmasının en büyük günahlardan olduğunu, onlar, Efendimiz (s.a.s.) den defalarca duymuş ve inanmışlardı. Beş vakit namazı kılan, büyük günahlardan da sakınanların, Cennet'in hangi kapısından isterse girmeğe hakkı olduğunu beyân buyurmaları üzerine, büyük günahları saymışlardır. Bunlar, Haccet'ül-Veda' hutbesinde şöylece zikr edilmişdir:
(2/36) Tevbe Sûresi, âyet: 59
TASAVVUF RİSALESİ
105
Büyük Günahlar
1- Allah'a şirk koşmak.
2- Mü'min bir kişiyi haksız yere öldürmek.
3- Muharebe meydanından kaçmak.
4- Namuslu bir kadına iftira etmek.
5- Sihir yapmak.
6- Yetim malı yemek.
7- Faiz yemek.
8- Müslüman olan ana ve babaya âsî olmak.
9- Beyt'-i Haram (Kâ'be) da yasak olan şeyleri yapmak.
Bir rivayette de, başkasının malını alabilmek için yalan yere yemin etmek. Diğer bir rivayette de, müslüman olduktan sonra tekrar kâfir olan bâdiye halkının arasına dönmek. Bunlar günah kitaplarında yetmiş kadar zikr edilmişdir. Bunları okumanızı ve öğrenmenizi hem rica, hem de tavsiye ederim.
Bir de Hac vazifesini yapmış olan bir müslümanın, bir gazaya gitmesi kırk nafile hacca bedeldir. Yani, kırk kere hac etmiş kadar sevaba nail olur. Fakat farz olan haccını yapmamış ise, onun bir haccı kırk gazaya bedel olur.
Müslim ve Tirmizî hadîslerinde rivayet edildiğine göre, Hay-ber muharebesinde şehîd düşenleri, Peygamber (s.a.s.) Efendimize haber verirlerken, filân şehîd, filân şehîd, filân şehîd, filânca da şehîd deyince, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz: "O şehîd değildir. Ben, onu ganimetten gizlice aldığı bir aba ile Cehen-nem'de görüyorum" buyurdular. Müteakiben de Hazret-i Ömer (r.a.)'a hitaben: "Yâ Ömer, Cemâat-i müslimîne bildir ki, Cen-net'e yalnız mü'minler girecektir." dediler. Bunlar ne kadar güzel örneklerdir. Günahlardan kaçmadıktan, hemen nefis ve şeytanın iğfâlâtına aldanıp, çeşitli günahları irtikâbdan, haramdan, faizden sakınmadıktan sonra: "Ben de filân tarîkdenim, benim de şöyle uçar şeyhim var" diye öğünmek, insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Hele zamanımızda kaç göç yok; içki, kumar, faiz ve şâir günahları hiçe sayıp da dervîşlik taslamak! Oh ne a'lâ memleket!
106
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Şeriatın bulunmadığı yerde tarikatın olmasına imkân yok-dur. O şeyhler, dervişler, göklerde uçsalar bile sinek kadar kıymeti yoktur. Hadîs-ı şerifler ne kadar açık ve sarih bakın. Bîr sahâbî, düşmana göğüs gere gere harblerde çarpışıyor. Birçok mahrumiyetlere katlanıyor, sonra da şehîd oluyor. Efendimiz'e (s.a.s.) arz ediyorlar: "Filân da şehîd olmuş" denince, Efendimiz (s.a.s.)in: "Ben onu ganimetten çaldığı, (ya'ni taksim edilmesi lâzım olan ganimeti, kumandanına teslim etmeden, kendi kendine hüküm vererek bir aba almış, işte bu yüzden çaldığı diyor.) "Ben onu çaldığı aba ile Cehennem'de görüyorum" demesi ne kadar manâlıdır. Demek ki, insanın yaptığı günahlar yanında kâr kalmıyor. Hele kul hakkında, mutlaka helâllaşmağa veya aldığını sahibine iade etmeğe mecburiyet vardır. Öyle ise, çok derin düşünüp, kimsenin hakkını üzerine geçirmemeğe dikkat etmelidir.
Vurmalar, dövmeler, sövmeler, gıybetler, iftiralar, istihzalar, alaylar, hakaretler ve daha bunlara benzer şeyler hep kul hakkına dahildir. Malını alıb vermemek, borcunu ödememek, emâneti iade etmemek veya geciktirmek, etrafındaki muhtaç olan fukara ve zuafâ-yı müslimînin, imkânı olduğu halde yardımına koşmamak ve şâire gibi haller de bir ne i, kul hakkı olmakla beraber, bunları yapmağa koşmak aynı zamanda hem müslüman-lık, hem de insanlık vazifesi ve icablarındandır.
TASAVVUF RİSALESİ
107
İbret Verici Bir Vak'a
Bakın sizlere (Mûte) gazasından biraz bahsedeyim: (2/37) Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, askerî bir kıtayı, Zeyd, Ca'fer, Abdullah isimlerinde üç kumandanla birlikte Mûte'ye gönderdi. Müslümanların karşılarındaki düşman askeri, kendilerinden kat kat fazlaydı. Müslüman mücâhidler bu durum karşısında tereddüde düştüler. Ba'zıları, Resûl-ü Ekrem'e haber gönderip takviye istemeyi teklif ettilerse de, kumandanlarının şöyle bir hitâbesiyle karşılaştılar: "Biz buraya mutlak zafer kazanmak için gelmedik. Gayemiz, Resûlullah'ın emrine itaatle şehîd olmak ve o canım şehâdet şerbetini içmekdir" diyerek, onları ikna' ettiler ve harbe girdiler. Sancak-ı şerifi Zeyd (r.a.) almıştı, O şehîd oldu. Bunun üzerine Ca'fer (r.a.) aldı. Bu zat, Efendimiz (s.a.s.)'in amcası Ebû Tâlib'in oğludur. Fakat bunun da bir eli kesildi. Sancağı hemen öteki eline alıp harbe devam etti. Bir müddet sonra o da şehîd oldu. Bunun üzerine sancağı, Abdullah (r.a.) aldı. Bu zat, Revâhanın oğludur. Cilve-i Rabbâniye bakın ki, bir müddet sonra o da şehîd olmuştur. Bunun üzerine, kendisine Seyfullah (Allah'ın kılına) lâkabı verilen Hazret-i Hâlid ibni Velîd (r.a.) sancağı eline geçirmişti. Mumaileyh aslen çok güzel harb usûlü bilen, kıymetli bir tâbiyeci olduğundan, tatbik etmeğe başladığı taktiğiyle düşmanı şaşkına çevirdi. Gece olup da iki taraf da istirahate çekilince, mücâhidleri geniş bir sahaya dağıtarak, her tarafta büyük ateşler yaktırdı. Bunu gören düşman, müslümanlara yeni imdat geldi zannederek harb meydanından sıvıştılar ve bu üç kumandanın şehâdetlerini, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz daha ordudan hiç bir haber gelmeden, Medîne-i Münevvere'de eshâb-ı kirama, "Mu'cize-i Peygamberi" olarak birer birer bildirmiştir ve Hazret-i Ca'fer (r.a.)'ın kesilen iki eli yerine Cenâb-ı Hak tarafından iki kanat verilerek semâda meleklerle beraber uçmakta olduğunu ayrıca bildirmişlerdir. İşte o eshâb-ı kiram, Resûlullah (s.a.s.) Efendimize böyle muti'
(2/37) Et-Terğîb ve't-Terhîb, c. 2, s. 315
108
TASAVVUF! AHLÂK II
idiler ki, şehâdet onların en büyük zevk-ı ma'nevîleri idi. Bu sebeple az zamanda Arabistan'dan başka, şarkdan garba kadar birçok kavimler müslümanhkla müşerref olmuşlardır. Daha sonra da İslâmiyyetin nuru Türkistan, Çin, Hindistan, Endonezya gibi diyarlara, müslümanların güzel ahlâk ve doğrulukları sayesinde, harbsiz, darbsız, kılınçsız yayılmışdır. Çünkü İslâmiyet, aklın kabul ettiği tabiî bir dindir ve bu dînin sahibi de Allâhü zül-Celâl'dir. Kitabı Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'dır. Bize tebliğ edip bildiren de, elçisi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.s.)'dir.
Kılınçlar Cennet'in anahtarı olup, Cennet de kılınçların göl-gesindedir. Gerek kılınç, gerek top, tüfenk, tayyare, atom, füze ve daha ne kadar silâh varsa, hepsinin bir hududu vardır. Fakat asıl olan ilimdir. Ancak ilmin hududu yoktur. Onun için İslâm'ın sür'atle yayılmasının yegâne sebebi, ilim dîni olan İslâm'ın, ilme ve âlime çok ehemmiyet vermesindendir.
Şehîdlik, yedi mertebe üzerinedir ve herkesçe bilineni harb meydanında ölenlerin şehâdetidir. Bundan başka, daha yedi kısım şehîd vardır:
1- Karın hastalıklarından ölenler.
2- Denizde veya suda boğulanlar.'
3- Zâtülcenb denilen hastalıktan ölenler.
4- Tâûn hastalığından ölenler.
5- Yangında yanarak ölenler.
6- Yıkıntı altında kalarak ölenler (zelzele veya başka türlü kaza ile).
7- Çocuk doğururken ölen kadın.
Ayrıca, iffetini, namusunu, dînini, ailesini, malını, canını muhafaza veya müdafaa ederken ölenler de şehîdler meyâmnda zikr edilmiştir. Yalnız bir emr-i Peygamberi daha vardır ki, tâûn, veba, kolera gibi hastalıkların bulunduğu yerlere girmemek, eğer bulunduğu yerde bu hastalıklar zuhur ederse, korkup oradan kaçmamak hususundadır. Şunu bilmek gerektir ki, eceli gelmeyen kimse ölmez. Ölüm birdir. O da Allah'ın emir ve takdi-riyledir. Bir dakika evvel ölmek mümkün olmadığı gibi, ecel gelince de bir dakika te'hîre imkân yokdur. Buna böylece îmân etmek lâzımdır.
TASAVVUF RİSALESİ
109
Sonra Hac yolunda ölenler, gazaya niyyetle beraber, gitmeden evinde ölenler, ilim tahsili için yola çıkıp, gurbette ölenler, hükmen şehîd sayılırlar. Hakîkî şehîd harb meydanında vuruşarak şehîd olanlar olup, diğerlerinin hepsi hükmen şehîddirler. Hakîkî şehîdler, yıkanmadan namazları kılınıp hemen defn edilirler. Ayrıca kefenlemek istemez. Üzerindeki elbisesiyle, üçden fazla bir şeyi varsa o ve silâhı alınır. Pamuklu hırkası varsa o da alınır; öylece defn olunur. Hükmen şehîdler ise, hem yıkanır, hem de kefenlenir, öyle gömülür. Hükmen şehîdleri otuza kadar çıkaranlar olmuştur. Bunlar hep Cenâb-ı Hak'kın lütufları-dır. Lâkin irfan ehlinin, yatağında vefat ettiği halde şühedâ mertebesini kazanması, çok düşündürücü bir üstünlük değil midir?
110
TASAVVUF! AHLÂK II
Cihâd Ruhundan Uzak Bir Nesil
Cihâd emrini veren Allâhü teâlâdır. Bunda kimsenin şüphesi olmaz. Kur'ân-ı kerîm'de birçok âyet-i kerîmelerle beraber (ve câhidû fillâhi hakka cihâdihî) (2/38)
emri şerîfi ne kadar açıkdır. Fakat maal'esef bugün, bu cihâdlar hep dünya menfaatleri ve saltanatları için olmaktadır. Asıl cihâd, ilk İslâm devirlerinde olan cihâdlardı ki, "İ'lâ-yı kelimetullah" için yapılan bu cihâdlarda, müşriklerden, evvelâ İslâm'a gelmeleri istenir veya cizye (haraç) vermeye mecbur edilirdi. Bunlardan hiç biri olmadığı takdirde harb edilirdi.
Halbuki bugün elimizde olan evlâtlarımız, dinden ve İslâmL dan çıkıyor, sırf dünya saadeti uğrunda komünistlik veya masonluk peşinde koştuğu yetmiyormuş gibi, bir de üstelik, dînine, an'anesine, ecdâdından göregeldiği örf ve âdetlere düşman kesiliyor. Çarşaf, ferace, örtü istemez, sarığa, takkeye kızar, görmek istemez. Ezanı dinlemeğe tahammül etmez, onu tebdil veya tağyîre kalkar, hattâ camilere de göz diker. İcâbında eline fırsat geçince alır, depo yapar veya satar. Parasını, istenmeyen günah yerlere harcamaktan korkmaz ve kaçınmaz. Sonra da, işlerimiz bir türlü ileri gitmez. Umûmî harbten mağlûp çıkan devletler, bugün çok mümtaz bir duruma gelmesini başardılar. Bizse, harbe girmediğimiz halde, şu borçlarımıza bakın. Şu perişan halimize bakıp da, nedamet ve pişmanlık da yok. Hâlâ küfür ve isyanca inâd etmekte devam ediliyor. Bu hâle de ses çıkaran kimse yok. Demek ki herkes hâlinden memnun. Kazançlarına dokunmasınlar da, memleket ne olursa olsun. Kâfirlere hizmetin ve onların küfürlerinin temadisi için çalışan budalalara ne demek lâzım bilmem?
Tahsilli gençlik, ömrünün en güzel ve kudretli devirlerini,
(2/38) Hac Sûresi, âyet 78
TASAVVUF RİSALESİ
111
dînine arkasını dönmek ve ona düşman kesilmek için mi okuyor? Onun bu dîne yaptığı zararı, hiç şüphe yok ki kâfirler bile yapmamıştır. İşte bugün diyâr-ı küfürde yaşayan müslümanla-nn halleri gözlerimizin önünde. Senden daha hür, daha serbest. Başına ister sarık sarar, ister kalpak giyer, ister manto giyer, ister çarşaf giyer, kimse karışmaz. Fakat memleketimizde, insan hakları beyannamesinin mer'iyyette olmasına rağmen, giyim hürriyeti yokdur. Kisve kanunu vardır. Hele bir zamanlar ezan okumak, Kur'ân öğretmek bile yasaktı. Bu yüzden ne kadar zavallılar mahkemelerde ve hapishanelerde inlemişlerdir. Halkı en tabiî insan haklarından mahrum bırakan, bu duruma göz yuman iktidarlara ne kadar teessüf edilse yeridir.
112
tasavvuf! ahlâk ıı
Serbest Meslek Ve Devlet Kapısı
Çalışmak, ticâret ve san'at erbabı olmak, el ele verip şirketler kurmak, güzel güzel, büyük fabrikalar tesis ederek, iç ve dış ticarette büyük işler başarmak dururken, muayyen bir maaşa razı olup, pasif bir köle gibi çalışmak, aklı başında, kafası çalışan bir insan için reva mıdır? Vâkıâ me'muriyette bir şeref, bir saltanat var gibi görünürse de hadd-i zâtında hiç de öyle değildir. Bir taraftan aşağıya emir verirken, diğer taraftan yukarıdan aldığı emrin ağırlığı ve tahakkümü altındadır. Bu suretle hürriyetine de tam sahip sayılmaz. Bütün hayatı boyunca işleri, başındaki âmirin emirlerine itaatten ibarettir. Amma haram, amma günah, maişet kaygısı, hepsini hoş gördürür.
Fakat ticâret veya san'at, belki biraz zordur ve korkusu, iflâsı, ziyanı, yangını, hırsızı ve saire gibi tehlikeleri vardır. Velhâsıl pek kolay bir iş değildir. Hele bugün işçi ile uğraşmak başlı başına bir da'vâdır. Lâkin bütün bu zorluklara rağmen, bir insanda azim, sebat, kanâat ve kendisine güven varsa, bu zorlukların hepsini yenmek mümkündür. Örnek mi istersiniz? İşte Almanya, işte Japonya, daha dün ikisi de mahv ve perişan oldular. Fakat bu gün dünyaya ferman okuyacak kadar, ticârette ve san'atta ileri gittiler. Bunlardan daha yakın örnekler, her gün içimizde olan ekalliyetler değil midir? Onların hiç devlet kapısına başvurduğunu, ya'ni me'muriyet aldığını gördünüz mü? Herhalde hayır. O halde bu, bize bir ders olmuyor mu? Bütün bunlara bakıp da büyük dersler almamız gerekirken, hâlâ uykudayız. Post kavgasıyla, particilikle uğraşalım bakalım akıbetimiz ne olacak? Bu konuda hiç derdimize bir çâre arayan da yoktur. Artık işimiz Allah'a (c.c.) kalmışdır. Fakat O'na da yalvarmak kimsenin aklına gelmiyor. Kâfirlerin Cumhurbaşkanları bile memleketimizde, kilise arayıp, pazar günü kiliseye gidiyor da, bize ne oldu bilmem? Bu millet nereden geldi diye insan şaşıyor. Kimi hoca oğlu, kimi müftü oğlu, kimi şeyh torunu amma, ne yazık ki dinlerine karşı saygıları yokdur. Mübarek Ramazan'da alenen oruç yerler, gündüz ziyafetler verirler, hiç bir Cum'a ve Bayram na-
TASAVVUF RİSALESİ
113
mazına gitmezler. Artık bu müslüman millet de bunlardan medet beklesin. İşte asıl cihâd, bu felâketlerden Ümmet-i Muham-med'i kurtarıp, İslâm'ı din hürriyetine kavuşturmaktır.
Ey müslüman, sen Allah celle şânühü'nun verdiği bütün imkânlardan faydalanıp, uyku ve zevki terk ederek, gece-gündüz Rab'bine yalvar ki, O da sana yardım etsin; çıkar yolu göstersin. Eğer bütün gayemiz rahat yaşamak olursa, o zaman bu zillete katlanmaktan başka ne bekleyebiliriz?
Şehîdlik, yalnız harb meydanında, düşman silahıyla ölmek değildir. Bunun yanında, suda boğulan, ateşde yanan, yıkıntı altında kalan, kolera, veba gibi sârî hastalıklardan ölmek gibi daha yedi, sekiz nevî şehîdlik olduğu gibi, buna paralel olarak mü-câhede de sekiz nevîdir... Meşhur olanı hudutlarımızın dışındaki küffâr ile mücâhede olup farzdır. Cenâb-ı Hak bu husustaki Kur'ân âyetleriyle, bizleri mücâhedelere teşvik etmekte ve mukabilinde büyük mükâfatlar va'd buyurmakta, bunlarla beraber, hayatın, hürriyetin, saadet ve selâmetin de bu mücâhedelerin arkasındaki muvaffakiyyetlere bağlı olduğunu bildirmektedir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz tarafından, Cennet'in de kılınçlarm gölgesi altında olduğu beyan edildiğinden, dâima hazırlıklı ve hattâ düşmanları korkutacak derecede hazırlıklı olmamızı Kur'ân-ı mübîn'de Tevbe Sûresi'nde pek açık bir şekilde bizlere duyurmaktadır. Hal böyle iken, gaflet içinde rahatımıza dalıp, mücâhedelerden soğumamız veya kaçmamız veya önem vermememiz yüzünden lâyıkı veçhile hazırlanmayışımız, afv olunmaz bir hatâ, hem de, pek büyük kabahat olduğunu unutmamak gerekdir. Hele bu günün harblerindeki teknik usûlleri bilmemek ve öğrenmemek ve üstün duruma geçmemek, harb malzeme ve silâhlarını düşmanlardan tedârik etmek durumu ne kadar yanlış ve acıdır. Halbuki bunların en iyilerini ve üstünlerini bizim yapmamızı, dinimiz bize emr ederken, bakın biz nasıl gaflete düşmüşüz. Bütün gücümüzü zevk ve rahatımıza vakf ederek, bunların hiç birini yapamaz hale gelmişiz. Topu, tankı, tayyareyi ve bunların muhtaç olduğu çeşitli malzemeyi, hattâ benzin, mazot ve saireyi düşmandan alıp da muharebe edeceğiz, çok yazık; ve yine esefle kayd etmek lâzımdır ki, karnımızı doyura-
114
TASAVVUF! AHLÂK II
cak ekmeğimizin buğdayının bile mühim bir kısmını dışarıdan getirmek durumundayız. Bu hale ağlamamız lâzım gelirken, biz hâlâ ve hâlâ kendi sevdalarımızın peşinde ve keyfimizce yaşamanın, duygusuzlar gibi gülüp oynamanın yolundayız. Bu hu-susda ne kadar acı söylesek azdır.
Baksanıza bizim hacı efendinin bir gazası kırk hacca bedeldir. Acaba bu ne demekdir? Efendi, gayet açık. Bir gazada kırk hac sevabı vardır. Şimdi bu, gaza için uğraşmanın, çalışmanın ne kadar lüzumlu olduğunu bizlere açıkça anlatmıyor mu? Öyle ise, hani, nerede tayyare fabrikalarımız? Ve nerede tank ve top fabrikalarımız? Hani nerede o cihad aşkı?...
Bak bak, düşmanların senin kanını taşıyan genç çocukları nasıl kandırmışlar da, dindar ve sağcı kardeşlerini nasıl öldür-tüyorlar, inançları uğruna kıyametler koparıyorlar. Yalanlar ve iftiralar yayarak, devlet otoritesini ve kanunları hiçe sayarak, korkmadan bir şeyler yapıyorlar. Boykotlar icad ediyorlar, okumak isteyen arkadaşlarını mektebe sokmuyorlar, hattâ hocalarını tehditle mektepten uzaklaştırıyorlar da, bütün bizler hep karşıdan seyrine bakıyoruz. Ne paralarımıza kıyabiliyoruz, ne de canlarımıza. O zaman elbette ne hürriyet kalır, ne de îmân. İşte bolşevik memleketindeki müslümanların hâli? İbret almak için bunlara bir göz atmak kâfi değil midir?
Azîz ve muhterem kardeş, mezarlıklara bir bakmak, basireti olanı düşündürmek için yeter de artar bile. Bir zamanlar onlar da bizim gibi kuvvet, kudret, saltanat, mal, mülk, servet sahipleriydiler. Nasıl bırakıp gittiler. Şimdi hiç sesleri bile çıkmıyor. Çıkmıyor amma, lisân-ı hâl ile bize nasihat ediyorlar. Sanki, "Biz aldandık, uyuduk, çalışmadık, birbirimizle boğuşduk, birleşme-dîk, hased, kin, kibir, bizi mahv etti, dünyaya daldık, âhireti unuttuk, düşmanların oyuncağı olduk. Siz bizim bu halimizden ibret alın" diyorlar.
Allâhü azîm-üş-şân Kur'ân-ı kerîm'inde, "Küffâra yardımcı ve zahîr olmayın" buyurduğu halde biz mason olduk. Güya dünyamızı te'mîn edelim derken, kâfirlere yardımcı olarak onların hesablarına çalıştık. Babalarımız daha dün memlekete düşmanı sokmamak için açlığa, çıplaklığa göğüs gererek, binlerce şehîd kanı bahasına, azim ve sebatları sayesinde bu vatanı kur-
TASAVVUF RİSALESİ
115
tardılar. Çünkü ecdadımız hayatı ölümde bulurlardı. Vatan için ölmeyi şehâdet bilir, gözünü kırpmadan savaşa atılırlardı. Fakat bu gün bizler, düşmanlara kapılarımız açtık. Onların bütün âdet ve an'anelerini aldık. Onlarla dost olduk. Her hâlimizi onlara benzetmek için canla başla çalıştık. Onların yaptıkları bütün çirkin ve günah işleri benimsedik. Daha fazlasını yapmaktan kaçınmadık. Tesettürü kaldırdık. Yerine, mini eteği giydik.
Ey müslüman, müslümanlık acaba nerede? Merhum Meh-med Akif in dediği gibi, gâlibâ göklerde. Herkes şimdi kendi fetvasını kendisi vermek yolunda. "Sen benim içime bak, belki namaz kılamıyorum, amma benim kalbim temizdir. Kimsenin iyisinde kötüsünde değilim. Merhametim de var. Elbette Allah beni affeder" diyor.
Ne yazık ki, bu gibilerin ya müslümanlıkdan haberleri yok veya amelin dindeki yerini idrâkten gafiller. Böyle olunca, amel yok, îmân zayıf, yalnız bol bol lâf var ortada. Şimdi bu halle biz nasıl cihâd edebiliriz? Cihâd ise, ancak kuvvetli bir îmân ile olur. Bakın küffâr bile emeline nail olabilmek için nasıl çalışıyor ve nasıl döğüşüyor.
İşte 1330 yılının Çanakkale'si; İngiliz, Amerikan, İtalyan, Fransız, Yunan, bu beş devletin muazzam donanmaları, 32'lik büyük toplarıyla Çanakkale mevkî-i müstahkemlerini günlerce dövüyorlar, hattâ bir saatte 60.000 top mermisi yağdırarak, dağlan, tepeleri, pamuk tarlası haline getiriyorlar, ya'ni hiç bir canlının yaşamasına imkân bırakmadıkları halde, bütün kuvvet ve cesaretini îmânından alan Mehmedçiğin süngüsü, onlara cevap vermekde yetip artıyor bile.
İşte bu bir avuç ve her çeşid teknikden mahrum, fakat mü1 min ve müslim, "şehîd olamadım" diye ağlıyor. Memleketine düşman ayağının basmasını istemiyor. Bu uğurda ölmeyi cana minnet biliyor. Bir taraftan Çanakkale gibi mühim bir yerden düşmanın vatana girmesini önlerken, diğer taraftan Romanya, Ga-liçya, Kafkas, Filistin cephelerinde tam dört sene çarpıştı. Fakat neticeyi maal'esef alamadık. Bunun sebeblerini bir gün târih elbette yazacakdır. Harbi kaybettik, mağlup olduk, boğazları açtık, düşman orduları donanmalarıyla İstanbul'a girdi. Bu yetmezmiş gibi, Yuhan'ı Anadolu'ya musallat ettiler. Neticesi
116
TASAVVUF! AHLÂK II
ma'lûm.
İşte bu kadar can ve mal bahasına düşmandan temizlediğimiz vatanda, bugün yine düşmanlarımızın iktisadî hükümranlığı saltanat sürmektedir. Yukarıda denildiği gibi, Avrupa taklitçiliği o kadar yaygın hale geldi ki, bitli turist veya hippilerle kendi evlâtlarımızı aynı giyim, aynı traş ve hattâ aynı zihniyyet içinde görüyor ve tabiî olarak da bundan son derece üzüntü duyuyoruz. Her türlü rezalet serbest. Müslümanlık ise ancak camide, ihtiyarlara münhasır durumdadır.
Sözde Yunan'ı kovduk. Kovduk amma, halimize yerdekiler de ağlar, gökdekiler de. Müslümanlığımıza şâhid lâzım: Zina, kumar, içki, faiz, hepsi bizde. Emânete riâyet, istikâmet, dînî emirlere itaat ise, ancak dillerde. Ramazan-ı şerîfde bile apaçık, sokaklarda (eskiden gayri müslimlerin bile saygı duyarak yapmakdan utandıklarını) bu gün bizler serbestçe yapmakdan hiç sıkılmıyoruz. Yavaş yavaş baştan örtüyü, ayaktan çorabı attık-dan sonra, haya denilen o ni'met-i uzmâ da elden çıkmış oldu. elbette hayanın olmadığı yerde îmânın da bulunmayacağı aşikârdır. Bundan sonra ne desek hep kendimizi aldatmış oluruz. İşte mini etek, işte dans, işte plaj, bunların hangisi müslümana yakışır? Bu haller, îmânın yokluğuna veya çok ağır hasta olduğuna alâmet değil midir? Bir ağaç ki, artık meyva veremiyor, ya kurumuşdur veya kurumağa yüz tutmuşdur. Kesmekden başka bir işe yaramaz. O zaman sen bunların birisin razı olmak mec-buriyetindesin. Bu da cihâdı terk etmenin cezası olarak bize kâ-fîdir. Amma âhiretteki mes'ûliyyeti acaba nasıl ödeyeceğiz? Bu sebeptendir ki, düşmana karşı cihâd nasıl farz ise, memleketimizin içinde bulunan gerek gayri müslim ve gerekse dinsiz, ahlâksız, i'tikatsız kimselerle mücâhede edip, ilmî şekilde onları kötülüklerinden ve mazarratlarından men' etmeye ve ıslâhlarına, gerektiği gibi çalışmak da farzdır.
Meselâ; memleketimizde Alevî denilen zümreyi ne kadar ihmal etmişiz. Bunların çocuklarını daha küçük yaşlarda iken yatılı mekteplere alıp okutmak, dînini dünyasını iyi ve gerçek bir eğitimle öğretmek ve bunlara vakt-i saadette olduğu gibi, müellefe-i kulûb'a verilen yardımlara benzer yardımlarla ehl-i sün-
TASAVVUF RİSALESİ
117
net i'tikâdına ısındırıp bağlamak mümkün iken, hiç alâka gösterilmemiş, onlar da ecdadlarından gördükleri gibi kalmışlardır. Halbuki vaktiyle birçok Hıristiyan çocuklarından bile ne kadar istifâde edilmiştir. Bu gün ise bizler, başkaları şöyle dursun, kendi evlâdlarımızı bile ihmal etmiş haldeyiz. Onlar için, "Dünya istikbâlini temin etsin de gerisi ne olursa olsun" gibi bir câhil zih-niyyeti taşımakdayız.
Bu sebebten cihâdın ikinci kısmı, bu gibi dinlerinden habersiz, îmânsız ve îtikadsızlarla mücâhede etmektir. Küffâr ile mücâhedeyi terk ne kadar günah ise, bunlarla mücâhede etmemek de o kadar büyük günahdır, vesselam.
Müslümanlığın gayesi vahdet (birlik) dir. Çünkü, vahdet en büyük kuvvettir. Bunu iyi bilen düşmanlarımızın gayesi, müs-lümanları bölük bölük parçalamak, onların böylece kuvvetlerini zayıflatmak, sonunda da asıl emelleri olan kendi dinsizliklerini rahatça yaymaktır. İşte bu oyuna gelen müslüman hâlâ uyanmaz ve toplanmazsa, milletine ve dînine karşı en büyük düşmanlığı kendi eliyle yapmış olacaktır. İşte misâli, Nurculuk, Süley-mancılık, Işıkçılık, Mücâdele Birliği ve şâire gibi ayrıntılar meydana getirmek, hepsinin gayesi İslâm'a hizmet olduğu halde, ayrı ayrı, hattâ birbirine zıd fikirlerle parçalanmak neden? Hani müs-lümanlar bir vücud gibi, bir bina gibi olacaktı?
Evet parçalan çok olabilir, amma hepsi bir dîne, bir gayeye hizmet ederler. Birbirlerini tenkid değil, ancak yardım ederler. El, ayak, göz, kulak, ayrıdırlar; fakat hep o vücudun hizmetin-dedirler.
Keza, binalarda taş, tuğla, demir, kereste, kum, kireç hep ayrı şeylerdir. Fakat hep o binanın meydana gelmesine hizmet ederler. Devlet teşkilâtları da öyle değil mi? Birçok teşekküller, gerek askerî ve gerek mülkî hep aynı gayeye hizmet ederler de, ne yazık ki, iki müslüman gurubunu, bir araya getirmek, birleştirmek adetâ mümkün olmaz. Bu ne hâl? Bu ne bencillik? Bu ne kibir ve gurur? Biz bu memleketi parçalamak için mi yaratıldık? diye insan düşünceye varıyor. Cenâb-ı Hak bizleri afv ve mağfiret buyursun da İslâm'a hizmet eden hakîkî müslüman-lardan eylesin, âmîn.
118
TASAVVUF! AHLÂK II
Cihâdın üçüncü kısmı ise: İnsanları Hak yoluna davet ve onların ilâhî kitab ile amellerini ve sünnet-i seniyye'ye ittiba'la-rını te'mine sa'y ve gayret göstermekdir. Tabiî bu da hem ilme ve hem de ilmiyle amele muhtaçtır. Çünkü bilgisi olmayan veya bildiği ile amel etmeyen kimselerin, bu yolda muvaffak olmaları mümkün değildir. Bu konuya güzel bir örnek olan şu hikâyeyi derede fayda umarız:
Belh şehrinin şeyhlerinden biri vefat etmiş. Halk, talebelerinden birini daha olgun görerek onun, şeyhin yerine oturmasını istemişler. Fakat o zât, "Bir sene bana müsâade verin" diyerek izin istemiş, halk razı olmuşlar ve bir sene beklemişler. Sene tamam olunca vazifeye davet etmişler, yine bir yıl daha izin istemiş. Halk yine kabul edip beklemişler. İki sene sonunda derslere başlamış. Halk memnun olmuşlar ve demişler ki: "İki senedir bizi niçin ilminizden mahrum ettiniz?" Cevabı şöyledir: "Ben iki senedir kendimi tecrübe ediyordum. Son zamanlara kadar bütün hayvanlar ve kuşlar benden kaçıyorlardı. Şimdi ise artık kaçmaz oldular. Ya'ni artık benden emindirler. Bundan anladım ki, artık dersimin vakti geldi!'
İşte insanlar, bu hâle gelmedikçe yaptıkları va'z ve nasihatler taşlara çarpan top gibi geri gelir ve lâkin kemâle ulaşınca yaptıkları nasîhat, insanların kulaklarında küpe gibi kalır. Çamura atılan taş ve topların gömüldüğü gibi. Bu sebebten, insanları Hak'ka davet edici olan zevât-ı muhteremelerin, hemen öyle edebiyatın belagat, fesahat ve şâir inceliklerini bilmekle ve birtakım Arabî, Fârisî kelimeler karıştırarak konuşmaları ile bu işlerin hallolunamayacağını şu hikâyecik bize pek güzel açıklamaktadır:
Gavs-i A'zam Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin mahdûm-u âlîleri, yüksek tahsilim bitirdikten sonra, cemâate yaptığı va'z ve nasihatin hiç te'sir etmediğini görünce çok üzülmüş. Çünkü va'z esnasında halkı adetâ bir gaflet uykusu basmış. Onu müteakip babası Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretleri kürsüye çıkmışlar ve pek basit bir ev hâdisesini nakl ederken, halk fer-yâd ü figân içinde kendini yerden yere atmaya başlamış. Oğlu bu halden hayretlere düşmüş. Eve gidince hayretini babasına açmış ve hikmetim sormuş. O da, "Oğlum, eğer sen de Bağdâd
TASAVVUF RİSALESİ
119
çöllerinde 25 sene nefsinle mücâhede etseydin, semeresini görürdün" buyurmuşlardır. Bu sebeble dördüncü mücâhede kapısı açıldı.
Mücâhedenin dördüncüsü ise: Nefisle mücâhededir ki, bu da yüksek İslâm ahlâklarıyla ahlâklanmak ve bütün kötü, mez-mûm, fena, çirkin ne kadar huylar varsa onların hepsini terk etmekle mücâhede etmektir. Bununla beraber din işlerini de güzelce öğrenip, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin hat ve harekâtını, "Siyer" ve gazalarını, mu'teber tarih kitablarından okuyup, sünnetine kendini uydurmağa çalışmak ve bu hususda elinden geldiği kadar mücâhede etmekden bıkmamaktır. Bu yolda din büyüklerinin yardımlarından faydalanmak ve onların sohbetlerine devamla, nasihatlerinden istifâde etmek suretiyle, nefsine hâkim olmağa çalışmak da farzdır.
Bahusus ana ve babaların haklarına riâyetle beraber, hanımı ve çocukları da İslâmî esaslara uygun olarak terbiye ve tedris ettirip, İslâm cem'iyetine yararlı bir nesil bırakmağa çalışmak da vazifelerimizin başında gelir. İnsan, kendisi ne kadar iyi olursa olsun, yetiştirdiği nesil kendine benzemez ve onun yolunda gitmezse; tabiî zayiattandır. Bu da bizim, için felâket olarak yeter de artar bile. Onun için çocuğunu» okuduğu kitapları ve okutanların kimler olduğunu bilmek, zararlı kitab ve bilgilerden ve bu bilgileri verenlerden çocukları korumak da, ana ve babaya düşen vazifelerdendir. Yine gece-gündüz Hak teâlâdan hayırlar istemek, bilhassa küçük yaşlarda onlara dînini öğretip ibâdete alıştırmak, hele sabahları ezân-ı Muhammedi okunmadan kalkmağa alıştırmak da, ihmâli caiz olmayan bir husus ve cihâdın dördüncü nev'indendir.
Cihâdın beşinci nev'ine gelince; şeytanın iğfâlâtıyla mücâhededir. Bunlar, şeytanın şehvetleri tezyini, günah yollarına teşviki, fuhşa şevki, gıybet, nemîme, gazab, kibir, hased, kin, hırs, riya ve bunlara benzer iftezmûm hareketlerden son derece sakınmak, hele faiz ve yetim malı yemek, muharebeden kaçmak gibi haram şeyleri irtikâbdan kaçınmakdır. Bilhassa insan hakkına taalluk eden her türlü hareketten son derece sakınmak, başka-
120
TASAVVUF! AHLÂK II
larına zulüm, haksızlık ve hakaret etmekden ve kendine gurur ve büyüklük verici şeylerden son derece kaçınmak, bunun yerine tevazu', sabır, tahammül, fedâkârlık, hayırlara azim ve sebat, ibâdetlere harîs olup (bilhassa gece ibâdetlerine) çok dikkat etmek, hattâ ağlayıp sızlanmakla, Cenâb-ı Hak'dan tazarru' ve niyaz ile yardımını istemek, her hal ve harekâtını Peygamber (s.a.s.) Efendimizin sünnetine uygun olarak yapmağa çalışmak, çok yemek ve çok konuşmakdan, akşamları çok oturup gece te-heccüd namazına kalkamamaktan, sabah namazlarında camiye gidememekden son derece sakınmalıdır. Mühim zaruretler olmadıkça cemâatten kalmamak ve namazlarını dâima bulunduğu mahallenin camiinde kılmaya çalışmak, mümkün olduğu kadar komşularıyla sohbetler edip güzel geçinmek, her zaman onların hatırlarını sorup gönüllerini almak, muhtaç olanlara her bakımdan yardım etmek ve bunlara benzer güzel huylarla huylanmak, kötü huy ve alışkanlıklardan kurtulmağa çalışmaktır. Cihâdın altıncı nev'i: Bütün günah meclislerini, hattâ boş lâflarla geçirilen "Mâlâya'nî" sohbetlerini terk etmek, bunun yanında günahtan korkmayan ve sakınmayan kimselerle dost ol-makdan son derece kaçınmak (ancak iş icabı zaruret halleri müstesna), dalâlet ehli olan fâsık ve fâcirlerle mücâhede ve mücâdeleyi her zaman göze almak, onlara müdânâ ve muvafakat etmemeğe çalışmak, çocuklarını ve ailesini de bu gibi muzır yerlerden, fâsık, fâsıka, fâcir, fâcirelerden korumak, onlarla sohbetlerine katiyyen müsâade etmemek gerektir. Çünkü huylar, hastalıklar gibi sâridir, geçicidir. Bu sebeble büyüklerimiz nasîhat-larında bu hususlara çok dikkat etmişler, "Günahkârlarla sohbet, aynı günahları işlemeye sebep olur" demişlerdin
Mücâhedenin yedinci nev'i ise: Din âlimlerini çok yetiştirmek ve mümkün olduğu kadar bunları dünyaya meyilden, mideleri için çalışmakdan kurtarıp, Allah rızâsı için ve Resûlullah (s.a.s.) in yolunu ta'kîb ile, en ufak köylere varıncaya kadar yollamak, oraları irşâd, va'z ve nasîhatlarla aydınlatmak, ahkâm-ı Kur'âniyye'yi onlara öğretmek, her köyde Kur'ân kursları açarak kız ve erkek çocuklara Kur'ân okumasını öğretmek, bu ara-
TASAVVUF RtSALESÎ
121
da hadîs, fıkıh, İslâm tarihi gibi devlet mekteblerinde okutulmayan bilgilerle çocukları bilgi sahibi yapmaktır. Aynı zamanda Kur'ân'ın yasakladıklarını güzelce anlatıp, halkı haramdan, günahlardan ve bilhassa içki, kumar, faiz ve zinanın zararlarını açıkça anlatıp, bunlardan kurtarmağa çalışmak ve halk ile güzel geçinmenin, birlik ve beraberliğin, sevginin, birbirine karşı hürmet ye saygının ehemmiyetini ve lüzumunu anlatmak ve bunlara kendisi de nümûne olmağa çalışmaktır.
Mücâhedenin sekizinci nev'i de: Hemen bütün bunların mecmuu denebilir. Salih ve müttakî zevatı sevmek, nasîhatlarına ikbâl ve onlarla âmil olmak, onları ziyareti ihmâl etmeyerek, nûr ve feyizlerinden istifâde etmeğe çalışmaktır. Ma'lûmdur ki, insan doğuşta bilgisiz ve güçsüz, âciz bir mahlûktur. Eğer ailesi ve başkaları tarafından bakılmaz ve gözetilmezse, yaşaması bile mümkün değildir. Bunun için, onu yetiştiren kim ise, çocuk ona tâbîdir. Hıristiyanların çocukları Hıristiyan, Yahudilerin çocukları Yahûdî olurlar. Diğer akidelere sahip insanların çocukları da onlara tabî olurlar. Binâenaleyh, müslüman kişinin yetiştirdiği çocuğunun da, elbette müslüman olarak kalmasına dikkat ve ihtimamın ne kadar gerekli olduğunu îzâha lüzum yoktur, sanırım. Bu hususda cem'iyyetin (toplumun) pek büyük rolü vardır. İnsanlar ekseriyyetle içinde yaşadıkları topluma uyarlar. Binâenaleyh İslâm cem'iyyetinin ne kadar mühim olduğunu, her müslüman hiç şüphesiz en iyi bir şekilde idrâk eder. Bir müslüman ne kadar salâbet-i dîniyye sahibi olsa dahî, İslâm topluluğunun bulunmadığı bir yerde, dîninin lâyıkiyle muhafızı olamayacağı gibi, belki bir müddet sonra tamamıyla kaybeder. Belki de çocuklarına ve ailesi efradına bile dînini öğretemez. Artık olgun ve kâmil olmayı tamamen unutarak, bulunduğu muhîte ayak uydurmaya başlar ve maazallah bir müddet sonra ne kendinde, ne de ailesi efradında hayır kalır.
122
TASAVVUF! AHLÂK II
Halvetlerin Lüzumuna Dâir
Yine hepimizce ma'lûmdur ki, bir cem'iyet içinde muhtelif fikir ve akidelere sahip, çok çeşitli insanlar bulunagelmektedir. Bir kısmı mü'min, bir kısmı fâsık, bir kısmı münafık, mason, komünist; inançsız, akîdesiz, bir kısmı da kâfir ve müşriklerdir. Böyle bir toplum içinde yaşayan insan, elbette bunlardan birine takılacak ve o zümrenin malı olacaktır. Bugünkü maârif sistemi de buna çok müsait olduğundan, gerek yetişenin ve gerekse evlâdlarını yetiştirmek isteyen ebeveynin ne kadar uyanık olması lâzım geldiği pek aşikârdır. Yalnız dünya refahını ve midelerini düşünenlere sözümüz yokdur. Kendileri kemâl sahibi ve uyanık olmayan babaların, kendileri de evlâdları da dâima tehlike içindedirler. Bu sebeble kemâl, herkes için matlûb ve lâzımdır. Kemâle gelmeyen her şey hattâ meyveler, mahsuller hiç bir şeye yaramazlar. Meselâ, aldığınız bir kavun veya karpuzu yorula yo-rula eve getirir, kesersiniz. Ham çıkarsa bir işe yarar mı? İşte insan da böyledir. Sakın kardeş sen böyle olma. Bütün kâinat ve içindeki her şey senin için yaratılmış ve senin emrine verilmiştir. Yerdekilerden başka gökler, ay, güneş ve yıldızlar hepsi senin hizmetindedir. Artık sen kendinin ne büyük ve ne kıymetli bir varlık olduğunu düşün de, öyle işe yaramaz ham bir halde kalma. Bunun en güzel yolu Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin gösterdiği yoldur ve onun bizzat bizlere örnek olarak kendinde tatbik ettiği sünnetleridir.
Yine ma'lûmdur ki, nefis dâima fena ve günah da olsa, hep kendi arzularının meydana gelmesini ister. Bunu önlemek ve mâni' olmak kolay bir iş değildir. Hele bir kere alıştı ise, artık "o kudurmuştan beterdir" derler ya, "öylesini ancak teneşir temizler" denilmiştir ki, acı da olsa bir hakikattir. Ne yazık ki, öylelerin zararı yalnız kendine değil; aynı zamanda cemiyet içinde bir tehlikedir. Bu hale düşmemek, iyi ve kâmil bir insan olarak kendisine ve yaşadığı topluma faydalı olabilmek için Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin yaptığı gibi, hiç olmazsa her sene bir ay bir köşe-i vahdete (inziva) çekilip, insanlardan tecerrüdle kendini Hak'ka verip, gönül aynasını temizlemeye ve parlatma-
TASAVVUF RİSALESİ
123
ya çalışmalı ve Hak'dan gelecek olan envâr-ı ilâhiyye-i kudsiye ile içini ve dışını pâk etmelidir. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ma'nevî huzurlarında bulunarak, feyz-i ma'nevîlerinden istifade ile, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretlerine gece gündüz ilticada bulunmak suretiyle ve biraz kanâatkârâne bir çorbaya razı olarak, hem de oruçlu olmalıdır; icabederse, bunu istediği kadar da uzatmak mümkündür. Yalnız şu var ki, başlangıçda muhakkak bir mürebbînin, bir mürşidin idaresi altında olmak lâzımdır. Sonra kendi kendine yapmak mümkünse de, yine te-nezzülen ve tevâzuan bir mürebbî veya bir mürşidin huzurunda yapmak daha lâyık ve evlâdır. Halvet, güzîde ve hâlis insanların sıfatıdır. Onlar dâima yalnızlıktan hoşlanırlar. Çünkü yalnızlık hâlinde murakabe ve tefekkür daha güzel ve daha a'lâ olacağından, hemen halveti ihtiyar ederler. Mümkün oldukça insanlardan kaçarlar. Uzlet haliyle vakit geçirmeye çalışırlar. Zîrâ uzlet, vuslat alâmetidir ve her sülük sahibi için, bahusus iptida hallerinde uzlet şarttır. Alışageldiği kötü ve çirkin huy ve âdetlerin terki de başka türlü mümkün olmaz. Hak ile ünsiyyet peyda edebilmek için muhakkak halvet ve uzlet gereklidir.
Görmez misin? Av kuşlarını yakalamak için ellerine geçirdikleri doğan, atmaca denilen kuşları, erbabı nasıl terbiye ediyor? Onları tutup karanlık bir yerde hapsediyorlar. Akşam, sabah et ve sularını veriyorlar. Bir ay veya kırk günde eski yabanî hayatını unutup, kendini besleyene itaat ediyor ve onunla ünsiyyet peyda ediyor. Artık onun emrinden dışarı çıkmıyor. Omu-zunda kırlara gidiyor ve gösterilen kuşun üzerine hücum edip yakalıyor, sahibine getiriyor. Halbuki bu kuş evvelce insandan kaçar ve tuttuğu kuşu hemen parçalar, yerdi. Bak bir halvette nasıl mutî' oldu. İnsan, elbette hayvanla kıyas edilemez. Onun kemâli ve ma'nevî lezzetlere ve feyizlere nail olması, kâmil insanların idaresindeki halvetlere muhtaçtır. Ba'zı kimseler, bunda şöhret vardır diye i'tjraz etmek istemişlerse de bu iddialar, Resûlullah (s.a.s.) in fiilleriyle red olunur. Biz Resûl-ü Ekrem'e uymaya mecburuz. Şöhret âfettir ve lâkin Resûlullah'ın sünnetlerinde değildir. O zaman sakal da , bıyık da, ulemâ kisveleri de, va'z ve nasihattaki edebî ifadeler, (belagat, fesahat) da, evlerdeki mobilya ve lüks eşya, atlar, arabalar, otomobiller ve da-
124
TASAVVUF! AHLÂK II
ha nice şeyler var ki, hep şöhreti mûcibdirler. Bunlara i'tiraz edilmeyip de insanların kemâline vesile olan ibâdetlere ve bahusus, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin sünneti olmak hasebiyle halvete dil uzatmak, elbette iyi bir netice vermez. Halbuki, insanlarla ünsiyet, iflâs alâmetidir, demişlerdir. İbrahim Hakkı Hazretleri bir beytinde: Alâmet-ül-iflâs, el-isti'nâsü bin-nâs (İnsanlarla kaşnaşmak, iflâs alâmetidir) demişler ki pek doğrudur.
Görüyoruz ki, insan bir şeye alıştı mı, ne kadar kötü de olsa bırakması kolay olmuyor. İşte en basit misâli: Sigara, vücuda zarar, keseye zarar, fakat ne olursa olsun kolayca bırakılmıyor. Başkalarını da buna kıyas edebiliriz. Meselâ, kahve ve gazinolara, sinemalara, içkiye alışan kimselerin hâli ma'lûm, hele kumara alışanların hâli yürekler acısıdır. İşte bu sebeplerden'nâşî iyilere de, kötülere de halvet lâzımdır. Halvet sebebiyle iyilerin iyiliği artar, kötülerin de kötü huylarını bırakmalarına sebep olur. Bir gün görürsünüz ki, o kötü sandığınız adam, ıslâh-ı nefis ederek ne güzel huylu bir adam olmuştur. Bunların numuneleri de pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, halvet yalnız sülük ehline değil, bütün âmân ehli için adetâ şarttır. Bahusus tarîkat ehline muhakkak şarttır. Zîrâ Hak yolunda mücâhedenin başlangıcıdır. Çünkü nefsine esîr ve mahkûm olan kimselerden tam bir mücâhede beklenemez. Mücâhidlere Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ihsanı ve hidâyeti çok ve mebzûlen verilir. Zîrâ, insan hakîkaten nefs-i emmârenin elinden kurtulmadıkça rahat yüzü görmesine imkân yoktur. Bundan dolayı iptida hallerinde nefsiyle mücâhede edemiyen zavallıların, zon zamanlarında tarîkate girmekle bir şeyler elde etmesi muhaldir. Ya'ni, hâlini tedbîl ve tağyîr etmesi, ma'nevî feyizlere nail olması ve hakikî bir ehl-i tarîk olması adetâ mümkün değildir, diyeceği geliyor insanın.
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretlerinin ve diğer emsallerinin mücâhedesine bakınca insan hayretlere düşüyor. Risâle-i Kuşey-rî'nin 57'nci sahifesinde yazıldığına göre, 12 sene nefsiyle mü-câhededen sonra ancak dışını ıslâh edebilmiş. Nefsinin iç arzularını yenmek için de 5 sene çalışmış, ayrıca bir sene de mütemadiyen içini gözetlemiş, fakat ne görsün? Yine iç âleminde Hak1 kın rızâsına mugayir puta benzer hevâ, heves var. Onların da yok
TASAVVUF RtSALESİ
125
olması ve içindeki pisliklerin ve fenalıkların gitmesi için tam 12 sene daha mücâhededen sonra hakikatlere âşinâ oluyor ki, (12 + 5 + 1 + 12 = 30) cem'an 30 sene nefsiyle mücâhede ile ömrünü geçirmiş demektir.
İnsanın ömrü ise re's-ül-mâli (sermayesi)'dir. Onu boşa zayi' etmek gibi cahillik olmaz. Maazallah bir de günâh yerlerde zayi' ederse, ona ne demek lâzım bilmem?
Büyükler demişlerdir ki: Bu tarîk, üç esas üzere kurul-muşdur:
1- Yemeği ancak zaruret mikdarı ve iyice acıkınca yemek,
2- Uykuyu ancak uyku galebe edince uyumak,
3- Konuşmayı da ancak ihtiyaç duyulduğunda zaruret miktarı konuşmak.
Bilinmelidir ki, sözler amelden addedilecek ve amel defterine geçecekdir.
Mücâhedenin asli ve gayesi, nefsi alışmış olduğu kötü âdetlerden kesmek ve kurtarmaktır, dâima onun arzuları hilâfına hareket etmekdir. Avâm-ı nâs, çok amel yapmayı isterler. Havas ise, hallerinin, içlerinin tasfiyesini kasd ederler. Aç durmak, geceleri uyumamak zor bir şey değildir. Alışma işidir, alışınca kolay olur. Fakat hallerin tasfiyesi, iyi ahlâk sahibi olmak, kötü huyları bırakmak, dâima Hak'kın rızâsını gözetmek ve hareketlerini ona göre tanzim etmek, ne kadar makbul ve medh ü senaya şâyeste ve lâyıktır. Zîrâ, diyanet aslında şu üç şeyden ibarettir:
1- Emânete riayetkar olmak,
2- İstikâmetten ayrılmamak,
3- Tâat-i ilâhiyyeye, ubûdiyyete devamdır.
İnsan kendini şu ölçülere vurunca, kendi numarasını, kendisi pekâla verebilir. Hele îmân bahsinde zikr olunduğu gibi, îmânı kâmil olan mü'minleri, îmânları hatâ ve günahlardan men' eder, korur. Günah işlemelerine mâni' olur ve onu dâima hayırlara sevk eder: Kâmil mü'minler, ibâdete ve tâate son derece riayetkar olmakla beraber, hak ve hukuka da o kadar dikkatlidir. Günahlardan da çok korkar ve kaçar. Maazallah haram bir lokmayı ağzına almasına kat'iyyen ihtimal verilmez. Sözlerine de çok sâdıkdır. Kat'iyyen boş ve fuzûlî bir sözü ağzına almaz. Hatır yıkmak, gönül kırmakdan son derece kaçınır. Kimsenin gıybeti-
126
TASAVVUF! AHLÂK II
ni yapmaz. Lâf getirip, götürmek gibi adîlikleri irtikâb etmez. Sabırlı, mütehammil, gayretli, metanetli, cömerd, dâima ve dâima Hak'kın rızâsını gözetmekle, yani yaptığı bütün işleri, Hak sübhânehü ve teâlânın razı olacağı veçhile yapar. Bütün iyi ahlâkları elde etmeğe ve kötü huylardan da uzak kalmağa gayret eder.
İşte böyle olgun ve kâmil bir müslüman olmak hepimizin istediği ve sevdiği bir şeydir. Lâkin iyi bir meyvayı elde etmek için ne kadar çalışmalar oluyor. Öyle hemen istemekle olmadığı da ma'lumdur Öyle ise, o güzel ahlâk ve kâmil îmânın da, öyle yalnız istemekle olamayacağı bilinmelidir.
Bu hususda en kısa ve güzel yol da, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin rehberlik edip, bilfiil gösterdiği yoldur. Halbuki, Peygamberimiz (s.a.s.) böyle halvetlere muhtaç da değildirler. O, ancak bizlere örnek ve nümûne olmak, bizim de öylece hareket etmemizi temin kastıyla, hal ve fi'lini bizlere göstermekte ve söylemektedir.
Yalnız, halvete girecek insanın, "İnsanlar benim şerrimden halâs olsunlar" diye niyyet etmesi lâzımdır. Bu niyyeti tevâzuu-na delildir. Bu takdirde (men tevâdaa refeahullah:
-"ılı *'.' ''| 'i ' '
Allı a**j
Kim tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir) sırrına mazhar olur. Eğer, "Şu insanların şerrinden kurtulayım, emin olayım" diye, halvete girerse, bu da onun kibrine alâmettir. Bir kimse diğer bir kimseye karşı kendisinde bir meziyyet görürse, bu tekebbürden ileri gelir, demişler.
Halvetlerde olan ba'zı âbidlere sormuşlar ki: "Sen râhib misin? Ya'ni, Hak'dan korkan mısın ki, böyle köşe-i vahdete çekilmişsin, halka karışmıyorsun!' Cevaben: "Hayır, ben rahip değilim, belki köpeğin bekçisiyim. Benim azgın ve herkese saldıran köpek gibi bir nefsim var. Onun için böyle bir kenara çekilip hal-
TASAVVUF RİSALESİ
127
(2/39)Râmûz, 515/6
kın benden emin ve rahat olmasını istediğimden halvete girdim"
demesi şâyânı dikkattir.
Uzlet ve halvetin şartlarından biri de kişinin; akâid-i dîniy-yesini iyi bilmesi gerekdir. Onun için evelâ ilim ve fıkıh tahsil etmelidir ki, halvette hatâlara düşmesin. Hakikatte uzlet ve halvetten gaye, ahlâk-ı mezmûmelerini terk etmesidir. Yoksa, memleket terk edip hâlî yerlerde kalmak kâfî değildir. Asıl hüner cis-miyle, cesediyle halk arasında olup, rûh ve gönlüyle Hâhk ile olabilmesidir. Fakat bunu her işine gelen söyler amma, muvaffak olabilen pek nâdirdir. Bu hususda büyüklerimiz, "Halkın giydiğini giy, yediğini ye, lâkin iç âlemi olan sırrınla onlardan ayrı ol" demişlerdir. Bazı uzak yerlerden ziyaret kasdıyla gelip: "Efendim çok uzak yerlerden ziyaretinize geldim" diye ricada bulunanlara: "Nefsinden ayrıl, maksadına nail olursun" demişlerdir.
Hikâye olunur ki: Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri, rüyasında Cenâb-ı Hak'kı görmüş: "Yâ Rab, sana nasıl geleyim?" demiş. Cevaben: "Nefsinden ayrıldığın zaman gelir beni bulursun" buyrulmuş. Ne kadar değerli ve kıymetli söz! Aman yâ Rab, sen bizleri şu nefsin elinden halâs eyle!
Halvette en ziyâde dikkat edilmesi lâzım gelen bir şey de, şahsın, kendisine verilen zikirden başka bir şeyle meşgul olmamasıdır ve bütün nefsin arzularından sıyrılıp, Hak'kın rızâsına tâlib olmasıdır. Böyle olmadığı takdirde halvetden çok zarar görür ve fitnelere uğrar. Halvetlerde çok hoşluk ve iyilik vardır. Fakat halvette ünsiyyeti, halvet ile oluyorsa, o halvetten çıkınca onda bir şey kalmaz. Eğer halvetteki ünsiyyeti Cenâb-ı Hak'la ise onun için şehir de, çöl de müsâvîdir. Ya'ni kalabalık, tenhalık onun için artık fark etmez. Halk ile olmakta birtakım hayırlar olduğu inkâr edilemez. Fakat uzlette, halvette selâmet vardır.
Bazı büyükler şöyle demişler: "Dostun halvet, yemeğin açlık, sözlerin de Hak'ka münâcât olsun". Yalnızlık sıddıkların sevdiği bir haldir.
Şeyh Şiblî, "Nâs ile ünsiyyet iflâsdır" demiş. Mâlik ibn-i Mes'ûd, evinde dâima yalnız başına otururmuş. Ebû Bekir isminde bir zâta sormuşlar, "İflâsın alâmeti nedir?" diye. O da, şeyh Şiblî gibi, f'Nâs ile ünsiyyettir" demiş. Mâlik ibn-i MesL
128
TASAVVUF! AHLÂK II
ûd'a: "Böyle yalnız başına oturmaya korkmaz mısın?" demişler, cevaben: "Allah ile olan kimsenin korkduğu hiç görülmemiştir" demiştir.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri de: "Dîninde selâmet, bedeninde ve kalbinde rahat isteyen, uzleti ihtiyar etsin" demiştir. Bahusus fitne zamanlarında mutlaka vahdet ve uzlet iyidir. Hattâ, bazı büyüklere Hızır aleyhisselâm arkadaşlık teklif etmişse de, tevekkülümüze manî olur diye, Hızır'la arkadaşlığı kabul etmemişler. Fakat bunlar tabiî herkesin harcı değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, bir kuluna hayır murâd ederse, onu ma'siyet zilletinden kurtarıp, tâat ve ibâdetlerle ve yalnızlıkla azîz eder ve kanâatle zengin edip, kendi nefsinin ayıplarını kendisine gösterir. Bu hasletler kime verilirse, dünya ve âhiret nimetleri ona verilmiş demektir.
Halvet hakkında Abdülkâdir îsâ'nın Hakâyık ani't-tasavvuf adlı eserinin 128'nci sahifesinden 148'inci sahifesine kadar geniş tafsilât verilmişdir.
Halvet bir bakımdan bir nevi' i'tikâfdır. Yalnız "şu var ki, i'tikâf mutlaka beş vakit namaz kılınan mescidde olur. En efda-lı, Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevi ve Kuds-i Şerîf'deki Mescid-i Aksâ'da olanlardır. Bununla beraber her beş vakit namaz kılınan mescidlere de müsâade edilmiştir, fakat halvette bu şart yoktur.
Sakin ve hâlî yerler halvetlere müsâiddir. İ'tikâfda oruç nasıl şartsa halvetlerde de oruç öylece şarttır. Hattâ daha iyisi, biraz da neni kanâatkârâne, hem de riyâzatkârâne olmalıdır. Meselâ, sahurda ancak 21 dâne kuru üzümle bir parçacık ekmek, akşam iftarlarında da, kezâlik biraz ekmekle biraz da mercimek çorbası ihtiyar edilmiştir ki, çok muvafıkdır. Yalnız yirmi günden sonra bir akşam yemeğinde etli pilav, biraz da yoğurt verilir ki, gayrimüslim riyazet sâhiblerine benzememek içindir.
Sûre-i A'râf in 142'nci âyetinde beyân olunduğu gibi, halvet 30 gün olarak zikr edilmiş, sonra 10 gün daha ilâve olunarak kırka iblâğ edilmiştir. 10 gün veya 20 gün olarak da yapılırsa da, efdali iki sene kırkar gün devam etmektir.
TASAVVUF RİSALESİ
129
Merhum üstadımız hacı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri 24 halvet yaptığını söylemişti. İlk ve gençlik devirlerinde yapılan halvetler, teberrüken hakîkî halvetlere hazırhkdır. Zîrâ halvette, hemen kapanıp zikirle meşgul olmak kâfî değildir. İnsanın dış ile alâkasının tamâmiyle kesilmesi ve gönlünde Hak'dan başka bir şey kalmaması gerekdir. Bu halvet, kâmil ve olgun kimseler için hallerinin artmasına, diğerlerinin de terakkîsine sebep olur.
Halvetten maksad ise, kalbi tamâmiyle bütün çirkin ve kusurlardan ve ma'nevî pisliklerden temizleyip, kalb aynasını güzelce dolandırmak ve vâhid-i hakîkî olan Allâhü zül-Celâlin zik-riyle meşgul etmektir. Bu suretle Hak ile ünsiyyeti artırmak, halvetten çıkdıktan sonra da bu halfmuhafaza edebilecek hale gel-mekdir. Dikkat edile!
Halvet insanlardan ve kendini meşgul eden her amelden bir müddet kendini ayırarak, bitmek tükenmek bilmeyen dünya kaygılarından, sıyrılarak, kalbi dünya meşguliyetlerinden kurtarıp,, huzû' ve huşu' ile Cenâb-ı Hak'kın türlü ni'metlerini düşünerek, şeyhinin vereceği zikre ve murakabelere dikkat ve ihtimam göstermek ve hiç bir dakikasını, hattâ hiç bir nefesini bile boş geçirmeden zikre devam etmektir. Yoksa halvetlere kapanıp çeşitli hayallerle veya, "ben de şeyh olacağım" diye yapılan halvetler birer zayiattır. Onun için evvelâ niyyetleri tashîh edip, kendisinin ıslâh-ı nefs edebilmesi ve bil'umum kötü ve mezmûm huyları terk ederek adetâ bir kuzu, insan kılığında bir melek olabilmeyi azim ve kast etmelidir ve zikrullaha o kadar devam etmelidir ki, ancak ve yalnız kalbde zikrin hakîkati kalmalıdır ve artık kalbden her şey çıkmış, silinmiş, yok olmuş, yalnız zikrin hakîkati ve mânâsı kalmıştır.
Hiç şüphe yoktur ki, kalb bir şeyle meşgul olunca, başka şeylerle meşgul olamaz. Binâenaleyh, zikrullah ile meşgul olduğu vakitlerde de tabiî başka birşeyle meşgul olmasına imkân yoktur. Dünya ve hattâ âhiret hâtıralarıyla meşgul olduğu an, zik-rullahdan, velev bir lâhza da olsa mahrum kalmış olur. Zîrâ, bir anda hem zikrullah hem dünya-âhiret havâtırı cem' olamaz. Bu bir noksanlıktır. Dikkat edip her havâtırdan gönlünü muhafaza ederek yalnız zikrullah ile meşgul olmaya çalışmalıdır. Gerek net-
130
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
131
sin ve gerek şeytanın getirdiği bütün vesvese ve hâtıralara hiç kulak asmadan hemen zikrullaha devam etmelidir. Çünkü onların vesvese ve hâtıralarıyla meşgul olmak, bitmez, tükenmez hayâlât ile insanın ömr-ü azizini mahvetmektir. Adetâ esrarkeşlerin ha-yâlâtı gibi. Binâenaleyh, feyz veya varidat diye böyle hayâllere kendini kaptırmak çok tehlikelidir. Meselâ, "Artık sen, oldun, kâmilsin; senin gibisi bulunmaz" ve buna benzer daha nice aldatıcı sözler, hayâller, rü'yâlar hep insanı zikrullahdan alıkoymak için nefsin ve şeytanın hiylelerinden ibarettir. Bunlara hiç ehemmiyet ve kıymet vermeden ve bir ân bile meşgul olmadan zikre devam etmelidir. Şeytan, ba'zan parlak nurlar göstermek suretiyle de aldatmaya ve meşgul etmeye çalışır. Bunlar hiç bir zaman matlûb ve maksud değildir. Bunlara aldananlar ancak çocuklardır. İçe gelen bu gibi hayâlât ve vesveseleri şeyhden gayriye söylememelidir.
Halvet, sofiler tarafından icad edilmiş bir şey değildir. Belki Allâhü teâlânın emrine imtisal ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin efâline iktidâdır. Ma'lûmdur ki, Efendimiz (s.a.s.) Hirâ dağındaki mağarada, ma'lûm olan günler ve gecelerde, kendisine vahiy gelmezden önceleri de halvetler yapar, ibâdetle meşgul olurlardı.
Sûre-i Müzzemmil'in sekizinci âyeti halvete delildir. Allâhü teâlânın ism-i şerifini zikir bahsinde, Ebussuûd Efendi, "Kula gereken gece gündüz zikrullaha devamdır" dermiş. Şüphesiz bu da, dünyadan ilgiyi kesmeden ve Hak'ka tam mânâsı ile dönmeden mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa muayyen bir zaman, her şeyden alâkayı keserek nefsin ıslâhı ve gönlün açılması için halvetlere devam etmelidir.
Halvet, yalnız dervişlere veya tarikat ehline mahsus değildir. Her mü'min ve müvahhidin, kendini yetiştirmesi ve Hak süb-hânehû ve teâlânın kendisinden razı olacağı bir kul olmasına dikkat ve gayret göstermesi, îmânının kemâli bakımından muhakkak lâzımdır. İhmâlinden dolayı mes'ûliyet vardır. Zîrâ bu âlem boşuna yaratılmamıştır. İnsanlar halk olunsun, büyüsün, birbirleriyle canavarlar gibi boğuşsun, zevk ve safa âlemlerinde ve gü-
nah vadilerinde ömürlerini tüketip gitsinler diye halk olunmamışlardır. Elbette bu hilkatte büyük hikmetler ve gayeler vardır. Peygamberlerin gelmesi, kitapların indirilmesi, evliyaların yaradılışı, bizlere çok şeyler öğretmekte.ve duyurmaktadır.
Çeşitli mu'cizeler, (Mi'râc, Şakk-ı kamer gibi) ve kerametler bize bu âlemin dışındaki, âhiret ve ebediyyet âlemini ve bu âlemden daha mükemmel olan, Cennet ve cemâlullahı müşâha-de âleminin varlığını haber vermekte ve ona göre hazırlanmanın lüzumunu bildirmektedir. Bunun için, her ne bahasına olursa olsun, bu dünyaya öyle bel bağlayıp da, o ebediyyet âlemini ihmal etmenin caiz olmıyacağım, her akl-ı selîm sahibi idrâk etmelidir. İlimlerle meşgul olan âlim ve fâzıl zevât-ı muhteremeye ise, halvet herkesden daha fazla lâzımdır. Zîrâ, dünya işleriyle meşgul kişilerin kafaları nasıl o işlerle dolu ise, ilim ehlinin kafası da, çok çeşitli bilgilerle meşgul olduğu cihetle, o da, kendisini lâyıkıyla Hak'ka verebilmesi için, halvete herkesden daha çok muhtaçdırlar. Binâenaleyh, hiç olmazsa her gün, ya sabah veya akşamları, ya ibâdetlerin arkasından veya yatmazdan evvel muvakkat bir zaman için, az da olsa kendisini Hak ile baş-başa kalmağa alıştırmalıdır. Yoksa bu dünyanın ne işi biter ne gücü.
Onun için azîz kardeş! Sen peygamberlerin izinden ayrılma. Onların sözlerine dikkat et. İbâdet vakitlerini kat'iyyen kaçırma. Hele zikrullahı mümkün olduğu kadar gizlice, kimsesiz ve hâli yerlerde çokça yapmaya bak. Her şeyin fânî olduğunu unutma, Hak'ka iyi sarıl.
Hazret-i Ayşe validemiz (r.a.) Resûlullah (s.a.s.) Efendimize gelen vahyin, rü'yâ-yı sâliha ile başlamış olduğunu, sonra da yalnızlık hâlinin ona sevdirildiğini bildirmiş olmakla, Fahr-i Kâinat Efendimizin Hıra dağındaki mağaraya çekilerek, orada tek başına ibâdetle meşgul olduğunu, ancak azıkları tükendikçe evine Hazret-i Hatice (r.a.) validemizin yanına dönerek azığını alıp, hazırlığını yaparak, tekrar mağaraya döndüklerini ve bu hâlin "Vahy" gelinceye kadar böyle devam ettiğine işaret buyurmuşlardır.
Bu hadîs-i şerîf'de halvetin, insanların ibâdet edebilmeleri-
I
132
TASAVVUF! AHLÂK II
ne ve salâh-ı hal sahibi olmalarına yardımcı olduğuna delîl vardır. Bir kimse ki, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin hâline ve ef âli-nelmtisâl ederse, makâm-ı velayetten ona bir nasîb verilir; ve yine bunda delîl vardır ki, müptedîlere muhakkak halvet ve uzlet lâzımdır. Bidayet hallerinde bunlardan mahrum olanlar son zamanlarında bunun lüzumunu anlasalar da artık tatbik edebilmek imkânını bulamazlar. Zîrâ, azim, sabır ve metanetleri buna müsâid değildir.
Bu sebeble, tasavvuf ehli derler ki: "İnsan bir makama nail olduktan sonra ona edep dâiresinde devam ederse, daha a'lâsı-na nail olur." Bak, Peygamber s.a.s. Efendimiz, o Hıra dağındaki ibâdetine devamı neticesi, makamdan makama terakkî ede ede nihayet sübût makamına, oradan da "Kabe kavseyni ev ednâ" tecellîsine mazhar olmuşdur. Ona tabî olan ümmeti de, makâm-ı velayette Allah teâlânın dilediği yüksek makamlara (makâm-ı sü-bûtdan gayrı) nail olurlar ve kendilerine hikmetler ihsan olunur.
Halvet, kendisinden gayri insanlardan hâlî olmaktır. Belki Rabbı ile meşguliyetinden kendini de unutmalıdır. İşte o zaman vâridât-ı ilâhiyye ve ulûm-ı gaybiyyeye müsteid olur ve kalbi bunlara mahal olur. ResûlullaMs.a.s.) Efendimiz halveti, nübüvvetten sonra da bırakmamıştır. Ramazan-ı şerifteki son on günlük i'tikâfını kat'iyyen bırakmamıştır. Hattâ Ramazan-ı şerifte bazı sebeblerden dolayı i'tikâfını bırakmışsa, bunu Şevval ayında kaza buyurmuşlardı. Bu i'tikâf ile halvetler birbirine yakındır. Şu insanlara taaccüb olunur ki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin hiç terk etmedikleri i'tikâfı nasıl terk ediyorlar. (2/40)
İmâm-ı Nevevî, bu hadîs-i şerifin şerhinden, "halâ" kelimesini halvet ile şerh etmiş ve "sâlihlerin sânı ve ariflerin ibâdeti bununla kâimdir" demiştir.
Süleyman el-Hattâbî (rh.a) de: "Uzletin, Resûlullahfs.a.s.j Efendimize sevdirilmesinde, kalbin dünyadan fariğ olması ve tefekküre muin ve zahir (yardımcı) olması, alışılan beşeriyyet hal-
(2/40) Haşiyetü-Tahtâvî alâ Merâkı'l-Felâh, s. 463
TASAVVUF RİSALESİ
133
[erinden ayrılması ve kalbin huzû' ve huşû'a kavuşması vardır"
der.
Şehâbettin Ahmet ibni Hacer el-Askalânî (rh.a) de, bu hadîsin şerhinde, "Halâ" kelimesini halvet ile izah etmiş ve, "Bundaki sır, teveccüh olunan şeye kalbin ferağı vardır ve halvetin aslı bilindiği gibi bir aydır, bu da Ramazan ayıdır" ûem\ş\h.(2/41)
Allâmetü'l-Kebîr, bu hadîsin şerhinde "Halvette kalbin boşalması vardır, destinin suyunu boşaltmak gibi. Kab boş olunca içine her şey konabilir, dolu kaba bir şey koymak mümkün değildir" diyor. Binâenaleyh, kalb de boş olunca tefekkür ve dü-şenceye imkân hâsıl olur. Bir de beşeriyyeî iktizâsı alışılan huylardan ancak bu gibi riyazetler ile kurtulmak mümkün olur; eski âdetler unutulur.
Kirmânî Hazretleri de, Buhârî'nin Şerh'inde bu hadîsi aynı şekilde şerh buyurmuşlardır. (2/42) Bütün bunlar selef-i sâlihî-nin halvete olan i'tinâlarına delildir. Artık i'tiraz etmek isteyenler, istedikleri kadar i'tiraz etsinler.
Muhammed ibni Ahmed Benîsî ibni İshak (r.a) ve gayrıla-rından rivayet ederek, "Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri Hıra dağındaki mağaraya her sene bir ay gider, orada ibâdetle meşgul olurlardı" buyurmuşlardır.
Münâvî Hazretleri de, Efendimiz(s.a.s.)Hazretlerinin halvetleri hakkında, "Efendimizin her şeyden ayrılıp Cenâb-ı feyyâz-ı m ut lakın zikrine gark oluşu ve buna mâni' olabilecek her şeyden uzaklaşmasıyla, yalnız halvete iltifat ederek, günden güne Hak ile ünsiyyeti artarak, kalb aynasının gayet cilâlı ve parlak bir ayna haline geldiğini, kemal derecelerinin en yüksek kısmına erişdiğini, bu suretle saadet ışıklarının, yüzlerinde belirdiğini, hattâ bütün taşlar ve ağaçlar, O geçerken fasîh bir dille, "Es-selâmü aleyke yâ Resûlallah" dediklerini" beyan etmişlerdir. (2/43)
(2/41) Feth'ul-Bâri, c. 1, s. 18 (2/42) Şerh-i Buhârî, c. 1, s. 32 (2/43) Levâmi'al-Kevâkib, s. 48-49
134
TASAVVUF! AHLÂK II
Süleymân-ı Cemel de, "Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hıra dağında her sene bir ay ibâdetle meşgul olurlardı ve oradan indikleri vakit, Kâbe-i muazzamayı tavaf etmeden hâne-i saadetlerine girmezlerdi. Hırâ'daki ibâdetleri, zikrullah ve tefekkür idi. Kezâlik Hirâ'dan gayrı zamanlarında da yine halvetlerini çok yaparlardı" demiştir. (2/44)
Kâmûs sahibi Muhammed bin Yâkûb el-Fîrûz-Âbâdî, bu hususda der ki: "Resûlullah (s.a.s.) Efendimize vahy gelmeden evvel kendisi halvet ve yalnızlığı severlerdi. Hıra dağına çıkar, oradaki mahalde yalnız başına Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ederdi. Hıra dağı Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafededir. Mağaranın uzunluğu dört, genişliği de üç zira' (arşın) kadar ufak bir mağaradır. Halvet için burasını seçmişlerdi" demiştir.
Ulemâ-yı kiramın, Resûlullah'ın halvetteki ibâdetinde iki kavil vardır. Bazısı, "İbâdeti, tefekkür idi" dediler. Bazısı da, "Zikrullah idi" dediler ki, bu esahdır.
Halvetler, ya Hak'dan, Hak ilminin ziyâdeliğini talebdir ki, bu Hak ehlinin asıl maksad ve gayesidir. Yoksa halvetlerde, boş tefekkür, boş düşünceler, halvet hâline münâsib değildir. Bu gibi şeyler halvetten sayılmaz. Çünkü bazı büyüklere halvetlerde, "Bizleri de duadan unutmayın efendim" demişler de, cevaben: "Ben seni düşünüp, seninle meşgul olduğum takdirde Allah'ımla halvette olmuş olamam" buyurmuşlar. Bu cevabda: "Ben, beni zikr edenin yanındayım. Onun hâmîsi ve yakınıyım. Beni zikr ettiği müddetçe ben onunlayım" sözünün esrarı anlaşılmaktadır. Bu.devlet (saltanat) kadar acaba başka bir devlet bulunur mu?
"Halvetin şartlarından biri de, Allah teâlâyı nefsi ve ruhuyla zikr etmektir. Yoksa nefes ve lisanıyla değildir", demişler. Onun için halvete giren kimselerin öyle birbirlerini kontrol edip, onların halleriyle meşgul olması ve onlara akıl dersi vermeğe kalkması, edeb öğretmesi, hiç olacak şeylerden değildir.
Ders ve edebler evvelce öğrenilmelidir. Halvette ise her şeyi
(2/44) El-Fütûhât'ül-Ahmediyye, s. 31
TASAVVUF RİSALESİ
135
unutup yalnız Allah teâlâmn zikrinin bakî kalması, velev bir an da olsa zikrullahdan hâlî kalmaması gerektir. Hem de çok dikkat lâzımdır.
Bazı halvetler ise, fikirlerin safâsı içindir ki, bazı ma'lûmat-ları elde etmek için yapılır. Bu ise, Hak ehline hiç yakışmaz. Hak ehli, bu gibi halvetlere tenezzül etmezler. Onların gayesi ancak zikrullahdır. Halvetlerde tefekkürle vakit geçirenler, ehl-i halvetten sayılmazlar. Binâenaleyh, gayeye uygun olmadığı için halvetten çıkmaları veya i'tikadlarını tashîh ile yalnız ve yalnız şeyhinin emri olan zikrullah ve murakabelerle meşgul olmaları gerekir.
Bir üçüncü halvet de, halkdan uzaklaşmak içindir. Halk-dan gördükleri korkunç şeylerden nâşî, halkı gördükçe kendilerinde darlık ve sıkıntı olur. İşte o zaman, o da halveti ihtiyar eder. Lâkin bu da matlûb olan halvetten değildir.
Bir dördüncü halvet daha vardır ki; onu yapan, her çeşit muhâletâttan, hattâ çoluk çocuk, mal, mülk ve her türlü tefekkür ve meşguliyetten hâlî olarak yalnız kalbin zikrine dalmış, zikrullahm zıddı neler varsa hepsinden külliyyen ayrılmış ve halvet ettiği Zât-ı Ecellü A'lâ'nın zikriyle ünsiyyet hâsıl etmiş olur da, artık bir türlü zikrullahdan ve halvet kalmakdan ayrılamaz. Bu ünsiyyet sayesinde kendisine hakîkî ilhamlar artar ve gönlünün safa ve cilâsı ziyâdeleşdikçe ziyâdeleşir. Bu sebeble de kemâlâtın en yüksek noktalarına erişir. (2/45)
İşte şu bir mikdar, ulemâ ve efâzılın kavillerinden bizlere aşikâr bir şekilde beyân olunuyor ki, halvet, sünnet-i Resûlullah'ın amelî bir yoludur ki; insanlar böylece îmânlarını takviye, nefislerini ıslâh ve saf etsinler, ruhlarını da kuvvetlendirsinler, kalblerini temizleyip tecelliyât-i ilâhiyyeye mazhar olabilecek hâle gelsinler diye yapılır.
Yine halvet, Efendimiz (s.a.s) Hazretleri tarafından yer ve gökleri, bütün varlıkları yaratan Hâlık-ı zü'1-Celâlin bilinmesi için bizlere tevcih olunmuştur. Bütün zevklere, vecdlere, keşif, keramet ve feyzlere esâs olmuştur.
İmâm Buhârî (rh.a) Hazretlerinin Sahîh'inde bildirdiği, yedi
(2/45) Sâhib'il-Kâmûs, Seferi's-Saâde, s. 3-4
136
TASAVVUF! AHLÂK II
tabaka kimse ki, gölgelerin olmadığı o mahşer âleminde, Arş'ın gölgesi altında gölgeleneceklerdir, onlardan biri de, hâlî yerde Allah teâlânın zikriyle meşgul olup, gözlerinden yaşlar akıtan kimseler olduğu o hadîste zikr edilmiştir.
Bunların hepsi zikrullah kasdıyla halvetin meşrû'iyyetine de-lîl değil midir? Bu maksatla yapılan halvetlerde söfîler, Allah teâlâyı zikr ederek Hak'kın nuruna gark olurlar, içleri de dışla-rıda nûr olur. Nurun alâ nûr (Nur üstüne nur olur.) olurlar.
İmâm Ahmed (rh.a)'in Müsned'inde, uzunca bir hadîste ihraç olunduğuna göre, "Ehl-i zikir benim meclisimin ehlidir" buy-rulmuştur. Bu taife, Allah-ü teâlânın zikriyle o kadar meşgul olurlar ki, Huzür-u ilâhîde kendilerini bile unuturlar. Gözleri yaşla dolar. Hak'kı bilmesi nisbetinde kendinden geçer. Huzû' ve huşu' ile Hazret-i Hak'kın huzurunda Hak ile celîs ve enîs olur. Ömer ibni el-Fârız'ın bu hâli bildiren şu beyitleri ne güzeldir: (2/46)
LU^j « ',_ ¦•**II «^4 ı^j d3"" Juü •
' * & * 4.
II. lil
"Sevgiliyle tenhada kaldım, aramızda esen meltemden daha ince bir sır vardı." (2/47)
14 i ^ in
o i,.
"Allah dostlarının ondan başka can yoldaşı yoktur. Onlar için Rahmân'dan başka hepsi boştur."
Ey ömrünü gafletle geçiren zavallı! Sen de bu gibi bahtiyar ve kâmil zâkirlere uymak ve yetişmek istersen, şu seni çeşitli gü-
(2/46) Arap şâiri (2/47) Aynı şâirden
TASAVVUF RİSALESİ
137
nahlara sokan ve Hak'dan uzak kalmana sebeb olan nefs-i em-mâreni artık bırak da yola gel, onu ta'yîb et, ayıpla. Sen, bunun için mi yaratıldın? diye düşün ve Rabbına dön. Koş, git, kalbini yak, yık; ömrünü boşa zayi' ettiğin ve kıymetli vakitlerini lehiv ve lağviyatla yok ettiğin için gece gündüz ağla. Hem durmadan ağla ki, zaman artık çok kısalmışdır. Geçmişleri telâfi için çalış. Sonraki nedamet ve husrân kimseye fayda vermemiştir, vermeyecektir.
Muhakkak Hak'ka döneceksin. O zaman Hak sana, "Gel tevbekâr kulum" diye iltifat edecek, alâka gösterecektir ve seni kıyametin dehşetli ve hararetli ânında, Arş'ın gölgesi altında gölgelendirip, mes'ûd ve bahtiyar kullan arasına ilhak edecektir.
Aman yâ Rab! Sen bizleri afv ve mağfiretinle, hidâyet ve tevfîkinle, rahmet, ihsan ve ikramlarınla taltîf buyurarak, o zor günde Arş'ın gölgesinde gölgelendirdiğin bahtiyarlara bizi de ilhak buyur. Dünyada iken de o bahtiyarlarla dost eyle, halvetlerde ve aşikâr hallerinde dâima senin zikrinle meşgul olup, rahat ve sükûn bulan kimselerden ayırma. Yâ Rabbe'I-âlemîn yâ Erham-er-râhimîn.
138
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikrin ve Halvetin Faydalan
Halk ile ihtilâtın bazı dünyevî ve uhrevî faydalan olduğundan şüphe edilemezse de, birçok zararları olduğu da muhakkaktır, bahusus, harîs ve tamâhkâr kimseler için. Halkla ihtilâtın bu gibilerini hem zikrullahdan alıkoyduğu ve hem de günahları irtikâba sürüklediği görülegelmektedir. Bir kere de alışıldı mı artık ayrılmak ve kurtulmak pek zor ve güç olur. Lâkin halvetlerde bunlar bulunmadığı gibi, ya'ni günahlara sürüklenmek ve irti-kâb mümkün olmadığı gibi, dâima huzû' ve huşu', rahat ve sükûn içinde Allah zü'1-Celâl vel-cemal Hazretlerine ibâdetlerini daha güzel bir şekilde yapma imkânları vardır. Halvet ehlinin Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle ünsiyyetleri o nisbette kuvvetli ve sağlam olur. Bunu müdrik olan insanlar ve bu tadı tadanlar, artık halvetten kovulsalar da çıkmak istemezler.
Büyüklerimizin birçoğu, halvet esnasında kendilerine verilen sayısız ni'metleri anlatmakla bitiremezler. Bahusus İmâm Ga-zâlî (rh.a) Hazretleri halvetteki istifâdesini şu suretle hülâsa etmektedir: "Ben, muhakkak ve kafi olarak anladım ve bildim ki, Allah teâlânın yoluna sâlik olanlar, hassaten ehl-i tasavvuf-dur. Ahlâkları, hâl ve hareketleri en güzel olan kimseler bunlardır. Yollan en doğru yoldur. Edeb, terbiye ve huyları en güzel ve temiz ve takdire lâyık olanlar da bunlardır. Belki de bütün akıllıların akıllısı, ulemânın hikmetlerine, şerfatın esrarına vâkıf olan bahtiyarlar ancak bunlardır. Bunların hatt u hareketlerinin hiç birisinden daha iyisini bulup, tebdil ve tağyir etmek mümkün değildir. Çünkü, bütün iç ve dış harekâtları nûr'ü nübüvvet ışığından iktibas olunmuştur. Esasen kâinatta nübüvvet nurundan başka faydalanacak bir nûr mevcud değildir ve olamaz. (2/48)
Halvetin faydalarından biri de: Nefsi, kötü âdetlerden kurtarıp tertemiz bir hâle gelmesine ve yüksek meziyyetlere sâhib olmasına, emmârelikten, mülhimelikten, nefsi mutmeinneye ki,
(2/48) El Münkız-ü min'ed-Dalâl, s. 131-132
TASAVVUF RİSALESİ
139
kemâlâtın başlangıcıdır ve oradan râdıye, merdıyye sırrına ve devletine ulaştırmasıdır. Bu hasletler halvetsiz ancak "Üveysî" denilen bazı büyüklere nasîb olur. Bu, mahzâ lütf-u ilâhîdir. Bizler içinse, muhakkak mücâdele, halvet ve uzletlere devamla mümkün olabilir. Bahusus âhir zamanın fitne devirlerinde, bir fitne çıkmasına meydan vermemek için dillerini tutup, bir şeye karışmadan köşesinde oturmanın efdal olduğu bildirilmiştir. Zîrâ, nefsi dâima hem-cinsiyle sohbet ve muhabbet etmek ister. Neş'eli ve safâlı yerleri arar ve sever. Oralardan vazgeçip halvetlere girmek istemezler, yalmzhkdan korkarlar, hattâ kaçarlar, saadet ve selâmetin halvette olduğunu idrâk etmezler. Lâkin biraz mücâhe-de ederek onları bu halvetlere alıştırabilsek, evvelâ nefse zor gelen ve belki de hoşlanmadığı bu halvetten, zamanla aldığı lezzetler sebebiyle ve dâima Hak ile ünsiyyetten nâşî, artık halvetleri kendisi aramağa başlar.
Çocuklar da böyle değil midir? Önceleri zorla emdikleri annelerinin memelerini sonraları kolay kolay bırakmak istemezler. Lâkin çeşitli yemeklerin lezzetlerini almağa başlayınca artık memeyi verseniz de almazlar.
Nefisler dâima arzularına nail olabilmek için koşar, hep istediklerini yapmağa çalışırlar ve alıştıklarını bırakmak da istemezler. Nefis bir çocuğa benzetilmiştir, onu küçük iken memeden kesmedikçe nasıl kendi terk etmiyorsa, tıpkı bunun gibi, günahlardan da kurtulmağa azm etmedikçe kendi kendine kesilmezler. Velhâsıl muhakkak mücâdele şarttır. Yoksa, kendi hâline bırakılırsa, sizi de, cem'iyyeti de felâkete sürükler. Pek çok nefis Halîk-ı zü'1-Celâl ve'1-cemâla inkıyadı istemez. Hep şehe-vânî ve nefsânî nevalarında yaşamak ister. Onun için Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîm'inde: "Nefsinin nevasına tabî olma, zîrâ seni Hak yolundan saptırır, şaşırtıp helake götürür" (2/49) buyurmuştur.
Bugün dünyadaki bütün hapishanelerde inleyen zavallıların hep çektikleri, nefislerine uymak yüzündendir. Öyle ise azîz kardeş; sen de nefsin arzularına uymamak için halveti ihtiyar
(2/49) Sa'd Sûresi, âyet: 26
140
TASAVVUF! AHLÂK II
et ve nefsini kemâle doğru şevke çalış. Yukarıda geçen doğan kuşunun hikâyesini unutma. Cenâb-ı Hak cümlemizi gördüklerinden ibret alıp Hak'ka dönen ve O'na tam manâsıyla teslim olan kullarından eylesin, âmîn.
Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretlerinin şu beyti ne güzel bir dersdir:
Bir göz ki ibret olmaya anın nazarında,
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.
Halvet, kalbi, fikri, aklı, bedeni, bitmez tükenmez dünya kaygularından, kederlerinden, dertlerinden kurtarır ve bu hal üzere sebatı neticesinde îmânın tadını tadar. Nefsinde kemâl-i itminan hasıl olur. Hem dünyası, hem âhireti ma'mûr olur.
İmâmı Şafiî (rh.a) buyururlar ki: "Her kim Allah teâlâ-dan kalbinin acıtmasını ve ilmin hakikatına nail olmayı isterse halvete devam etsin. Az yesin, fâsıklar meclisinden uzaklaşsın, ahlâk ve edepden ârî ilim meclislerine bile gitmesin."
İmâm-ı Gazâlî (rh.a) Hazretleri de halvetin faydaları hakkında şöyle demiştir: "Halvet, meşguliyetlerin gitmesine, göz ve kulağın muhafazasına en güzel perdedir." Çünkü göz ve kulak ve diğer hasseler, hepsi, kalbin yollarıdır ve damarlıdır. Kalbe inen şeyler, hep bunlar vasıtasıyla girer. Kalb bir havuz gibidir. Bahusus göz, kulak vasıtasıyla bütün günah ve fena olan şeyler kalbe vâsıl olur. Kalb havuzuna bu yollardan akan sular pis ve çirkin sular ise; artık bu havuzun durumunu siz tasavvur ediniz. Hem pis kokar, hem de içindeki sulardan kat'iyyen istifade edilmediği gibi etrafını da mutazarrır edeceği aşikârdır. İşte halvetlerden maksad, bu havuzlarda biriken pis ve kokan suları boşaltıp, havuza menba'dan fışkıran tertemiz, berrak ve tatlı suları akıtmaktır. Halbuki, mütemadiyen hâriçden gelen pis sular havuza 'aktıkça pislikler içeri atıldıkça, onu temizlemeğe imkân olmaz. Ya'ni gerek göz ve kulak ve gerekse şâir havas dolayısıyla gönüle gelen günah ve yaramaz haller, tıpkı akan pis suya benzetilmiştir. Bir suyun temizlenmesi ancak başından akışı kesip, yolları ve havuzu ondan sonra temizlemekle mümkün olur. Kalb-deki fena alışkanlıkların temizlenip giderilmesi için de, halveti ihtiyar edip,nefislemücâdeleyigöze almak gerekir. Bu iş, halvet-
TASAVVUF RİSALESİ
141
ten gayri yerlerde pek mümkün olmaz. Çünkü, dışarıda bulunduğunuz müddetçe her ne kadar çalışsanız da hakkından gelemezsiniz. Zîrâ, arkası gelen bir suyu zabt etmek pek kolay bir şey değildir. Bunun en kolayı, halvetlerdir. İşte kalb, kendini meşgul eden uygunsuz hallerden ve vesveselerden, şeytanın hâtıralarından, gözlerin günah şeylere bakmasından, kulakların günah şeyleri işitmesinden ve diğer hastalıklardan kurtulduğu zaman, Cenâb-ı Hak'kın kendisine bahş etmiş olduğu ezelî ni'met-leri, hikmetleri, ilm-i ledünnîsi, feraset ve kemâlâtı birer birer meydana çıkar, hem gönül, Hak'kın tecellîlerine mazhar olur; hem de kul, etrafındaki cem'iyyet efradına son derece faydalı olmaya başlar. Bunun yegâne sebebi, gönlün temizlenmesi ve ci-lâlanmasıdır. Zîrâ, bu sayılan ni'metler, hikmetler, ilimler zâten gönülde mevcud idi. Gönüle akan pisliklerle kapanmış bulunuyordu. Temizlenince, tabiatiyle hepsi meydana çıkacaktır. Onun için böyle kırkar gün halvet usullerine riâyetle yapılan halvetler, bu cevherlerin meydana çıkmasına sebeb olur. Kurbet-i ilâhiy-yeye, tlm-i ledünnînin telâkkisine, esrâr-ı Rabbâniye nurlarının gönüle inmesine müstehak olur, istihkak kesb eder. Yani, çalışan bir adamın akşam üzeri gündeliğini almağa hak kazanması gibi, bu halvetler de gönüllerin nurlanmasına ve Hak'kın tecellisine mazhar olmaya vesîle olur. Halvette hele şöyle bir duâ: (Yâ Rab, senin rızâ-yı şerifine talip bir kulunum. Gmâ-i Rubû-biyyetine merbut bir miskfnim. Bâb-ı merhametin etrafında bir sâilim. Hazîne-i keremine boyun bükmüş bir f akîrim. Senin kapının kölesiyim. Yüzüm kara, elim boş geldim kapına.) diyenlerin duaları muhakkak red olunmaz " buyurulmuştur.
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri de şöyle buyururlar: "Allah teâlâ Hazretlerinin ni'metlerinin ziyâdeliği-ni isteyen, esrâr-ı ilâhiyyenin, Hak'kın cömertlik hazînelerinden gelecek olan mevcudattaki namütenahi sırların kendisinde tecellî etmesine tâlib olan kimsenin, halvet ve zikrullaha mülâzemet etmesi lâzımdır."
Zîrâ bu sebeble gönlü tamâmiyle dünya işlerinden ve dü-şüncelerindenboşalmışolduğu halde Hak kapısında boynu bükük bir fakir gibi otursa da, diliyle demese bile haliyle, "Yâ Rab! İşte ben senin kapına geldim. Hem de eli boş, yüzü kara olarak.
142
TASAVVUF! AHLAK II
Lütuf, kerem ve ihsanını ummaktayım." dese, artık Cenâb-ı Hak, hazîne-i ilâhiyyesinden o kuluna, bilmem neler lütfetmez! En azından ilim deryası kılar.
Azîz kardeşim ve muhterem evlâdım! Esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyyeye mazhar,ârîfbillâh bir kul olmak istersen halvetlere devam et, nefsini yen. Nefse kul değil, Allah'a kul ol ki, Hızır aleyhisselâma verdiği ilmi sana da versin. Çünkü o, müt-takî kullarına, mektebsiz de ilim verir. Onlara hem basîret, hem feraset, hem de görülmemiş nûr verir. Ona kul olan dünya ve âhirette rahat yürür, karanlıkda kalmaz, tehlikelere düşmez.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerine,
- "Sen bu derecelere nasıl eriştin?" diye sormuşlar, cevaben: "Otuz seneden beri devam etmekde olduğu nefsiyle mücâhe-desinin bereketiyle erişdiğini, fakat öyle iken kendisi de erbâb-ı ticâretten olduğu halde, 400 rek'at namaz kılmadan dükkânını açmadığını" söylemiştir.
Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) Hazretlerinin şu sözü de ne kadar ehemmiyetlidir: "Siz ilmi ölenlerden (fânilerden) alıyorsunuz. Biz ise ilmi, kendisine ölüm erişmeyen Hayy ve Kayyûm olan Zât-i eceli ü a'lâdan alıyoruz. Onun için aradaki farkı bulmak mümkün olmaz." (2/50)
Binâenaleyh, himmet sahiplerinin Allah rızâsı için yaptıkları halvetlerde Hak sübhânehû ve teâlânın onlara olan ihsan, ikram ve i'zâzını ta'rife bile gücümüz yetmez. Hepimizin meçhulü olan çeşitli ilimler vardır ki bunlar herkese nasîb olmaz, o bir gönül cevheridir ve dünyanın bütün cevherlerinin fevkın-dadır. Ne yakuta benzer, ne de inciye. Bunlar gönül incileridir ki, Allah teâlâ, insanı yaratırken vermiştir. Kur'an'da: (2/51)
TASAVVUF RİSALESİ
143
(2/50) Fütûhât-ı Mekkiye, c. 1, s. 31 (2/51) İsrâ' Sûresi, âyet 70.
buyurduğu o nâmütenâhî kerametler, hikmetler, ilimler hep bu gönülde, Cenâb-ı Hak'kın ezelde koymuş olduğu cevherlerdir. İşte Peygamberân-ı i zâm Hazerâtı, işte evliyâ-yı kiram . Bunların ilimleri, hikmetleri, mu'cizeleri, kerametleri, kemâlleri hep Hak'kın ezeldeki ihsanının kuldaki tecellîsinden başka nedir? Sen de o Allah'ın kulusun. Sende kim bilir ne cevherler vardır? Fakat, üstü örtülmüş, gömülmüş, kararmış; senin himmetini bekliyor. Artık uyuma devri geçti. Kalk, halvete gir. Hak'ka yalvar. Zîrâ, sen bu âlemin malı değilsin, burada misafirsin. Senin yerin, Cennet ve cemâlullahın müşâhedesidir. Bu büyük ni'meti, bu fânî âlemin geçici zevk ve safâsına feda etme. Günahlara dalıp, Hak'kın rızâsını kazanma fırsatını elden kaçırma. Sonra sana çok yazık olur.
tbni Uceybe, İbni Atâullahın, "Kalbe uzletten başka bir şey fayda vermez" sözünü şerh ederek der ki: "Uzlet, kalbin Allah teâlâ ile yalnız başbaşa kalmasıdır."
İşte bu yalnızlıktan halvet murâd olunur ki cismin de kalbin de Allah ile başbaşa kalması demektir. Zîrâ, kalblerin Allah ile yalnız kalması, ancak kalbin cesedinden ayrılmasıyla mümkün olabilir. Tefekkür ise, kalbin Hazret-i Allah (c.c.) ye gidişidir. Bu gidiş de iki kısımdır: Birisi, îmân ve tasdik hususundaki tefekkürdür. Birisi de, şühûd ve ıyân tefekkürüdür. Binâenaleyh, kalbe en faydalısı, bu tefekkürle beraber olan uzlet ve halvettir. Çünkü uzlet ve halvet adetâ birer perhiz gibidir. Tefekkürler de bunun ilâcıdır. Perhiz olmadan ilâçlar fayda vermeyeceğinden, doktorlar evvelâ hastalığın nev'ine göre, "Filan ve filan şeyleri kat'iyyen yemeyeceksin" derler, sonra da ilâçları verirler. Perhizlere dikkat edilmediği zaman ilâçlar nasıl fayda vermezse, tefek-kürsüz, düşüncesiz halvetler de fayda vermez.
Bunun için halvet perhiz, tefekkür de ilâç mesabesindedir. Biz bunlara "mürâkebe" deriz. Bir halvette on murâkebe vardır. 40 makam üzeredir. 40 günde tamam olur. 20 veya 10 günde olanlar kâfî değildir.
Halvetten maksad, kalbin içindeki pisliklerin boşaltılması-dır. Kalbdeki pisliklerin boşaltılıp temizlenmesinden maksad da, kalbin Mülk, Melekût ve Ceberut âlemlerinde cevelân edib do-
144
TASAVVUF! AHLÂK II
laşmasıdır ve oralardan alabildikleri ma'lûmatları, feyîzleri, nurları, ilimleri, esrarları, âlem-i mülke dönünce etrafındaki müs-te'id kimselere duyurması ve bildirmesidir. Tefekkürle murakabelerin meşguliyetlerinden maksad da, tahsil olunan ilmin kalbde yerleşmesidir. İlm-i ledünnî denilen, ilm-i billâh'ın kalbde yerleşmesi, kalbin en güzel devası ve ilâcıdır; sıhhat ve selâmetidir. Allah teâlâ böyle kalpleri "kalb-i selîm" diye isimlendirmiştir ki, "Kıyamet gününde, hiçbir şeyin fayda vermediği (mal, mülk, evlâd, ıyâl, şöhret ve saire gibi) o günde; ancak böyle bir selîm kalb ile gelenler müstesna" (2/52) buyurulmuştur.
Öyle ise azîz ve muhterem kardeş! Şimdi sen hiç olmazsa her gün akşam olup da evine geldiğin zaman, yatmazdan evvel bir saatcik olsun kendini murakabeye çek. Kendini bir yokla. Hattâ bu yoklamayı her an hatırından çıkarma. Kendini dâima kontrol altında bulundur. Bak, gör, bakalım nefsin, Hak'kın rızâsı yolunda mı? Yoksa rızâsı dışına mı çıkmaktasın? Eğer rızâsı yolunda isen, buna şükretmek gerektir. Yok, rızâsı haricinde isen -ki bu gazabı mûcibdir- bundan derhal dönüp, tevbe ve istiğfarla, nedamet ve pişmanlıklarla bir daha yapmamağa çalışmalıdır. Kendisini kontrol altına almayan insan ise ebedî hüsrandadır.
Yine kalbi bir mideye benzetmişler. Nasıl ki, mide haddinden fazla ve çeşitli şeyleri yiyince, hazımda çok güçlük çeker ve fesada uğrar. Artık yediklerini hazm edemez hale gelir ve belki de çıkarmağa başlar. Hattâ bu yüzden sıhhati bozulur ve yatağa düşer. Bunun tedavisi, içindekileri boşaltıp bir müddet perhiz etmek ve bir daha böyle fazla şeyler yememektir. Nasıl ki, midenin lüzumundan fazla doluşu hastalıkların başı ise, perhiz de ilâçların başıdır. Kalb de tıpkı mide gibidir. Hâtıralar, meşguliyetler, hayâller, vesveseler ve çok iş sebebiyle mide gibi hasta .olur. Hattâ bazan bu gidiş ölümle bile neticelenir. Midenin ameliyyâtı, temizlenmesi bir dereceye kadar kolaydır; kalbe benzemez. Kalb ameliyatları zordur, güçtür. Bahusus ma'nevî hastalıklar ve ameliyatlar... Binâenaleyh, en güzel ve kolay çâre, kalbi bu gibi hâtıralarla, meşguliyetlerle doldurmamak, hayal, vesve-
(2/52)Şyarâ Sûresi, âyet: 88-89
TASAVVUF RİSALESİ
145
se ve şeytanî kuruntulara kaptırmamaktır. Aksi halde, bakarsınız ki, insandaki ma'neviyat ölmüştür. Cesed yaşarsa, varsın yaşasın. Artık ona va'z, nasîhat kâr etmez. Ne yazık ki, kendisi de düşünüp tevbe etmez. Zîrâ, bilinen şeydir ki, dolu kabın için-dekini boşaltmadıkça ona bir şey koymak mümkün olmaz. İşte gönül de böyledir. Dünya sevgisi ve meşguliyeti ile dolu olunca, artık ona Hak sevgisi, âhiret sevgisi, Peygamber ve kitap sevgisi denilen şeyler hep dilde kalır, içeride ise bû şey yokdur. Halbuki kalbin rahatı, terazi gibi iki tarafı denk bir halde olmasına bağlıdır. Onun için muhakkak lâzım olan şey, bir mürebbî, mürşid bularak onun himayesinde halvetlere devamdır. Öyle, hemen bir iki halvette işi oldu sanmak da büyük bir hatâ ve noksanlık olur.
Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretlerinin 18 halvet yapdığı, şeyhi-mizinde24 halvet yapdığı, Gümüşhaneli (k.s.) Hazretlerinin de hemen hemen bütün ömürlerini halvette geçirdiği bilinmektedir, o mübarek zât geceleri uyumaz, ancak öğle namazından evvel oturduğu yerde biraz kestirirmiş. İmâm-ı A'zam(rh.a.) Hazretleri de öyle değil mi? Bunlar gibi zevatın riyâzâtının sayısını ancak Allah teâlâ bilir, demek daha doğru olur sanırım.
Üftâde (k.s.) Hazretlerinin çilehânesi, Somuncu Baba demekle meşhur zâtın, zamanının kutbu İsmail Hakkı-i Bursevî-nin, Emîr Sultân (k.s.) Hazretlerinin çilehâneleri ve bahusus Hacı Bayrâm-ı Velî (k.s.) Hazretlerinin camisinin altındaki çilehâne-sindeki, o daracık ve ufacık hücreler, hep ma'nen bu hasta kimselerin tedavisi için yapılmış şifânânelerdir. Buralarda yetişen o zevât-ı mulueremelerin her birisi bir dünyaya bedel, eşi ve emsali nadiren bulunan kimselerdir. Bu devlet, muvakkat bir zaman halkdan uzaklaşıp, Hak ile başbaşa (ta'birde hatâ olmaz inşâallah) kalmaları neticesi İlâhî lûtfa mazhar olmalarının ne-tîcesi ve semeresidir. Bu halvetler birer hastahâneye benzetilebilir. Hastahâneye girmek, ölmek için değil, muvakkat bir zaman tedavi olup, daha sıhhatli ve daha sağlam olarak vazifesini yapabilmek içindir.
Hasta oldukları zaman, bahusus ameliyata muhtaç olduklarında hastahânelere gitmeyen ve kendini tedavi ettirmeyen kimselerin sonları çok defa ölümle bittiği gibi, ma'nen de, fikirleri,
146
TASAVVUF! AHLÂK II
gönülleri, elleri işlerle dolu iş sâhibleri de, tedavi olmak için manevî ölümlere mahkûm olurlar ki, bu ölüm ötekinden daha tehlikelidir. Zîrâ, maddî ölümde, îmânı olan bir insan, kolera veya iç hastalıklarından biriyle ölürse hükmen şehid sayıldığı da mer-vîdir. Fakat, ma'nen gönül hastası, kalb hastası, ruh hastası olanların hiç de böyle bir mazhariyyeti yoktur.
Bu hususda Ca'fer (rh.a.) Hazretleri buyururlar ki: "En şerefli meclis tevhîd meydanlarında tefekkür ve murakabe ile oturmaktır."
Ebü'l-Hasan (k.s.) Hazretleri buyurur ki: "Halvet ve uzletlerin meyveleri, halvet ehlinin, Cenâb-ı Hak'kın ihsan ve ikramına mazhar olmalarıdır ki, bu da dörttür:
1- Gözlerinden perdeler kaldırılıp, basîret rahibi olurlar. Hazret-i Ömer (r.a.)'ın, Medîne-i Münevvere'den İran'daki ordusunu görüp sesini duyurduğu gibi.
2- Rahmet-i ilâhiyenin inmesine nail olurlar.
3- Hakîkî muhabbet-i ilâhiyyeye nail olurlar.
4- Dilinde artık doğrulukdan başka bir şey bulunmaz. Peygamberimiz (s.a.s.)'e herkesin Muhammedü'1-Emîn dediği gibi bu da, sadâkatiyle şöhret bulur.
Halvetteki faydalar ise 10 adet diye zikr olunmuştur:
1- Lisan afatından emîn ve salim olur. Çünkü yalnız olan bir kimse, konuşmak istese de kimseyi bulamaz.
2- Göz afatından emîn ve salim olur. Çünkü bakmak istese de görecek ve kendisini günaha sokacak kimse yoktur.
3- Aynı zamanda kalbin, riya ve müdâheneden masun ve mahfuz kalmasına sebeb olur.
4- Dünyada zühd denilen ni'mete mazhar ve tükenmez hazîne olan kanâate nail olur. Zühd ve kanâatte ise, kulun şeref ve kemâli vardır.
5- Esrarın (şerli kimseler) sohbetinden selâmettedir. Çünkü bunlarla sohbette çok büyük fitneler vardır.
6- Zikre ve ibâdete meydan kalır. Birr ü takva, azm ü sebat hâsıl Bİur.
7- İçinin, sırrının ve gönlünün başka şeylerle meşgul olmayıp tamamıyla Hak'ka teveccüh edişinden nâşî, her iyi şeyin ta-
TASAVVUF RİSALESİ
147
dini alan kimse gibi; ibâdetinin ve münâcâtının lezzetini ve tadını duyar da artık o halden ayrılmak istemez.
Ebû Talip el-Mekkî (rh.a.) Hazretleri, 10 seneden fazla şehre inmemiş. Mekke dağlarında ot yemekle taayyüş etmiş. Bu yüzden, vücûdu adetâ yeşile boyanmış. Sonra şehre gelmiş; Kût ül-Kulûb adlı eserini yazmıştır, onda der ki: "Kişi sâdık mü rid olamaz, tâki, halvetteki ibâdetinin halâvet, tad, lezzet, kuvvet, kudret ve neş'esini duymadıkça ve arttırmadıkça." Yani, dış âlemde iken duymadığı lezzet ve neşâtı, halvet hâlinde mutlaka duyması lâzımdır.
8- Halvette hem kalbin, hem de bedenin rahatı vardır. Dış hayatta ise hem bedenin yorgunluğu, hem de kalbin üzgünlüğü...
9- Halvette hem nefsini, hem de dînini sıyânet ve muhafaza, aynı zamanda esrarın şerrinden ve husûmetlerinden emniy-yet ve selâmet vardır.
10- Halvette tefekkür ve murakabelere ve ibretlere imkân hasıl olur ki, halvetteki en büyük maksad ve faydayı elde etmiş olur (2/53).
Halveti en çok medh edenlerden birisi olan Muhammed Se-fârîn el-Hanbelî der ki: "Yalnızlığa alıştım. Vâhid-i Mutlak olan Hazret-i Allah (cx.) ile ünsiyyet eyledim. Ünsiyyetim devam etti. Zevk ve sürürüm arttıkça arttı." Bu suretle bizi de Hak celle ve alâ ile ünsiyyete teşvik ve tergîb ediyor.
Doktor Mustafa es-Sibâi der ki: "Allah aşkıyla gönülleri yanan kimselere vâcibdir ki, her gün ve her zaman, saat ve saat, yani her fırsat bulduğu ve boş olduğu zaman, derhal ruhunu Allah celle ve alâ canibine seyir ettire. Seyr-i billâh ede. Nefsini ahlâk-ı mezmûmelerden, sâf, temiz ve katıksız kıla. Kötü ahlâklardan tamamiyle sıyrıla. Üzerinde kötü huy ve ahlâklardan hiç biri kalmaya. Ahlâk kitablarını okuyup iyi, kötü ahlâkları öğ-rene. İnsanları ızdırâblara düşüren hayattan uzak kala."
İşte bu saydığımız fenalardan kurtulmanın en kısa yolu halvettir. Halvetler insanı, nefis muhasebesine sevk eder de, gerek
(2/53) İbn-i Uceybe, c. 1, s.30
148
TASAVVUF! AHLÂK II
ibâdetlerdeki noksanlarını ve gerekse hayırlara iştirak edemediğinin hesabını; va'z, nasihat ve hikmet meclislerinden mahrum kaldığını veya yapmış olduğu hatâlarını veya insanlarla münâkaşalarını düşündürür -ki bunlar gönlü hasta eden, hattâ ölümüne sebeb olan şeylerdir- bütün bunlardan kurtulmasına se-beb olur. Allah'ını hatırlatarak onunla ünsiyyetini te'min eder. Hem de Cennet'i, Cehennem'i, mizân'ı, ölüm hâlini, ölümün ız-dırablarını, ölümden sonraki kabir hâlini, sorgu meleklerini, verilecek cevabları düşünmeğe fırsat verir ki, işte bunlar, hep birlikte tefekkür ve murakabe hududları içindedirler.
Bu sebebden Cenâb-ı zü'1-Celâl vel-Kemâl Hazretleri, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerine teheccüd namazını farz kılmıştır. Çünkü herkes uykuya dalmış , ses seda kesilmiş, elbette o sırada Mevlâ ile bulunabilmek, O'na ibâdet edebilmek ve O'nu zikr etmek herkese nasîb olan bir fırsat ve bir ni'met değildir. Cenâb-ı Hak'kın da o kuluna yapacağı in'âm, ihsan ve ikramlarını kim takdir edebilir? Binâenaleyh, biz ümmetine de yakışan, tıpkı onun gibi erkenden yatıp geceleri kalkarak teheccüd namazını kılmak, zikrullah ile meşgul olmak ve kendimizi şöyle bir teraziye koyup tarttıktan sonra, hayırlı işlerimize şükür etmek; yaramaz, kusurlu ve rızâ-yı ilâhîye muhalif bulduğumuz hareketlerimize de tevbe edip, ıslâha çalışmaktır, zannederim. Zî-râ, bu gece tâatlerinde ve zikirlerinde Hak'ka, vuslata imkân daha fazla ve kolaydır. Bu suretle de Şerîat-i Garrâ-yı Ahmediyye'ye daha sıkı sarılınır ve Cennet'e de daha liyâkat kesb edilir.
Halvetlerde, bahusus gece namazlarında ve zikirlerinde öyle lezzetler vardır ki, bunu ancak erbabı ve Hak'kın ikram ettiği kullan bilir. Gündü/ akşama kadaı zirâat, ticâret ve san'at gibi işlerle yorulup kafası şişen ve dinlenmek için hemen yatan kimselerin tabiî bu lezzetlerden hiç haberleri olmaz. Söyleseniz de kulağına girmez. Çünkü gönül kabı dünya ile dolmuştur. Testiyi boşaltmak kolaydır. Fakat öyle dünya ile dolu olan bir gönü-lü boşaltmak pek de kolay bir şey değildir. Senelerdenberi kafasına yerleşmiş olan dünyanın fânî de olsa, bitmek tükenmek bilmeyen meşguliyetleri, hemen bir anda gönülden çıksın da, zikrini, fikrini, ibâdetini lâyıkıyla yapabilsin, elbette bu kolay ol-
TASAVVUF RİSALESİ
149
maz. Testideki veya herhangi bir kabdaki suyu veya bir mayii (sıvıyı) boşaltmak kolaydır. Amma bazan koyu ve bulaşık şeyler vardır ki, bir türlü kabınızı boşaltıp temızieyemezsiniz. Ne kadar uğraşsanız, bakarsınız ki, ya kokusu duruyor veya içindeki yerleşmiş ve paslanmış bulaşıkları. Artık o kabı atmaktan başka çâre yokdur. İşte bunun gibi paslanmış, kararmış kalblerin ve gönüllerin cilâsı da, temizlenmesi de böyle zordur. Bundan dolayı: İbrahim İbni Edhem (k.s.) Hazretleri, ibâdet ve teheccüd namazlarının arkasından dermiş ki: "Eğer melikler ve hükümdarlar ve hattâ servet sahihleri, beyler, paşalar bizim nail olduğumuz lezzetleri bilmiş olsalar, bizim elimizden almak için, bizimle muharebeye kalkışırlardı." (2/54).
(2/54) Müzekkerât fî Fıkhı's-sîret s. 18
150
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
151
Eş-Şeyh El-İmâm İmâd-üd-dîn El-Vâsıtî'den İktibaslar
Her gün bizim için geceden ve gündüzden bir saat olsun ki, o saatte biz, bütün maksad ve gayelerimizi huzûr-ı Rabb-il-âlemînde toplayıp, bizi meşgul eden bütün dünya işlerini kalb-lerimizden çıkarmağa, yalnız Hak sübhânehû ve teâlâdan gayri gönlümüzde bir şey bırakmamak için çalışmaya fırsat bulabilelim. Zîrâ, bu saatte insan kendini güzel bir muhasebeye çeker. Rabbi ile olan hâlini anlayabilir. Her kimde biraz hâl vardır, o hâl derhal kendisini o saatte harekete getirir. Pilde cereyan varsa düğmeye basınca nasıl çalar ve çalışır? Kendisinde biraz îmân ve İslâm kokusu olan zâtı da, bu yalnızlıkla yapdığı tefekkür ve düşüncesi, harekete getirmeğe kâfidir. Eğer pil bitmişse veya cereyan yoksa, ne kadar da düğmeye hassanız bir ses çıkmayacağı gibi, ölmüş gönüllerden de bir şey beklenemez. Hak ile biraz yalnız kalan gönül, beliren muhabbet ve ta'zîm ile, yüksekliklere doğru göğsünü kabartarak kükremeye, şahlanmaya başlar. İşte bu hâlin, gözünü yumup da her şeyinden, malından, mülkünden, evlâd ve ıyâlinden ayrılıp, kabre girdiğin hâline misâldir. Yani bu hâli gözünün önüne getirip, bundan ibret almaya çalışdığın zamanlar, gönül harekete gelip istikâmetini düzeltmeğe gayret eder. Muhabbet ve ta'zîmi artar. Yoksa dünya işlerinden kurtu-lamayıp, böyle bir saatini Hak'ka ayıramıyorsa, o kimse bilmelidir ki, kendisinde ne ulvî bir rabıta ve ne de sevmek ve sevil-mekden bir nasîb vardır. O halde artık onun, nefsine ağlamaktan başka çâre yoktur. Zîrâ, ne kurbiyyet ne de Hak ile ünsiyyet ni'metlerinden haberi vardır. Fakat bir saatlik tefekkür, murakabe ve muhasebede, halisane hareketi sebebiyle diğer vakitlerde kıldığı beş vakit namazlarında da, huzû', huşu', muhabbet, ta'zîm bulunacağından, secde ve rükû'ları son derece sevgi ve ta'zîm ile edâ edeceğinden, bu 24 saatinden bir saatini, kendini bulunmaz ni'metlere ulaştıran ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah (c.c.) için ayırmakta, hiç bahîllik etmeğe gelmez. Bu hâl, devam ettikçe dâima terakkî ile hâli de değişir. Kemâle doğru yükselir ve
ibâdetlerinde daimî surette muhabbetin lezzetini duyar, aşikâre bir surette. Cenâb-ı Hak cümlemize böyle huzû', huşu' içinde ibâdetler nasîb ve müyesser kılsın, âmîn.
Ey muhterem okuyucu kardeşim! Bütün ulemânın ittifakıyla halvet, İslâm'da meşru' bir yoldur. Sonradan ihdas olunan bir bid'ât değildir. Halvetler muhakkak hasta ve marîz kalblerin şifâsı için vesiledir. Halvetler sebebi ile, Hak'km istediği gibi kalb-i selîm sahibi olanı, Cenâb-ı Hak, kıyamet gününde hesâb ve mî-zânda necata kavuşturup, Cennet ve Cemâlullâhı müşahedeye nail eyler. (Sûre-i Şuarâ, âyet 88-89) buna delildir.
Halvet ve uzlet daimî olan bir şey değildir. Zâten daimî olanı da makbul değildir. Öylesi, hayat mücâdelesinden kaçan bir asker kaçağına benzer. Çeşitli mikroplarla aşılanmış insan, mücâdelede ekseriyetle muvaffak olur.
Mikroplarla mücâdeleye idmansız ve bu gibi aşıları da almamış insanların, pek çabuk bu hastalıklardan birine tutulup mücâdelesinde muvaffak olamayacağı, kâbil-i inkâr değildir.
Selâmet deyip, halvetlere çekilen kimselere biraz da acımak lâzımdır. Halbuki hayatın tadı ancak bu mücâdelelerle anlaşılır. Eğer bu mücâdelelere lüzum olmasaydı, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri hepimizi melek gibi yaratırdı. İşte bu muvakkat zamanlardaki halvetlerin müdavimleri hastahânelerden tedavi olarak çıkan, sıhhati tam, sağlam bünyeli kimselere benzerler ki, mâlik oldukları neş'e ile hayatta daha güzel ve daha lâyıklı hizmetler yapmağa muvaffak olurlar. Eğer öyle hasta kalsalardı, ne kendilerine, ne de cem'iyyetlerine zararlarından gayri bir faydaları olamazdı.
Halvetlerden sonra kalbi ma'mûr, îmânı gür ve kuvvetli, ya-kîn ehli, hayâtının kıymetini bilir, hiç bir zaman onu Hak'km razı olmayacağı bir işe ve bir yere bırakmaz, kahvehane, gazino, sinema, plaj ve emsali yerler ki, bunlar en sağlam insanların bile hayatlarını, ruhlarını öldürür; kat'iyyen öyle yerlere kendini bırakmaz ve hiç bir müslümanın da oralara uğramasını istemezler. Çünkü buralar ma'nevî bulaşıcı mikrop yuvalarıdır.
Halbuki, birçok kimseleri görüyoruz da sıhhatları için birçok masrafa katlanarak kaplıcalara, deniz banyolarına, orman-
152
TASAVVUF! AHLAK II
lı dağlara, suyu havası güzel yerlere giderler. Oralardan hem şifâ ararlar, hem de istirahat ederler. Sonra da, "Şu kadar kilo aldım" diye övünürler. Lâkin heyhat, o kilo aldığı ve her gün dikkat ve ihtimamla bakdığı cesedi bir gün musalla taşında görünce, bilmem aklı başına gelir mi? Gelse de artık ne faydası var? Her şeyin fânî olduğunu vaktiyle anlayıp, dünyaya geliş ve gidişin hikmetini düşünüp, kendini yaradanı bulmak ve bilmek; emirlerine son derece itaat ederek, ölüme mahkûm cesedini değil, Cennet ve CemâFe müştak, azîz canını, ruhunu, gönlünü, kalbini yaşatmağa, nurlandırmağa, yükseltmeğe gayret göstermenin lâzım olduğunu idrak etmek lâzımdır. Gönlünün ma'mûr olması için sessiz, tenha, halvet yerlerini seçip, Hâlık-ı zü'1-Celâl olan Allah teâlâ Hazretleriyle bir müddet beraber kalmayı tercih etse ve nefsini kötü ve fena huylardan kurtarıp, Hak'kın sevdiği ve Peygamber'in de tavsiye buyurduğu güzel ahlâklarla ah-lâklansa, şübhesiz hem dünyada, hem de âhiretde rahat edenlerden olurdu. Mezarı da, kabri de Cennet, âhiretteki yeri de Cennet olurdu. Bunu dile getiren şâirler pek güzel sözler söylemişlerdir:
Fânî cisminin yaşaması için onu her gün temizler koklarsın da;
Asıl bakî olan kalbini niçin hasta olarak terk edersin?
İnsan, hakîkat-i İslâm'ı biraz olsun anlasa, bedeniyle beraber kalbinin ve gönlünün de ıslâhına çalışırdı. Cisim, cesed nasıl fânî lezzetleri isterse, muhakkak gönül de ebediyyetin ma'ne-vî lezzetlerini isteyecekdir. Bunu bilmemek kadar büyük gaflet olmaz sanırım. Yine şâir bu gerçeği şöyle dile getirmiş:
(2/55)
TASAVVUF RİSALESİ
153
Mânâsı: "Ey cisminin hizmetkârı; daha ne zamana kadar bu cisme hizmet edeceksin? Sen sonu zarar olan meta'dan (şeyden) kâr ve kazanç mı umuyorsun? Bu ne kadar gaflet? Binâenaleyh, hemen fırsat elde iken nefsinin ıslâhına ve faziletleri kazanmaya ve onu kemâle ulaştırmaya bak. Çünkü sen cisminle değil, ruhunla insansm.'Y2/55j
Bundan nâşî mü'minve müvahhid olan herkese bu halvetler şarttır. Hem her sene mümkün oldukça, yani ölünceye kadar devam etmek kendi menfaatlerinedir. Zîrâ, îmânda kemâl, ilm-i yakîn ve ma'rifet-i ilâhiyye ancak ve ancak bu suretle mümkün olabilir. Hiç şübhe yoktur ki, insanda kemâl, îmânda kemâl, İs-lâmda kemâl, ahlâkda kemâl her müslümanın başlıca vazîfele-rindendir. .
Tarîkat, tasavvuf, şerî'at, bunlar, kat'iyyen birbirinden ayrılmaz parçalardır. Aralarındaki fark, yalnız şudur: Bilindiği gibi yaradılışta herkes bir değildir. Kimi zayıf, kimi kavî; kimi bilgin, kimi câhil; kimi zengin, kimi de fakirdir. Binâenaleyh, Hak yolu da buna göre ayarlanmıştır. Kavî bir insan yüz kilo yükü rahatça taşıyor diye, aynı yükü bir zayıfa da yükleyemeyiz. Bunun gibi âhiret yolcularının kavîsi olduğu gibi, zayıfı da vardır. Bu sebeble, âhiret yolu, "Ruhsat" ve "Azîmet" diye ikiye ayrıl-mışdır. Ruhsat ile amel zuafâya mahsusdur. Azîmet ile amel de kavilerin halleridir. Meselâ:
Namaz abdestsiz olmaz. Bir mü'min namaz vakitlerinde ab-dest aldı mı, ruhsat ile amel eder; erbâb-i şeriattır, kat'iyyen mü-âhaze olunmaz. Kavî müslüman ise hiç bir vakit abdestsiz gezmez. Abdesti bozulunca hemen tazeler. Buna da erbâb-ı tarîk derler. Meselâ, ruhsat ile amel eden, gece yatsı namazından gelince, uykusu gelinceye kadar oturur, konuşur, sonra yatıverir. Müâhaze olunmaz. Fakat, erbâb-ı tarîkat yatsı namazından geldikten sonra zaruret olmadıkça oturmaz. Taze bir abdest olarak hiç olmazsa dört rek'at namaz kılar. Birinci rek'atta Âyet-ül-kürsî ile iki âyet daha ilâve ederek okur. İkinci rek'atta âmene'r-
(2/55) Bu beyitler edebiyatçılar arasında meşhurdur.
154
TASAVVUF! AHLÂK II
resûlü'nün başından bir âyet daha alarak okur. Üçüncü rek'atte ise, Sûre-i Hadîd'in başından altı âyet okur. Dördüncü rek'atte de, Sûre-i Haşr'in sonundaki üç âyet-i kerîmeyi okuyarak kılar. Sonra uykusu galebe edinceye kadar sessiz bir yerde zikrullaha devam eder; işte fark budur. Zayıflar sabaha kadar uyuyarak sabah namazına kalkarlar. Müâhaze olunmaz iseler de, efdal, ek-mel ve âlâyı terk ettiklerinden ötürü elbette zararda oldukları söylenebilir. Takva ehli, tarîkat ehli ve tasavvuf ehli ise gece, biraz uyuyup dinlendikten sonra, ses seda kesilmiş, herkes tatlı uykuya dalmış olduğu zaman yatağından kalkar, güzelce bir ab-dest alıp, Mevlâ'nın, Hak sübhânehû ve teâlâ'nın, Hâlık-ı kâi-nât'ın, Rab'bil-âlemî'nin huzuruna el bağlayıp gözlerinden yaşlar akıta akıta kıldığı namaz ve yaptığı zikrin acaba tadına doyulur mu? Her tadın, her zevkin, her neş'enin fevkinde, hem de tasavvur olunmaz derecede bir taddır bu. Şimdi sen hangisini istersen onu yap artık.
Meşâyıh ve evliyâ-yı ızâm Hazretlerinin menkıbeleri okundukça insan hayran kalıyor. Onlar da bizim gibi bir âdemoğlu; fakat Cenâb-ı Hak'kın onlara ne gibi lütuflar ihsan ettiği herkes tarafından pek aşikâr bir suretde görülegelmektedir. Bundan dolayıdır ki, O evliyaların isimlerinin bile anıldığı yerlere bol bol rahmet-i İlâhiye nazil olur. Kalbler yumuşar. Gözler sulanır. Gönüller neş'e ile dolar. Bunlar, hep azîmet yolunu ihtiyar eden akviyânın, müttekî ve sâlih kulların nail oldukları devletlerdir. Bunları hiç bir zaman para ile, mal ve mülk ile elde etmek imkânı olmadığını da herkes pek iyi bilir. Dünyada iken bu lütuflara ve bu kerametlere nail olan bahtiyarların âhirette nail olacakları ni'metleri ta'rîfe ve tasvîre gücümüzün yetmez olduğu ma'lûmunuzdur.
Ey azîz ve muhterem kardeşim! Onun için sen, bu fânî dünyanın kıymetini iyi bil. Âhiretin bitmez, tükenmez ve eşi bulunmaz ni'metlerini, Cennet'i, cemâlullah'ı müşahede devletini, hep burada kazanacaksın. Kıymetli vakitlerini boş yere gafletle geçirip, bu ni'metlerden mahrum olmak kadar acı bir akıbet olamaz. Öyle ise, aklını başına al da, fırsat elde iken, bu halvetleri, mürebbî ve mürşidlerini ara bul, onlara teslim ol. Teslim ol ki,
TASAVVUF RİSALESİ
155
ancak onların izinleriyle bu halvetlere girip azgın nefislerimizi ıslâha gayret edelim. Çünkü asıl olan kalbin salâhı, hastalıklardan şifâ bulması ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olmasıdır.
Makâmât-i kalbiyye, tevbe, muhasebe, havf, recâ, mürâka-be, sıdk, ihlâs, sabır ve şâire gibi ki, sâlik ma'rifetuüah yoluna bunlarla girer ve ma'rifet-i İlâhiyeye ve zevkiyyeye ve makâm-ı ihsana bunlarla vâsıl olur ki, en üstün mertebedir ve mertebesinin hududu yokdur.
Allah teâlâ ve tebâreke Hazretlerine vâsıl olmanın mânâsı, Allah teâlâyı bilmeğe yarayan ilme erişmekdir. İlme'l-yakîn, Ayne'l-yakîn, Hakk'al-yakîn'dır.
Bunların ta'rîfi: Bir baklavayı size birisi ta'rif eder. Siz de anlarsınız ve bilirsiniz ki, baklava böyle olurmuş. Buna "İlme'l-yakîn" derler. Sonra baklavayı yapılırken görürsünüz ve bilirsiniz. Buna da "Ayne'l-yakîn" derler. Daha sonra baklavayı bizzat yersiniz. O zaman baklavanın ne demek olduğunu tam olarak anlamış olursunuz ki, buna da "Hakk al-yakîn" derler. Yoksa Allah teâlâ Hazretlerine ittisal hiç bir suretle tasavvur olunamaz. Allah teâlâ bunlardan münezzehtir. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi afv ü mağfiret buyurup, bütün büyüklerimizin gittikleri güzel ve hakîkî îmân ve İslâm yolundan ayırmasın. Nefis ve şehvetin ve şöhretin esîri olup, dünyası için âhiretini terk eden veya ihmal eden zavallılardan etmesin; âmîn, bi-hürmeti, Seyyidi'l-Mürselîn.
156
TASAVVUF! AHLÂK II
Hülâsa
Bu cildde, Azîz Mahmûd Hüdâî Hazretlerinin eserinden başlanıldı. Bu zat evvelce müteaddit yerlerde ve hattâ Mısır'da da kadılık yapmış âlim bir zattır. Eğer tasavvufa, tarîkate intisap etmemiş olsaydı, daha o zamanlarda unutulurdu. Birçok eserleriyle beraber, asıl onu bizlere tanıtan, Hazret-i Üftâde'ye intisabıdır. Evvelce kendileri tarîkate karşı her nedense muhalif gibi imişler. Fakat Bursa'da kadılığı esnasında şöyle bir da'vâ ile karşılaşmış:
Bir adam hacca niyyet ettiği halde, müteaddit seneler bir türlü gitmek nasîp olmamış. Bu halden üzülen hanımı, adamcağıza: "Her sene böyle niyyet edersin, bir türlü gidemezsin. Ben de konu-komşuya mahcup olurum. Eğer bu sene de gidemezsen ben seni artık eve almam, başının çâresine bak!" diye çıkışmış. Bütün hacılar gidip de adamcağız yine kalınca, kadın dediğini yapmış, eve sokmamış. Sokakta kalan zavallı adam bir tavsiye ile Hazret-i Üftâde'ye hâlini anlatmış. O da dervişi Eskici Ba-ba'ya havale etmiş. Fakat hacılar çokdan gitmişler; bayrama da birkaç gün kalmış. Her ne ise, Eskici Baba'nın himmetiyle adam kendini Mekke'de bulmuş. Bütün Bursalılarla birlikte haccım yapmış. Dönüş başlayınca yine Eskici Baba vasıtasıyla Bursa'ya dönmüş. Evine gidip: "Hanım, ben hacdan geldim, hacı oldum. Artık aç kapıyı" demişse de hanım bir türlü inanmamış.
Çünkü o devirde hacdan gelmek birkaç aylık mes'eledir. Kadın kapıyı açmayınca, adamcağız, kadı olan Hüdâî Efendi'ye gi-dib vak'ayı anlatır. Bu harikulade durum karşısında kadı efendi düşünmeye başlar ve adama: "Sen benim misafirim ol. Hacılar gelince da'vânı isbat için şâhidler getirirsin, ben de hükmümü veririm" der. Vaktâ ki hacılar gelir. Adam hacda görüşdükleri kimseleri toplayıp kadı efendinin huzuruna getirir. Kadı efendi hacılara sorar:
"Sizler bu adamı hac esnasında, tavafda, sa'yde, Arafat'ta veya şeytan taşlarken gördünüz mü?"
TASAVVUF RİSALESİ
157
Şâhid hacıların hepsi de:
"Efendim! Bütün hac merasimini beraberce yaptık, tşte şu zemzemi, hurmayı ve teşbihleri de bize Bursa'ya getirmemiz için emânet etmişti. Bunlar onundur." deyince Hüdâî Efendi şâhid-leri salıverir, derin derin düşünmeye başlar. Biraz sonra adamı çağırır: "Senden çok rica ederim, bu iş nasıl oldu, lûtf et bana anlat?" diye çok ısrar eder. Hacı efendi de mecburen, Hazret-i Üftâde vasıtasıyla Eskici Baba'nın bu işi başardığını anlatır. Bunun üzerine kadı Hüdâî Efendi'nin aklı hakîkatlara erişir. Böyle kadılık yapmaktansa, Hazret-i Üftâde'ye mürîd olmak daha iyidir, hükmüne varır ve Hazrete müracaat eder.
Birçok ve uzun hâdiselerden, halvetlerden ve riyazetlerden sonra gidip Üsküdar'daki Azîz Mahmûd Hüdâî dergâhını inşâ ederek orada İstanbul halkının irşadına başlar. Böylelikle de mübarek isimleri, bugüne kadar hürmetle anılmakta devam eder. Ayrıca, zamanın padişahı olan Sultan Ahmed de kendisine mürîd olmuşdur. Eğer Hüdâî Efendi bir kadı olarak kalsaydı, şimdiye kadar çokdan unutulmuş gitmişdi. Adları hürmetle anılan bütün büyüklerimiz, hep zikrullah yoluyla, hem Hak'ka kurbiyyet kesb etmişler, hem de halk arasında isimlerinin bakî kalmasına vesîle olmuşlardır. Bugün dillerimize destan olan o büyükler işte hep bu zaviyelerden ve bu halvethânelerden yetişmiş bahtiyarlardır.
Erbâb-ı ilmin makamları çok yüksek olmakla beraber, birçoğunun ismi bugüne kadar yaşamış değildir. Ancak isimleri eğer varsa mezar taşlarında vardır ki, büyük bir mânâ ifâde etmez.
Ey azîz ve muhterem kardeş! Öyle ise sen de dînini, kitabını, bil ve öğren. Sonra da güzel bir derviş ol, Hak'ka yönel, Hak'la hak ol, Hak'da yaşa, Hak ile yaşa, Hak'kın yardımcısı ol ki, Hak da sana yardım etsin ve Hak üzerine bu dünyaya gözlerini yum. Kabrinde de Hak yardımcın olsun. Kıyamette de Hak'kın Arşının gölgesinde olursun. Âhiretteki yerin de Cennetin en güzel ve a'lâsı olan Firdevs-i A'lâ ve Cennet-i Adn olur. Oralarda cemâl-i İlâhi'nin müşâhedesiyle müstağrak olur, her günün ve her saatin "nurun alâ nûr" olur vesselam.
Ey muhterem okuyucu! Bizleri de dualarında unutma, ku-
158
tasavvuf! ahlâk ııi
surlarımızla bizi müâhaze etme. Eksiklerimizi, gücün yeterse telâfi eyle. Biz de beşeriz, hatâdan salim olmaya imkânımız yokdur. Her ilim sahibinin fevkinde bir ilim sahibi olduğunu da unutma. Biz gücümüz yettiği kadar kardeşlerimize faydalı olmağa ça-lışdık. Cenâb-ı Hak cümlemizin kusurlarını, günahlarını afv ü mağfiret ile Cennet ve cemâlıyla ikramda bulunsun. Dünyadaki kaldığımız müddetçe de tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar kılıp, tevfîkini refik etsin. İçimizi, dışımızı, etimizi, kemiğimizi, iliklerimize varıncaya kadar her yerimizi nuruyla nurlandırsın ve nurunu dâima artırıp, "nurun alâ nür" eylesin; ana, baba, ecdat, kardeş, akraba u taallukâtımızı ve bütün mü'minîn ve mü'mi-nât kardeşlerimizi de afv u mağfiretine mazhar buyursun. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin de şefâat-i uzmâla-rına nail kılıp, dühûl-ü evvelîn ile Cennât-i âliyâtına dâhil olan bahtiyarlar zümresine bizleri de kabul buyursun, âmîn.
Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn vel-hamdü lillâhi Rabb-il-âlemîn. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sah-bihî ecmaîn.
NOT: Hürmetle andığımız ulemâlarımızdan da Allah teâlâ (c.c.) razı olsun ki, onlar bizleri okuttular. Dînimizi, diyanetimizi, îmân ve İslâmiyetimizi, fıkhımızı öğrettiler. Allah (c.c.) makamlarını aliyyü'1-a'lâ eylesin. Cennet ve cemâliyle de ikram buyursun. Her an ruhlarını şâd eylesin. Kabirlerinde istirahatlarını her an ziyade kılsın ve Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Âmîn.

