TASAVVUF RİSALESİ
(Azîz Mahmûd Hüdâî Hazretleri'nin eserlerinden)
Besmele, hamdele ve salveleden, Resûlullah'ın edebiyle edeb-lenen âl ve ashabına salât ü selâmdan sonra:
Mürşidin Gerekliliği
Tarîk-ı Hak'ka sâlik olmak isteyenlere, kısa beşer aklı kâfî gelmediğinden, talibi, matlûba ulaştıracak bir mürşid-i kâmil ve müeddib-i hâzik (mahir terbiyeci)'nin lüzumu hakkında, Resû-lullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri:
"Beni Allah u teâlâ terbiye buyurdu ve terbiyemi güzel eyledi." buyurmuşlardır. Ayrıca (men sebete nebete) demekle de, sebat edenin muvaffak olacağına işrâret edilmiştir.
TASAVVUF! AHLÂK II
Ashâb-v güzînden Âvf b. Mâlik (r.a.) buyururlar ki: Birkaç kişi Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin yanında idik. Bize
hitaben:
- Allah ve Resulüne biy'at etmez misiniz? buyurdular. Biz de:
- Yâ Resûlallah, sana biy'at etmedik mi? dedikse de kelâm-ı şeriflerini tekrarladılar. Biz de elimizi uzatarak:
- Ne üzerine biy'at edelim? diye sorduk. Buyurdular ki:
- Allah'a ibâdet edesiniz, şirkden sakınasınız, beş vakit namazı kıtasınız, hak sözü dinleyip itaat edesiniz ve kimseden bir
şey istemeyesiniz.
Râvî der ki: "Cemâat o akd ve biy'ate o kadar ehemmiyet verdi ki, birinin at üzerindeyken elinden bir şeyi düşse, kimseden alıvermesini istemedi."
Ve dahî, mürîd mürşidinden sırrını saklamayıp, buyurduğu emirden başka şeyle ve telkin ettiği zikirden gayri zikirle meşgul olmaya. Bulunduğu tarîki en hayırlı tarîk i'tikad edip, âdabına riâyette ihtimam ede. Açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, sükûnete ve halktan uzlete devam ede.
Seyr ü Sülûkda Başarı Şartlan
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) sülûkden fayda tahsili için sekiz şart
koşmuştur:
1 - Daima abdestli olmak,
2 - Halvete devam,
3 - Oruca devam,
4 - Sükûnete devam,
5 - Zikre devam,
6 - Hayır ve şer bütün hatıraları gidermek,
7 - Temiz i'tikad ve tam bir teslimiyet ile kalbini mürşidine
bağlamak,
8 - Allah'a ve mürşidine i'tirazı terk edip, kabz ve bastı Hâ-
lık'tan bilerek teslîmiyyet göstermektir.
Mürîd halvet ve inkiyad vaktinde kimseye kapı açmamalı, sohbet ve ziyaretten son derece sakınmalıdır.
Necmeddin-i Kübrâ (k.s.) der ki: Aynayı düşünelim. Onu
TASAVVUF RİSALESİ
yapacak âlât ve esbâb hazır olsa da ustası olmasa, o ayna vücud bulmaz. Kezâlik, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)'nin dediği gibi, mü-rîdde yedi şart bulunsa da mürşidine rabt-ı kalb olmasa, o mü-rîdin kalbi safa bulamaz, yâ'ni matlûbu hâsıl olmaz.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri ibtidâ-i hallerinde Hak ile ün-siyet için halktan ayrılıp Hıra Dağında tenhâ olurlardı.
Tâlib, mücâhede ve azîmet yoluna teveccüh etmeli, müsâade ve ruhsat tarafını tutmamalıdır. Zîrâ terakkiden kalır. Haklı dahî görünse müridin üstâzma i'tirazı haramdır. Ahkâm-ı Şerî-âte hıyanet eden, esrâr-ı ilâhiyeye emîn olamaz, ya'ni lâyık olamaz.
İmâm-ı Ali (k.v.) buyurdular ki: "Kullan Hak'ka götüren bütün yollar kapalıdır, ancak Resûlullah (s.a.s.)'in izi üzerine gidenler müstesnadır!'
Bazı evliya, şarabı ağızlarına alsa bal şerbeti olurmuş derler, amma, büyük velîler, bu zaitlerin hâlidir diyorlar. Kâmil olan insanlar her şeyi yerli yerinde yaparlar.
Tarik-ı Hak, mücâhede ve müzayaka yoludur. Yoksa tarîk-ı müsâade ve rahat yolu değildir. Zîrâ seferdir. Seferse ateş azabından bir parçadır:
Âdaba riâyet etmeyenin sohbete hakkı yoktur.
Vecd alâmeti şudur ki, ne nefsini, ne meclisini, ne de söylediğini bilmez ve işitmez ola. Dilini gıybetten, kötü sözlerden ve bilhassa faydasız sözlerden sakına. Zîrâ zikrullah yeri olan kalb ve dil lâyıksız sözlerle kirlenmeye ki zikrullahdan mahrum
olmaya.
Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki: "Dilini lüzumsuz sözlerden sakınan ve malının fazlasını infâk eden kimseye müjdeler olsun."
İmâm Gazâlî (k.ş,): "Şimdi insanlar bu hadîsin aksi ile amel
ediyorlar" demiştir.
Ebû Bekir (r.a.) da çok zaman mübarek ağızlarına çakıl taşları koyar, "Bunlar benim fazla konuşmama mâni olurlar" derdi.
Dilini boş ve lüzumsuz sözlerden koruduğun gibi, gözlerini
TASAVVUF! AHLÂK II
mubah olan şeylere bakmakdan dahî o derece korumak lâzımdır, denilmişdir.
Sâdıkların Vasıfları
(Âhiret için hazırlananlar, bu evsaflardan hisselerini alsınlar diye yazılmışdır.)
Sözlerinde sâdık olmakla beraber yalandan son derece sakınırlar ve "Yalan olarak insana her duyduğunu nakl etmesi kâfidir" derlerdi. Nefislerini ahlâk-ı zemîmeden temizleyip, ahlâk-ı hasene ile tezyîn ederlerdi. Nefisleriyle mücâhede edip, açlığa, susuzluğa ve şâir buna benzer şeylere sabr ederler, kimseye sû-i zan etmezler ve hakaret gözüyle bakmazlardı. Nefsin hoşlandığı kötü yerlere gitmekten ve arzularına uymaktan son derece sa-
kınırlardı.
Cûd ve sehâ, bezi ve atâ sahibidirler; yâ'ni çok cömerd olup iki cihanı kalblerinden çıkarırlardı ;ödünç para isteyen ihtiyaç sahiplerine geri almamak niyyeti ile verirler, eğer getirirse almazlar; zorlarsa, alıp başka bir fakire verirlerdi. Yolda bir şey dü-şürseler (ister para, ister kıymetli mal) dönüp almazlar, ancak düşen şeyin ziyanı ihtimâli olursa, orada bir müddet beklerler, ilk geçen bir fakire, "Bunu al" diye emrederler, bu suretle düşen malı geri alıp da kendi mallarına katmazlar ve ayrılırken de arkalarına dönüp bakmazlardı.
Fakr ve zillet, meskenet, huzû', huşu' ve tevazu' sahibi olarak dâima ve her işte adaleti gözetirlerdi. Münkirlerle oturmazlar, onlardan giyecek, yiyecek ve para kabul etmezlerdi. Vazifelerini tam vaktinde îfâ ederlerdi. Yarın kaygısıyla evlerini bakkal dükkânına çevirmezlerdi.
Hâtem-i Esam (k.s.) Hazretleri'ne, birisi, geçimini nasıl temin ettiğini sormuş; cevaben buyurmuşlar ki:
'¦ '--'M O 31aflı j
TASAVVUF RtSALESİ
"Yer gök Allah tt teâlâ'nın hazîneleriyle doludur, lâkin münafıklar bunu anlamazlar." (2/1).
Ma'rûf-ı Kerhî (k.s.) Hazretleri de, bir imâma iktidâ ettiler. Namazdan sonra imam efendi: "Bunlar tasavvuf ehli oldukları için husûsî bir gelirleri yoktur" düşüncesiyle, mumaileyhe, "Nereden yersiniz?" diye sorunca; cevaben: "Yazık senin arkanda kıldığım namaza" diyerek, "Namazı iade edeyim" buyurmuştur.
ŞİİR
Râh-i Hak gâyetile inceyimiş, Liyki, güçlük Hak'ka erinceyimiş.
İstediğini, Hak kolay götürür, Az zamanda muradına yetirür.
Nakd-i ömr-i azîzi verme yele, Her zaman fırsatı bil, geçmez ele.
Nefs bâdiyesinde kalma beyim, Türlü türlü nevaya dalma beyim.
Cem'u farkı ola kim anlayavuz, Hâtem-i enbiyâ yolun güdevüz.
Niee lûtfun görüldü ey Mevlâ, Eyle dahî ziyâdeler i'tâ.
***
Maârifden dem urur ba'zî eşhas, Geçinür bâde-nûş-ı meclis-i hâs.
(2/1) Sûretü'l-Münâfıkûn, âyet: 7
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
Velî, nefsi onun su'bâna (yılana) benzer, Dışı insan içi kaplana benzer.
Giyer gerçi çoğu kimesne sûfu, Velî, her hırka-pûşu sanma sûfî.
Tasavvuf nefsini pâk eylemektir, Fena ile onu çâk eylemektir.
Sakın bir lem'aya etme kana at, Çalış kim keşf ola nûr-ı hakıykat.
Huda'yı isteyen uysun imâma, Ki, ol irşada geldi hâs ü âma.
Delil Ol'dur Sırât-ı müştekime, İletür kişiyi dâr-ı naîme.
Kaçan gâlib ola hubb-ı Peygamber, Kemâle erer îmân ey birader
Azîz Mahmûd Hüdâî
Hazret-i Üftâde ile Azîz Mahmûd Hüdâî (k.s.)'nin sülûklerindeki sohbetten parçalar
İstiğfar ve Tevbe
İstiğfar, ahlâk-ı zemîmenin terkiyledir. Mertebe-i rûhda istiğfar, cehaletten kurtulmakladır. Mertebe-i sırda ise, Hak'tan gayrıdan halâs olmaktadır. İstiğfarın en yüksek derecesi, "Cümleyi bildim" demekten de istiğfardır. Zîrâ, ma'rifet iddiasında enâniyet mevcûddur. Lâyık olan cümleden fânî olmaktır. Bu da enbiyâ ve kümmel-i evliya mertebesidir. Halvetîler yedinci makamda bu mertebeye ulaşırlar. Celvetîlerde ise ehl-i sülük, her mertebede fena üzeredirler. Çünkü sülûkümüz tevhîd iledir. Tev-hîd ise vücûd vermez.
insan bir nüsha-i kübrâdır ki, envâr-ı ilâhiyyeye kabiliyyet-lidir. Onun için cemâlullah va'd olunmuştur.
Cenâb-ı Hak, Yüce Peygamberimiz (s.a.s.)'e hitaben:
"Beşeriyyet ile me'lûf olan Habîb-iEkremimîBeşeriyyet elbisesini nûr ile temizle" (2/2) buyurmuştur.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri duâ-yı şeriflerinde de, "Yâ Rab beni nûr eyle" buyururlardı. Bununla murâd, tevhîd-i hakîkiye vusuldür. Nitekim hakîki tevhîdde olan kimse, cümle eşyayı kendi ile beraber tevhîdde görür. Hazret-i Hüdâî buyurdular ki: "İştigâl zamanımda her şeyi kendimle beraber tevhîd eder görürdüm. Bir gün güya kalbimi yardılar, içinde olanı çıkardılar. Ondan sonra eski hâlim gitti. Ne keşf olunduysa, ondan sonra oldu, tevhîd ettikçe, mâsivâ nazarımdan gayb olurdu. İştigâl zamanımda her eşyanın tesbîhini işitirdim. Hattâ bevlimi haps ederdim ki, tes-bîh edenlerin üzerine vâkî olmasın.
(2/2) Müddessir Sûresi, âyet: 4
tasavvuf! ahlâk ıı
Bir gün Hazret-i Şeyhe dedim ki: - Bana bir halet vâkî oluyor ki cümle eşyayı mebde-i kadîminden görürüm. Buyurdu ki:
"Şu halet senin sıfatın değildir. Belki, hasiyyet-i tevhîddir; lâkin zuhuru, makam ve kabiliyyetine işarettir!' Yapraklar, kâğıtlar ve yeşillikler fena bulur. Lâkin onların hakîkati vardır ki, o fena bulmaz. Lâyık olan cümlesi tevhîd ile nefy oluna ve nazar hakîkate ola. Havâss-ı hamsenin en a'lâsı gözdür. Sonra kulak, dil, koku alma, temas ve yapışmaktır. Her ne zaman ki, gözüne tevhîd müyesser ola, sakın onu mertebe-i lisâna indirme ve kimseye açma. Sonra büyük zahmete düşersin. Hallâc-ı Man-sûr (k.s.), o sırrı keşf ettiği için başına gelenler geldi. Zîrâ keşf-i Rubûbiyyet haramdır, meğer ki irşâd için izin verile. O dahî ehline tekellüm eyleye. En iyisi orada muzmahil ve fena ola. Orada ancak bakî kalan, hayy u kayyûm olan Allah teâlâ'dır.
Dil ile tevhîd güzeldir. Fakat daha güzel olan tevhîd-i ef âl-dir. Tevhîdi, işlerinde, sıfatında ve zâtında kalbinden çıkarma, ona manî olan hâtıraları evvelâ terk, sonra nefy eyle; tabiî ferâ-iz ve sünnetten gayrisini... Ne zaman ki bir emir veya bir işi işleyip işlememekte şüphen olsa, hemen tevhîde baş vurup iştigâl eylemeyince o işi işleme. Tevhîdle iştigâl eyle ki, sana hakîkat aşikâr Ola ve müşkülâtın hallola. Zîrâ tevhîd zorlukların anahtarıdır. Meşâyih katında da iskât-ı izafettir. Lâyık olan mâsivâ-dan da sıyrılıp Hak'ka kul olmaktır.
Bâyezid-i Bistâmî (k.s.) buyururlar ki: "Her gün zikr ederdim, amma huzur bulamazdım. Kulağıma bir ses:
"Kul ol huzur bulursun. Kalbin hâli semânmki gibidir, semâ ba'zan açılır, ba'zan da kapanır. Kalb de böyledir" dedi. Fakat düşündüm ki, Arabistan gibi sıcak ülkelerde hava pek az kapalı olur, ekseriyetle açıktır. Şimalde ise ekseriyetle kapalı, hattâ çoğu zaman güneş, aylarca kendini göstermez, gündüzler gece gibi karanlık olurmuş. Böyle olunca, her kalb bir olmasa gerektir. Bazınım zulmeti çok, bazısının da nuru çokdur. Sâlike lâyık olan safâya şükür, kederlere sabretmektir.
Ya'kûb aleyhisselâm'm ağlaması, Yûsuf aleyhisselâm için de-
TASAVVUF RİSALESİ
ğildi. Yûsuf'a kavuşduktan sonra yine ağlardı. Hakîkaten terakki lütuf ile değil, kahr iledir. Hûd Sûresi'nin 112. âyetinden murâd "Emrolunduğun gibi hereket et" demektir ve cümle mâsivâdan geçmektir; hattâ ruhundan bile. Rûh safa mertebesinde mahcûb suretinde görünür. Maârif-i ilâhiyyeye kâbiliyyeti suretinde görünür. Hattâ Hazret-i Peygamberin sıfatında görünür.
îmân mertebesinde olan Cehennem'den halâs olur. Ayan mertebesinde olan Cehennem'i görmez. Şühûd mertebesinde olan Cenneti görmez. O Cennet içinde Cennet'te olur.
Rûh dâima taze yiğit şeklindedir. Âlem-i Zât'ta zaman, mekân, gece, gündüz yoktur. Bir kimse o âleme vâsıl olsa, kemâl-i letafetinden, Âlem-i Sıfat ef âlini beraber görür. "Allah'a vuslat yollan, mahlûkâtının nefeslerinin adedincedir" sözünün ma'nâsı kemâl-i mülk ve melekût mertebesindedir, demektir. Seyr-i tevhîd, mâverâ-yı ekvânda makbuldür. Enbiyânın seyri onda olmuştur. Yûnus Emre'nin seyri ekvânda olmuştur. Hallâc'ın seyri ise, melekût ve ekvân'da olmuştur. "Ekvân da basit değildir" sözü, vücûddan nâşîdir. Lâkin ahsen olan cümlesini nefiydir. Kemâl, fena ile olan iştigâldedir. Maksûd, fena ile hâsıl olur. Her şahsın mülk-i vücûdunda sülük için bir mahsûs yol vardır. Onu ancak ehl-i irşâd bilir. Tevhîdle iştigâl bu yolu. açar. Sana mürşid olur. Faraza, ben dünyâdan gitsem, sen de başka mürşid bulma-san, sana tevhîd yeter. Bir kimse haliyle:
(Yâ hû ve yâ men hû, lâ ilahe illâhû) bu teşbihle meşgul olsa, tasarrufa kadir olur. Kul ne zaman acze düşerse, hakikatin te'yîdi zuhur eder. Kemâl kudretiyle bütün belâları defeder. Enbiyânın ümem üzere zuhuru ve kudreti, acz-i küllî izhar için olmuştur.
Nâsm ayıplarına bakmakdan şikâyet ettim. Cevaben:
- "Her şeyin bir kemâl tarafı vardır, sen onu bilmezsin, kemâline nazar eyle" dediler.
Ondan sonra bütün halkı kutub gibi görür oldum. Sen de halâsım istersen hakîr gördüğün kimsenin elini öp, halâs olur-
tasavvuf! ahlâk ıı
sun. Her şeye hakikat yönünden bakmak lâzımdır.
Vahdetin ma'nâsı budur ki; Sâlikin vücûdu tecellî ile muz-mahil ola. Yoksa kul, Allah ola demek değildir. Melâike, her ne kadar zevkde de olsalar terakkileri yoktur. İnsanda olan mele-kiyyet ruhtan ibarettir. O, terakkî ve tedennîye kâbiliyyetlidir. Sırda terakki ve tedenni olmaz; beşeriyyet, melekiyyet ile muttasıf olmaz. Onun Hak'la münâsebeti vardır. Müşabehet yoluyla değil, belki rü'yet ve vuslat cihetindendir. Bir kimse Hak yolunu bilse de ona sa'y etmese, şiddetli azâb ile muazzeb olur. O da firkat azabıdır.
Terakkî zevkde olmaz, belâ ve mihnette olur. Tok olan taam istemez, aç olan ister.
Hak'kı iyi bilenler, niyyetierini tashih etmedikçe hiç bir amele
mübaşeret etmezler.
Mürşid-i kâmil olunca, hakikate, ölümsüz ulaşmak mümkündür. Şeyhin kemâli, mürîdi ol sultâna îsâl eder, o hazret de, bir anda Hak'kaulaştırır.İlâç, hazret-i aliyyesinden istimdâd ve
istişfâdır.
Fukara cümleten bir uğurdan kat' ederler. Belâ ve mihnete, ibtilâdan sonra bir uğurdan açılır. Ben de çok zaman mübtelâ oldum, defaten açıldı. Ancak lâyık olan odur ki, sâlik tevhîdsiz bir adım dahî atmaya. Bunu yaparsa ölünceye kadar huzûr-u kalb
ve teselli hâsıl olur.
Tabîat ıslâhında meyl-i nefsânî, kalb ıslâhında muhabbet, dkm^ olur. Vâdî-fhay-
lk^teTlîI mkTîn"olmaya On-
juhusj^yimdaask^snTm^ olur. Vâdîfhay
ret şüdurTriTsâlik KâBEını blk^teTvlîsuI mumkTîn"olmaya. Ondan sonra vücudunu ifna lâzımdır ki, vusule müsteîd olsun.
Nefsin ayıblarmın münkeşif olması, yer ve göklerin inkişafından yeğdir, ejdâjhr...
Keşf-i zamâir, tahliye-i kalb kabîlindendir. Yanındakinin kalbinde olan ona mün'akis olur. Amma, ehl-i vuslat bunlara iltifat etmezler. Seyyid Buhârî tarîkinde, rü'yâya ve havâtıra riâyet
ve amel etmezler.
Merâtib tamâm olunca, Cenâb-ı Hak enbiyâya mu'cize, evliyaya keramet ihsan eder. İstikâmetleri hasebiyle bu ihsan zail
TASAVVUF RİSALESİ
11
olmaz. Şuğülle hâsıl olan kerâmâtın bekası yokdur. Kâmillerin kerametleri kendilerinden zail olmaz ve lâkin izhar etmezler, zarurete düşmedikçe. Belki işleri Hak'ka tefviz eder ve mülkü sahibine teslim ederler.
Havâriyyûna nüzul eden sofra (Mâide), terk-i edeble ref' olundu. Biz ise her gün terk-i edeb ederiz de ref olunmaz. Onlarınki sıfattan, bizimki ise zâttandır.
İbâdet, suver (şekil) ile olmaz, ancak vücûd-u mutlak ile olur.
Nefsi, ahlâk-ı mezmûmeden tasfiye Hak katında makbuldür. Kalbi küdûrâttan saykallansa (cilâlansa), onda her şeyi görür. Lâyık olan odur ki, o zaman Hak'dan gayrıya kalbini tev-cîh etmeye.
Eşref-zâde der ki: On sekiz şeyhe vâsıl oldum, dördünü kâmil buldum ve birinde kemâle vâsıl oldum. Kâmiller, kemâlden evvel mürîde izin vermezler. Ehl-i taklidin iznine i'tibar yokdur,-izn-i hakîkî, âlem-i ma'nâdan "min indillâh" verilir. Hakikatte "Ülül-emr", mürşid-i kâmildir. Ehlinden izin, emîr-i Hak'dan izin gibidir. İrşâd ve va'z, ilm-i zahir ile değildir. Lâyık olan tev-hîdle iştigâldir. Hâzırûnun hâline münâsip olan tulü' eder. İmdi sen bu üslûb üzere eyle.
Zâhid, insanlar indinde mahbûbdur; arifi ise, halk pek sevmez. Hak Sübhânehû ve teâlâ'nın gayreti, halkı, arifi sevmekten men' eder.
Meczûblar, bir şahsı irşada kadir değillerdir, Avam seviyyesine iniş, terakkiye mâni' değildir, Seyrin iktizâsı, mâsivâdan alâkaları kesmektir, Tabîat afatında asıl, açlığa sabr eylemekdir.
Hazret'i Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Mi'râc'da Cenâb-ı Hâ-hk'dan haber verdi, mahlûku olan ruhu niçin bilmeye? Binâenaleyh, ruhu ve kıyametin ne zaman kopacağını da bilirdi.
Âlem-i mülkde riyâzat, ifratla tefrît arasında i'tidâl-i gıda iledir. Sâlik âlem-i mülkde havâtırdan halâs olamaz, ancak tev-hîd ile define kadir olabilir. Melekûte vâsıl olunca, yâ'ni kendisinde melekiyyet hâli hâsıl olunca havâtırdan ve ahlâk-ı nefsâ-
12
TASAVVUF! AHLÂK II
niyeden tamamen kurtulur ve nazarında mâsivâ kaybolur. İşte ancak o zaman, tâlib vartadan ve yolda kalmakdan kurtulur.
Nefis ayıplarının bilinmesi, arz ve semâyı keşifden hayırlıdır. "Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" sözü bir hakikattir. Yer ve göklerin keşfi, seyr-i mahzdır. Bu anda faydası yok-dur ve nefsi ıslâh etmeden devamı da, boşunadır.
Tabiat ve nefis mertebesine keşif olmaz. Keşif mertebe-i ruh1 tadır. Mertebe-i Sır ise, fena ve tecellî makamıdır; zîrâ seyr-i acâib, talibin matlûbu olan hakîkate vusulüne manîdir. Nebiy-yi zîşân (s.a.s.) seyr-i İlallahta melekûte iltifat etmedi, tâ Hak'ka vâsıl oluncaya kadar. Ba'de'l-misâl Cenneti şey'en-fe-şey'en gördü. Seyr-i melekût gerçi makbul ise de, müşahedeye nisbetle bir şey değildir. (Hasenât-ül-ebrâr seyyiât-ül-mukarrebîn) buyurulmuşdur. Ya'ni: Ebrârm iyilikleri, mukarrabîn indinde seyyiât sayılır, de-
mekdir.
Nefis çoğu zaman açlığa aldırmaz. Onun kaygısı hubb-ı riyasettir. Fırsat bulsa, fir'avunluk da'vâsı peşine düşer. Acz, inâyet-i Hak'la, nur-i tevhîd ve zikrullah ile hâsıl olan bir hassadır. Tasavvuf, başından sonuna kadar iki şeyden ibarettir: Biri: Lâ ilahe illallah ile Cenâb-ı Hak'ka terakkî, diğeri de Muhammedü'r-Resulullah ile şol âleme tenezzüldür. Terakkî rûh ve sırra aittir. Âlem-i mülkde tenezzül, şeriat ve tarîkate riâyetle olur. Bütün ulûm-u evvelîn bundadır. "El-ilmü noktatün kesserehü'l-câhilûn" (İlim bir noktadır, onu cahiller çoğaltır) buy-
rulmuştur.
Şeyh, müridin riyâzâtında ifratını görürse, onu durdurur, ihmâl ederse mürîd ilhâda düşer.
Zikrullahta olan âsâr, ıslâh-ı riefsle zahir olur.
Süleyman aleyhisselâmm yüzüğünde tevhîd-i şerîf yazılmıştı. Parmaklarına takınca, halkın gözünden kaybolurdu. Halk görmek isteyince, "Allah'ı zikr edin" buyururdu, zikr edince görürlerdi.
Riyazet de, kulu Hak'ka ulaştıran bir yoldur. Lâkin terk edilince o hal ondan gider. Terk-i dünyâ, terk-i cisim, terk-i nefs, terk-i rûh ve terk-i sır demekten murâd şudur ki: Cenâb-ı Haktan bir te'sîr gelince, sâlikin vücûduna nefste, rûhda, sırda yer-
TASAVVUF RİSALESİ
13
leşir ve her biri salâh bulur. O demek değildir ki yok olur.
Mevlânâ'nın oğlu Divâne Çelebi'nin keşif ve kerâmâtı zahir idi. Vefatı esnasında, "Meğer biz sırât-ı müstakimden gafil imişiz" diyerek, çok âh edip nedamet etmiştir.
Keşif ve emsalini görmek, yoldan çıkmağa sebep olur. Amma alâ vech-i kemâl, tecellî-i Zât ancak ehl-i tevhîddedir. Kalbe safa gelse uyanıklıkta da görür, keşf-i zamâirde ya'ni içleri keşif de hâsıl olur. Bizim tarîkimiz erbabı bunu işlemezler ve murâd dahî etmezler. Zîrâ enbiyâdan sâdır olmamıştır; meğer ki lâzım gele. Bu ancak evliyâullahm hassalarındandır. Kendi halleri olmadıkça söylemezler. Fakat bunların dışında öyleleri vardır ki, akıllarına ve dillerine ne gelirse söylerler. Bilhassa taklîd yoluyla hezeyana düşerler. İşte bunlar, maazallah, küfre düşerler de haberleri bile olmaz.
Sâlike lâyık olan, evvelâ nefsini tabîat muktazâlarindan son derece men'e çalışarak, şerîate tevfîk hâsıl oluncaya kadar tev-hîdle iştigâl etmek ve keşif hâlini kimseye söylememektir.
Taamını âdet üzere ye. Zîrâ ben Hak'ka riyâzat ile vâsıl olmadım. Kazancım helâlde ara ve geceleyin fukaranın taamına sarf et. Gerçi dört imâm sülük yolundan Hak'ka vâsıl olmadılar; belki, akıl ve ma'rifet yolundan vâsıj-ı Hak oldular.
Lafza-i Celâl'in telkîninde cemîrjujıâ^ivâ kalbten çıkarılmak
~~**~"~Ku?ân, mazhar-ı sırdır. Hadîsjl_kudsî, mazhaf-ıjrûhdur. Hjidjs-i ^^ajrAejrîIjrj^h^r^^^mdir, "
Oğul! Allah'a tevekkül eyle. Tevekküle lâyık olana tevekkül eyle. Onsekiz yaşımda iken Şeyh Hızır efendi âhirete intikâl etti. Bana rü'yâda birkaç damla vâki' oldu. Her ne gördümse ondan sonra gördjim ve âkm-i istiğraka düşüp, yedi günde seyr eyledim. Bu fetih bana her gün kaplıca yolunda iki kere gidip gel-, mek yüzünden açılmıştır. İhsan rûrui gelip gider bir nesnedir ki, kalbe teveccüh yoluyla zahir olursa, o keşiftir. Hak teâlâ dâima hâlikıyyet üzeredir. Beş avalim zahir olur. İnsan gelir, enbiyâ gelir, belki vâriddir ki, onda, birçok Mahmûd Hüdâîler ve Üftâdeler söyleşirler.
Bir gün Mevlânâ (k.s.)'ya Mesnevî'yi bilmem dedim, bana
TASAVVUF! AHLÂK II
ma'nen ta'lîm buyurdu. Yedi mertebeden ma'rifet hâsıl oldu. Te'sîr olmasa olur muydu? En azı budur ki, tâlib-i Hak'ka büyükler tarafından duâ edilse, duaları sebebiyle Allâhü teâlâ ona yardım eder. Fukaraya muhabbet, talibi, matlûbuna eriştirir.
Sülûkum zamanında bana bir hâl ânz oldu. Nazarımda bütün mahlûkât kayboldu. Ben o halde istiğraka vardım. Yedi günde birçok işler bana açıldı. Bu hal ba'zı ehl-i sülûke menâmında (uykusunda), bazısına beyne'n-nevm ve'1-yakaza (uyku ile uyanıklık arasında), bazısına da yakında hâsıl olur. Nitekim bana ya-kînda müyesser oldu. Halk içinde yürürdüm, fakat halkı görmezdim.
Bir gün Câmi-i Kebîr'de bu hal. ânz oldu; Azametullah tecellî etti. Nefsim öylesine hakîr oldu ki, güya hiç bir şey olmadı. Ondan sonra muzmahil oldu ve âlem benden kayboldu. O zaman dedim ki: "Sultân-ı celîl ile, abd-i zelilin ne münasebeti vardır ki, ben Hak'ka visale lâyık olayım?""
Hazret-i Şeyh buyurdular ki: "Bu hâl tevhidin hediyesidir, şükret'.' Burada şükür demek Eşşükrü-lillâh demek değildir, belki
tevhidini artırmakdır.
Hatırat (Havâtır) dört kısımdır: Şeytanî, nefsânî, melekî ve rahmânî. Rahmanı değişmez ve yanlış olmaz. Amma şimdi bizden sâdır olan nefsânîdir. Rûh mahlûkdur, kadîm değildir. Allâhü teâlâ'nın beka vermesiyle beka bulur. Bu da demek değildir ki, Allâhü teâlâ'nın bekası gibi ola. Zîrâ onun bekâsını ta'ri-fe hiçbir kimsenin kadir olamayacağına inananlardanız. Umarız ki, bizim ruhumuz da Allâhü teâlâ'nın beka verdiği kullardan ola. Beka tecellî eyleyince maslahat yeter.
Avamın ruhu kurt şeklinde, kurt gibi görünür. Ehl-i takvanın civan şeklinde, kâmillerin ise gayet ahsen suret üzere görünür. İnsan ruhu, beden habsinden kurtulsa, dünyayı doldurur.
Kayser-i Rûm'un elçisi, Hazret-i Ömer b. Hattab (r.a.)'a gelip huzurunda titremesi ve ruhun keyfiyetinden suâli üzerine, Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular ki: "İnsanın bir ruhu vardır, dünyâyı doldurur". Elçi dedi ki: "Bu azîm cüsse bu dar bedene nasıl sığar?" Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular ki: "Cenâb-ı Hak ruhu esmâ-i şerîfinden bir isimle dürdü, bu bedene yerleştirdi. Kud-
TASAVVUF RİSALESİ
15
retini de bu suretle izhâr etmiş oldu!' (Bugün gözle göremediğimiz atom zerrelerinden ne büyük hârikalar meydana gelmekte olduğu hepimizce bilinen ve görülen şeylerdir. Ruhun bedende saklanması, artık akla sığmaz bir iş olmasa gerektir). Şu dediklerimiz evliyalara aittir. Enbiyâda ise, ne mertebeler olmak gerektiğinin idrâki zor değildir sanırız.
Allah hakkı için bütün âlem, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ruhuyla dolar. Rûh-u şerifleri işitir ve cevap da verir. Ancak şol kimse gerek ki, onu duyacak kulağı ola, Abdülaziz Deb-bağ (k.s.) Hazretleri gibi. (Mumaileyhin el-İbrîz adlı eserini okumayı tavsiye ederiz).
Eğer Şerîat tarafında feyz olmasaydı, asla bir şeye kadir olmazdık. Ne ben söylemeye, ne de siz dinlemeye muktedir olamazdık. İmdi onun kereminden istimdâd eyleriz.
Rûh ile sır arasında bir mertebe vardır ki, ona Vâdî-i Hayret derler. Tâlib, ruhu ile matlûbunu bilir, lâkin ona vâsıl olamaz. Hele mürşid-i kâmil yanında olmazsa, nice belâlara müb-telâ olur. Kâh mecnûn olur, kâh uygunsuz hareket izhâr eder. Hâlen bizim belâ saydığımız şeyler ona gelenlerin yanında hiçbir şey sayılmaz.
Velî odur ki, hakîm ola ve fitneye müeddî olandan kaça. Cömertlikte deniz gibi, Hak'kın tâatında esen yel gibi ola.
Vahdet-i vücûdun ma'nâsı; sâlik ne zaman mertebe-i tabia-ti, nefsi, ruhu ve sırrı kat'eylese ve cümleyi fânî eylese, ancak vücûdu zâtından olan Vâcib'ül-vücûd kalır. Bütün mümkinât, hattâ nefsi bile yok olur. Cümlesi mün'adim (yok) olunca, vücûdu zâtından olan Vâcib-ül-vücûd kalır. İşte vahdet-i vücûdun ma'nâsı budur. İlhad (inkâr) ehlinin zan ettiği gibi hulul ve itti-had yokdur. AJUahjnejçâgdjfl^münezzeh^^ Vâdbde mümkin olmak, mümtenİ'dTrT Mümkinde vâcibohnak, muhaldir. Ben dedim ki: "Sâlikte vücûd kalmasa Hak'kın cemâlini ne ile görür?" Buyurdular ki: "İnsanda bir vücûd-ı ma'nevî vardır, onunla görür, asıl vücûd fena bulsa nutfe-i imkân kalır, o gitmez!'
Nice günler beni bir halet ihata etti ki, gözümden eşya kalktı. Etraf-ı âlemden her ne varsa cümlesini görür oldum, ya'ni bu âlemdeki eşya kalkdı. Diğer âlemlerde her ne varsa cümlesini gör-
16
TASAVVUF! AHLÂK II
düm. Her neyi ki haber verseydim, vakıaya mutabık bulunurdu. Lâkin gördüm ki onun arkasında, onun gibi yetmiş makam daha var. En büyük mertebe ve makam fenâ-fillâh'dır. O ise, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin şefâatleriyle olur, riyâzâtla olmaz. Hattâ bir kimse kırk günde bir badem yese, asla bir şeye
kadir olamaz.
Enbiyâ-yı izam hazretleri, izhâr-ı havârık'tan (mucize göstermekten) kaçarlardı. İzhâr-ı havârık'ta izzet vardır; onlar ise dünyâ izzetine meyi etmezlerdi. Eğer hârika ve keramete kadir olup da izhâr ve iltifat etmezsen, sana yetmiş bin mertebeden fazla mertebe hâsıl olur. Rü'yâ ta'biri de ancak Allahü teâlânın nuruyla olur.
Tevbe ile murâd istiğfar değildir. Belki tedenniyi mûcib olan şeyi terk edib terakkiyi mûcib olanı işlemektir.
Lütuf kahr ile karışdıkda, cümlesi lütuf olur. Zîrâ lütuf kahra
gâlib olur.
Kalbin inkişâf ve inkıbazı, semâ gibidir. İnkişâfına şükr eyle,
inkıbazına da sabr eyle.
Havâtırı nefy etmek mahz-ı îmândır. Tevhîd o havâtırı izâleye yardımcıdır. Hattâ tevhîd, ağır yemekleri bile hazma yardım eder.
Ahlâkî mücâhededen bahs etmek, keşif ve keramet sohbetinden hayırlıdır.
Ba'zan sâlike bir hâl ânz olsa da, kendini tutamayıp sayha atsa, yâ'ni yüksek sesle bağırsa, bu hale, Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri razı olmaz, men' ederlerdi. Onun için Eshâb-ı kirâm'dan bir kısmı, müşkülâtla kendilerini tutup seslerini çıkarmadılar.
Müşâhede-i Cemâl -bebeksiz- göz ile olur. O gönül gözü de
değildir.
Nefisle bir kere mücâhede, on yıl gündüz sâim gece kâim
olmaktan ve nafile ibâdetten efdaldir.
Tecellî sâlike vâkî olsa, onun ravhı (yani, letafet ve lezzeti), dimağı-ı ma'nevîsinden gitmez; hattâ vücudu çürüse bile.
Ben çok istiğfar ile emr olundum. Sen de istiğfara devam et. Tarîk-ı Hak'ta olmak üzere ölsen, kaza-i Hak'ka razı ol. İşini Hak'ka tefvîz eyle. Maksud budur. Buna makâm-ı teslîm derler.
TASAVVUF RİSALESİ
17
Mü'minin üç kalesi vardır: Biri zikrullah, biri Kur'ân-ı kerîm okumak, biri de mescidlerdir. Murada eren, mü'minin mu-sallîsidir. ,
Ne vakit ki, tevhîd kalbe vâsıl olsa, sahibi muvahhid olur, hattâ uyku halinde bile. Lâkin sünnet üzere uyumak lâzımdır. Tevhîde devam, bütün a'zâya tevhidin sirayetine sebeb olur. Öyle kimseyi Cehennem ateşi yakmaz; Halîlullah'ı yakmadığı gibi. Böyle olunca, nerede kaldı dünyâ ateşi yaksın?
Eşyanın tesbîhini işitmek iç âleminde tevhidin galebesidir.
Allahü teâlâya yol, mahlûkâtının nefesi adedincedir. Her biri bir yolla Hak'ka erişir.
Enbiyânın ruhu insilâhda olurlar ve bedenlerinden istedikleri zaman ayrılabilirler. Muhyiddîn-i A'râbî (k.s.) hazretleri ve şâir kümmel buna muvaffak olmuşlardır. Sofilerin: (Dil be-dest âver ki hacc-ı ekber est) dedikleri bundandır. Ya'ni gönüllerine sahip ve hâkim olan ve onları istedikleri gibi kullanabilen kimse, en büyük haccı yapmağa muvaffak olmuş demektir.
Anâsır-ı erbaadan mürekkeb olan insandan büyük kimya olmaz. İmdi insanın bir ruhu var. O kimse ruhunu vücûduna hâkim eylese, o zaman çok şeye kadir olur.
Vefk, gizli ve eseri zahir olan bir şeydir. Herkes bilmez. Bu vefk, bana da arz olundu, kabul etmedim.
Âşık ile ma'şûk arasında, gayet yakın bir yol vardır. Kur-biyyet ondan hâsıl olur. O yol muhabbet yoludur. Gerçi biz kadir değiliz amma lütf-i ilâhîden ümid ederiz ki, o yakın yoldan bizi kendine kavuştura.
Mülk ve melekût kişinin üstünde değildir, belki hemen yanı başındadır. Bir kimseyi nûr ihata etse zulmeti görmez, güneşe bakanın etrafındakileri göremediği gibi.
Hızır aleyhisselâmı görmek de herkese müyesser değildir. Her camide ve her duada hazır bulunur ve olup bitenleri görüp işitir. Fakat onu gören pek enderdir, gören de ekseriya teşhis edemez. Bazı ehlullah aynı anda on yerde görülebilir. Bu mümkündür.
Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Sfendimiz, sekiz Cenneti bir habbeye almazdı. Zîrâ sekiz Cennet dahî mâsivâ-yı Haktandır. Bir
TASAVVUF! AHLÂK II
ûm sırrı tecellî etse, o
kimsede Lâ ilahe illâ hüve'1-hayyu'l-ka; kimse niâjıy^y^jıazaT_etmezr ~* "HNefse ağır gelenTÂTîâhüTeâlâ indinde makbul olur. Her acıda şifâ vardır. Ben şüğûl ile fariğ oldum ve çok zaman sıkıntı çektim. Bir kimse zahirde bir mahbûb sevse ve o mahbûbdan cefâ görse, ondan vazgeçtim der amma, kalbiyle demez. İmdi kalbinle Hak'ka teveccüh et, kâbiliyyet ihsana şart değildir.
Bir gün şeyhim bana duâ ısmarladı. Bu hareketi, bundan sonra benden âlî olursun demek değildi, belki bazı mertebelere vâsıl olursun demek istedi.
Teaddüd-ü enbiyâ tegayyür-ü zaman içindir ve vaz-ı ibâdet içindir. Şeriat ve tarîkatte kâmil olmayana hilâfet verilmez. Şeriat ve tarîkate riâyet edene, irşada izin verilir; fakat hakîkatden haber verilmez, ancak vuslat ile haber verilir.
Kadınların cum'a namazına gitmelerine mâni olunması, ancak kocanın hizmetinden kalmaması içindir, ondan başka mâni' yokdur. Onların âhiretteki tecellîsi erkekler gibi olmaz; yanlarında olsalar bile, hattâ bir makamda olsalar bile. Sâlik olmayan sâlik gibi göremez. Resûl-ü Ekrem'in (s.a.s.) ravzası yanında görünen nûr dahî böyledir. Kalbi açık olan o nuru görür. Hattâ duvarları ve kabri şerifi, safî nûr görür.
Kahve, tütün, tönbeki, afyon, esrar denen şeyler şarabdan daha kemdir. Zîrâ hamr, kırk günde gider, amma ötekilerden sıyrılmak çok müşküldür. Beras (kendir yaprağından yapılan bir nev'i afyon) da böyledir. Bu esrar denilen madde içildikte, insanı bir nevi' sekir veya cinnet-i muvakkateye dûçâr eder ki, bir takım akla sığmaz hâlâtı tahayyül ve kendini büyük bir kudret Sahibi farz eder ve eşyayı gayet büyük görür.
Bir kimse sıdk ile tasavvufa azimet etse, Allâhü teâlâ bizatihi onu kimseye muhtaç etmeden, katLı mesafe ettirerek vuslatı yaklaştırır. Ehl-i irşâd belli yerden zuhur etmez. Ak Şemseddin, Hacı Bayrâm-ı Velî, Emîr Sultan (k.s.) hazretlerinin seccadelerinde, evlâtlarından ehl-i irşâd gelmemiştir. İrşâd ehli, kâh mağ-ribden, kâh maşrıkdan zuhur etmişdir. Rical de böyledir.
Şeriat mutlak okuma yazma bilene münhasır değildir. Te-
TASAVVUF RİSALESİ
19
rakkî ve tenezzül hâlinin bilinmesi vâcibdir. Ulemâ, .nertebele-rince kemâldedirler. Zîrâ onlar ancak mücerred akıl ve ma'rifet ile tevhîde vâsıl olurlar. Sülük ve hal ile vâsıl olmazlar. Bütün kemâller makâm-ı ma'rifettedir, makâm-ı tevhîdde değildirler. Tevhîd makamının muktezâsı orada gayrı görünmeye, zîrâ mu-vahhid, muvahhade vâsıl olsa, o mahalde merâtib fena bulur.
Bir kimse reğâib namazı kılsa, kabirde o kimseye güzel insan suretinde gelirler. Tevhîde sa'y etmek gerektir. Bir veçhile ki, o tevhîdı sahibinden işide: Lâ ilahe illâ ene gibi.
Bize sûrî hac müyesser olmadı. Ma'nevî haccı Hak'tan umarız. Kâ'be'nin şerefi Hazret-i Peygamber'in şerefiyledir. Zîrâ o Sultan o topraktan gelmişdir.
Evvelce Hisar kapısından Kaplıca'ya inerdim. Bana sar'a üslûbu üzere insilâh olurdu. Amma yine aklım başımda olarak yürürdüm. Lâkin biz tez geçdik.
Tarîk-ı tevhîd lisân ile olmaz. Ehl-i irşada lâyıktır ki, vakıflarını evlâdına tahsîs etmeye. Belki irşâd mertebesinde olan kimseleri ta'yin ede. Gerekse o kimseler şark'ta veya garb'ta olsun. Meğer ki evlâdı sâlih ola. Eğer irşâd kabul eylese, onu Allah'tan bilsin, benden bilmesin ve beni ortadan kaldırsın. Bana, "Biz seni saadet veya şekavette bırakmağa kadir değil miyiz?" dedi. "Belî (evet)" dedim.
Ebdâl'm ma'nâsı: Ahlâk-ı zemîmeyi, ahlâk-ı hamîdeye teb-dîl demek olur. Bir kimse tasfiye-i kalb eylese, onun kalbinde İrâdetullah mün'akis olur.
Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) buyurmuşlar ki: "Yerler demir, gökler bakır olsa, rızkımın nereden geleceğini düşünmem!'
Ricâl-i gayb ve ervâh-ı kâmile sahipleri hayvan eti yemekten sakınırlar.
Maksûduna vâsıl olan kişi, vusûldan sonra bir pâdişâh olur ki, her mertebede lezzet bulur.
Hacı Bayrâm-ı Velî (k.s.) ilk şeyhliğinde, on kimseyi ücretle tuttu. Bunlar iki sene sonra aşere-i mübeşşere mesabesinde oldular. Sen öyle olma, nâsın eziyetine tahammül et ve çalış ki, enfâsından bir nefesi tevhîdsiz bırakmayasın. Bir zaman ben "Lâ ilahe illallah" derdim, tenezzülât nazarımdan gâib olurdu.
20
TASAVVUF! AHLÂK II
Cemaattan murâd, cemâat-i evliyâullahdır, ya'ni kalblerin içtimâidir. Kalbinde cem'iyet olmasa Câmi-i Kebîr sana fayda vermez.
Şeyhim akşam yemeklerini yatsıdan sonra yerdi. Pilâv pişirirken, etini, yağını, pirincini birden koyardı, gayet te leziz olurdu. Senin yanında taamın vücûdu ve adem-i vücûdu müsâvî olsun.
Vasilinin çok büyük belâsı vardır. Hattâ cümle ariflerin belâsı, onsekiz bin âlemin belâsı yanında bir nokta gibidir. Sıhhat-i mizacını gören onu zevk ve sefada sanır. Lâkin o büyük belâdadır. Fakat o belâda büyük zevk vardır. Onu ancak zevk ehli idrâk eder.
1
TASAVVUF RİSALESİ
21
Eazım-ı Halvetiyeden Dede Ömer-i Rüşenî Hazretlerinin Tasavvufu Ta'rifi
Tasavvuf, terk-i da'vâdır.
Tasavvuf, terk-i kıyl-ü kâldir.
Tasavvuf, hıfz-ı evkattır.
Tasavvuf, bâb-ı bezl-ü atadır.
Tasavvuf, hidâyet-i Haktır.
Tasavvuf, kitmân-i meânîdir.
Tasavvuf, vecd-i semâ' hâlidir.
Tasavvuf, terk-i tâmmât (2/3)dır.
Tasavvuf, beyt-i mihrü vefadır.
Tasavvuf, terk-i evtân, hecr-i ihvandır.
Tasavvuf, zamanı murakabe ve istikbâli muhasebedir.
Tasavvuf, Cenâb-ı Hak'ka rabt-ı kalbdir.
Tasavvuf, hüsn-i hulk ve edebdir.
Tasavvuf, yâr olup, bâr olmamaktır.
Tasavvuf, irâdettir.
Tasavvuf, bezl-i nefs ve rûhdur.
Tasavvuf, vakti ganimet bilmektir.
Tasavvuf, kabûl-i şer' ve terk-i tekellüfdür.
Tasavvuf, taarrüfdür, sâhib-i irfan olmaktır.
Tasavvuf, tevbe ve telkindir.
Tasavvuf, kalbi saf etmektir.
Tasavvuf, ulûm-ı enbiyâdır.
Tasavvuf, bütün ilimlerin zübdesidir.
Tasavvuf, içtihadın esâsıdır.
Tasavvuf, vahdet yolunu gösterendir.
Tasavvuf, bâtın-ı ilm-i şeriattır.
Tasavvuf, Cenâb-ı Hak'ka tevekküldür.
Tasavvuf, tarîk-i ehl-i vahdettir.
Tasavvuf, terk-i hubb-ü mâsivâdır.
(2/3) Tâmmât: Saçma sapan, iddialı sözler.
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Tasavvuf, temennây-ı likâ-ı Kibriya'dır. Tasavvuf, terk-i âdettir. Tasavvuf, terk-i tasalluf (2/4)dur. Tasavvuf, rızây-ı Hak'kı celbdir. Tasavvuf, etvâr-ı kalbi bilmektir. Tasavvuf, Hak'kın bir şem'-i şu'ledârıdır. Tasavvuf, inâbettir.
Tasavvuf, kerâmet-furûşluk etmemektir. Tasavvuf, geçen ömür için teessüfdür. Tasavvuf, tahalluk ve telâttuftur. Tasavvuf, mâsebakdan sükûn-u kalbdir. Tasavvuf, zühd ve takvanın özüdür.
Tasavvuf, tarîkate muhkem bağlanmaktır.
Tasavvuf, havf ve heybeti def ile üns ve kurbdur.
Tasavvuf, mâye-i evliyadır.
Tasavvuf, fünûn-u kümmelînin umdesidir.
Tasavvuf, i'tikâdın kuvvetidir.
Tasavvuf, terk-i tealluktur.
Tasavvuf, dâima Hak'kı düşünmek ve zikr etmektir.
Tasavvuf, her halde ehlullaha tebettüldür. (Ehlullahla inzivadır.)
Tasavvuf, tenvîr-i kalbdir.
Tasavvuf, mâsivâyı görmemektir.
Tasavvuf, nefis ve şeytana esir olmamaktır.
Tasavvuf, varlıktan mürde, Hak'km varlığında zinde olmaktır.
Tasavvuf ve Mutasavvıf
İlk şeriat ile tasavvufu cem' eden, İmâm Kuşeyrî'dir. İlk söfî, Ebû Hâşim es-söfî el-Kûfî'dir. İlk söfî lâkabım veren Hasan-ı Basri Hazretleri ve Ahmed b. Hanbel b. Muhammed Şeybânî'dir.
Tasavvuf kitablarında görüp, onlardan toplayabildiğim malûmat ile mytasavvıfı tanımak isteyenlere şöyle târîf etmek mümkündür:
(2/4) Tasalluf: Öğünmek, yaltaklanmak.
TASAVVUF RİSALESİ
23
Hem de derler ilm-i ahvâl-i butun
İlm-i ahlâkdan ibarettir bütün.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerinin şu ta'rîfleri çok dikkate şayandır:
"Tasavvuf, kalbin Hak teâlâdan gaynsıyla alâkasını kesme-sidir ve gönül topluluğuyla zikruilah ve kendinden geçip Hak1 ki dinlemek ve emr-i ilâhîye ve sünen-i seniyyeye ittiba' ile ameldir."
Söfî "yer" (toprak) gibidir. Her çeşit pislik atılır. Fakat buna mukabil ondan hep iyi şeyler çıkar. İnsanların böyle kâmil olabilmesi ne kadar arzu edilen bir şeydir.
Tasavvufta mürîd, sâhib-i vakt olan kişidir; mutasavvıf ise, hal sahibi olandır. Müntehiye gelince, nefsine sahip ve hâkim olan kişidir. Bunların indinde en makbul olan şey, nefeslerini boşa kaçırmamaktır, denilmiştir.
Mübarek bir zât şöyle diyor:
"Tasavvuf üç hasletten ibarettir: Fakr-ü ihtiyâca temessiik, bezl-ü îsâr ile tahakkuk, arzu ve ihtiyarını terk etmektir!'
Tasavvuf, halkdan kaçmağa derler, Özü için Hak'ka yol açmağa derler.
Tasavvuf, satmamaklıktır keramet Keramettir denilmiş terk-i âdet.
O sofinin ki, vardır lâf-ı lûfi, Onu bil kim değildir merd-i sofi.
Dervişlik olaydı taçla hırkada, Ben de alırdım otuza da, kırka da.
Dervişlik başdadır, tacda değildir, Kızdırmak ateşdedir. sacda değildir.
Ararsan Mevlâyı kalbinde ara, Kudüs'de, Mekke'de, Hac'da değildir.
24
TASAVVUF! AHLÂK II
Ey tâbi-i nefs ü hevâ, Olmaktadır ömrün heba. Geçsin de artık mâsivâ, Gel halka-i tevhide gel.
Lâzım değil Leylâ sana, Elzem fakat Mevlâ sana, Evlâ bu yol evlâ sana, Gel halka-i tevhîde gel.
Artık uyan Allah için, Aşk-ı Habîbullah için, Boş durma zikrullah için, Gel halka-i tevhîde gel.
Tut şeyh-ı kâmil destini, Dest-i Hüdâ peyvestini. Gör sırr-ı vahdet mestini, Gel halka-i tevhîde gel.
Gir sen sarây-ı vahdete, Bak sırr-ı Vahdâniyyete. Ermek dilersen izzete, Gel halka-i tevhîde gel.
Kulluğunu her dem takın, Terk-i edebden çok sakın. Allah sana senden yakın, Gel halka-i tevhîde gel.
İsm-i A'zam hem dahî Esmâ-i Hüsnâ hürmeti, Yâ ilâhî, kıl kabul benden bu cüz'î hizmeti.
Ahmedü Mahmudu Muhammed Mustafâ'nın aşkına, Def'ü ref et hem kulundan cümle derd-ü nikbeti.
TASAVVUF RİSALESİ
25
İş bu na't-i pâki tahrîrden bu abd-i âcizin, Lütfü ihsanına yol bulmak durur hep niyyeti.
Çünki her bir kalb-i mü'min mu'tekiddir şöyle kim, Ol Resulün hürmetine müstecâbdır da'veti.
İşte ben de ism-i pâkine tevessül eyledim, Bana ihsan olsun için dû cihanın ni'meti.
Öyle Vehhâbu Kerîmsin sen ki ya Rabhe'1-ibâd, Cûduna nisbetle zerredir cihanın devleti.
Bahusus tuttum şefi' Dâreynde ben Peygamberi, Umarım hâsıl olur bu gönlümün her münyeti.
Hâsılı cümle günahdan eyle mahfuz bu kulun, Çünki yâ Rab pek zaîftir bu fakirin tıyneti.

