Bir insan, mâsivâdan alâkasını kesmedikçe Hak teâlâ Hazretlerine kul olamaz. Aşk ve muhabbet ise bu alâkayı kesmeğe vesile olur. Buna binâen "ubudiyet" velayet mertebelerinin nihayetidir. Ubudiyet 'in üstünde makam yokdur. Bu saâdet-i azî-me ise Cezbe-i İlâhî ve sülük tarikiyle ma'nevî terbiyenin husulüne tevakkuf eder.
Arif Bili âh Şeyh Ebû Ali Ed-Dakkâk (k.s.) buyurdu ki: "Kendi kendine biten bir ağacın meyvesi olsa da cılız ve lezzetsiz olur. Âdetullah öyle carî oldu ki, sebebsiz bir şey olmaz. Nitekim tevâlüt ve tenasül de anasız babasız olmaz."
Şeyh Muhyiddîn (k.s.) Risâle-i Mekkiye'sinde: Men lâ şey-ha lehû fe'ş-şeytânü şeyhuhû (Kimin ki şeyhi yoktur, onun şeyhi şeytandır) buyurdu.
Hadîka'da zikr edilmiştir ki, mühlikâttan, münciyâttan ve âdâb-ı sülük ve muamelâttan ilm-i bâtını taallüm farz-ı ayn'dır. İlm-i bâtını taallüm etmeyen kimseler kalb-i selîme vâsıl olmamışlardır.
Gerçi, Cezbe-i İlâhi, İlm-i-ledünnî ve fıtrat-i kudsiyye ile kalb-i selîme vasıl olmuş olanlar varsa da nâdirattandır. Ahkâm-ı dîn işe ekser ve ağleb üzerine mebnîdir.
İlm-i zahiri taallüm eden İlm-i bâtın 'in taallümünden müs-tağnî olamaz. Nitekim, Mezheb-i Hanefî'den olan ulemâ-i mü-tekaddimîn ve müteahhırînin ekâbirinin çoklarından sabit olduğu gibi.
Bazı ulemâdan menkuldür ki; sahrada İmâm Gazâlî'yi üzerinde yamalı bir hırka, elinde bir asâ ve bir ibrikle gördüm ve dedim ki: "Yâ imâm! Bağdat'ta ders okutmak bundan efdal değil miydi?" Bana gadabla baktı ve buyurdu ki: "İrâdet feleğinde saadet ayı tulu' edip akıl güneşi vuslat meferrine meyi ettiği için böyle oldu."
Ulûm-ü şer'iyye ve hakîkıyyede mütekemmil, Şeyh Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Meşânku'l-Envâri'l-Kudsiyye fi'1-Uhûdi'l-Muhammediyye'sinde nakl eder ki:
"Kalbi huzûr-ı ilâhiye duhûlden men' eden sıfat-ı mezmû-meden halâs edecek bir şeyhi, mürşid ittihaz etmek, insan için vâcibdir diye icma' ve ittifak vâkî'dir." Şeyh denilince, arif, âlim,
ÂDÂB RİSALESİ
163
kâmil, mükemmil bir zât hatıra gelmelidir. Bu evsâfı hâvî hakîkî şeyhin, ileride ta'rifi gelecektir.
Şübhe yoktur ki, insan için hubb-ı dünyâdan, kibirden, ucüb-den, hasetten, gill u gışdan, nifâkdan hâsıl olan emrâz-ı bâtı-nıyye'ye (ma'nevî iç hastalıkları) ilâç yapmak vâcibdir. Şu kötülüklerin tahrîminde ve bunlar üzerine ikâbın terettübünde vârid olan Hadîs-i şerifler şehâdet ettiği gibi, bunlar ve emsali fena sıfatlardan kurtulmağa vesîyle olan bir şeyhi mürşid ittihaz etmeyen kimseler, Allah teâlâ'ya ve Resûl-i zi-şânına isyan etmiş olurlar. Zîrâ hak bir tarîka sâlik olmayan kimse, mürşitsiz bu sıfatlardan kurtulamaz. Her ne kadar ilimden binlerce kitab ezberinde olsa dahî, kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye hususunda bir faydası olmaz.
Ey kardeş! Seni esirgediğim için derim ki: Kâmil ve mütekemmil bir mürşide teslim ol ve "Tarîk-ı Sofiye hakkında Kitab ve sünnet gelmedi" demekten sakın. Çünkü bu sözün hemen altında küfür yatmaktadır. Zîrâ tarîk-ı söfiyyenin cümlesi ahlâk-ı Muhammedî (s.a.s.) üzerine kuruludur.
Şeyh Şa'rânî (k.s.), Meşârık-ı Envâr'ında der ki: "Amelsiz ilim ile mağrur olma. İlmiyle amel murad eden bir âlim, bir şeyh-den sülûke muhtaçtır ki, murakabe derecâtına vâsıl olsun ve Cenâb-ı Hak'kın azabından kurtulsun."
Şeyhü'I-İslâm Zekeriyya el-Ensârî buyururlar ki: "Bir kimse ehlullah ile içtimâ' edip kendini meşâyıha teslim etmezse, o kimse katıksız ekmek gibidir."
Seyyid Aliyyü'l-Havâss (rh.a) buyururlar ki: "Tâlib-i ilim kemâle ermez, tarîk şeyhlerinden biriyle içtimâ' etmedikçe ki, o şeyh, tâlib-i ilmi nefsânî arzuların sürükleyeceği tehlikelerden kurtarsın."
Ey Kardeş! Bir mürşid-i kâmil ve mükemmile teslim ol ve hizmetine canla başla devam et. Cefâsına tahammül et. Seni kendinden uzak kılmasına sabr et. Zîrâ şeyh seni, sence en kıymetli olan şeye muttalî' kılmak ister. Bu ilimde nefsin çok desiseleri vardır ve bu desiseler, ilm-i meşâyih'te gizlenir. Bunun de-lîli olarak şu âyet-i kerîme kâfidir: "Allah dilediği kimseyi doğ-
164
TASAVVUF! AHLÂK II
ru yoluna, sırât-ı müstakime hidâyet eder." (2/57)
Bu hususda Şeyh Abdü'1-Ganî en-Nablûsî (k.s.) bir kitabında: "Bir kimse, Allah yolunda kendini teslîm alan bir şeyhe tes-lîm olursa, şeyhini Cenâb-ı Hak'kın kapılarından birkapı i'ti-kâd etmesi lâzımdır. Şeyhi bu mertebede görmek, mertebelerin en ednâsıdır. Şuna da inanmalıdır ki, şeyhden kendine ne gelirse onu Cenâb-ı Hak'dan bilmeli, şeyhden bilmemeli. Eğer hayır gelirse Cenâb-ı Hak'kın ona hidâyetidir, şer gelirse O'nun imtihanıdır. Şu halde, sâlikin şeyhini bâbullah bilmesi birinci derecedir.
İkinci derece: Sâlik şeyhini mazhar-ı Esmâullah ve Sıfâtul-lah bilmeli. Cenâb-ı Hak'kın emir ve nehiyleriyle mükellef olan kimse nasıl teeddüb ederse o da şeyhinin yanında öyle teeddüb etmelidir ki, bu derece orta derecedir.
Üçüncü derece: Sâlik şeyhini asla görmemeli (Ma'nevîdir), onun yerine Cenâb-ı Hak'kın sıfatlarını görmelidir. Şeyhi, arada fânî bilmeli, Allah'ı bakî bilmelidir, doğrusu da budur. Bu. hal üç derecenin a'lâsıdır."
Sıddîk-ı ekber radıyallâhü anh, Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemle beraber oldukları zaman üçüncü derecede idiler.
Nitekim Sultan-ı Enbiyâ (s.a.s.)'in irtihallerinde Sıddîk-ı ekber buyurdular ki: "Her kim Muhammed (s.a.s.)'e ibâdet ediyordu ise, Hazret-i Muhammed (s.a.s.) vefat etmiştir. Her kim Cenâb-ı Hak'ka (c.c.) ibâdet ediyordu ise ibâdetinde dâim olsun, zîrâ Cenâb-ı Hâlık Hay'dır. Onun için ölüm tasavvur olunamaz."
Şunu da bilmek lâzımdır ki, mürîde sureti, nefsi, ruhu ve aklı ile zahir olan şeyh, (hâşâ) Allah değildir. Tilmize şeyhin suretinin, nefsinin ve aklının ötesinden zahir olan şu âyet mealidir: "O öyle Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur." (2/58)
Şeyhin sureti, nefsi, ruhu ve aklı ve bunların hepsi Cenâb-ı Hak'kın asarından bir eserdir, başka bir şey değildir. Şeyh için
(2/57) Nûr Sûresi, âyet: 46 (2/58) Haşr Sûresi, âyet: 21-22
ÂDÂB RİSALESİ
165
bir te'sir, hareket ve sükûn yokdur. Te'sir ve hareket Cenâb-ı Kibriya'ya mahsusdur.
Hülâsa, bir sâlik bu üç mertebeden hâriç bir harekette bulunursa, irâde mertebesinden çıkar. Eğer Cenâb-ı Hak'kı murâd etmeyip şeyhin suretini murâd ederse, onun şeyhi yok demektir. O vakit onun şeyhi şeytan olur. Çünkü şeytan onu huzûr-u ilâhîden gafil kılarak kendine tâbi' kılmışdır.
Şu halde o kimse üç mertebeden de hâriç kalır ve Cenâb'ı Hâlık dan uzak olur. Şeytan onun şeyhi suretine girerek onu id-lâl eder.
Ey kardeş! Ma'lûmun olsun ki, mürîdleri kendine intisaba çağıran sahte şeyhler olduğu gibi, irâdesinde sâdık ve îmânında samimî mürîd de pek azdır.
Şunu da iyi bil ki; halkı Cenâb-ı Hak'ka vâsıl kılan Cenâb-1 Hâlık'ın fi'ilinden başka bir şey değildir. Her şey ancak O'nun irâdesi ile mümkündür.
Hakîkî şeyh, Cenâb-ı Hak'kın emirlerine hakkıyla inkıyâd, Resûlullah'm sünnetlerine tam ittibâ' edendir.
Şeyh-i ekber Muhyiddfn-i Arabî kuddise sirruhû, Rûhu'l-Kudüs adlı kitabında der ki: "Hayvanâtın ibâdetlerinin derecesini vasf etmeğe kadir değilim. Halbuki ben ibâdetimi bir vakit yaparım ve diğer vakitte yapmam. Fakat hayvanların ibâdeti her lâhza devam etmektedir. Cenâb-ı Hak'ka yemîn ederim ki, Rab1 bımın ibâdetinde, bende bir noksan görürlerse bunların gadap ve şiddetleri artıyor. Bâzan da bana gadap ediyorlar. Ben ise Cenâb-ı Hak'ka karşı olan sû-i muamelem sebebiyle tâatim zail olduğu için onların ihlâslarını teslîm edip, kendilerini ma'zûr görüyorum."
İşte buna binâen Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.): "Ey insanlar ben Allah'a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin, ben isyan ettiğim vakit, siz bana itaat etmeyin" buyurdular. Bir kimse, Hak'kı dilemede sâdık olmazsa bin mürşid-i kâmili olsa Hakka vâsıl olmaz.
Sultân-ı Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, ekmel-i mür-şidîn olduğu ve insanların hepsini aynı akvâl ve ef'âl ile irşâd buyurdukları halde, bazıları sâdık ve ihlâs sahibi olduklarından
166
TASAVVUF! AHLÂK II
Hak'ka vâsıl oldular. Bazıları ise kâzib olduklarından münafık oldular. Bir kısmı da Hak'dan yüz çevirdiklerinden dolayı helak oldular. Zîrâ Cenâb-ı Hak istediklerini doğru yola iletir. "Allah dilediği kimseyi doğru yola, sırat-ı müstakime hidâyet eder." (2/59) âyeti buna delildir.
Müceddid-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî (k.s.) "Mektûbât'ın-da buyururlar ki: "Tarîk-ı Nakşibendî'nin seyr-i iptidaîsi "Âlem-i ^mTr" dendir. "Âlem-i halk" dan değildir. "Âlem-i halk" m seyri, "âlem-i emr" in seyrinde mündemicdir."
Şu halde ma'lûm olsun ki, bu tarîkde seyr-i iptidaî, seyr-i intihâîde mündemicdir. Bu ise, seyr-i intiha'daki bir sâlik, seyr-i iptidâ'ya tenezzül eder, demek değildir.
Nakşî tarikatının hassasından biri de, akrebu tarîk (en yakın yol) olmasıdır. Şâh-i Nakşibend kuddise sirrühû Hazretleri buyurdular ki:
"Bizim tarîkimiz akreb-i turukdur. Cenâb-ı Hak'dan mû-sılı olmasını istedim, Cenâb-ı Hak kabul buyurdu."
Bir kimse bu tarîke girib de müstakim olmazsa, o kimse için tarîkden nasîb yoktur. Görecek göz olmazsa, güneşin ne kusuru vardır. Bir mürîd de noksan bir mürşide düşerse tarîkin ne kabahati vardır. Mürşit kâmil olmazsa müridin ne kusuru olur bunda. Talibin bu hususta çok dikkatli olması lâzımdır.
Tarîk-i Nakşînin hassalarından biri de, iptidasında halâvet ve vicdan bulunup, intihasında lezzetin gaybıyla yerini ye'se bırakmasıdır. Diğer tarîkler bunun aksinedir. Tarîk-ı nakşînin iptidasında kurb ve şuhûd vardır. İntihasında ise bu'd ve hırmân (uzaklık ve mahrumiyet) vardır. Bu cihetten aralarında fark zahir oldu. Tarîk-i Nakşînin sânının ulviyyeti de zahir oldu. Zîrâ kurb ve şuhûd, zevâl-i halâvetden ve hicrandan, uzaklıkdan haber verir ve adem-i lezzet ve fıkdan ise, nihâyet-i kurbdan haber verir. Bu kelâmı anlayan anladı. Arife bir işaret kâfîdir.
Nakşibendî tarikatının ekâbiri, ahkâm-ı mevâcidi, ahkâm-ı şer'iyyeyetâbi' kıldılar. Çocuklar gibi cevâhir-i nefîse-i şer'iyye-
(2/59) Nûr Sûresi, âyet: 46
ÂDÂB RİSALESİ
167
yi vecd cevizine ve hâl üzümüne değişmezler ve türrehât-ı (abes, saçma) söfiyeye mağrur olmazlar ve meftun da olmazlar. Bunun için semâı ve raks'ı tecvîz etmezler. Hattâ zikr-i cehriye de iltifat etmezler. Bunların hâli tecellî-i zatî uğrunda zikre devamdır. Gayrılar için hâsıl olan hâl, şimşek gibi gelir geçer." İmâmı Rabbânî'nin kelâmı burada bitti.
Hadîka adlı eserde yazılıdır ki; sâlikler iki kısımdır. Biri sâlik-i meczûb, diğeri de meczûb sâlikdir.
Sâlik-i meczûb: Evvelâ âsâra şehâdet eder. Âsâr ile Esmâ'-ya istidlal eder. Esma ile de sıfât'ın sübûtuna istidlal eder. Sı-fât'ın sübûtu ile de Vücûd-ı Zât'a istidlal eder. Zîrâ vasfın bi-nefsihî kıyamı muhaldir. Umûmun hâli budur. Kur'ân ve sünnet de buna işaret eder: "Muhakkak göklerin ve yerin yaradılışında, Allah'ın birliğine, kudret ve yüceliğine delâlet eden elbette birçok alâmetler vardır." (2/60) âyetinde olduğu gibi.
Meczûb sâlik: Evvelâ Zât'e şehâdet eder; isti'dâdına göre kendine lâyık olan şey inkişâf eder. Sonra sıfât'ın şuhûduna ve ondan Esmâ'ya, esmadan âsâr'ın şuhûduna varır ki, sâlik-i meczubun aksinedir. Şu halde sâlik-i meczubun nihayeti meczûb sâ-likin bidayetidir. Böyle olunca meczûb sâlik, sâlik-i meczûbdan üstün oluyor demekdir. Menzilleri ve ubûrda iştirakleri olduğu için, meczûb sâlikin üstünlüğü eşyaya (Allah) ile şâhid oluyor. Bir de sâlik-i meczûb fenaya müntehî olur, meczûb sâlik ise bekaya müntehî olur. Fenadan sonra ayıklık zuhur eder. Bu ise evvelkinden ekmeldir. Çünkü bu makam enbiyânın vârisleri olan mürşid-i kâmillerin makamıdır.
Makâm-ı İrşâd, ancak fenadan sonra beka ile tahakkuk eden kimse için sahîh ve salim olur.
Ey kardeş! Nakşîlerin hallerini edinmeğe çalış ki mülûkden olasın.
Sâdât-ı Nakşıbendiye buyurmuşlar ki: Sülûkünâ müstedî-rün ve sülûkü gayrinâ müstatîlün (Bizim sülûkümüz, kısa ve aydınlıktır, fakat bizden başkalarının sülûkü uzundur.)
(2/60) Bakara Sûresi, âyet: 164
168
TASAVVUF! AHLÂK II
Hâtime-i fetâvâ'da şeyh tbn-i Haceri'l-Heysemî rahimehul-lah: "Tarîkat-i Nakşibendiye, cühelâ-i söfiyenin küdurâtından âlîdir." buyurmuşlardır.
Allâme Şeyh Aliyyü'1-Kârî Şerh-i hadîs'de: "Bir kimse çarşıya girdiğinde ihlâs ile: (2/61)
 ijj-j 2iı
<Üj  tiJLJUÜ! <Ü Ai it _^
derse, Cenâb-ı Hak bunu okuyan için bir milyon hasene yazar ve bir milyon günahını mahv eder ve derecesini bir milyon derece yükseltir. Bu faziletin ihrazına sebeb, çarşının gaflet mahalli olmasındandır. Çarşıda zikr etmek, gâzîlerle muharebeye gitmek gibidir. Bu söz delâlet ediyor ki: "Ekâbir-i söfîyeden sâdât-ı Nakşibendiye indinde: "El halvetü fil-celveti, vel-uzletü fil-haltati" prensiptir.
Bir kimse, Ehâdîs-i Resûlullahı tetebbu' ederse ve Peygamberinin ahbâr ve ahvâlini araştırırsa o kimse görür ki, bu tarîk aynıyla Peygamber (s.a.s.)'in ihtiyar buyurduğu ve sahâbe-i kiramın ekâbirinin yoludur.
Ârif-i muhakkik şeyh Muhammed Murâdü'l-Özbekî (k.s.) risalesinde buyurur ki: "Cenâb-ı Hak'kın insanı yaratmasındaki sırrının nihayet derecesi, insanların kemâl-i îmân, İslâm ve ihsan ile tahakkukudur ki, buna, "Hakka'l-yakîn" denir. Kemâl-i îmân ile tahakkuku sabit olan zatlann sohbetlerine muhabbetle devam ve ittiba' ve rabt-ı kalb ile onların hâl tecellîlerinden in'ikâs ve insıbâ' (boyanmak) tarikiyle "Hüsnâ"ya nail olmak lâzımdır ve umumiyetle söfiyenin silsilesi bu suretle teselsül ede-gelmektedir. Hâsılı, Sâdât-ı Nakşıbendiyenin boyası ile boyanmak ve halleriyle hallenip ziyâlanyla aydınlanmak lâzımdır. Sün-
(2/61) Allâme Aliyyü'l-Kârî, Şerh-i hadîs.
ÂDÂB RİSALESİ
169
net ve azîmet ile amel ederek tezeyyün edip, bid'atlerden ve ruhsatlardan ictinâb etmek lâzımdır. Zîrâ saâdet-i uzmâ bu sâdâte kemâliyle muvafakattedir. Çünkü bu tarîk-ı aliyyenin yolu, artık ve eksik olmayarak aynen sahâbe-i kiram rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazrâtımn yoludur ki, Sıddîk-ı ekber (r.a.) ve-râsetiyledir.
Bu tarîkin istifâzesinde şeyh ile sıbyan, ölü ile dirinin îfâ-zasında müsavidir. İptidası intihasında ve intihası iptidasında mündemiç olup, talibin muhabbet-i zâtiyyeye incizâbı hâsıl olur.
Bu tarîkda iki asıl vardır. Her kim bu iki asla vâsıl olduysa her şeye nail oldu. Bu asıllardan biri, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerine kemâl-i ittibâ', diğeri de Şeyh-i kâmile muhabbettir. Lâkin bu hâl tekellüf ile bulunmaz. Belki bu hususda tekellüf zen-dekadır. Bu da ancak Cenâb-ı Hak'kın dilediği kuluna mevhibe-i ilâhîsidir."
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) sünnet-i seniyyeye mütâbaati teşvik hususunda buyurur ki: "Tarîkat-i Nakşibendiye'nin ekâbiri, sünnet-i seniyyeye mütâbaat ve azîmet ile ameli ihtiyar ve iltizâm ettiler. Bununla beraber ahvâl ve mevâcîd de bulunursa, bu da ni'met-i uzmâdır. Eğer bu iltizâm ve ihtiyarda fütur bulurlarsa, onların indinde ahvâl ve mevâcîd makbul ve menıdûh değildir. Onu noksan ve kusur sayarlar. Çünkü Hind'in Brahman-ları ve Hıristiyan Papazları, Yunan'ın felasifeleri gibilerde de tecelliyât-ı suveriye ve mükâşefât-ı misâliye ve ulûm-ü tevhîdiye çok bulunur. Fakat bunların neticeleri fesat ve fezâhattan başka bir şey olmadığı gibi, Cenâb-ı Hak'dan uzaklık ve mahrumiyetten başka nasîbleri yokdur."
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) buyurdu ki: "Ey kardeş, fazl-ı İlâhî ile bu büyüklerin silkine (yoluna) girdinse, onlara tam mütâbaat lâzımdır. Onlara muhalefetten son derece sakınmalısın ki, onların «kemâlâtıyla saadete erip halleriyle şereflenesin"
Şimdi evvelâ: Sana lâzım olan Eh!-i sünnet ve'1-cemâat üzerine i'tikâdını tashih etmek lâzımdır."
"İkincisi: Ahkâm-ı şer'iyyeyi iyi bilmek gerekdir. Ahkâm-ı şer'iyye: Farz, vâcib, sünnet, mendub, helâl, haram ve mekruh-
170
TASAVVUF! AHLÂK II
dur. Şübehât ise fıkıhda mezkûrdur!'
"Üçüncüsü: Bu ilmin muktezâsıyla amel etmekdir."
"Dördüncüsü: Tarîki söfiyeye sülûkda iki kanad vardır. Bunlardan biri zahir, diğeri de bâtın kanadıdır. Bunlar olmayınca âlem-i kudse tayrân muhaldir. Bunları tashîh şarttır. Bunlar sıhhatli olmayınca ahvâl ve mevâcid müyesser olup, ele geçmez. İşte sen harabını ahvâl ve mevâcidde bil ve helakini ondan anla. Öyle ise ahvâl ve mevâcidden istiâze etmek gerekmektedir."
Hadîka'da mufassal olarak der ki: "Bu tarîkat-i aliyyenin sânı yücedir ve emri muhataralıdır. Zîrâ tarîkin binası, sünnet-i seniyyeye ittibâ' ve bid'at-i redî'eyi men'dir."
Ey kardeş! Zikr olunan menâkıb ve mefahiri çoğaltmak ve hassalarını uzatmaklığımdan ötürü levm etmeyeceğini umarım. Çünkü kıymettar olan bu târîk-i Nakşıbendiye, öyle bir cevherdir ki, kıymetini takdir çok güçtür. Bunu ancak i'timâda şâyân, hazık, insaf ehli olanlar bilirler. Zîrâ bu tarîkin müessisi, ale't-tahkîk enbiyâdan sonra efdal-i ümmet olan Ebu Bekri's-Sıddîk (r.a.)'dir. Bu tarîkin esâsı, keşf-i sahîh ve nakl-i sarîh ile bidayeti nihayettir ve nihayetine son yokdur. Cenâb-ı Hak bizleri şarâb-ı kevseriyle sulasın ve şol kimseye rahmet etsin ki, Hak'kı bildi ve insaf etti ve hudûd-u İlâhîde sebat etti, yolundan sapmadı. Zîrâ Hak, ittibâ' olunmağa, ziyadesiyle lâyıkdır. Bâtıl da bu saadetten uzakdır.
Tarîk-i Nakşî, tarîklerin aslıdır. Sıddîkiyedir. Hakîkat sırlarının ma'denidir.   (2/62)
(2/62) Kitabın bitiş duası.
ÂDÂB RİSALESİ
171
Neseb-i Ma'neviye
Ey kardeş! Tarîk hakkında zikr edilenlere muttali' oldunsa şunu da bildirelim ki, her mürid-i sadık için neseb-i ma'nevîsini bilmek lâzımdır. Nitekim, Şeyh Abdü'l-VehhâbŞa'rânî (k.s.) Medâricü'l-Sâlikîn adlı kitabında buyurmuşlar ki: "Ey tâlibolan mürîd Sen bil ki, bir tarîkde babalarını ve ecdadını bilmeyen mü-rîd a'mâ sayılır. Bir kimse babasından gayriye intisâb ederse, "Allah, babasından başkasına neseb iddia eden kimseye lanet eder." hadîs-i şerifinin ma'nâsına muhatap olur. Ma'nevî nesebimiz, zahirî nesebden daha akreb ve akvâdır. Zîrâ sana daha ziyade muttasıldır. Ruh babası seni velî eder, cisim babası ise onun gerisindedir. Öyle ise ruhun babasına intisâb elyaktır. Selef-i sâlihîn, mürîdlerine babalarının âdabını ve neseblerinin ma'rifetini bildirmişler ve ittifak etmişler ki, bir kimsenin ehl-i tarîk ile nisbe-ti olmazsa o kimseye (lakıt) derler ki, düşük demektir. O kimsenin babası yoktur. Böyle olan bir kimsenin mürîdleri irşâd için cülusu (Halîfe olması) caiz değildir. Ancak tarîkde celâleti üzerine ittifak olunan bir şeyh-ı kâmilden âdâb-ı tarîki aldıktan sonra olur. Sarahaten telkîn-i irşâd için izin verilir."
Yine buyurdu ki: "Bu telkinde sır şudur: İrtibât-ı kulûb lâzımdır ki o da, silsile-i meşâyıh-ı kiram hazerâtından Resûlul-lah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine ve ondan da feyyâz-i mutlak Hâhk-ı zü'1-Celâl ve'1-cemâl Hazretlerine rabt-ı kalb etmek demektir!'
Mevlânâ Şeyh Hâlid (k.s.) Hazretlerinin hulefâsından musannif Şeyh Muhammed ibni Abdullah Hânî(k.s.) buyurdu ki: "Cenâb-ı Hak'km ihsan buyurduğu ni'metlerine çok hamd ederim ki, bizi bu tarîkat-i aliyye-i Nakşıbendiye (kaddesallâhü es-rârahüm) ile şereflendirdi!'
Hadîka'da beyan olunduğuna göre, musannif şeyhi, şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) tarafından beş tarîka hilâfet-i tâmme ile me'zûn kılınmıştır. (Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî Çeştî).
Esasen mumaileyh şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri
172
TASAVVUF! AHLÂK II
kendisi de beş tarîkden feyz almış nâdirattandır. Bu beş tarîkda da yollar (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine müntehî olurlar.
Kutbü'l-Aktâb zü'lcenâheyn şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Bağ-dat'da tedrîsât-ı ulûm-ü zahire ile meşgul iken, bunu terk ederek, Hindistan'dan me'muren gelen Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretlerinin halîfesiyle birlikte Hindistan'ın merkezi olan Cihanâ-bâd nâmıyla ma'ruf (Delhi) ye varmış, orada câmi-i kemâlât şeyh Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretlerine sûrî ve ma'nevî hizmetle hilâfet alarak memleketine avdet etmişlerdir.
Şeyh AbdullahDehlevî(k.s.)de, müzekkî, muallî, Mazhar-ı Şemsüddîh Habîbullah Mazhar-ı Cân-ü Cânân (k.s.) dan hilâfet almışlardır.
Şemsüddin Mazhar-ı Cân-ü Cânân (k.s.) da tecellî-i zatî ve sıfâtî ile müşerref olan seyyid Nur Muhammed el-Bedvânî'den hilâfet almışlardır.
Seyyid Muhammed Bedvânî de, Hak'kal-yakîn deryasında müstağrak sultânü'l-evliyâ şeyh Seyfeddin (k.s.)dan hilâfet almışdır.
Şeyh Seyfeddin de, şeyhi ve pederi (Emîn sırrühü'l mektûm) şeyhü'l meşâyıh el urvetü'l-vüskâ Muhammed Ma'sum (k.s.) dan hilâfet almışdır.
Şeyh Muhammed Ma'sum (k.s.)da, şeyhi ve pederi mazharü'l-acâib ve menba-ı'l esrar ve'1-meânî eş-şeyh Ahmedü'l-Fârûkî es-Serhendî el-ma'rûf bi'1-İmâmi'r-Rabbânî ve müceddid-i elfi sânî (k.s.)den ahzü feyz etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.)de, hubbü zatînin sehbâsını sâkî olan, kutub müeyyidü'd-dîn şeyh Muhammed Bakî (k.s.) dan hilâfet almışdır.
Şeyh Muhammed Bakî dahî, veliyyü kerîm sünnî Mevlânâ Hâcegî es-Semerkandî el-Emkenekî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Hâcegî el-Emkenekî dahî, şeyhi ve pederi şeyhü'l-meşâyıh Derviş Muhammed (K.s.)den hilâfet almıştır.
Dervîş Muhammed (k.s.)de, şeyhi ve dayısı şeyhü'l-meşâyıh Muhammed Zâhid (k.s.)den hilâfet almıştır.
Muhammed Zâhid (k.s.)de, mürevvicü'd-dîn mukavviyü'l-meşreb en-Nakşibendî el ma'ruf Hâce Ubeyduilah Ahrâr es-
ÂDÂB RİSALESİ
173
Semerkandî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Hâce Ubeyduilah Ahrâr dahî, Ya'kûb-ü Çerhî el-Hısârî (k.s.)den feyz almışdır.
Ya'kûb-ü Çerhî de, miftâh-ü Hazâinü'l-esrâr kutbü'l-aktâb eş-şeyh Muhammedü'l-Buhârî el-ma'ruf bi Alâeddini'l-Attâr (k.s.)-dan hilâfet almıştır.
Alâeddin Attâr (k.s.)da, İmâmü't-tarîka ve gavsü'l-halîke ve şemsü'l-feleki'l hakîka zi'1-feyzi'l-cârî ve'n-nûrü's-sârî el-ma'rûf bi Şâh-i Nakşibend bedâü'1-Hak ve'1-hakîka ve'd-dîn eş-şeyh Mu-hammedü'l Üveysîyi'l-Buhârî (k.s.)dan hilâfet almıştır.
Şâh-i Nakşibend (k.s.)dahî, menbau'l-meârif ve'lkemâl Haz-reti Emîr Külâl (k.s.)dan hilâfet almışdır.
Emîr Külâî (k.s.) de, kutbü'l-evliyâ şeyh Muhammed Baba Semmâsî (k.s.) den feyz almışdır.
Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)de,Hazreti azîzân ile ma'ruf Hâce Aliyyü'r-Râmitenî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Hâce Aliyyü'r-Râmitenî (k.s.)de, şeyhü'l-meşâyıh Mahmû-dü'l İncir Fağnevî (k.s.)dan hilâfet almıştır.
Mahmûdü'l İncir Fağnevî (k.s.)de, hıcâb-ı beşeriyetten soyulmuş kutbü'l-evliyâ Arif Rivgirî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Arif Rivgirî (k.s.)de, kutbü'r-Rabbânî ve gavsü'l-halâik eş-şeyh AbdiTI-Hâlik Gücdüvânî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Abdü'l-Hâlik Gücdüvânî (k.s.)de, gavs-i Samedânî eş-şeyh Yûsuf-ü Hemedânî (k.s.) den hilâfet almıştır.
Yûsuf-ü Hemedânî (k.s.) Ebû Alî Fâremedî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Ebû Alî Fâremedî (k.s.)de, mahbûb-u Sübhânî gavsü'l-vâsılîn Ebü'1-Hasen-i Harkânî (k.s.) den hilâfet almıştır.
Ebü'1-Hasen-i Harkânî (k.s.) de, Sultânü'l ârifîn Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) den hilâfet almıştır.
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.)de, İmâmü'l-eimme Hak ile nâtık Ca'fer-i Sâdık (k.s.) den hilâfet almıştır.
Ca'fer-i Sâdık (r.a.)de validesinin pederi fukahây-ı seb'anın pîri Kasım ibn-i Muhammed ibn-i Ebî Bekri's-Sıddîk (r.a.) den feyz almışdır.
Kasım (r.a.)da sahâbîden ve âl-i Resûl'den ma'dûd Selmâni
174
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Fârisî (r.a.)den feyz almışdır.
Selmân-ı Fârisî (r.a.) ise, efdalü'l-eimme alet-tahkîk halîfe-i Resûlullah (s.a.s.) ve gâr-ı şerîfde refik olan Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.) den hilâfet almıştır.
Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.) de, menbei's-sıdk ve's-sefâ, efdalü'l-halâik Muhammedü'I-Mustafâ (s.a.s.) Hazretlerinden ahz-i feyz eylemiştir.
Sultân-i Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.) hakkında, "Allah, benim göğsüme ne ilham vah-yetmişse ben de onu Ebû Bekir'in göğsüne döktüm" buyurmuşlardır.
Ya'kûb-ü Çerhî'den i'tibâren silsilenin nihayetine kadar olanlara Nakşibendiye derler.
Ebû Alî Fâremedî, Ebu'1-Hasen-i Harkânî'den nisbet aldığı gibi bir diğer nisbette şeyh Ebu'l-Kasım el-Kerkânî'den ahz-i feyz eylemişdir.
Kerkânî de, şeyh Ebû Osman Mağribî'den, Osman-ı Mağribî de şeyh Ebû Alî Kâtib'den, Ebû Alî Kâtib de, şeyh Ebû Alî Ruzbârî'den, Ruzbârî de şeyh Cüneyd-i Bağdâdî'den, Cüneyd de Sırriyy-i Sakatî'den, Sırriyy-i Sakatî de Ma'rûf-u Kerhî'den, o da İmâm Alî Rızâ'dan, Alî Rızâ da babası İmâm Mûsâ Kâzımdan, o da Ca'fer Sâdık'tan, Ca'fer Sâdık da İmâm-ı Bâkır'dan, İmâm-ı Bakır da babası Zeyne'l-Âbidîn'den, İmâm-ı Zeyne'l-Âbidîn de pederi İmâm-ı Hüseyin (r.a.) den, İmâm-ı Hüseyin de pederi Emîrü'l-Mü'minîn Alî ibni Ebî Tâlib (r.a.) den, Alî ibni Ebî Tâlib de Seyyidü'l-Mürselîn Muhammed Mustafâ (s.a.s.) den ahz-i feyz eylemiştir. Bu sonraki zikr olunan silsileye (silsiletü'z-zeheb) derler.
Hadîka'da der ki, elkâb silsile-i kurunun tebeddüliyle değişir. Hazret-i Sıddîk'dan Bâyezid'e kadar (Sıddîkiyye), Bâyezid-den Abdülhâlik Gücdüvâni'ye kadar (Tayfûniye), Abdülhâlık'-dan Şâh Nakşibend'e kadar (Hâcekâniye), Şâh Nakşibend'den Ubeydullah Ahrâr'a kadar (Nakşibendiye) derler. Nakşibendî-nin mânâsı: Rabt-ı nakş demektir. Yani şeyhde bulunan kemâ-lât hakîkî müridin kalbine nakş olmaktır.

ÂDÂB RİSALESİ
175
Şâh Nakşibend'e kadar bu meşâyıhın zikirleri yalnız iken hafi, toplu halde cehri idi. Lâkin Şâh Nakşibend, Abdülhâlik Gücdüvânî'nin rûhâniyetinden zikr-i hafi ile me'zûn kılındığı için cemiyet ve infirad hallerinde de zikri ihfâ ederlerdi. Onun için bu zikr-i hafinin mürîdlerde te'sîri ziyade olduğundan sanki kalbe nakş oluyordu.
Bu silsile-i aliyye'den bazı meşâyıhın keşf-i sahîhiyle tebşir edilmişdir ki, bu silsile ilâ âhiri'l-eyyâm devam eyleyecektir.
Şâh Nakşibend Hazretleri, Abdülhâlik Gücdüvânî Hazretlerinin rûhâniyetinden zikr-i hafiyi almışdır. Cismaniyetiyle gö-rüşmemişdir. Çünkü aralarında silsile-i ricalden beş vasıta vardır.
Şeyh Ebü'l-Haseni'l-Harkânî de Bâyezîdfi Bestâmî'nin rûhâniyetinden almışdır. Zîrâ arada uzun zaman vardır. Bâyezid (261) de ve yahut (234) de irtihal etmişdir. Ebü'l-Hasan Harkâ-nî ise Bâyezîd'in vefatından çok zaman sonra dünyaya gelmiş-dir. İşte böyle ruhâniyetten alınan tarîka (üveysî) derler.
Ill
176
TASAVVUF! AHLÂK II1
Silsile-i Şerîf
Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd-ü sena
Ahmed-i Muhtarı kıldı âleme nûr-i hüdâ Hâlık-ı kevn ü mekânını ins-ü cân Peygamberi
Ahmed ü Mahmûd, Muhammed cümle pîrânin pîri. Nakşîde Sıddîk-ı Ekber hâcegâna pîşevâ.
Pîr Selmânî Fârisî'dir evliyanın serveri. Kâsım-ı mülkü vefa serdâr-ı cemîu'l evliya.
Etti istihlâf pür feyz İmâm-ı Ca'ferî. Xutub Bestâmî cenâb-ı Bâyezîd rehnümâ.
Zât-i pâki Ebii'l-Hasen Harkânî feyzin masdan. Mahzen-i nûr-i hidâyet, bu Alî Fâremedî,
Yûsuf-ü Hemedânîdir çarh-ı tarîkat mihveri. Gücdüvânî Hâce Abdülhâlık oldu kân-i feyz.
Pîşevây-i ârifândır Hâce Arif Rivgirî. Gıbta fermây-ı süreyya Şeyh Mahmûd Fağnevî.
Şeyh Alî Râmitenî mürg-u hakikat şehperî. Şems-i Hak Baba Sem mâsî ol Muhammed Hâcedir.
Seyyid-i Sührevî mir Külâlin rehberi. Pirimiz Seyyid Bahâeddin Şâh-ı Nakşıbend.
Şeyh Alâeddin-i Attâr el-Buhârî rûperi. Hazret-i Ya'kûb-ü Çerhî el Hisârî kutbü'd-dîn.
Hem Ubeydullâh-i Ahrâr-i Semerkandî pîri. Ol Muhammed Zâhid fânî bedahş-i Parsa.
Hazret-i Derviş Muhammed Hâcegân sır defteri. Şeyh Muhammed Hâcegî Emkenekî pür kerem.
Kâbilî Hâce Muhammed Bakî Hakkın mazhan. Ahmed Fârûk-i Serhendî müceddid fi't-tarîk.
Urvetü'l-vüskâ Muhammed Ma'sûm'un destgîri. Şeyh Seyfeddin bahr-i hikmet feyz-i Hüdâ.
Seyyid Nûrî Muhammed şehr-i Bedvânın pîri. Mazhar-ı Cânân Habîbullâh Şemsüddîn Cân.
Şâh Abdullah Pîr-i Dehlevî cân güheri. Ebu'1-Behâ Hâlid Ziyâeddîn-i Bağdadî ile.
ÂDÂB RİSALESİ
111
" Birbirin ta'kîb edib neşr ettiği feyz her biri. Dergâh-i sâdât-i nakşiyân medâr-i feyzimiz.
Feyz-ı sâdâttan Hüdâ dûr etme biz kemterleri. Her dem Allah Allah olsun zikr-i fikrin (Gavsiyâ)
Nakş edersin kalbine İsm-i Celâl-i Ekberi.
Sâdât-i Kirâmm Şemailleri, Vasıfları, Sözleri
ÂDÂB RİSALESİ
181
Seyyid-i Kâinat
Hazret-i Muhammed Mustafâ
(Sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem)
Mübarek vücudları yaratılmışların en güzeliydi. Siyahı beyazından çok sakalları, mübarek yüzünün nurunu bir kat daha artırırdı. Kirpikleri uzunca, gözlerinin akı iyice beyaz, siyahı da iyice siyahdı. Boyları uzuna yakın ve mevzundu. Mübarek göğüsleri geniş, başları büyüğe yakın, boyunları gümüş gibi par-lakdı. Esasen tenlerinin rengine beyaz demek daha doğru olurdu. Konuşduğu zaman kelimeleri tane tane söyler, herkes kolayca anlardı. Sözleri şiddet ve hiddet taşımazdı. Herkese karşı hilm ile muamele eder, kimseyi incitmezdi. Sükûtu da konuşması kadar sevimli ve manâlıydı. İnsanlara Allah'ın emirlerini duyuran ve zatî sünneti ile de selâmet yolunu gösteren O'dur. O'nun vasıflarını ta'rifden diller âcizdir. O, yaradılmışlann en güzeli (cismen ve ahlaken) âlemlerin rahmeti, ins ve cinnin Peygamberidir.
Ol Muhammed varlığın bir tanesi; Bir aceb nûr kim güneş pervanesi. Dünyâ, âhiret, arz u semâ Olamaz denk ayağının tozuna.
Ebû Bekri'n-is-Sıddîk
(Radıyallâhü anh) İrtihâii: Medîne 13
Uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı (iki tarafı seyrekçe) çukurca gözlü idi. Elleri genişçe ve bedenleri zayıfça idi. Duruşları hüzünlü ve kalbleri aşk-ullah, haşyet'ullah ve muhabbet-i Resûiullah ile dolu idi. Enbiyâdan sonra insanların efdalıydı.
Hicrette Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize arkadaşlık eden
182
TASAVVUF! AHLÂK II
ve gizlendikleri (Sevr) mağarasında dadandıkları zaman, meâ-len, "ikinin ikincisi" diye Cenâb-ı Hak tarafından tavsif edilen yâr-ı gâr-ı Resûlullah'dır. Orada Resûl-ü Ekrem'e bir ziyan olur diye korktuğunda, "meâlen" (Mahzun olma Allah bizimledir) âyet-i kerîmesi onun için nazil olmuştur. Resûl-ü Kibriyânın, Hak celle ve âlânın izniyle Ebû Bekir (r.a.)'e teveccühü, İlâhî feyz ve esrarın kalbine nakşına vesîle olmuş ve nakşîlerin (zikr-i hafî)si orada telkin ve tevdî' edilmişti.
Resûlullah'a malıyla, canıyla, bütün vanyla hizmet etmiş ve ondan hiç ayrılmamışdır. İlk örnek halîfe o'dur. Sâdâtın sey-yididir.
Selmân-ı Fârisî
(Radıyallâhü anh) İrtihâli: Medâyin 35
Uzun boylu, güler yüzlü ve buğday benizliydi. Sakalının çoğu siyah, azı beyazdı. Munis tabiatlı, herkese karşı mültefit ve hürmetkardı. Bu sebebden, yaşadığı her yerde herkes tarafından sevilirdi. Gayet hafif giyinir, bütün elbisesi bir izâr (eteklik), bir ridâ (uzunca gömlek), bir de amâme (sarık)dan ibaretti. Ömürleri oldukça uzun olmuştur. Çok gazaya katılmışdır.
Aslı İranlı, ateşe tapan bir beldenin beyinin oğluydu. Hak dîni ararken çok din değiştirdi. Nihayet İslâm'la müşerref olduk-dan sonra, aradığını bulanların sevinci içinde adını (Selmân ib-ni İslâm) koyarak öğünürdü. Hazret-i Ömer (r.a.)da, ona bakarak kendisine, (Ömer ibni İslâm) denilmesinden zevk duyardı.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, onun için: "Selmân ehl-i Beyttendir" buyurarak onun sahâbe-i kiram arasındaki yerini tayin etmişdir. Mumaileyh halîm, selîm, saf, mütevekkil ve sevimli idi. Sadâkati, samimiyeti ve becerikliliğiyle örnek bir insandı. Bu yüksek meziyyetleriyle herkes tarafından sevilirdi.
Bir gün Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, Selmân (r.a.)'ın omu-zuna elini koyarak, eshâb-ı kirama hitaben: "Bunlardan öyle erler vardır ki, îmân, Süreyya yıldızında olsa, muhakkak ona ye-
ÂDÂB RtSÂLESt
183
tişirler ve bulurlar" buyurmuşlardır ve ayrıca, "Selmân'a doyasıya ilim verilmişdir" ve "Herkes Cennet'e âşık, Cennet de, Alî, Ammâr ve Selmân'a âşıktır" hadîs-i şerifleri meşhurdur.
Geceleri Resûlullah (s.a.s.)'le pek çok sohbet eylerdi. Haz-reti Ömer zamanındaMedâyin'de valilik yaptı ve o zaman dahî zühdî hayatını devam ettirdi. Bir hırkası, hem döşeği, hem de yorganı idi. Kendisini tanımayanlar, ona yüklerini taşıtırlar, ücret verirler almazdı. Yük taşırken vali olduğunu anladıkları zaman, kendisinden özür dilerler, yüklerini almak isterler fakat o dinlemez, gideceği yere kadar götürürdü. Çok kıymetli sözleri vardır. Bunlardan bir kaçı:
"Fazilet, hilmin kesretinde   ilmin menfaatlisindedir."
"Kul, Hak'ka tam itaat ederse, Hak da onun isteğini muhakkak verir."
"Üzerinde Rabbinin, kendinin, ailenin, komşularının hakları vardır. Sâhiblerine vakit kaybetmeden haklarını vermelisin. Meşru olarak ye, iç, oruç tut, namaz kıl, uyu, hayat yoldaşın ile seviş" buyururdu.
Kasım İbni Muhammed
(Radıyallâhü anh) İrtihâli: 102 Kadid
Uzun boylu, esmer renkli, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Haşyetullâh'dan başı dâima bir tarafa eğik dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz, akardı. İlmiyle âmil ve tahkîk ehliydi. Ebû Bekir (na.)'ın torunu idi. Fukahây-ı seb'adandı. Kibâr-ı tâbiîndendi. Sahâbe-i kiramdan birçok zevata yetişerek kendilerinden hadîs zabt etmiş ve kendileri de kibâr-ı tabiînden birçok zevata hadîs rivayet etmişlerdir.
Takva ve verâ'da dahî zamanının fendi idi. Valideleri (Yezîd-i Çerh'in kızı) olduğundan, İmâm-ı Zeyne'l-Abidîn (r.a.) ile teyzezade idiler.
184
TASAVVUF! AHLÂK II
Cafer Sâdık
(Radıyallâhü anh) İrtihâli: 148
Yüzünün rengi, beyazla pembe karışımı olup, çok güzel bir yüze sahibdi. Hazreti Alî (r.a.)'ın torunu idiler ve ona çok benzerlerdi. Başı büyükçe ve cismi nurluydu. İlmi, zühdü ve takvası yüksek ve hakîkat ehliydi. Fukahâ-yı seb'adandi. Cümle ulûma âşinâ, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet içinde kemâl sahibiydi. Kavmine ve akrabalarına dâima birliği, karşılıklı sevgiyi ve saygıyı tavsiye eder ve "Gelin birbirimize biy'at edelim, doğru yola gidelim, din gününde şefaat küahm"derdi ve yine, "Muti', ucbe düşerse âsîdir. Âsî tevbe ederse mutî'dir. Tevbe ibâdetten ma-dûttur. Beş kimseden sakının: Yalancıdan, ahmakdan, câhilden, mürüvvetsizden ve fâsık'dan" buyururlardı.
Bâyezîd Bestâmî
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: 136, İrtihâli: Bestâm 231
Boyu uzun ve bünyesi zayıfdı. Beyaz yüzlü, ak sakallı ve çukurca gözlü idi. Teni beyaz ve sakalı seyrekti. Ebû Bekir (r.a.)'e çok benzerdi. Ariflerin sultânı, muhakkıkların serdârıydı. Esrâr-ı Hakâyık ve dekâyık âlimleri içinde benzeri yoktu. Dâima kurb- ü
vuslat makamında idi. Ömrü boyunca 113 şeyhe hizmet etmiş olduğu tevâtüren bilinmektedir. Şöyle buyurmuşlardır:
"Rabbından bir şey dileyeceksen, üstün derecelisini dile. Sen de himmetini yüksek tut. Zîrâ Hak'kın dergâhı uludur. Az nesneye razı olursan yükselemez, olduğun makamda kalırsın!'
Menâkıbı arasında bir köpekle mükâlemesi meşhurdur. Bir gün rastladığı bir köpek haldiliyle, "Ey Bâyezîd, ezel ilminde bana it derisi giydirdiler. Bundan bana ne eksiklik geldi? Sana da Sultânü'l-Ârifîn hıl'atını giydirdiler, ondan da sana ne artıklık geldi?" demesi üzerine köpeğe hürmetle yol verdi.
ÂDÂB RİSALESİ
185
"Din: Halika şükr ve ta'zîm, mahlûka şefkat ve merhamettir" buyururlar. (Daha geniş bilgi için Tezkiretü'l-Evliyâ'ya bakınız.)
Ebü'l Hasan-ı Harkânî
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: 419 Harkân (Kars)
Uzun boylu, güler yüzlü, geniş alınlı, kumral renkli, büyükçe gözlüydü. Hazreti Ömer (r.a.)'e çok benzerdi. Zevcesinin hırçınlıklarına karşı çok sabırlıydı. O yüzden, "Evdeki arslana riâyetimizden dolayı, ormandaki arslanlar hizmetimize koyuldular" buyururlardı. Zamanının kutbu, devrinin gavsı -idiler. Hayâtında ve vefatından sonra da her anıldıkça mutlak te'sîri görülür ve himmeti erişirdi.
Buyururlardı ki, "Gönüllerin rûşeni, onda halk olmayandır. Amellerin rûşeni ve güzîdesi, onda mahlûk fikri olmayandır. Ni'metlerin atyebi (en iyisi), cehd (çalışma) ile hâsıl olandır. Arkadaşın hayırlısı, Hakkânî hizmetlerde sıhhatli, gayretli ve becerikli olandır."
Ebû Aliyyini'l Fâremedî
(Kuddise sirruhû) İrtihâli: 447 Tavs
Orta boylu, esmer renkli, çatık kaşlı, göz ve kirpikleri siyah, ağzı genişceydi. Mürîdlerine bir babadan daha şefkatli ve herkese karşı muhabbet ve saygısı fazlaydı. Horasan meşâyıhı-nın şeyhi ve zamanının gözdesiydi. Gençliğinde yorulmak bilmeden büyüklere hizmet eder ve herkesin başaramayacağı güç işlerin üstesinden gelir, bu suretle de büyük teveccühlere maz-har olurdu. Bir gün üstadının boy abdesti alacağını tahmin ederek, o bir şey istemeden ve kendisi de sormadan^ bir kova suyu kapısının önüne bırakıp çekilir. O anda hakîkaten bu kadar suya ihtiyacı olan üstadı, suyu memnuniyetle alır ve çıktıktan sonra, Ebû Alî'yi çağırarak: "Ey oğul, benim yetmiş senede ihraz etti-
186
TASAVVUF! AHLÂK II
ğim mertebeyi sen bir kova su ile kazandın. Allah senden razı olsun" der.
Yûsuf Hemedânî
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: 441 (Hemedân), Vefatı: 535 (TeYu)
Vücudça zayıf ve küçükdü. Rengi buğday benizli, sakalı siyah, tek tük beyazı vardı. Zühd ve takvası îmâm-ı A'zam (k.s.) gibiydi. Teveccüh ettiği zaman, mükevvenâtı feyz-i ilâhî ile doldururdu. Bağdat'ta ilm-i fıkıh, hadîs ve tefsîr tahsil etmişlerdir. Mezhebi Hanefî'dir. Abdü'l-Kâdir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin muhiblerinden müstefid ve müstefiz olmuşlardır. Bağdat, Isfahan, Irak, Horasan, Semerkand ve Buhâra'da ne kadar Pîrân varsa hepsinden feyz almışlardır. Kendileri de, sâhibü'1-kâl ve'l-hâl olan evliyâ-yı kâmilîndendi. Va'z ve nasîhat ederek halka feyz saçarlardı.
Abdülhâlık Gucdüvânî
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: Gucdüvân 575 (Buhara)
Uzun boylu, büyükçe başlı, çatık kaşlı, beyaz renkli ve güzel yüzlü idi. Göğsü ve omuzlan genişdi. Hocası Hızır Aleyhis-selâmdır. Ebeveyni Malatya'dan Buhâra'ya hicret etmişlerdir.
Kendileri İmâm-ı Mâlik neslindendir. Hâcegânm sır defteridir. Tarikat erbabının pîşvâsı, ilim ve ma'rifet sahihlerinin önderiydi. Kendisi henüz doğmadan babasına Hızır (a.s.), sâlih bir oğlu olacağını ve adının Abdü'l-Hâlık konmasını bildirmişdi. Sonra Hızır (a.s.) kendisine hem hoca hem arkadaş oldu.
Oğluna vasiyyetleri meşhurdur.
Nakşî tarîkinin binası olan, sekiz veya onbir esas vaz' et-mişdir. (Vukûf-ü zemânî, vukûf-ü adedî, vukûf-ü kalbî gibi.)
ÂDÂB RİSALESİ
187
Ârif-i Revgirî
(Kuddise sirruhû) İrtihâli: Rivger 715
Orta boylu, ay yüzlü, büyük gözlüydü. Kaşları hilâl gibi ince, rengi pembe beyaz karışımı bir çiçeği andırırdı. Mübarek vücud-larından misk ve amber kokuları yayılırdı. Türk velîlerinin etkı-yâsıydı. İlirn, hilim, zühd, takva, riyâzât, ibâdet ve sünnet-i se-niyyeye tam mütâbaat üzere idi. Yüz elli seneden fazla yaşadı. Senelerce Abdü'l-Hâlık Gucdüvânî (k.s.) Hazretlerinin hizmetlerinde bulundu. Evliyâullahın ulularındandır. İrtihâli sıralarında ser halîfesi Mahmûd-ü Fağnevî (k.s.)ye (alenî zikri) ta'lim buyurmuşlar ve bu hal öyle bir zevk ve şevk-ı ma'nevîye müncer olmuş ki, kendilerinden sonra sâdât-i kiram, mescidlerde topluca alenî zikir yaparak, cümlenin istifade ve istifâzesine imkân verilmiş ve zikir zevki halka duyurulmuştur.
Mahmûd-ü Fağnev!
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: Fağnev 717 (Buhara)
Orta boylu, güzel yüzlü, güzel burunlu, genişçe ağızlı, siyah sakallı ve beyaz renkliydi. Beyaz sarık sarardı. Cehrî zikre devam ederdi. Kerametleri saymakla bitmezdi. Maişetlerini tüccarlık ve dülgerlik yaparak te'min ederlerdi. Zamanında âlimler, Mahmûd-ü İncir Fağnevî'ye, mescidlerde neden toplu olarak cehrî zikir yaptıklarını sormuşlar da cevaben, "Gafiller uya-nalar, agâh olalar, tarîk-ı Hak'ka müteveccih bulunalar, istikâmet ile şerîata ve tarikata girerek tevbe ve inâbe eyleyeler ki, hakikate ereler. Zîrâ zikir, hayırların anahtarı, saadetlerin başlangıcıdır. Açıktan olsun ki halk rağbet etsin" buyururlardı. Ulemâ bu sözü tasdik ettiler ve yine buyururlardı ki, "Alenî zikir yapan bir kimseye müsellemdir ki, dili yalandan ve gıybetten, boğazı haram ve şüpheden, gözü hıyanetten, gönlü riya ve süm1 adan, kalbi mâsivâdan pâk ola!'
m
188
TASAVVUF! AHLÂK II
ÂDÂB RİSALESİ
Alî Râmitenî
(Kuddise sırruhû)
Doğuşu: Râmten, İrtihâli: Havârizm 721
Yüzü güzel, boyu mevzun, bütün a'zâları endâmiyla müte-nâsibdi. Çulhacıhk san'atıyla maîşetini temin ederdi. Dünyalığın her türlüsüne iltifat etmeyip, fakirliği dünya ni'metlerinin refahına tercih etmişti. Ülfeti, halkın avam tabakasıylaydı. Hallâc-ı Mansur (k.s.) hakkında, "Zamanımıza veya Abdü'1-Hâhk Guc-düvanî (k.s.) Hazretlerinin mürîdlerinden birine ulaşmış olsaydı, onu "Vahdet-i Vücûd" makamından uruç ettirir, kurtarırdı"
buyururlardı.
Nakşî meşâyıhının küberâsındandır. Hâcegân silsilesinde (azîzân) lakabıyla meşhurdur. Zikr-i kesîr, cehrî mi olmalı? su-aline"Müptedîler için cehrî, müntehîler için hafî" buyururlar- J di. Yüz otuz sene yaşadılar.                                                     *
Sözleri:
Hizmeti minnet bil, minneti hizmet bilme.
Kul Hak'ka âşık olursa, Hızır da kula âşık olur.
"Zikr-i hafî erbabı meşhur olursa, zikr-i cehrî yapıyor demektir." "Hâlet-i nezi'de, son nefeslerinizde birbirinize tevhîd tel-kîn ediniz" sözleri, "Cehrî zikir yapınız" olarak te'vîl edilmiştir. Zîrâ derviş her nefesini son nefes kabul etmeli ve insan daima hayır işlemeli de, "işlemedim" sanmahdır.
"Dilin dâima zikirle meşgul olması (zikr-i kesîr)dir, nazar-ı rahmettir. İki yerde çok dikkatli olun: Biri yemek yerken, biri de söz söylerken. Bu, tâlibler için bir gönüle girmenin en kısa yoludur. Hiç günah işlememiş bir dille (lhlâsh bir tevbeden sonra) duâ edin ki red olmasın." Dostun dosta duası böyledir.
Muhammed Baba Es Semmâsî
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Semmâs 755
Boyu orta, yüzü güleç, rengi esmerdi. Nûr-u sübhânîye maz-
189
har olduğu yüzünden belliydi. Şâh Emîr Külâl'ı, erler meydanında bir nazarla ma'nevî hizmetine almış ve Şâh Nakşibend henüz ana rahmindeyken (Kasr-ı ârifânîyi işaret ederek, "Bu beldeden bir er kokusu geliyor" buyurmuşdur.
Vaktaki, Bahâeddin Nakşibend (k.s.) doğdular. Baba Semmâsî (k.s.) Hazretleri oradan geçerken, "Koku ziyadeleşdi. Pişvây-1 tarîkat meydana geldi" diyerek Emîr Külâl (k.s.) Hazretlerine hitaben: "Yâ Emîr Külâl, bunun terbiyesi sana aittir. Zinhar kusur etmeyesin" buyurmuşlardır ve hakikaten de öyle oldu. Bahçesinin ağaçlarını kendisi budardı. Bazen o esnada (hâl) galebe eder, bıçak elinden düşerdi.
Dört büyük halîfesi vardı. Bunlardan Bahâeddin Nakşibend (k.s) evlenme çağına geldiğinde, Baba Semmâsî (k.s.) Hazretlerinin ziyaretine giderken kalbinden tazarru' eder ve şöyle niyazda bulunur: "İlâhî, bana, belâ ve mihnetlere sabır ve tahammül ve takat ihsan et" diyerek huzura vardığında, vehleten: "Ey oğul, duada nzây-ı İlâhîyi istemelidir.Belâ talebinde bulunmak küstahlıktır. Belâyı Hak gönderirse, sevdiğine tahammülünü de ihsan eder" buyururlar.
Emîr Külâl
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Sühar 772
Boyu uzun, kollan geniş ve uzunca idi. Kaşları çatık, rengi esmer, sakalının pek az beyazı vardı. Çok mütevazı ve mahvi-yetkârdı. t'tirâz ve inâd bilmezdi. Gençliğinde pehlivandı. Şerî-at, tarîkat ve ma'rifeti nefsinde cem'etmişdi. San'atı çömlekçiydi. Ana rahmindeyken, anası şüpheli bir lokma yediği zaman deprenerek îkâz edermiş. Dört oğlu ve dört halîfesi vardı. Oğullarından her birinibirhalîfesinin yanına hizmet ve terbiyeye ver mişdi ve hakikaten dördü de pek güzel yetişdiler.
Bunlardan Emîr Burhân'ı, Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin yanma verirken, "İşte sana taze bir delikanlı, bunu kendi yetiştiğin gibi yetiştir ve hakikatlere eriştir ki, senin bu işde rü-sûhunu göreyim" buyurdular. Hakîkaten de öyle oldu. Emîr Bur-
190
TASAVVUF! AHLÂK II
hân hakkında, " Bu oğlum hakikatte burhanımız, tarîkatte hüccetimiz'dir" iltifatına mazhar kılmışlardır.
Şâh Nakşibend (k.s.) yetiştiğinde "Oğlum Behâeddîn, göğsümde ne varsa sana aktardım, tsti'dâdın yüksektir. Var ulu kişi ara, me'zûnsun." buyurdular.
Mehmed Behâeddîn Nakşibend
(Kuddise sırruhû)
Doğumu: Kasr-ı Ârifân 718, Vefatı: Kasr-ı Ârifân 791
Uzunca boylu, buğday benizli, büyükçe sakallı, güler yüzlüydü. Boynu nur gibi parlar, herkesi istikâmete zorlar ve cümlenin irşadını kollardı. Zahiren halk, bâtınen Hak ileydi. Mü-rîdlerine âid hüccet almışdı. Neseben Seyyid idi. Buhâra'ya yakın (Kasr-ı Ârifân)da dünyaya gelmiştir.
Yetişdiğinde, Abdülhâhk Gücdüvânî'nin ruhâniyetinden çok istifâde ve istifâza etmişdir. "İsti'dâdını tahrik edesin. Şerîatten bir an ayrılmayasın. İstikâmette sehât, sünnetlere mütâbeat edesin!" emrini ma'nen Abdülhâhk Gücdüvânî (k.s.) Hazretlerinden almıştır.
Yaralı hayvanlara, sokakların temizlenmesine bizzat hizmet eder ve her fırsatta irşâd vazifesini de ihmal etmezdi.
Alâeddîn Attâr
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: 802
Orta boylu, güler yüzlü, esmer renkliydi. Büyükçe sakalı vardı. Dâima huzû' ve huşu' üzere bulunurdu. Aslen Buhâra'lıdır. Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin biricik damadıydı. Babası zengin olmasına rağmen kendileri fakre meyyaldi. Feraset, dirayet ve hizmeti yüksekdi. Gençliğinde kuru hasır üstünde tahsil-i ilm-i zahir eyledi. O haldeki, ihlâs ve temizliğinden dolayı, Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri biricik kızlarını teklif eyledi ve, "Allah rızkınızı verir. Siz birbirinize müyesser ve mukaddersiniz" buyurdular. Nikâhlarını kendi mübarek elleriyle kıydılar. Bu mü-teyemmin birleşmeden dört evlâd meydana geldi.
i
ÂDÂB RİSALESİ
191
Şâh Nakşibend (k.s.) hayatlarında bütün talebe ve mürîd-lerinin terbiyesini Hoca Alâeddin Attâr'a havale buyurmuşlardı ve "Alâeddin bizim yükümüzü hayli hafifletmiştir" buyururlardı. Sohbetleri te'sirli, terbiyeleri yetiştiriciydi.
Yâkûb-u Çerhî
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: 851
Boyu orta, rengi beyaz, yüzü güzeldi. Sakalının etrafı seyrek ve beyazdı. Mübarek alnında beni vardı. Zahir ve bâtın ilimlerinde âlim idi. Sûrî ve ma'nevî (Rumuz)u cem' etmişdi. Aslen Gazne'nin (Çarh) karyesindendir.
Kendilerine, tarîkate kabul için istihare tavsiye edildiğinde, geceyi, acaba kabul edilmezsem ne yaparım? diye korku içinde uykusuz geçirmişdir ve sabahleyin, bizzat Hoca Hazretleri, "Kabul olundun" buyurmasıyla hakikat ehli yoluna girmiştir. Alâeddin Attâr'ın terbiyesinde yetişti.
Ubeydullah-ı Ahrâr
(Kuddise sırruhû)
Doğumu: Dağıstan 806, Vefatı: Semerkand 895
Uzun boylu, esmer renkli, güler yüzlü, sakalı büyük ve beyazdı. Nurlu yüzünü gören duâ ve sena ederdi. Mürîdlerini bir baba şefkatiyle sever, saadete gark ederdi. Zahirî ve bâtınî ilimlerle mücehhezdi. Herkes tarafından sevilmesine ve aranmasına güzel ve samîmî sözleri birer hüccettir. Neseben Hazret-i Ömer (r.a.)e mensuptu.
Taşkentte zirâatle meşguldü. Sayısız geliri vardı. İkbalde külfeti kaldırmıştı. "Yâr çün yanındadır; beyhude feryâd eyleme" derdi.
Doğduğunda, valideleri nifâs halinde iken sütünü emme-mişdir. Tafîkat büyüklerinin birçoklarının sohbetleriyle müşerref olmuştur. Alâeddin Attâr'ın ruhâniyyetinden istifâze etmişdir. Aşağıdaki beyit onundur:
"Âdemi bir görmedir bâkfsi post,
Görmek odurkim göre dîdâr dost."
192
TASAVVUF! AHLÂK II
buyururlardı ve "Çok açlık, çok uykusuzluk, dimağı yorar. Ha-kîkatlare ve incelikleri idrakden alıkor. Riyâzat ehlinin keşfinde hatâ vâkî olur. Ferah ve sürür bünyeye kuvvet verir. Uyku dimağı hatâdan korur" buyururlardı.
Muhammed Zâhid Parsa
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Medine 822
Zayıf cüsseli, beyaz tenli, güler yüzlü, seyrek sakallıydı. İlim, takva ve verâ'da zamanının fendiydi. Hâl ve hareketleri, kelâm-ı kibarları hâcegâmn indinde hüccet ve burhan idi. Edebinden, üstâzı Şâh Nakşibend (k.s.)in kapısında beklediğinden "Parsa (Derviş)" denilmiştir.                \
Üstâzı, "Neyim varsa hepsini aldın. Fakat zuhurun ancak üfûlümüzden sonradır ve bizim vücûdumuzdan murâd Muham-med'in zuhurudur" buyururlardı.
Muhammed Parsa, sıcak bir yaz gününde havuza ayaklarını sarkıtıp vecde geldiğinde, üstâzı Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin suya dalıp, yüzünü Parsâ'nın ayakları altına koyarak, "Yâ Rab, bu ayaklar hürmetine bu yüzü yakma" diye duâ ettiği meşhurdur.
Derviş Muhammed
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Eseferad 970
Orta boylu, güler yüzlü, buğday benizli, beyaz sakallıydı. Mükemmel bir tenâsüb-ü a'zâya sahibdi. Zahir ve bâtın ilimlerine vâkıfdı. Sûrî ve ma'nevî cezbe, istiğrak, zevk ve şevk ile mev-sufdu. Sehâ ve atâ ile ma'rûf, kâmil ve mükemmil bir şeyhdi. Mürîdleri terbiye ve irşâdda hârik'ul-âde bir melekeye ve kuvve-kudsiyeye sahibdi. İntisâbdan evvel, onbeş sene kadar zühd ve riyazetle, tecdîd ve tefrîdde bulunarak, aç ve uykusuz, harabelerde zikir ve fikir ile meşgul olmuşlardır. Bir gün açlığın şiddetinden çaresiz kalınca, yüzünü semâya kaldırdı. Derhal Hızır aley-hisselâm geldi. "Eğer sabır ve kanâat istiyorsan Muhammed Zâhid (k.s.) Hazretlerinin hizmetine koş. O, sana sabır ve kanâati
ÂDÂB RİSALESİ
193
ta'lim ederî' buyurdu. O da gitti teslim oldu. Sultânlar serisine katıldı.
Hâcegi Emkenekî
(Kuddise sirruhû)
Doğuşu: Emkenek Semerkand 918
Vefatı: Emkenek 1008
Rengi esmer, yüzü nur ile münevverdi. Sakalı azdı. Deniz gibi feyze mâlikdi.Derviş Muhammed (k.s.)Hazretlerininhemha-lîfesi hem de oğluydu. Âbid, zâhid ve hârik'ul-âde kerâmâta sahibdi. Sırrını gizler, kendini dinlerdi. Zahir ve bâtın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı. Kendini ve ahvalini insanların gözlerinden setr eder, kendini bilmeğe çalışırdı. Gayet intizamper-verdi. İrtihâllerinden biraz evvel, halîfeleri Hoca Muhammed Bâ-kî'ye vasiyyetlerini mektubla bildirmişlerdir.
Muhammed Bakî
(Kuddise sirruhû)
Doğuşu: Kabil 973 Vefatı: Delhi 1013
Orta boylu, pembe renkli, az sakallıydı. Sakalının bazı yerleri beyaz, çoğu siyahdı. Her zaman uzlet ve riyâzâtı ihtiyar ederdi. Semerkand'a Kabil'den gelmişdir. Az yer, az uyur, az konuşurdu. Her gece iki defa Kur'ân'ı hatm ederdi. Sonra teheccüd kılar, tulû-ü fecre kadar yirmibir Yâsîn-i şerif okurlardı. Güneş doğunca, "Yâ Rab, geceler niçin böyle sür'atli geçiyor?" diye sızlanırdı. Zamanının ekâbir-i ulemâsındandır. Zahir ve bâtın ilimlerinde kemâlat sahibiydi. Cezbe ve aşk-ı İlâhîsi gâlibdi. Şâh Nakşibend (k.s.)in rûhâniyyetinden istifâde ederdi. Kırk yaşında irtihal etti. Oğluna, "Aynada kendine bak" derdi.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Serhendî
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: Serhend 971 Vefâtı:Hind 1034
Uzun boylu, buğday benizli, güler yüzlü, kırmızıca gözlü ve siyah sakallıydı. Zahirî ve bâtını ilimlerde hârik'ul-âde bir vu-
194
TASAVVUF! AHLÂK II
kûfa sahibidi. Bu yüzden Müceddid-i elf-i sânî unvanına müstahak kılınmıştır. Zamanındaki ve kendinden sonraki devirlerde, ulemâ ve meşâyıhın emîr-i âdili ve ehl-i hakikatin muktedâsı idi. Nakşiye, Kâdiriye, Ceştiye Sühreverdiye, Şetâriye, Bedâriye, Kübreviye tarîklerinin imamıydı. Üstâzı Muhammed Bakî (k.s.) imâm-ı Rabbânî'nin meclis, sohbet ve teveccühlerine devam ve istifade ederlerdi.
Peygamber-i Zîşân (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, onun bin senesi başında geleceğine işaret buyurmuşlardır. Kendine tevessül edeceklerin mağfiret olunacağı tebşirâtını ma'nen almışdı. Mektûbâtı meşhurdur. Neseben Hazret-i Ömer (r.a.) neslindendir.
Urvetü'I Vüskâ Muhammed Ma'sum
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: Serhend 1009 Vefatı: Serhend 1080
Uzun boylu, buğday benizli, güler yüzlüydü, Gözünde biraz kırmızılık vardı. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerinin hem halîfesi hem ortanca oğludur. Babasına çok benzerdi. Havf ve haşyeti gâlibdi. Daimî bir huzura mâlikdi. On altı yaşında ilim tahsilini ikmâl etmişdi. Riyaziyede üstâddı. Pederleri hayatta iken mürîdlerin terbiyesini ona havale etmişti. Yüzbinden fazla (Velî) yetişdirmişdir. Müntesibleri Hind, Arab, Acem olarak he-sabsızdı.
Zamanının kutbu, devrinin mürşidiydi. Meşreb-i Muhammedi üzere idi. Pederleri irtihâlinden evvel ona, câhillerden sakınmasını tavsiye buyurmuşlardı. O da bu tavsiyeye tamamen riâyet etmişdir.
Şeyh Seyfüddîn
(Kuddise sirruhû) trtihâli: 1098
Boyu uzunca, rengi esmer, gözleri büyükçe, sakalının iki tarafı seyrek ve güler yüzlüydü. Zahir ve bâtın ilimlerini cami', zühd, takva ve sünnete ittibâ' hususunda eşsizdi. Küffâr, füccâr ve füs-sâkdan onu her kim görse, tevbe eder, hidâyetle müşerref olurdu. Dâima varidata hazır otururlar ve hayran hayran bakarlar-
ÂDÂB RİSALESİ
195
di. (Ney ve semâa) dayanamazlardı. Hele o sırada tsm-i celâl işitti mi, cezbeden kuşlar gibi çırpınırlardı. Kesret-i tena'ume ehemmiyet verirlerdi. "Az yemek, vücuda meşakkat vermek, hârik'ül-âde hallerin zuhurunu icabettirir, biz bunları işten saymayız" buyururlardı.
"Tarikatımız, devâm-ı vukûf-ü kalbî ve sohbet-i şeyh üzerine müessesdir."buyururlar, riyâzâtı ve vücûda meşakkati men' ederlerdi. "Bize havârık-ı âdât değil, devâm-ı zikir ve teveccüh-ü
Hallah, ittibâ-i sünnet ve kesret-i envâr ve berekât lâzımdır" buyururlardı.
Seyyid Nur Muhammed Bedvânî
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: 1135
Boyu orta, rengi esmer, kaşları çatık, sakalı seyrek ve yüzünde nûr alâmeti vardı. Huzû' ve huşûundan dolayı dâima gözleri yaşlıydı.
Mantık, maânî, hadîs, tefsir ilimlerinde asrının yegânesi, hakikat ve ma'rifetde ise, zamanının bir tanesiydi. Müşâhedet-i Cemâl-i Ahadiyyet ile onbeş sene mest ve medhûş kalmışlardır. Verâ' ve ittibâ-ı sünnette kemâl derecesindeydi. Ekmeğini kendi yapar ve kuru olarak yerdi. Dünyaperestlerden ve ehl-i kasvetten ifrâd derecede ictinâb ederdi. Çok kuvvetli tasarruf âta sa-hibdi. Murakabenin çokluğundan beli iki kat olurdu. Mürîdle-rine ve suâl soranlara gönülden cevab verirdi.
Habîbullah Mazhar Cân Şemsüddîn
(Kuddise sirruhû) Doğumu: 1111, İrtihâli:1195
Heybet, mehabet ve celâl sahibiydi. Buğday benizli, güler yüzlü ve sakalı siyahdı. Dört ricalden biriydi. Muhammed Hanefî (r.a.) neslinden Seyyid idi. Büyükbaba ve anaları (Velî) idi. Büyük anaları cemâdâtın teşbihini zahir kulağıyla işitirdi. Nakşiye, Kâdiriye, Müceddidiye, Çeştiye ve Sühreverdiye tarîkların-dan dahî icazetliydi. Onsekiz yaşında Muhammed Bedvânî (k.s.)
196
TASAVVUF! AHLÂK II
Hazretlerine intisâb etti. Dört sene sohbetlerinde bulunarak hırkayı giydi. Keşf ve tasarrufu zahirdi. Hanımlarla görüşmezdi. Gâibden teveccüh ederdi. Âsârı da derhal görülürdü. İmtihan kasdıyla gelenlere de türlü iç dersleri verirdi. Bir Cum'a namazından sonra Fatiha okuyup, Allah Allah diyerek irtihal ettiler.
Alî Dehlevî Şâh Abdullah
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: Pencab; Delhi 1158
Vefatı: Delhi 1240
Boyu orta, rengi esmer, sakalı seyrekçe, yüzü güleç ve nurluydu. Zamanının allâmesiydi. Nesebleri Hazret-i Alî (k.v.)ye varır, seyyid idi. Yirmi iki yaşında Cân Cânân (k.s.)a mazhar oldu ve o mübareğin, "Oğlum, burası tuzsuz taş yalamak gibidir. Zevk ve şevk istersen başka yere başvur" buyurması üzerine, Alî Dehlevî, "Benim için de makbul ve merğûb olan, tuzsuz taş yalamaktır" cevabını verince, üstâzı, tarîk-ı nakşiye âdabını talîm buyurdular. Onbeş sene sohbetleriyle müşerref olduktan sonra dört tarîkden icazet almışlardır.
Mumaileyh, tarîk-ı nakşî, dört mes'eleden ibarettir buyururlardır. Bunlar: Defi havâtır, devâm-ı huzur, cezebât ve vâri-dât'dır. Âşık tâliblerin bâtınlarına tasarruf eylerdi. Binlerce mü-rîdânı bir lâhzada feyz ve berekât-ı sübhâniyye ile cezebât ve vâ-ridâtı İlâhiye'ye vâsıl eylemişlerdir.
Mevlânâ Hâlid Ziyâeddîn-i Bağdadî
(Kuddise sirruhû) İrtihâli: Şam 1242
Boyu uzun, cüssesi büyük, rengi beyaz ve pembe karışımı, gözleri iri ve siyah, burunlarının ortası yüce, dişleri seyrek, yüzü nurlu ve güleçdi. Sakalı siyah ve büyükçe, göğsü geniş, kolları uzuncaydı. Vekâr ve mehabeti görenleri hemen hürmete sev-kederdi. Zamanının allâmesiydi.
Hadîs, fıkıh, mantık, mutavvel, kelâm ve hikmet gibi ulûm-u âliyeye, usûl-ü hendese, ilm-i hey'et ve diğer fünûn-u zahire ve
ÂDÂB RİSALESİ
197
ulûm-u nâfiaya vâkıfdı. Erbâb-ı kulûb, sohbetine can atardı. Nakşiye, Kâdiriye, Sühreverdiye, Çeştiye, Kübreviye Tarîklerinden icazetli mürşiddi ve müceddiddi.
Çok hadîs okurdu. Binlerce adam yetiştirdi. Divânı ve te'lifâtı meşhurdur. Hazret-i Osman (r.a.) neslinden Hasan ibni Ahmed'in oğludur. Nesebi; veliyyü'l-kâmil pîr Mikâîldir. Halk arasında alt» parmak denilmekle ma'rûftur. Âlimü'l allâme şeyh Hâlid (k.s.) zahirî ve bâtınî bütün ilimlerde yed-i tûlâ sahibidir. Sarf, nahiv, fıkıh, mantık, hendese, hadîs ve tasavvufa derin nüfuz ve bilgileri vardır. Kendileri ehl-i sükûtdur.
Validelerinin nesebleri, veliyyü'l-kâmil Fâtımîdir. Kürtler-ce pîr Hızır denmekle ma'rufdur. Tevellüdü takriben 1190'dır. Baban sancağımn Karabağ kasabasında doğmuştur. Süleymaniye'ye beş mil mesafededir. Bu kasabada büyümüş ve Kur'ân-ı kerîm sarf, nahiv okumuş, henüz âkil, baliğ olmadan, nesirde, nazımda akranına kat kat faik olmuşdur. Daha gençliğinde zühde, açlığa ve tecrîde kendini alıştırmış, sonra ulûm-ü nâfiayı tahsil için uzak memleketlere gidip, okudukdan sonra memleketi civarında, âlim ve âmil ve ahlâk-ı hamîdeye mâlik şeyh Abdülkerîm Ber-zencî (k.s.) den ve âlim-i muhakkik Salih ve Molla İbrahim-i Beyân ve Şeyh Abdürrahîm-i Berzencî'den ilim tahsil etmişdir. Daha sonra Süleymaniye'ye dönerek orada Mutavvel, hikmet okumuş bilâhare Bağdad'a gitmiş, orada da, ilm-i usûlden muhtasar mün-tehâ'yı okumuş, sonra memleketine avdetle meydân-ı tahakkukda cümlesini sebkat etmiştir.
Müşkül ve suûbetli ibarelerden her ne sorulsa derhal cevap verir bir kuvve-i hafızaya ve hâriku'1-âde zekâya mâlikdi. Normalin üstündeki ilmiyle iştihar edip, şöhreti bütün aktâr-ı arza yayıldı. Bazı medrese müderrisliği teklif edilmişse de, zühdünden nâşî: "Ben bu makama ehil değilim" diyerek kabul etmedi.
Bilâhare Sündüc taraflarına giderek, hesap, hendese, usturlab-ı felekiyeyi, Sündü^de âlim müdekkik ve her derdin şifâsı, o zatın işaretinde olan Şeyh Muhammed Kâsım-ı Siindü-cî'den ikmâl-i ilim ederek vatanına dönmüştür. Süleymaniye'deki âlim şeyh-ı muhterem Abdülkerîm 1213 taundan vefat edince,
198
TASAVVUF! AHLÂK II
ÂDÂB RİSALESİ
199
onun medresesine müderris olarak tâliblere neşr-i ulûma başladı.
Dünyaya ve ehline meyil vermeyip, ibâdetini Cenâb-ı Hak'ka hasr etti. Hak yolunda tebliğ-i ahkâmda, lâimin levminden korkmazdı. Sözleri te'sirli, sîreti makbul ve mahmûd idi. Her husus-da azimetle amel eder, akranı kendisine hased ederlerdi. Fakr, kanâat, sabır ile muttasıf ve azîz idi. Bütün vaktini istiğrak halinde îfâya ve tâata hasr etmişdi.
1220'de Beytullahi'l-Harâm'a haccm şevki cezb etti ve hayrü'l-enâm aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimizin Ravza-i münevve-resini ziyaret muhabbeti düştü. Bütün alâkalardan sıyrılarak Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.s.)'in yoluna muhaceretle Musul, Diyarbakır, Reha, Şam, Halep, Hicaz'a azimet etti. Mezkûr beldelerde meşhur muhaddisînden Şeyh Muhammed Küzberîye uğrayak sohbetde bulundular. O zâttan hadîs dinledi ve hadîs aldı. O zât Mevlânâ Hâlid'i (k.s.) kendine yakın kıldı ve onun husûsî tilmî-zi şeyh Mustafa Kürdî'den, şeyhine inâbeten Kâdirî'den icazet aldı.
Mevlânâ Hâlid (k.s.) Medîne-i Münevvere'ye vâsıl olunca, Resûlullâh (s.a.s.)'i bir kaside ile farisî olarak belîğ bir methiye ile övdü. Orada huccâcın kaldığı kadar kaldı. Mescid-i Nebevinin devamlı bir güvencini gibiydi.
Mevlânâ (k.s.) buyurdu ki: Medîne-i Münevvere'de nasihati ile teberrük etmek için sâlihlerden bir kimse aradım. Gördüm ki, bir adam abdest alıyordu. Fakat evvelâ ayağını, sonra kolunu yıkadı ve daha sonra yüzünü yıkadı. Kalbime, "Bu adam abdest almasını bilmiyor" diye geldi. O anda bana doğru döndü ve sert sert bana bakdı, dedi ki: "Mekke'ye varınca böyle şeylere karışma!" Büyük adam olduğunu hemen anladım. Özür diledim ve sordum; Yemenliymiş. Bir câhilin bir âlimden isteyeceği nasihati istedim. Birçok nasihat ettikten sonra buyurdu ki: "Mekke'de zahir şeriata muhalif bir kimsenin hareketini görürsen inkâra tasaddû etme!'
Vaktaki Harem-i Şerife vardım ve o zatın ettiği nasihat ile amel etmeği tasarladım. Bir deve kurban etmenin sevabını almak için erkenden Harem-i Şerife vardım. Kâbe-i Şerîfe karşı oturdum. Delâil okumaya başladım. Karşımda siyah sakallı avam
kıyafetinde Beytullah'a arkasını dönmüş, aramızda hâil olmayarak bana yüzünü çevirmiş bir adam gördüm. İçimden dedim ki: "Şu adamın terbiyesizliğine bak!' Hemen bana dedi ki: "Mümine hürmet Kâ'beye hürmetten indallah büyükdür. Neden benim arkamı Kâbeye dönüp de sana teveccüh ettiğime itiraz ediyorsun? Sana Medine'de söylenen sözü ne çabuk unuttun?" dedi. Ben o zatın evliyâullahdan olduğuna şüphe etmedim, Halk-dan bu gibi tavırla kendini gizlemiştir, diye eline kapandım. Kusurumun afvını rica ettim, beni Hak'ka irşâd etmesini istedim. Buyurdu ki:
"Senin fütuhatın bu diyarda değildir1.' Ayağını kaldırdı, "Delhi'ye bak" dedi. Baktım, o anda Delhi'yi ayan beyân gördüm. Şu anda hâlâ gözümün önünden gitmedi. Yine buyurdu ki, "Senin fütûhun, arzın o kutrundadır. Sana oradan işaret gelir" dedi. Haremeyn'de beni maksûduma irşâd eden bir zâtın tahsilinden me'yûs oldum. Menâsik-i Haccı ifâ ettikden sonra Şam-ı şerîfe döndüm. Şam'a bu ikinci gelişimde buluşduğum ulemâ ile sohbetimizden, onların kalblerinde muhabbet uyandı!'
Bundan sonra vatana avdet edip zühdünü artırmış, evvelki seyyiâtını da hasenat etmişdir. Bir gün, Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretlerinin dervişlerinden bir Hindli geldi. Mevlânâ (k.s.) ile görüşdü ve tendi şeyhinin nakşî tarikatından ve ahlâk-ı Muhammedi ile mütehallık, hakikat ilmine âlim ve âmil bir mürşid-i kâmil olduğunu, Cihânâbâd'a gidip onun hizmetine sülük ederse muradına nail olacağını söyledi. Bu Hindlinin sözleri kalbinde nakş oldu ve gitmeğe karar verdi. Tedrisât vazifesini terk etti. Beyaz develerle ıssız sahrayı tay' ederek Tahrân'a vardı. Orada İsmâîl Kâşî isminde bir müctehidle tanışarak uzun mübâhase-lerden sonra İsmâîl Kâşî'yi mebhût etmişdir.
Sonra Bestam'a gitti. İmâm-ı tarikat Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretlerini ziyaret etmiş ve bir Fârisî manzume ile medh etmişdir. Harkan, Semman ve Nişabur'a uğramış oralardaki evliyâul-lahı ziyaret etmişdir.
Oradan (Tavs)a varmış, orada bulunan Seyyid Celîli'l Menus, İmâm Alî Rızâ'yı ziyaret etmiştir. O beldede bid'atler çok olduğundan, durmadan yoluna devam etmişdir. Oradan Herat'a
200
TASAVVUF! AHLÂK II
varıp ulemâsıyla sohbet, mübâhase ve muhavere etmi&dir. Ef-gan ulemâsı Hâlid-i Bağdadî (k.s.)yi, sahili olmayan bir denize teşbih etmişler ve cümlesi fazlını i'tirâf etmişlerdir.
Oradan vedâından, birkaç mil gittikden sonra, acâib haller görmeye başladı. Yol esnasında Kandehar, Kabil ve Dârü'l-ilim'de müşavere ettiler.Bu beldeler ulemâsı da, mumaileyhi korkunç bir sel ve şiddetli fırtına gibi tavsîf ettiler. Oradan Lahor'a ve daha başka bir kasabaya vardılar. Orada âlim-i tahrîr, veliyy-i kebîr şeyh Muammer Senâullah en-Nakşıbendî'nin yanına varıp, ondan dua ve imdâd istediler. Mevlânâ (k.s.) buyurur ki: "O gece vakıamda yüzüme mübarek dişlerini geçirdi ve beni çekmeğe başladı. Fakat ben çekilmedim. Sabah olunca huzuruna vardım. Ben rü'yamı söylemeden dedi ki: "Sir alâ bereketillâhi teâlâ ilâ hizmet-i ahînâ ve seyyidinâ eş-şeyh Abdullah"; O'nu işaret ederek, "Senin fütûhun ve maksûdun şeyhinin yanındadır. Oradan vesîka alınır ve ahidler dahî oradandır" dedi.
Ben anladım ki, şeyhimin kuvvetli câzibe-i himmeti beni kendine çekmişdir. O kasabadan da ayrılarak Cihânâbâd ismiyle ma1 rûf (Delhi)ye gittim. Delhi'ye tam bir senede varabildim. Kırk konak kala nefâhat ve işârâtı gelmeğe başlamışdı. Ben varmadan havassı eshâbma benim geleceğimi haber vermiş!'
Şeyhma kavuşduğu zaman, Mevlânâ (k.s.) bir Arapça ka-sîde ile şeyhini medh ve himmetini taleb ve Cenâb-ı Hak'dan kabulünü rica ile, matlûbuna vâsıl olduğu için Hâlık-ı zü'1-Celâle hamd ve senada bulunmuşdur.
Delhi'ye varıp şeyhine kavuştuktan sonra, havâyic-i seferi-yesinden artan her nesi varsa hepsini müstahaklarına dağıttı. Ondan sonra Hind diyarı meşâyıhının şeyhi, tarîkler kutbu, hakikatler ma'deni, kâmil ve mükemmil şeyh Abdullah Dehlevî (k.s)den ahz-i feyz etmişdir. Orada telkîn olunan zikir ve mücâ-hede ile beraber, bir zaviyenin hizmetiyle de meşgul olmuş, beş ay içinde ehl-i huzur ve müşahede sahibi olmuşdur. "O, Allah in ihsanıdır; onu dilediği kimselere verir" (2/63) ve "Allah çok
(2/63) Bakara Sûresi, âyet: 247
ÂDÂB RİSALESİ
201
büyük ihsan sâhibidir.'72/64J
Cenâb-ı Hak'kın bazı sevgili kullarına bahş ve ihsan ettiği bu devlet için, kulun iftihara hakkı yoktur. Hâlık-ı zü'1-Celâl istediğini bir lâhzada vâsıl-ı gaye kılar; bazılarını da birkaç senede. Nitekim, Minhâcü'l-Âbidîn'de, Abdullah Dehlevî Hazretleri (k.s.) eshâbına mübarek elleriyle yazdıkları mektubunda, Mevlânâ Hâlid (k.s.) Hazretlerinin, evliya indinde meşhur olan (Fena ve Bekâyı-etemmeyn) ile nâil-i meram olduğunu beyân buyurmuşlardır.
Bir sene şeyhine hizmet ettikdeh sonra müsterşidini irşâd ve sâlikini terbiye için, vatanına avdet etmek üzere izin çıkdı. Şeyhi, Abdullah Dehlevî (k.s.), Mevlânâ Hâlid Hazretlerini dört mil mesafeye karar teşyi' ettiler. Elli gün süren kara ve deniz yolculuğundan sonra memleketine vâsıl oldular. Fakat yol esnasında yiyip içmeyi terk edip, yalnız zikir ve ibâdetle gıdâlandılar. Avdetinde Şirâz ve Isfahan taraflarında da irşâd kasdıyla va'z ve nasihatte bulunduysa da, Rafızî ulemâsı çekemediler. Karşılıklı münazaraya girişdiler ve neticede âciz kaldıkları için mumaileyhi katle tasaddî ettilerse de bir şey yapamadılar. Hattâ keskin kılıçlarını sıyırarak üstüne yürüdülerse de muvaffak olamadılar ve geri dönüp kaçtılar.
Ondan sonra Hemedâna (Sündüc)e geldi 1226'da Süleymâ-niye'ye vâsıl oldular. Vatanının ileri gelenleri, ikram, i'zâzla karşıladılar. Şeyhinin işaretiyle o sene (Zor) beldesine gitti. Evliyayı ziyaretten sonra, Gavs-i a'zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin zaviyesine indiler. Orada halkı ahkâm, esas üzere irşâd etmeğe başladı. Beş ay bu hizmete devamdan sonra tekrar vatanına avdet ettiler. Fakat memlekette muasırları hased ede-jek adavet ve iftira ile hücum etmeğe başladılar. Onların yaptıkları çok çirkin iftiralara karşı hüsn-ü muamele ile dua ederdi. Süleymâniye'de ikinci defa olarak 1228'de münkirler, iftiranın büyüğünü ele alan ehl-i garaz, Cenâb-ı Hak'kın şiddetli ikâ-bından dahî korkmadan, Bağdâd valisi, Safd Paşa'ya içerisi kü-
(2/64)
202
TASAVVUFÎ AHLÂK II
für ve dalâlet ile dolu bir mektubu mühürleyip gönderdiler. Bununla Mevlânâ (k.s.)nın Bağdad'dan çıkarılmasını istediler.
Bağdat valisi, mektubu sabık müftülerden Mehmed Emîn Efendiye gönderdi. Bu arada Bağdat ulemâsı da idâre-i maslahat için, Mevlânâ Hâlid Hazretlerine: "Siz yine eski vatanınıza teşrîf edin" diye tavsiyede bulundular. Bunun üzerine tekrar vatana döndüler. Bu seyahatte, Kerkük, Erbil, Musul, Amâdiye, Ayıntab (Antep), Halep, Şam, Medîne-i Münevvere, Mekke4 Mü-kerreme ve Bağdat halkı çok istifâde ettiler. Mumaileyh (k.s.) Hazretleri gayet cömert, ahlâkı hamîde sahibi, ezaya mütehammil, lisânı belîğ ve tatlı idi. Allah yolunda kendini levm edenlerin levminden sakınmaz, azîmet ile amel eder, eytâm ve erâmili korur, kendi yemeğini yer, kimseden taam kabul etmezdiler.
Makâmât-ı Harîrî üzerine te'lifi varsa da tekmil olmamış-dır. Cibril'in hadîsi üzerine şerhi vardır ki, orada akâid-i İslâm'ı cem' etmiştir. Farsça yazılmıştır. Esasen ekseri eserleri Farsça-dır. Bir de divânı vardır ki, onu 1235'te tertib etmiştir. Usûl-ü hadîs, tasavvuf ve rüsum tedris eder ve hastaları tedavi ederlerdi.
Mumaileyh ehli ıyâlıyla Bağdad'dan Şam'a geldiler. Kınvat Mahallesi'nde yüksek bir ev alıp bir kısmını camiye vakf ettiler. Beş vakitte namazı orada kılarlar, haraba yüz tutmuş eski camileri ta'mîr ve ihya ettirirlerdi. Bu haller 1238'de olmuştur. Muhitine cûd ve senasını, ilim, hikmet ve faziletlerini neşr etti. Çok mürîdlerini başka beldelere göndererek tarîkat-i Aliyye-i Nak-şîbendiye'nin nurlarını dünyaya yaymışlardır.
Mevlânâ Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Bazı Beldeler deki Halîfelerine Vasiyyeti
"Besmele, hamdele ve salveleden sonra size vasiyyet ederim-ki;" "Sünnet-i Seniyyeye şiddetle temessük edin. Rüsûm-ü câhi-liyeden i'râz ve merdûd bid'atlerden sakının. Şatafât-ı Söfiyeye aldanmamanızı emr ederim. Vezîr, emîr, paşa ve birtakım avam kimselerle sohbeti terk ediniz. Zîrâ, kötü ittihamlara uğramanıza sebep olur. İki fesâd taarruz ettiğinde ehvenini seçmeniz gerektir. Gayrın nasihati ile ittihaz eden kimse saîddir. İhvanın ihtiyaçlarım görmek ibâdetten olduğu, sizi tevehhümde bırakma-
ÂDÂB RİSALESİ
20?
sın. Zîrâ, bu kaza daha büyüğü bulunmadığı takdirdedir. Me-lîkler, emîrler ve zâlim kimselerle beraber bulunmayın. Çünkü, sizde onları ıslâh edecek kuvvet yokdur/ve onları gıybet ve seb etmeyin. Kendinizi büyük sanıp da gururlanmayın. Onları zulme nisbet edip de, kendinizi sulehâdan saymayın. Zîrâ bu zan, cehil ve ucübdür. Onlara ıslâh ve tevfik ile duâ etmeniz lâzımdır. Peygamber (s.a.s.) Efendimizden, İmâm-ı Taberânî (Mu-cem)inde, bu hakka dâir bir hadîs rivayet etmiştir ve bu hadîs-i şerîfde: "Ümmete sövmeyiniz, onları ıslâha çağırınız, çünkü onların salâhı sizin salâhınızdır." buyurmuşlardır.
Bugünden sonra onları tarîkate almayın. Şehvet-i dünyaya dalıp hep dünyadan bahs eden tüccarları ve ulemâdan, talebe-i ulûmdan, ilimlerini şöhret ve câh için vesiyle kılanları da almayın. Bir de, batâlet ve tembelliklerini tarîkate isnâd edenleri ki, bunlar halkın yanında salâh-ı hâl gösterip de yüklerini halka tah-mîl ederler, böylelerini de almayın ki, bunlar dünya mansıbla-rından bir rütbe gördükleri vakit, kaplanın avına sıçradığı gibi atılırlar. Onlar hulefâdan biriyle müsâvî sayılsalar, hoşlanmazlar. Hele bir mürîdle denk tutulsalar, gazaplarından kükrerler. Şöhret için hilâfet arzu ederlerse, onlardan kaçının. Zîrâ onları görerek halkdan bazıları da hilâfet hevesine kapılırlar ve bu vâsıta ile para toplama çabasına düşerler.
İyi bilin ki, sizin bana en ziyâde sevgiliniz.etbâınızın pek az olanıdır ve ehli-dünyaya alâkası olmayanıdır. Zahmet ve meşakkati fazla olandır. Fıkıh ve hadîsle meşgul olanınızdır. Bir hadîs-i şerîfde meâlen, "Bir kimse sultâna ne kadar yakın olursa Cenâb-ı Hak'ka o nisbette uzak olur" buyurulmuşdur.
Bir kimsenin etbâı ne kadar çok olursa, şeytanı da o kadar çok olur. Şu halde, dünya malı, şöhret ve câh için tama' etmek, dîni verip dünyayı almakdan başka bir şey değildir. Böyle olanların fesadı beyandan müstağnidir. Şeytan sizi aldatmasın. Hem sizin etbâmız çoğalırsa her gün Kur'ân-ı kerîm'i hatim etmek kolay olmaz. Zikr ettiğimiz zemîmelerden ârî, tâlib ve sâdıklardan bir tanesi, binlerce battâlînden ahsendir. Hatm-i Kur'ân için otuz mürîd kâfidir. Komşulardan muhlisler ile de mümkün olur. Eğer kolay olmazsa, "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif
204
TASAVVUF! AHLÂK II
eder." (2/65) ilâhî hitabı hatırlanmalıdır.
Mevlânâ Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Mürîdlerine Vasiyetleri
"Besmele, hamdele, salveleden sonra Cenâb-ı Hak'dan havf ve haşyet etmeği size vasiyyet ederim!'
"Sonra insanlara eziyyet etmemelisiniz. (Hassaten Haremeyn-i Şerîfde.) Sonra hiç kimseyi gıybet etme. Her ne kadar başkaları sizin gıybetinizi ederlerse de. Nefsin için dünya menfaatlerinden bir şey alma. Alırsan şer-i şerife uygun al ve aldığını da hayra sarf et. Mü'min kardeşlerin aç ve muhtaç iken, şehevât-ı nefsâniyene sarf etme. Bir kimseyi tahkîr etme. Nefsini hiç kimsenin fevkında tutma. İbâdât-ı kalbiye ve bedeniyede içtihadını bezi ile hayır ameli yapmadığını hesâb et. Niyyet, ibâdetin ruhudur. İhlâssız niyyet olmaz. Senden büyükde ihlâs olmazsa sende olmayacağı aşikârdır. Eğer sen kendini her hayırda müflis görmezsen, bundan büyük cehalet olmaz. Kendini müflis gördüğün vakitte, Hak'kın rahmetinden ümidini kesme. Zî-râ, Cenâb-ı Hak'kın fazlı ve rahmeti kul için ins ve cinnin ibâdetinden hayırlıdır. "De ki: Allah'ın ihsanı ve rahmeti ile, ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların tapmakta olduklarından dünya menfaatlarından daha hayırlıdır." (2/66) (İbn-i Abbas (r.a.) da "Kazandıkları her şeyden hayırlıdır" demişlerdir.)
Cenâb-ı Hak'kın fazlını, ibâdâtını terke sebeb kılma ki, şeytan, insanın aklıyla oynayıb da aldatmış olmasın. Zikr-i kalbe devam et. Sana zikirden bıkkınlık gelmesin. Yürürken dahî olsa, Cenâb-ı Hak'kın havi ve kuvvetine temessük et. Sâdât-ı kibar (kaddesallahü esrârehüm) Hazrâtımn rûhâniyetlerinden is-timdâd et. Hamele-i Kur'ân, ehli-ilim ve hafaza-i Kur'ân'a ikram et. İmkân oldukça kırâet ile iştigâl et. Fıkıh ilmine başka ilimlerden fazla önem ver. Huzûr-u kalbî sizi fıkıh ilmiyle uğ-
(2/65)   Bakara Sûresi, âyet: 286 (2/66)   Yûnus Sûresi, âyet: 58
ÂDÂB RİSALESİ
205
raşmakdan alıkoymasın. Zîrâ bu hal, meşrebin darlığından ve tabiatın adem-i vüs'atindendir. Hükümetin işlerine karışma, velev seni taleb etseler dahî. İmâm-ı Müslimînin, vüzerâmn ve ümerânın ıslâh-ı hâline dua et. Cenâb-ı Hak'dan İslâm'ın küfr üzerine gâlib gelmesi için dua et. Vücûdunu terke, mevcudunu bezle âmâde ol. Bulunana kanâat göster. Sâhib-i makâm-ı Mahmû -d'un sünnetine temessük et.
Nafile namaz, teheccüd, işrâk, evvâbîn, duhâ namazlarına devam et. Dâima abdest üzere ol ve: (2/67)
teşbihini (bu tesbîh hakkında hadîs-i şeriflerde yüz defa söylenmesi tavsiye buyurulmuştur) üç kerre okumağa devam et. Sal-lallâhü teâlâ ve selâmühû aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî ebede'l-ebedeyn vel hamdülillâhi Rab'bi'l-âlemîn"
Mevlânâ Hâlid (k.s.) Hazretlerinin irtihâli yaklaşınca Cenâb-ı Hak ona irtihâlini münkeşif kıldı. Kabr-i mübârekinin hazırlanmasını emretti. Salihiyye'de kabrinin mekânını ta'yîn etti. Samın hâricinde, (Kasiyon) dağının altındaki tepede, kırklar makamının karşısındadır. Kabrin kazılması tamam olunca, üçüncü günü hastalandı ve 1242 yılı Zilka'de'sinin onbirinci günü Cum'a gecesinde irtihâl ettiler. Tâûn salgınının ondördüncü gününe tesadüf etti. Cenâb-ı Hak, şehâdet-i müteaddideyi cem' etti. Vefatından evvel halifeliğine şeyh İsmail Kürdî'yi vasiyyet ettiler.
Her yaptığın işde maksadın Hak'ka yaklaşmak olsun. Yaşadığımız her dakikanın hesabını mutlaka Allah (C.C.)'a vereceğiz.
(2/67) Râmûz ve Tirmizî'den muhtelif rivayetler.