Zikir kalb ve dil ile olur. Kalb ve dil ikisi birlikde olursa daha efdal olur. Yalnızlıkda kalbin zikri efdaldır. bunların her-biri için kitab ve sünnette şâhidleri vardır.
Sâdât-ı Nakşibendiyye kaddesallâhü teâlâ esrârehümü'l-aliyye'nin tercih ettikleri zikir, zikr-i hafi (zikr-i kalbi) dir Âyet-i Celîlede delil, Cenâb-ı Hak, "Sabah ve akşam, içinden yalvara-rak ve korkarak, aşikâreden (içten, hafif) bir sesle Rab'bini an (duâ ve zikret). Gafillerden olma!' (2/83) "Rab'binize yalvara-rak ve gizlice duâ edin!' (2/84)
Sünnetten olan delîl, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden sahîhde vârid olan hadîsdir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular, "Allah teâlâ bir hadîs-i kudsîsinde: (Ben, kulumun zannı üzereyim ve beni zikrettiği zaman dâima onunla beraberim. Eğer beni kendi kendine zikrederse, ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Şayet kulum beni bir topluluğun içinde zikredecek olursa, ben de kendisini onun zikretmiş olduğu toplulukdan daha hayırlı olan bir topluluk arasında zikrederim) buyurdular." (2/85)
Yine Hz. Âişe (r.a.) hadan ve ebeveyninden rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: "Zikr-i hafî, zikr-i cehrî'ye göre sevap bakımından yetmiş derece daha fazladır."
Tasavvufî ölçülere göre ise hadîsin ma'nâsı: Allahü a'lem bimurâdi nnebî (s.a.v.); kıyamet günü olub da Cenâb-ı Hak mah-lûkâtı hesaba çekdiği vakıtta, hafaza melekleri kulun hasenat ve seyyiât defterlerini getirirler. Cenâb-ı Hak buyurur ki, "Kulumun amellerinden bir amel kaldı mı?" Melekler de: Yâ Rab: "Biz bir şey bırakmadık. Bildiğimiz şeyleri saydık ve yazdık." O vakit Cenâb-ı Hak buyurur ki, "Benim yanımda kulumun bir
(2/83) A'râf Sûresi, âyet: 205 (2/84) A'râf Sûresi, âyet: 55 (2/85) Buharı ve diğerleri.
234
TASAVVUF! AHLÂK II
hasenesi vardır; ben o hasene ile o kuluma mükâfat ederim.O da kulumun beni haf î olarak zikridir ki o, meleklerimin işitmediği bir zikirdir." buyurur.
Câmiü's-Sağîr'de zikr olunan hadîs de şudur: (2/86)
Zikr-i hafinin fezâili hakkında çok hadîs-i şerîf vürûd et-mişdir.
Kâdî İyâz rahımehullah buyurur ki, "Zikrullah iki kısımdır. Biri zikr-i kalbî, biri de zikr-i lisânî'dir. Zikr-i kalbî de iki nev'idir. Birisi er fa' ve ecel ezkârdır ki, Allâh-ü zü'1-Celâl Hazretlerinin azamet ve celâlini, ceberut ve melekût âyâtını ve arzını tefekkürdür. Eş-şeyh İmâmü'lHümâm ibni'l-Ahmedil-Hanbelî rahimehullah fıkıh kitabında der ki: Tefekkür, namazdan ve oruçtan efdaldır. Zikir kalblerin râyihası mesabesindedir. Zikir sebebiyle mahbûba ünsiyet hâsıl olur. Allah-ü teâlâ buyurdu: "Evet, bilin ki, ancak Allah'ı anmakla kalbler yatışır ve huzur bulur."
İnsanların kaibleri ancak zikrullah ile mutmain olur. Zikrullah ile Allâmü'l-guyûb olan Cenâb-ı Hak'dan kalbin gafleti zail olur. Ne zardan ki, kalbin sânına i'tinâ ve ağyardan tecrîd ve ıslâhına ve çok zikir ile de pasını temizlemeye dikkat edilirse, Allah-ü teâlâ'mn da yardımıyla, kalbde bir hassa-i fâikiyyet ve itmi'nan hâsıl olur. Zîrâ, kalb, nazargâh-i ilâhî ve mevzi-i îmân ve menba-i envârdır. Kalbin salâhıyla cesedin tamamı sâlih olur; nitekim yukarıdaki hadîsde buyurulduğu gil... Nasıl olur da kalbin salâhına gayret olunmaz ki? İ'tikâd ve amele sebeb olan ibâdetlerin sıhhati, kalbin salâhına bağlıdır. Öyle ise kul, vâcib olan şeye kalbini bağlamadıkça mü'min-i tâm olamaz. Keza maksûd ve matlûb olanibâdetde sahîh olmaz. Ancak kalbindeki niyyet ile sahîh olur. İbâdet, ister oruç ve namaz gibi bedenî, ister zekât gibi mâlî, ister hac gibi hem mâlî, hem de bedenî olsun, bu ibâdetlerin cümlesi kalbin hâlis niyyet ve ihlâsına tevakkuf eder.
(2/86) Câmiussagîr. (2/87) Ra'd Sûresi, âyet: 28
KtTÂBÜ'L-EZKÂR
235
Kalb
Kalbin, haşyet, inâbe, zikir, takva ve selâmet ile tahsisi hakkında âyet-i celîleler vârid olmuşdur. Allah-ü teâlâ, "İşte Allah, böyle (zâlim) kimseleri sevmeyen bir kavmin kalblerine îmânı tesbit buyurmuştur..." (2/88)
"Allah size îmânı sevdirdi ve onu kalblerinizde güzelleştir-di." (2/89)
"Gaybda, Rahrnan'a iç saygısı duyan ve hâlis bir kalb ile gelen kimseler için..." (2/90)
"Muhakkak ki, bu sûrede anılanlarda, aklı olan, yahut kendisi huzurlu bir kalb içinde olduğu halde (nasihatlara) kulak veren kimse için bir ihtar, (bir ibret dersi) vardır." (2/91)
"Gerçekten Allah'ın peygamberleri yanında seslerini kısanlar, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir. Onlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır." (2/92)
"O gün ki ne mal fayda verir, ne de oğullar. Ancak Allah'a hâlis ve pâk ile varan müstesna..." (2/93) buyrulmuştur.
Haris rahimehullah, "Kulun belâsı, kalbini Cenâb-ı Hak1 dan ta'tîl ve gafletindedir" demiştir.
Allah-ü teâlâ, "Bizi anmak husûsusunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme ki o, keyfinin ardına düşmüş ve işi de, haddini aşmak olmuştur." (2/94) buyurdu. Selefi sâlihîn, kalbdeki alâıkın kat'mda ve şevâgılın refinde cehd ve gayret ederlerdi.
Râbia-i Adeviye rahimehullah buyururlardı, "Nâs kalble-
(2/88) Mücâdele Sûresi, âyet: 22 (2/89) Hucurât Sûresi, âyet: 7 (2/90) Kâf Sûresi, âyet: 33 (2/91) Kâf Sûresi, âyet: 37 (2/92) Hucurât Sûresi, âyet: 3 (2/93) Şuarâ Sûresi, âyet: 88-89 (2/94) Kehf Sûresi, âyet: 28
236
TASAVVUF! AHLÂK II
rini Cenâb-ı Hak'dan uzak tutarak dünya ile meşgul olurlar. Eğer bunlar dünya muhabbetini terketselerdi kalbleri melekûtteceve-lân edib daha kıymetli faydalarla dönerlerdi!'
Hâlid-ibni Mu'dân rahimehullah'dan nakl olundu ki, "Hiç bir kul yoktur ki, yüzünde iki gözü ve kalbinde de iki gözü olmasın. Yüzündeki gözleriyle dünyayı, kalbindeki gözleriyle de âhıreti görür!' "Gerçek şudur ki, gözler (görmemek sureti ile) kör olmaz, fakat asıl sinelerin içindeki kalbler (ibret gözleri) kör olur." (2/95) Cenâb-ı Hak bir kuluna hayır murâd ederse, kalbindeki gözlerini açar. Gaybından dilediğini gösterir. Eğer bu kuluna hayır murâd etmezse, olduğu hal üzere bırakır. "Yoksa (münafıkların) kalbleri üzerinde üst üste kilitleri mi var?" (2/96)
Ahmed-i Huzreviye rahimehullah buyurdu ki: "Kalbler bir kaba benzer. Eğer o kalb Hak ile dolmuşsa, o kalbin nurunun ziyâdeliği diğer a'zâlarda zahir olur. Yoksa (Neûzübillâh) bâtıl ile dolmuş ise, o kalbin zulmetinin ziyâdeliği bütün a'zâ ve cevâ-rihde zahir olur!'
Ebû Türâb Bahşî buyurdu ki, "İbâdetler esnasında kalbleri havâtırdan kurtarmakdan daha faydalı ve zor bir şey yokdur!'
Sehl ibni Abdullah Düsterî rahimehullah buyururlar ki, "Bir kalbde Cenâb-ı Hak'dan başka ve O'nun sevmediği bir şey varsa, öyle kalbe nurun dolması muhaldir!'
Zünnûn-ü Mısrî (k.s.), "Kalbin bir saat salâhı, ins ile cin-nin ibâdetinden efdaldır. Bir evde canlı resmi veya heykeli bulunursa, o eve melek girmez. Bir kalbde de Cenâb-ı Hak'dan gayri bulunursa, o kalbe Hak'kın şâhidleri girmez!'
İbni Ömer (r.a.) hüma bir deve satmış. Ona, "Satmayıp imsak etseydin olmaz mıydı?" demişler. Buyurmuş ki, "Olurdu, fakat kalbimde bir takıntı kalacakdı. Kalbimin onunla meşgul olmasını kerîh gördüm de sattım" demiştir.
Müceddid-ielf-î sânî (k.s.) Hazretleri buyurur ki, "Bir tâlib sülük murâd ederse şeyh ona istihare emr eder ki, Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerine iktidâ etmek içindir ve istihareyi üç veya ye-
(2/95) Hac Sûresi, âyet: 46 (2/96) Muhammed Sûresi, âyet: 24
KİTÂBÜ'LEZKÂR
237
di defaya kadar vardırır. Eğer kalbde tereddüt olmayıp da it-mi'nân hâsıl olursa, Cenâb-ı Hak'ka sığınarak şeyh-i kâmilden tarikat dersini alır. Eğer istihare de muvafık çıkarsa o zaman (nû-rün alâ nûr) olur!'
Şeyh, evvelemirde tarikatı telkinden önce, tevbeyi talîm eder, sonra âdâb ve şerâit-i tarîki beyan eder; kitab ve sünnete mütâ-beatı tergîb eder ve kitâbullah ve sünnet-i seniyyeye mütâbeat olunmadıkça matlûba vusulün mümkün olamayacağını kat'î olarak beyân eder. Eğer kitab ve sünnete muhalif olarak mükâşefe ve hâl zuhur ederse i'tibâr olunmaz. Ulül'ebsâr indinde kıymeti yokdur.
İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî (k.s.) Hazretlerinden sormuşlar ki, "Erkek ve kadın bazı kimseler tarîka girmek istiyorlar. Halbuki, yemelerinde ve giymelerinde şübheden hâlî değiller. Faiz yiyorlar. Hîle-i şer'iyye ile alıyoruz diyorlar. Bunlar ta'lîm-i tarîkate ehil midirler?" Cevabında buyurdu ki, "Zikri telkîn ve ta'lîm edin. Bununla beraber haramdan içtinâbı da tergîb edin." Bir tâlib ibâdetinde, tâatında riya ve siinı'a gibi bâtınında bir halecan duyarsa, ibâdetini terk etmez, belki Allah tebâreke ve teâlâ Hazretlerine tevbe ve istiğfar eder.
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) den, kadınlara ta'lîm-i tarikat hakkında sormuşlar. Cevabında, "Kadın eğer mahrem değil de yabancı ise perdenin arkasında oturur, dersini alır" buyurmuşdur.
Muhammed Ma'sûm (k.s.) buyurdu ki, "İrşada tâlib olan ne kadar erkek ve kadın varsa, vezâif-i tâatta ve edebe riâyette bunları teşvîk ve tergîb etmek lâyıkdır. Asıl maksûd, bu nisbet-i şerîfenin husulüdür. Bu nisbet-i şerife de ancak Allah sübhâne-hû ve teâlâ Hazretlerinin fazl ve kereminden bir lütufdur. İhsan etmezse bir zararı yokdur!'
Urvetü'l-vüskâ yine buyurdu ki, "Bu nisbet-i şerife sür'atle teyessür ve acele ile husule gelirse, çok kere, kasır olan bu nisbe-tin kıymetini takdir edemez. Bir tâlib bu nisbetin husulünde is-ti'câl ederse, o tâlib değildir ve sohbete de ehil değildir. Zîrâ dünya tâlibleri uzun müddet vatanından ve ehl ü ıyâlından iftirâk ile, ömürlerinin çoğunu seferlerde geçirerek, ne kadar zahmet ve meşakkate dûçâr oluyorlar. Halbuki, Hak'ka tâlib olanlar zahmet
238
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
239
ve meşakkat çekmeğe daha ziyade lâyıkdırlar. Selefde geçen tâ-libler bu yolda ömürlerini ifna ve vatanlarını terk ettiler!'
Yine müceddid-i elf-i sânî (k.s.), talibin adem-i istikâmetinden dolayı bu tarîkden soğuduklarını ileri sürüb, sâdık talibin bulunmamasından şikâyet edenlere cevâb olarak buyurdu ki "Tâlib-i tarîk olanlara lâyık olan, istihare ve itmi'nân husulünden sonra tarîkati ta'lîmdir. Eğer müstekîm olurlarsa nâil-i meram olurlar. Müstekîm olmazlarsa zararı kendilerine râci'dirî'
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) bazı mektublarında buyurur ki, "Şeyhe lâyık olan sekînet ve vakar ile tâliblere muamele yapmaktır. Eğer tâliblere inbisât ve ihtilât kapısını açarsa, bu inbisât şeyhin mehabetini, tâliblerin kalblerinden izâle eder ki, bu hâl mü-rîdin hüsranım mûcib olur. Şeyh kendini mürîdleri nazarında ce-mîl göstermeli ki, mürîdlerin edeb ve ta'zîmlerine sebeb olsun. Bu da felahı mucibdirî'
Müceddid-i elf-i sânî (k.s.) Hazretlerinin halîfelerinden gelen bazı mektublar, "Emr-i âlînize imtisâlen tarîkati talîm ediyorum. Tâliblerde teveccüh ile müteessir olmayan bir ferd kalmadı. Belki çoklarında ilk himmet ve ikbâlde te'sir zahir oldu!' Cevab olarak: "Cenâb-1 Hak'ka hamd ettim. Bu ni'met-i uzmâ-ya şükür, senin üzerine vâcibdir. Gurur ve huyelâdan içtinâb, ku-sur-fütûrunuzu ikrar ve 'itiraf etmeniz lâzımdır. Tâliblerin istek ve teveccühlerinde ihmâl etme. Zîrâ bunlar için sa'y ve gayretiniz büyük ibâdetlerdendir. Ta'lîm ve tebliğden fariğ olursanız, Allah için tedrîs ve ibâdet vazîfelerine gayret edin. Kulların Cenâb-ı Allah'a sevgilisi, kullarını Allah'a sevdirendir."
İşte bu âdâb, Cenâb-ı Hak'kın (s.a.v.) e buyurduğu bir edeb-dir. Nitekim, Kur'ân-ı kerîm'de, "O halde (memur bulunduğun bir işi bitirip) boşaldın mı, (yine başka bir iş ve ibâdet için) kalk yorul ve yalnız Rabbine rağbet edip (O'ndan) iste." Q/97) buyurdu. !
(2/97) İnşirah Sûresi, âyet: 7-8
Sohbet Ve Rabıta
Sâlikin, mürşid-i kâmil ile sohbeti evlâ yoldur. Tefeyyüz için sohbette iki asıl vardır. Biri (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine kemâl-i ittibâ', diğeri de şeyhe muhabbettir. Bununla beraber şeyhin ef-âlinden birine zahiren veya bâtinen i'tirâz ve inkâr etmemek lâzımdır. Olabilir ki, şeyh o fi'ilini bir hikmet tahtında veya imtihan maksadıyla yapmışdır. Şeyhin huzurunda kendi nefsinin arzusuna tâbi' olmamak gerekdir. Bir mürîd sıdk ve ihlâs ile sohbet-i şeyhe müdavim olursa, bi iznillâhi teâlâ kalbden kalbe ilham ve in'ikâs tarîkıyla hâl mün'akis olur.
Bir hadîs-i şerîfde, "O kimseler ki, görüldüklerinde Allah'ı hatırlatırlar" buyurulduğu veçhile istifâde ve istifâza husule gelir. Mürîdin ihlâs ve edebe riâyet ve isti'dâdına göre tefeyyüzün-deki sür'at ve batâette tahallüf eder.
Şeyh, mîzâb (Oluk) gibidir. "Elmer'ü maa men ehabbe" (Kişi sevdiği ile beraberdir) hadîs-i şerîfi muktezâsınca, şeyhin ahvâl ve evsâfından mürîdde hâl zuhuruna başlar. Bu hâlin kemâli fenâ-fişşeyh hâlidir ki, fenâ-fillah hâlinin mukaddimesidir.
Eğer bir mürîdde sekir ve gaybet hâli olursa rabıtayı terk ile kendi hâline müteveccih olur. Nitekim, Makâmât-ı Nakşiben-diye'den nakl olunmuşdur ki, söfiyeden biri meclisde rabıta ile meşgulken, onda gaybet eseri zuhur etti. Mürîd o gaybete iltifat etmedi. O vakit Hoca Nakşibend (k.s.) Hazretleri, "Beni bırak da o gaybete müteveccih ol" buyurdular.
Bir mürîd eğer Cenâb-ı Hak'dan istifâzaya kadir olursa, o mürîdin rabıtayı terk etmesi vâcib olur. Bu takdirde rabıta ile iştigâl, terakkîden tenezzüldür. Şühûd makamı üzerine, hicâb mertebesini tercih demek olur. Bu ise Cenâb-ı Hak'dan i'râz de-mekdir.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) buyurmuşdur ki, "Tarîkimiz sahâbe-i kiram rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn Hazerâtının tarîkidir. Bu tarîkde şeyh kemâl-i ma'rifet ile mütehakkık olursa, ifâza-da, ölü ile diri müsâvî olurlar ve istifâzada şeyhler ile sıbyan beraber olurlar!'
İnsân-ı kâmil mir'ât-ı Hak'dır. Her kim kâmil insanın ru-
240
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
241
hâniyetine basîret gözüyle bakarsa, onda Cenâb-ı Hak'kın tecellîsini görür. Sıfatının zuhurunu idrâk eder. Rabıta sebebiyle şeyhler, sıbyan-ı kâmilden feyz alırlar. Velînin velayetinde, ilmi şart değildir. Râbıta-i muhabbetle ve şeyhin teveccühüyle mak-sûdlarına vâsıl olurlar. "O Allah'ın ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. AHah çok büyük inşân sahibidir." (2/98)
Mevtadan rabıta ile feyz almak keyfiyeti: Mürîd nefsini dünya alâkalarından sıyırıp, kuyûdât-ı tâbiîyyeden içini boşaltır ve kalbini ulûm ve nükûşdan ve havâtır-ı kevniyyeden temizler, sonra o meyyitin ruhâniyetinden feyz alıncaya kadar o nuru, kalbinde saklar; muhafaza eder. Eğer rabıta meyyitin kabrinin yanında olursa, o kabrin sahibine selâm vermek lâzımdır. Kabrin sağ ayak tarafına yakın durur, bir Fatiha, üç ihlâs ve bir âyetü'l-kürsî okuyup, sevabını o mevtanın ruhuna hediye eder. Sonra ruhâniyeti-ne teveccüh edip istifâze eder. Nitekim (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri (İşlerinizde güçlükle karşılaştığınız; kararsız olduğunuz zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz) buyurdular.
Bir kimse kendi yerinden, Nebiyyi zîşân (s.a.s.) Efendimizin kabri saadetlerine teveccüh ederse, bi iznillâhi teâlâ müste-fîz olur. Şu kadar ki, kendisinde istifâza kabiliyeti olsun. Mü-rîdde rabıtadan istifâde hâli başlarsa, bütün ahvâlde rabıtaya devam ile o hâli muhafazaya dikkat etmelidir, asla rabıtadan ayrılmamalıdır. Bu durumda rabıta edilecek şeyhin, finâ fillâh ve beka billâh ile mütehakkık olması şarttır. İşte burası ayakların sürçeceği bir menziledir. Kendisine rabıta ettirmeye me'zûn olmadığı halde, "kemâle erdim" diye kendine rabıta ettirirse eden de, ettiren de neûzü billâh teâlâ hüsranda kalır.
Şeyh Hâlid-i Nakşibendî (k.s) Hazretlerinin eshâbına yazdığı bir mektubun tercümesini derede fayda umuyoruz:
"Besmele, tahmid ve tasliyeden sonra, hidâyette yıldızlara benzeyen arif, iktidâda kandillere müşabih olan mürşid-i kâmiller buyurdular ki, "Mütene'ımın ni'metiyle iştigal sebebiyle miin'ımı
(2/98) Hadîd Sûresi, âyet: 21
unutması küfrân-ı ni'mettir. Tarîkimiz muhakkıkları tasrîh ettiler ki, vücûdundan fânî olmayan sâlike, rabıta fena îrâs etmez. Bu hâl belki sâliki, vartaya düşürür. Sizlerden umduğum benden selâmı ve kelâmı kesin. Belki mürüvvetin ve vefanın kemâli budur. Sizler vakit vakit nefsinizle muvacehe yapın, ancak zaruret hâlinde biz fakîr kıtmîre tahriren müracaat edin"
"Bize hizmet edenlerden bazı kimseler vardır ki, meşakkat cihetinden sizden uzak, sohbet cihetinden sizden akdem, hizmet cihetinden sizden çok olduğu halde, bizim işaretimiz olmadan hareket etmezler. Bu tarikat, asrımızda bulunan müteşeyyihle-rin oyuncağı değildir. Hiyle ve hud'a sahihlerinin bâtıl sözleri de değildir. Hakîkî şeyh, mürîd ile Rab'bı arasında bir vâsıtadır. Hakîkî şeyhden yüz çevirmek Cenâb-ı Hak'dan yüz çevirmek gibidir. Mürîdlere kendiniz için rabıta ettirip suretinizi ta'lîm etmeyin. İsterse suretiniz zahir olsun. Aslında sizin bu ta'lîminiz şeytanın telbiyesindendir. Bizim emrimiz olmadan hiç kimseyi istihlâf etmeyin. Nerede kaldı ki, etrafa halîfe olmak için müzâ-hame etmeniz? Eğer bu düştüğünüz gaflette devam ederseniz, sizden tamamen yüz çeviririz. Bir kere de sizden yüz çevirirsek bir daha muvafakatimiz güçtür. Dikenli ağacı vücuddan çekip çıkarmak sizinle barışmakdan kolaydır. Bizim kalbimiz bir kere kırılırsa bir daha doğrulmanın ihtimâli yoktur. Bir kimse ki i'ti-zâr ile ma'zur olur, bizden vebal kalkdı demektir. Selâmlar!' Bu kelâmı, abd-i miskin Hâlid Nakşibendî el-Müceddid el-Kürdî el-Osmanî kendi diliyle söyledi ve eliyle yazdı.
Şehy Abdullah-i Dehlevî (k.s.) Hazretleri, Şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerine rabıta ile emr ettikden sonra, Şeyh Hâlid-i Bağdâdî'de rabıta yapdırdı. Bil'âhare mumaileyh de fena ile bekanın ehemmiyetini müşâhade ettikten sonra rabıtaya izin verdi. Her kim bu dereceye vâsıl olursa kendine rabıta yaptırsın. Bazı müridin rabıtadan men' ve zecr edildiği halde kendisine rabıta yaptırması fazlasıyla teaccübü mûcibdir. (Ve lâ havle ve lâ kuvveta illâ billâhil aliyyil azîm.) Bazı mürîd de, şeyh vefat ettikden sonra kendisine rabıta yapdırmışdır. Bazısı da, meyyit âhi-rete intikal ettikten sonra dünyaya iltifatı kalmaz demişdir. Bu kanâat, nefsinde kemâl iddia edenlerin hatâsından da büyük-
242
TASAVVUF! AHLÂK II
dür. Bu söz evliyâullah indinde, tasarrufâtı inkârdır. Bunda ittifak vardır.
Evliyâullahın tasarrufâtı, âhirete intikal ettiklerinde de bakîdir. Onun için Hazreti imâm-ı tarîkat el ma'rûf Şâh Nakşibend (k.s.) Şeyh Abdül-Hahk Gücdüvânî (k.s.) nin rühâniyetinden feyz almışdır. Halbuki, bu iki zât-ı muhteremin arasında beş adet vâsıta vardır.
Kezâlik Ebü'l Hasen Harkânî (k.s.) Hazretleri, Bâyezîd-i Bes-tâmî (k.s.) Hazretlerini idrâk etmediği halde, onun rühâniyetinden feyz almışdır. Belki Bâyezid'in vefatından sonra dünyaya gel-mişdir.
Ey kardeş, bilmelisin ki, şeyhimiz Zıyâeddin Hâlid en-Nakşibendi'l-Müceddid (k.s.) hayâtında, eshâbından hiç birinin kemâline şâhid olmadı ve hiç birine rabıtaya izin vermedi. Hattâ şiddetle nehy ederdi. Mürîdlerinden soranlara da, "Benim yanımda mürîd yokdur, yalnız İsmâîl yarım mürîddir" derdi.
Şeyh İsmâîl de Hâlid (k.s.) Hazretlerinin vefatından sonra kâim-makâmı oldu. Ondan sonra şeyh Abdullah Herevî (k.s.) kemâl mertebesini buldu. Fakat kendi suretine kimseyi rabıta yaptırmadı.
Hazreti şeyhin bazı eshâbına, noksanlarıyla beraber irşada izin verilmişdir. Nitekim, Hoca Behâeddîn (k.s.) Ya'kûb-ü Çer-hî'ye, kemâl-i vusulünden evvel, "Yâ Ya'kûb! Benden sana ne vâsıl olduysa, sen de onu nâsa ilet" buyurdular. Bundan sonra Ya'kûb-ü Çerhî Şeyh Alâeddîh (k.s.) Hazretlerinin elinde tekemmül etti. Eğer mükemmilin izin ve icazeti ile, nakıs olan irşada meşgul olursa, kâmilin yerine kâim olur. Yânî nakısın eli kâmilin eli olur. Zarara uğramaz. Allâh-ü a'lem bissevâb.
Müfessirler topluluğu, "Eğer Yûsuf, Rab'binin burhanını (ilâhî ihtarı) görmemiş olsaydı, olacak olan olurdu." (2/99) âyet-i kerîmesinde, rûhâniyyûnun imdâd ve tasarrufunu tasrîh ettiler. Müfessirînden sahib-i Keşşaf (burhan) kelimesini tefsîr etti ve dedi ki: Ya'kûb aleyhissalâtü vesselam, Yûsuf aleyhissalâtü ves-
(2/99) Yûsuf Sûresi, âyet: 24
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
243
selâma (Iyyâke ve iyyâhâ) yani, "Yâ Yûsuf, seni Züleyha ile ol-makdan ve Züleyha'nın sözünü tutmakdan tahzîr ederim" dediğini, Yûsuf aleyhisselâmın da bunu işittiğini ve hattâ Ya'kûb aley-hisselâmın temessül ile mübarek parmağını ısırarak göründüğünü de zikr etmişdir.
Evliyâullah, ruhâniyetlerinin cismâniyetleri üzerine galebesi sebebi ile, çeşitli suretlerde zahir olurlar. Nitekim, hadîs-i sahîhde, Sultânü'l-Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, bazı ehl-i Cennet'e, Cennet'in her kapısından çağırılacağını buyurdular.
Ebû Bekrini's Sıddîk (r.a.) dedi ki:
- "Bir adam nasıl olur ki Cennetin her kapısından girsin?" Cevaben:
- "Evet umarım ki, o da sensin!' buyurdular.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerini, mürîdlerinden on ikisi bir akşam iftara da'vet etmişler ve aynı zamanda onikisinin iftar sofrasında da hazır bulunmuşlardır. Kaddesallâhü sırrühü'1-azfz.
244
TASAVVUF! AHLÂK II
Ezkâr
Şeyh-ı Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: "Ey zâkir, senin zikrin tsm-i Cami' olsun ki, O (Allah, Allah, Allah) ism-i şerifidir. Bu zikirden başkasına tecâvüz etme. Dilin ve kalbinle söyle, kulağınla da işit ki, sırrında da nâtık-ı zâhir olsun. Sende zikr ile nâtıkın zuhurunu hissettiğin vakitte, kendinde olan o hâli terk etme. Zîrâ hâl arızîdir, zail olabilir.
Zikrin Başlıca Âdabı
Zâkir zikre başlamazdan evvel, hevâ, hırs, ittibâ-ı şehvet, gayre meyil gibi bilcümle menhiyattan tevbe ve istiğfar ile bedenini ve kalbini temizlemeye dikkat etmesi lâzımdır. Abdest aldıktan sonra mümkün ise, halvet bir yerde oturmak evlâdır. Kaza namazı borcu varsa, önce kaza namazını kılar. Yoksa şükür ve abdest namazını kılar. Duadan sonra tevbe ve istiğfara başlar. İnkisar ve huzûr-u kalble bütün kusurlarını ve ahlâkî fenalıklarını düşünerek Cenâb-ı Hak'kın huzûr-u ma'nevîsinde bulunduğunu kemâl-i edeble teemmül ile afv ve mağfiretine iltica eder. Tevbesinde nedamet ve bir daha yapmamağa azim ve niyet de şarttır. Tevbeden sonra, diğer muayyen evradını ikmâl ettikten sonra, tefekkürü mevt ile meşgul olur.
Vukuu muhakkak olan mevtin nasıl vuku bulacağını, kabre defn edildikde, sorulacak suallere nasıl cevap verebileceğini ve mahşere kadar kabirde ne hal üzere bulunacağını, ba's olunduğunda ne sıfatta dirilip, nasıl haşr olacağını, Huzûr-u Rabbi'l-âlemînde ne cevab verebileceğini ve, "O kıyamet gününde toplananlardan bir kısmı (mü'minler) Cennet'tedir, bir kısmı da (kâfirler) Cehennem'dedir." (2/100) manzumu celîlince hangi fırkadan olarak ayrılacağını derin düşünce ile teemmül eder.
Biiznillâhi teâlâ Sultân-ı Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazret-
(2/100) Şârâ Sûresi, âyet: 7
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
245
lerinin şefâat-ı uzmâsına iltica eyler ve sonra da silsile-i Nakşibendî meşâyıh-ı kiram hazarâtının şefaatini istirhamda bulunur. Ondan sonra dünyada dahî bi-iznillâh rûhânî himmet ve teveccühe nail olursa, kalbin tathîr ve tasfiyesine ve düşman nefsin tezkiyesine muvaffak olabileceğini düşünerek, mikdar-ı kâfî intizâr ve istifâzadan sonra dersi olan, lâfza-i Celâle; (Allah, Allah) ism-i şerifine başlar ve ihfâya geçer. Bu letâif-i hamsenin mahalli ehline ma'lûmdur. Letâif-i hamse, âlem-i emirdendir.
Bundan sonra zikr lâtîfe-i nefs de âlem-i halkdandır. Âlem-i halkdan olan letâif de beşdir. Nefis, ateş, hava, su, toprakdır.
Zikr hâli ile mürîdde, âlem-i emirden olan letâif-i hamse tekemmül ederse, dersi lâtîfe-i nefse verilir. Bu da tekemmül ederse, zikir hâli cesede intikal eder. Eğer zikir hâli cesedin her zerresinde uyanırsa buna zikr-i sultanî denilir. Zikir esnasında eğer sâlike gaybet hâli arız olursa, o hâli amden terk etmek doğru değildir.
Mübtedî sâlik, dersinin hal ve vaz'iyyetine göre Cenâb-ı Hak'kın birliğini, kudret ve azametini düşünerek kalben (Allah) demeğe başlar. Eğer zikr-i kalbîyi tatbik edemezse, yalnız lisâ-nen veya lisan ve kalbi ile (Allah) ism-i şerifini zikr etmeğe başlar. Kalbine havâtır hücum ettikçe (İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî) der, vazifesi olan zikir mikdârını tamamlar. Eğer zik-rullah kalbde rüsûh ve kuvvet bulursa, mezkûrun gayrisi kalbine hücum etse de, yine Hak'dan gayrisi kalbine girmez. Sâlikin hâl ve isti'dâdına göre kalbinde zikir hâli uyanır ve daimî bir hâl alırsa, o zaman zikir kalbden ruha, rûhdan sırra, sırdan hafîye geçer ve hafîden zikre devam hâlinde, maksûdda mezkûr olan Cenâb-ı Hak'dır. Huzûru-kalbîyi de muhafaza etmek lâzımdır.
İmâm ı Rabbânî (k.s.) bazı mektubunda buyururlar ki, eğer kalbin zikr etmesiyle hareketi murâd olunursa, ne hâlet-i fenada, ne de hâlet-i gayir'de, zikrin devamı şart değildir. Devamı istenen ancak huzûr-u kalbdir ve Cenâb-ı Hak'ka teveccühdür. Kalbin hareketi ister bulunsun, ister bulunmasın.
İmâm-ı Şa'rânî'nin (Nefahât)ında bu tarîk ehline tergîb ettiği başlıca adâb-ı zikir şunlardır: İlki tevbedir. Tevbenin hakî-kati: Kavilden, fiilden, veyahut irâdesinden mâlâya'nînin tama-
246
TASAVVUFÎ AHLÂK II
KÎTÂBÜ'L-EZKÂR
mından kulun tevbe etmesi şarttır. Kim ki bu tevbeyi yapmaz da ruhsat cihetine giderse, öyle olan kimseden hakîkî bir netice husule gelmez.
Zünnûn-U Mısrî (k.s.), "Eğer bir kimse dünyaya muhabbe-tiyle beraber zikrin halâvetini iddia ederse, o kimseyi tekzîb edin" buyurdular.
Zikir için ikinci edeb: Abdest ve gusüldür. Bâyezîd-i Bestâ-mî (k.s.) Hazretleri, abdest alır ve ağzını gül suyuyla yıkardı.
Üçüncü edeb: Sükûn ve sükûttur. Bu sükûnet sebebiyle kalbini Cenâb-ı Hak'kın fikriyle daimî surette meşgul kılar. Hattâ sâlikin kalbinde (Allah) ism-i şerifi bakî kalıp, başka bir şey kalmamalıdır.
Dördüncü edeb: Ruhâniyetten biiznillâhi teâlâ istimdâd et-mekdir. Diğer edebler de: Temiz bir yerde dizi üzerine oturmalı ve güzel koku sürünmelidir. Elbisesi ve lokması tayyib ve helâ-hndan olmalıdır. Gözlerini kapamalı, mümkünse karanlık mahalleri tercih etmelidir. Göz kapalı olursa havassı zahire de kapanır. Baş gözü kapanmayınca kalb gözü açılmaz. Sâlik zikrine, gerek hafi ve gerekse cehrîde, ıhlâs üzere devam etmeli ve küdûrattan amelini tasfiye etmelidir. Bütün amellerinde ihlâs üzere hareket etmek lâzım gelir ki, devam ve istikrar ile sıddîklik derecesine yaklaşmış olabilsin.
Mürîd, tarikat edeblerinden riâyet edemediği noksan ve kusurlarını şeyhinden gizlememelidir. Şeyhin ihtiyar ve telkîn ettiği mikdardan fazla veya başka zikirlerle meşgul olmamalıdır. Zikrullaha devam hâlinde, Cenâb-ı Hak'dan gayri kalbinde mevcud olan şeylerin cümlesini nefy etmelidir. Zîrâ, Cenâb-ı Hak gay-yûrdur. Kulunun kalbinde kendinden başkasını görmeyi sevmez. Zikrullaha devamla nail olduğu hal ve müşahedesini şeyhine arz etmelidir. Zikirden fâri' oldukdan sonra şu üç hal üzere bulunmalıdır:
Evvelâ: Sükût edib huşu' ile zikirden vârid olan hâli kalbinde huzurla muhafaza etmelidir. Bazan me'mûldur ki, sâlike vârid olan hâl otuz sene yapılan riyâzât ve mücâhededen hâsıl olan varidattan ziyâde, bâtınını ve vücudunu ma'mûr eder. Amma zikirden fâri' olup da sükûnet bulmazsa, gelen varidat sü-
247
kûn bulmaz, zail olur.
Saniyen: Sâlik, nefsini zem eder. Zîrâ nefsi zem, tenvir-i ba-sîrette keşf-i hıcabda ve nefsanî, şey tanî havâtırı gidermede süratlidir.
Sâlisen: Zikrin hemen bitiminde su içmemelidir. Zîrâ zikirde zevk, baygınlık ve heyecan vardır ki, maksûd da budur. Eğer zikrin akabinde su içilirse hâsıl olan zevk ve heyecanı söndürür. Zâkir bu üç edebe harîs olmalıdır. Çünkü zikrin neticesi bilhassa bu üç edebe riâyet ile zahir olur. Allahü âlem.
Lâtîfe-i kalb: Seyyidinâ Âdem aleyhisselâmın ayaklan altındadır.
Lâtîfe-i rûh: Seyyidinâ Nûh ve İbrahim aleyhisselâmın ayakları altındadır.
Lâtîfe-i sır: Seyyidinâ Mûsâ aleyhisselâmın ayakları altındadır.
Lâtîfe-i hafî: Seyyidinâ îsâ aleyhisselâmın ayakları altındadır.
Lâtîfe-i ahfâ: Seyyidinâ Muhammed el-Mustafa (s.a.s.)-ve alâ sâir-il enbiyâi vel mürselîn ve âli küllin ve sahbi küllin ecmaîn-Efendimizin mübarek ayakları altındadır. Burada ayak altı de-mekden kasd, onların makamlarına işarettir.
t
I
il
248
TASAVVUF! AHLÂK II
Nefy-ü İsbât
Nefy-ü isbâtın şartı dokuzdur:
1-Habs-i nefes,
2-Lâilâhe illallah zikri,
3-Nakşi mülâhaza,
4-Ma'nâyı mülâhaza,
5-Darb,
6-Cümlesiyle vukûf-u kalbî,
7-Vukûf-u adedî (tek olmak şartıyla),
8-Zikr-i Muhammed Resul ullah (s.a.s.),
9-Rücû ilâllah (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî).
Bu zikri Abdülhâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretleri, Hızır aley-hisselâmdan almışdir. Ona suyun içine dalmayı emr etti ve bu zikri ta'lîm etti. Umulur ki, suya dalma emri, nefesi zabt ve ha-pisde, ihtiyat içindir. Dil ile olmayıp yalnız kalb ile telkin olunan (Lâilâhe illallah) zikri, nefy ile isbâttadır. Evvelâ dilini damağına yapıştırır ve nefesini toplayarak göbeğinde haps eder. Lâ kelimesini, göbeğinden i'tibâren dimağına kadar uzatır. (İlahe) kelimesini, sağ omuzunun küreği üzerine yazar. (İllallah) kelimesini de kalbe şiddetle indirir. Ma'nâ i'tibârıyla da kelime-i tev-hîdin şıkk-ı evveli ile muhdesâtı nefy eder. İkinci şıkkı ile de, beka nazarıyla Cenâb-ı Hak'kın zâtını isbât eder. Mahal-li letâifin hepsini mülâhaza eder. Merkezi de kalb olur. Nefes daraldığında, son adet tek olmak üzere yirmi bir kadar söyleye. Fakat bazan da 7, 11, 15, gibi tek adedde de kalabilir. Nefesini yenilemeden evvel, Muhammed Resûlullah lafzının nakşını ve ma'nâsını da mülâhaza eder. İki nefes arasında gaflete fırsat vermemek için (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî) der, tekrar nefes alarak yeniden nefy-ü isbâta başlar. Yalnız bu halde adede riâyet etmek işi, tefekkür ile olmak lâzımdır. Yoksa parmak veya tesbîh-le saymak doğru değildir.
Habs-i nefes hakkında Urvetü'l-vüskâ Muhammed Ma'sûm (k.s.) dan suâl edilmiştir ki. "Habs-i nefes ile amel bid'at midir, değil midir? Eğer bid'at ise hasene midir? Müceddidîn indinde
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
249
bid'atte hasen yoktur. Şu halde bid'atten halâsa çâre nedir? Zikir ise hadd-i zâtında hasendir ve mesnundurT denilmiştir. Cevaben; "Zikirde habs-i nefes, sadr-i evvelde sabit olmamış ise de, sonra, habs-i nefes ile zikri, Hızır aleyhisselâm, Hoca Ab-dülhalık Gücdüvânî (k.s.) ya ta'lim ettiler ki, Hızır aleyhisselâ-mın ameline bid'at ile hükm olunamaz!'
250
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
251
I
Murakabe
Murakabe iki nevîdir: Biri avamın mürâkabesidir ki, Hakka tâlib olan kimse, Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin emir buyurduğunu işleyip, nehyinden kaçına ve her hâlinde, Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin bütün ahvâline agâh ve muttali' olduğunu düşünüb, bu mülâhazadan gafil olmaya. Nitekim, Re-sûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, (İmânın efdali, kişinin her halinde muhakkak Allah'ın kendisiyle olduğunu bilmesidir) ve (İhsan, Allah'ı görür gibi ibâdet etmekdir. Sen Allah'ı görme-sen de O seni görür.) buyurmuşlardır.
Biri de, mürâkabe-i havâsdır ki; sâlik olan kimse cezbe-i muhabbetle Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin sırr-ı ehadiyyetini, devam üzere görür gibi cemî' eşyada mülâhaza ide ve o mülâhazada, eşyadan ona unutmak gele. Nitekim, Hoca Behâ-eddin Nakşibend (k.s.) (Murakabe, Halika nazara devamla, mahlûku görmeyi unutmakdır.) buyurdular.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) den menkuldür ki, "Zâkir, murakabede kedi gibi olmalıdır. Zîrâ bir gün tarîkde bir kediyi gördüm. Farenin deliğinde müstağrak bir halde öyle oturmuş ki, bir kılı bile hareket etmiyordu. Bu kedinin hâlinden bana bir hayret ve mülâhaza hâsıl oldu. Sırrımdan bana nida olundu ki: "Yâ deniyyii- himmet: maksûdun hakkında beni fareden dûn kılma ve sen de kediden az olma?" diye sadâ geldi. O vakit müte-nebbih oldum. Mürâkebe yoluna devam ettim ve benim için hâsıl olan oldu" buyurdu.
Murakabe ile meşgul olmak arzu eden kimse, temiz ve tenhâ bir yerde tahâret-i kâmile üzerine oturup; bütün mevcudatı, arşdan ferşe dek yok farz ede ve hatırını da bütün kuyudattan tecrîd ede. Hak celle ve alâ Hazretlerinin ehadiyyetini tefekkür ede, noksan sıfatlardan münezzeh bile. Havâtır hücum ederse nefy-ü isbât zikriyle meşgul olarak havâtırı defe çalışa. Daimî huzûr-ü maallahı bulmağa gayret ede ve ehl-i gafletten uzlet ede ve lisânından istiğfarı eksik etmeye. (Kuşeyrî risalesinden)
Silsile-i Serhalka-i Hâcegân Hoca Abdülhalık Gûc-düvânî (k.s.) Hazretlerinin kelimât-ı kudsiyyeleri:
1- Vukûf-u zamânî: Sâlikin kendi üzerinden devamla geçen zamanına ıttılâıdır ki, eğer vakti, şükrü mucip olan huzur ve zikirle geçmişse veyahut gaflet ve ma'siyet cihetinden nedameti mucip bir hâl ile geçmişse, onu bilmesidir. Tâlib, cehd-i küllî ve hakîkî ile öyle gayret etmelîdir ki, vakitlerden bir an bile boş yere geçmemelidir. Ancak kendi matlûbu ve maksûdu üzerine geçmelidir. Öyle müteyakkız olmalıdır ki, Alîm ve Habîr olan Cenâb-ı
Hak celle ve âlânın ilmi kendini muhît olduğunu, bir an hatırdan çıkarmamalıdır. Cenâb-ı Hak, talibin hayır ve şer işlediği her amele muttalîdir. Gözleri ile dahî hiyanet yapanları bilir, gönülde olan şeyler dahî ona hafî değildir.
Arz ve semâdaki cemi' zerrâttan bir ân gaflet, Cenâb-ı Vâcibü'l- Vücûd için tasavvur olunamaz. Her şeyin anahtarı onun yed-i kudretindedir. İşte sâlik bunu iyi bilmeli; akvâlini, efâlini ve bütün ahvâlini, gece ve gündüzde, her saat ve her ânda, ne keyfiyette cereyan ettiğini hesâb etmelidir. A'mâl-i hasenesine şükr etmeli ve daha ziyâde yapmağa çalışmalıdır. Amellerinin kabîh-lerine de nedamet ederek tevbe ve istiğfar edip, ma'siyet ve gafletten sakınmaya cehd ve gayret etmelidir.
Yine yakînen bilmelidir ki, Hak teâlâ ve tekaddes Hazretleri, her zaman hâline nazır ve yanında hâzırdır. Buna gafil olmayarak ubudiyet haddini tecâvüz etmemeli ve ma'bûduna mü-lâkî oluncaya kadar gayret etmelidir.
2- Vukûf-u adedî: Yani sâlikin zikr ettiği evradının adedine vâkıf olmasıdır. Bilhassa nefy-ü isbâtta vukûf-u adedî, hatırını tefrikadan muhafaza ile huzura müyesser olmak içindir. Bazı ekâ-bire göre, zikirde çok sayı şart ad edilmemişdir. Asıl zikirde mak-sûd olan, zikrin fâide ve te'sîri husule gelmek için zâkirin kalbinin mezkûr (Hak celle "ve alâ) ile huzurudur.
3- Vukûf-u kalbî: Gönlün Hak Sübhânehû ve teâlâ'dan agâh olmasından ibarettir. Öyle ki, gönülde Hak Sübhânehû ve teâlâ'dan gayri hiç bir şey olmaya. Zâkirin kalbi mezkûr ile meşgul olup, Hak'ka ıtttla'ı o derece olacaktır ki, murakabesinden, bel-
252
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
253
ki de müşahedesinden de gaybubet etmelidir. Diğer bir ma'nâya göre zâkirin zikir esnasında, sol memesinin altındaki kalb mahallini mülâhazasıdır. Gönül, et parçası olan kalb sanövberîsi-nin vasatında teşekkül eden bir damla kandır. Bu kan damlasına kalb tesmiyesinin sebebi, idrâk ve tedbîrinin ve tefekkürünün, ihtilafıyla münkalib olmak kâbiliyyetini hâiz olmasındandır.
Kalbe vukuf demek, kalbin hâline ıttıla' ve zikr ile iştigâl,
zikrin ma'nâsını mülâhaza ile kendisini gaflete düşmekten ko-rumakdır. Bu silsile-i celîle kaddesallâhü teâlâ esrârehümü'l-aliyye hazerâtı, bu vukûf-u kalbiyi mühimmattan ad etmişlerdir.
4- Hoş derdem: Hoş Fârisî lisânında akıl, derdem de nefis ma'nâsınadır. Bu kavmin indinde murâd olunan ma'nâ, nefesin her giriş ve çıkışında gafletten nefsi muhafaza içindir. Zîrâ, cemi' enfâsda (Allah) ile beraber, kalbinde huzurunu muhafaza etmek lâzımdır. Nisyân ve gafletten sakınmakla Cenâb-ı Allah azze ve cel ile huzuru müeddî olur ve huzûr-u kalb ve taât ile de nefesleri ihya etmiş olur. Bir nefes ki, gaflet ile girip çıkıyorsa o nefes ölüdür. Cenâb-ı Hak'dan munkatı'dır ve bir nefes ki, huzur ile alınıp yine huzur ile verilirse o nefes diridir. İşte (Hoş derdem)in ma'nâsı budur.
Hoca Behâeddin Nakşîbend (k.s.) Hazretleri buyurmuşlardır ki: "Bu yolda, kâr binasını nefes üzerine ikâme eylemek ge-rekdir. Yâni, himmeti, nefesi hıfza kasr ve her nefesde huzura hasr etmek gerekdir ki, bu meşguliyet sebebiyle mâzîyi tezekkür ve müstakbeli tefekküre fırsat bırakmaya!'
Necmeddin-i Kiibrâ (k.s.) buyurmuşdur ki, "Her nefes girip çıkışında Hak Sübhânehû ve teâlâ'mn gaybet hüviyyetine işaret olan harfi, haliyle demiş olur. Şu kadar ki, nefesini gafletlerden hıfz etmek, sâlikler için çok zordur. Fakat sâlikin gafletinden dolayı Cenâb-ı Hak'ka istiğfar etmesi lâzımdır.
5- Nazar der kadem: Sâlike lâyık olan yürürken ayağının ucuna bakmasıdır. Tâ ki, etrafa bakışı kendini tefrikaya düşürmeye ve kalbi müştehâttan ve müstahsenâttan birini görüb de alâkalanmaya. Kalbde zikrin temkin hâli za'fa uğradıkça, tefrika da kuvvet bulur ve hicaba sebeb olur. Bu sebeble de kalb, zikirden geri kalır. Hakdan münkatî olur. Çünkü (Kim düşünce-
sini çoğaltırsa, hüsrandadır) denilmişdir. Yürürken ayağının ucuna bakmak tevazu' alâmetidir. Zîrâ, kibir sâhibleri yürürken kafalarını yukarı kaldırırlar. Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, yürürken çukura iniyor gibi yürürlerdi. Nazarın bir manâsı dahî budur ki; sâlik varlık mesafelerini kat' ve hodperest-lik ukbelerini tay ede, mâsivâdan (Allah'dan başkasından) el çekerek Hak'ka sülük edip, âfâka nazar etmeye.
6- Sefer-dervatan: Ehlullah indinde sâlikin âlem-i halkdan, âlem-i Hak'ka seferidir. Nitekim, âyet-i celîlede: "Ben Rabbi-me (bana emrettiği yere) gidiyorum, o bana yolunu gösterir." (2/101) buyurulduğu veçhile bu ma'nâya Hazret-i İbrahim Ha-lîlullah (a.s.) işaret etmişlerdir. Yahut sefer-dervatan demek; sâlikin kötü halden iyi hâle seferidir. Ebû Osman Mağribî (k.s.) buyurdu ki: "Sefer dervatanın ma'nâsı: Sâlikin hevâ ve şehevâ-tından ve nefsinin arzularından sefer etmesidir. Yahut, bir mürşid-i kâmile vuslat için bir beldeden diğer beldeye seferidir!'
Şeyh Tirmizî (k.s.) sâliki zahirî seferden men'ederdi ve derki ki: "Her hayır ve bereketin anahtarı olan irâdet, sıhhatjbu-luncaya kadar, irâde mevkiinde sabırdır. Irade_senin,İcin.sahîh oldugıfvâTatten^reketiri başlangıcı şenin için o zaman zahir olmuş olurlcı, bundan" böyle sen (Sefer-i ilâlİah) dasın. İstersen zarurin sefer edersin, istersen etmezsin!' ~ JVteşâyıh-fİzâm kâa3esâlİâhü ervâhahüm Hazerâtı, sâlik-leri sefer-i zahirîden men' etmişlerdir. Zîrâ, zahirî seferde meşakkat ve mihnetler vardır ki, ehli-bidâyet bunlara tahammül edemezler. Çünkü makâm-ı ubudiyet ve makâm-ı şühûd:".. temkinleri olmadığı için, sülük yolunda muhalefet ye inkârlarını mû-cib ve farzların» ve sünnetlerini terke sebep olur ve bu suretle kalblerinde tefrika husule gelir. Fakat kâmiller seferin zahmeti ne ve meşakkatine tahammül etmekle beraber ahvâl-i kalbiyele-rine bir zarar îrâs etmediği gibi, belki terfî-i derecelerine de ve-siyle olur.
7- Halvet der encümen: (Bâtında Hak ile meşgul olup zahirde halk ile muhâlata etmek) den kinayedir. Sâlikin kalbinin
(2/101) Sâffâi Sûresi, âyet: 99
254
TASAVVUF! AHLÂK II
zikri o dereceye varmış oluyor ki, çarşı ve pazarda dahî kalb durmayıp zikre devam ediyor. Halk ile mu'amelesi onu Hak'dan geri bırakmıyor. Zahiri halk ile, bâtını Hak ile olmuş oluyor. Fakat, bu hâl müntehi olan sâliklerin hâlidir. Zira mübtedî sâlikler ehl-i gaflet ile ihtilât ederse tefrika verir ve nisbetlerine uzlet haliyle rücu' edip Hak ile ünsiyet tahsil etmek gerekdir. Nitekim, şâir turuk-u aliyyede, halvet-i bâtımyyeyi tahsil için zahirde halvet ettikleri gibi.
Hoca Behâeddin Nakşibendi (k.s.) Hazretleri buyurdular ki, "Bizim tarîkimiz sohbet tarîkidir. Bir mü'min ki, nâsa karışıyor ve ezalarına sabr ediyor, böyle olan mü'min, nâsa karışmayan mü'minden hayırlıdır. Nitekim, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin zamân-ı saadetlerinde, eshâb-ı kiram rıdvânullâhi te-âlâ aleyhim ecmaîn Hazerâtı da, sohbet yoluyla irşâd buyurul-muşlardır."
Şeyh Ebû Saîd-i Harrâz (k.s.) buyurur ki, "Kendisinden keramet sâdır olan kâmil değildir Kâmil odur ki, halkın arasında oturur, onlarla alış-veriş eder, fakat bir lâhza Cenâb-ı Hak'dan gaflet etmez. Nitekim Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûd ve tekaddes Hazretleri, onların vasıflarım şu âyet-i kerîme ile ta'rif buyurmuş-dur: "Nice kullarım vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alış-veriş, Allah'ı anmaktan (O'na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan), namazı gereği üzere kılmaktan ve zekât vermekten kendilerini alıkoymaz." (2/102)
8- Yâd gerd: Kelime-i tevhidi habs-i nefes ile zikr etmekdir. Nefy-ü isbâttan mürekkeb kelime-i tevhîd gibi kalbe cila veren zikir olmaz.
9- Bâz geşt: İki nefes arasındaki fasılada (ilâhî ente mak-sûdî ve rıdâke matlûbî) kelâmını mülâhaza etmekdir. Bu mülâhaza sebebiyle zâkir kendini havâtır hücumundan korumuş olur ki, gafletten kurtularak huzura devama müyesser olsun.
10- Nigâh dâşt: Kalbi havâtırdan korumakdır. Bu ma'nâ vukûf-u kalbî ile müttehiddir. Havâtır altı nevîdir.
1- Hevâcis: Nefis tarafından kalbe zuhur eder.
(2/102) Nûr Sûresi, âyet: 37
KtTÂBÜ'L-EZKÂR
255
2- Vesâvis: Şeytan tarafından kalbe ilkâ olunur.
3- İlhâmât: Melek tarafından kalbe ilkâ olunur.
4- Varidat: Cenâb-ı Hak'dan kalbe ilkâ olunur.
5- Suver-i kâinat: Havassı a'zâ tarafından kalbe duhûl eder.
6- Ma'kûlât: Akıl canibinden kalbe hutur eder.
11- Yâd dâşt: Vücûdu Ehadiyyet-i Hak teâlâ'ya murakabenin devamından ibarettir. Murakabede kalbini bilcümle kuyudattan tecrîd ve havâss-ı zahiresini ta'tîl ve bütün mevcudatı fâ-nî mülâhaza ile, vücûd-u vahdet-i zât-ı İlâhîyi cemi' mevcudatı muhît ve; keyf ve kemden, şekil ve renkden, cihet ve mekândan münezzeh bir tecellf-i nûrânî ve bir vücûd-u hakkânî olduğunu mülâhaza eder.
Tefrika, Vesvese, Kabz
Zâkire esnâ-ı zikirde bir tefrika yahut vesvese veya kabz hâli olursa, mümkünse soğuk su ile, değilse sıcak su ile gusl etmelidir. Şayet gusül mümkün olmazsa, abdest almalıdır ve temiz elbise giyerek halvete girmeli, iki rek'at namaz kılarak kemâl-i tazarru' ile tevbe istiğfar etmeli, rabıta ile meşgul olmalıdır. Bununla da gideremezse (yâ fa'âl) ismi şerîfiyle, huzurla, mikdâr-ı kâfî meşgul olmalıdır. Bazan bu tefrika bilâ sebeb Cenâb-ı Hak-dan gelir. Nitekim, Hak sübhânehû ve teâlâ, "Allah, kimini daraltır (da hayra koşmaz),kiminin de kalbini genişletir.'Y2//03y buyurmuşdur. Bazan da, bir kusur sebebiyle ânz olur ki, her suretle Cenâb-ı Hak'ka iltica ve tazarru' ve niyazda bulunmak lâzım gelir. Eğer hevâtır, nefsânî ve şeytanî ise def ve nefy etmek lâzımdır. Hakkânî ise isbât etmek lâzımdır. Bu havâtırı tefrîk ve temyîz güçtür. Şer'an mubah olan havâtır, amellere müteallik ise, onu kalbden çıkarmağa müsâreât eylemek lâzımdır. Zîrâ bu gibi havâtır sâlike bir düşman gibidir. Definin çâresine bakmak lâzımdır.
(2/103) Bakara Sûresi, âyet: 245
IP
256
TASAVVUF! AHLÂK II
Teheccüd ve Nafile İbâdet
1. Hoca Ali el-Râmitenî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki, "Bir kimse
üç kalbi bir araya getirebilirse onun muradı hâsıl olur. Biri müminin kalbi, diğeri Kur'ân'ın kalbi (Yasin sûresi'dir),üçüncüsü de gecenin kalbidir."
Teheccüd namazı oniki rek'attır. En azı ile dört rek'attır. Yasin sûresini ezbere bilenler için bu sûre ile kılmak efdaldir. Değilse, İhlâs, Kâfirûn gibi diğer sûrelerle de kılınır. Teheccüdün vakti, gecenin sülüsü ahiridir; yani geceyi üçe bölersek, üçüncü bölümün başlarıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak"Gece(nin) birazından gayri (saatlarında) kalk. (Gecenin) yarısı miktarınca, yahut ondan birazını eksilt. Yahut (o yarının üzerine ilâve edip) artır. Kur-ân'ı da açık açık, tane tane oku." (2/104)
"Onlar geceden pek az (bir zaman) uyuyorlardı.'Y2/705> buyurdu. (Hücûd) uyku ma'nâsınadır. Teheccüd namazı uykudan sonra olan bir namazdır.
Nebiy-yi zîşan (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinden rivayet olun-muşdur ki, teheccüd namazı kıldığında, sabaha kadar kıbleye karşı oturur, murakabe ve zikrullah ile meşgul olurlardı. Eğer uyku galip gelirse, uyur, fakat sabah namazından evvel uyanırlar, abdest alıp sabah namazının sünnetini hâne-i seâdetlerinde kılarlardı. Bir müddet mahfîce istiğfar ile iştigâl eder, sonra farzı cemâatle edâ için mescid-i şerîfe giderlerdi.
Bu tarîkat-i aliyye silsilesine mensup olan sâlikler de, gece ibâdet ve teheccüdünü ve sabah namazını ve evradını edâ ve îfâ-dan sonra, kerahet vakti çıkınca iki rek'at işrâk namazı kılarlar.
İstihare ye yatmak arzu ediliyorsa, iki rek'at istihare nama-,-ırta niyyet ederek kılar. Eğer sâlikin iktisâb-ı maîşet gibi dünyevî bir niyyeti varsa, huzur ile uyku veya uyanık halde ona teveccüh eder ve şu duayı okur: (2/106)
(2/104) Müzzemmil Sûresi, âyet: 2-3-4 (2/105) Zâriyât Sûresi, âyet: 17 (2/106) İstihare duası.
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
257
öl^ J?
j
Sâlik, sabahki mühimmât-ı dünyeviyyesinden fârî' olduktan sonra taze abdest alır, halvete girer, Murakabe ve zikir vazifesiyle meşgul olur. Sonra kuşluk namazını kılar. Azı dört, çoğu oniki rek'attır. Kuşluk namazı günün dörtte biri geçesiye kadar kılınır. Akşam namazından sonra altı rek'at evvâbîn namazı kılar. Yatsıdan konra da, Sûre-i Bakara'nın ve Sûre-i Haşr'in sonlarını ve Sûre-i Mülk'ü okuyarak dört rek'at şükar namazı kılar. Velhasıl söfî olan gecede ve gündüzde Hak sübhânehû ve teâlâ ve tekaddes Hazretlerine zikir ve fikirle müstağrak ve müs-tehlek olmak lâzım gelir. #Jitekim, Ebû Abbâs Kassâb (k.s.)'ın dediği gibi, "Benim indimde ne akşam var ne de sabah vardır. Bâtını fena deryasında mağrûk, zahiri de hazarda sâdır olan ef al iledir.
Ehl-i fena, makam ve kerâmâtı hicâb görmüşlerd'r. Haz-zı cismânînin ve ruhanînin hepsinden kendilerini uzaklaştırmışlardır. Mertebe-i fenaya vüsûl ise, o da ancak mevhibe-i ilâhîdir. Fena mertebesine erişemeyenlerde evsaflarına rücû çoktur. Fakat, El fânî lâ yureddü ilâ evsâfihî (Fenaya varan için evsâfına rücû' yoktur) denilmiştir.
Zünnûn-u Mısrî (k.s.) buyurdu ki: "Rücû' eden. rüeû' etmedi, o ancak tarîkden rücû' etti, eğer vâsıl olsaydı rücû' etmezdi!'
Sâdık mürîd ihlâs üzerine zikrullah ile iştigâl ederse, o mü-rîdde fazl-ı ilâhî olarak acîb ve garîb haller zuhur eder. Bu acâ-ib hallerin zuhuru, yâ o mürîdin kalbini tatmin veya te'nîs için veyahut Cenâb-ı Hak tarafından imtihan ve iptilâ içindir. Öyle
258
TASAVVUF! AHLÂK II
ise o kimseye vacip olan o gibi havârika iltifat edib de, aldanmamak lâzımdır ki, maksûdundan uzak kalmasın. Bu sebebden arifler dediler ki, mürîdlerin çoğunun geri kaldıkları, keramete tâlib olmalarındandır.
Kerâmet-i uzmâ, ancak şerîat-i garrânın hududu dâhilinde hareketle sünnet-i vâzıhaya ittibâ'dadır.Kerâmet iki kısımdır. Biri hissî, diğeri ma'nevîdir. Hissî olanı, âmmenin bildiği keramettir ki, su üzerinde yürümek, havada uçmak, duanın filhâl kabulü ve gözden gayb olmak gibi ki, bunlara mekir (hîle) girebilir. Kerâmet-i ma'niveyye ise, onu ancak havas bilir. Bu da şer-i şe-rîfîn edebini muhafaza ve hayırlara koşmak, kalbinden insanlar hakkında gıl ve gışı izâle etmek, hased, kin, gıybet, nemime, ucüb, kibir ve şâire gibi mezmûm sıfatlardan kalbini temizlemek ve nefesin duhûl ve hurucunu muhafaza etmek, kalbinde Cenâb-ı Hak'kın asarını aramakdır. İşte bu gibi haller kerâmât-ı ma'ne-viyyedir ki, buna istidrâc ve mekir girmen Buna mekir girmese bile istikâmet şarttır. İstikâmetsiz hareket edenin hâli asla keramet olamaz. Ona istidrâc denilir ki, Jkıyâmet gününde Cenâb-ı Hak'kın huzurunda muhasebe edilir.
Kuvvet-i ilim ile hudûd-u şer'îye vâkıf olunursa, mekr-i ilâhî ipi kopmaz. Kalb ucübden^kurtulursa Cenâb-ı Hak'ka vâsıl olur ve Cenâb-ı Hak'ka itâ'atten ve hudûd-u ilâhîyi muhafazadan hâsıl olan şeylerin cümlesi, Cenâb-ı Allah'ın hidâyet ve tevfîki ile olduğunu, ilim sana i'lâm eder. Eğer evliyâ-yı ma'nevî olanlarda âmmenin kerametinden bir şey zahir olsa, feryâd-ü figân ederek Cenâb-ı Hak'ka yalvarırlar. "Bu keramet üzerimizden kalkarsa rahat ederiz" derler veyahut bu kerametin setrini taleb ederler. Halk arasında şöhret bulup da, kendilerinin avamdan temayüzlerini arzu etmezler. Onlar yalnız ilim ve ma'rifet taleb ederler. Zîrâ hakkı bilenlerle, bilmeyenlerin müsâvî olmadıkları hakkında Cenâb-ı Hak, "(Ey Resulüm, onlara) de ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (2/107) âyet-i celîlesinde beyân buyurmuşdur.
(2 /10 7) Zümer Sûresi, âyet: 9
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
259
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) dan: Havada uçmak ve buna mümasil kerametten sormuşlar, cevaben, "Havada kuş da uçar, in-
dellah mü'min. kuşlardan efdaldir. NasîToIûr dâTOIşlnsana şe^" rîk olabilir? Cenâb-ı Hak'kın indinde bunlar keramet değildir" demiş. Sonra Cenâb-ı Hak'ka iltica ederek, "Ya Rabbî, kavim senden başkasını istediler, istediklerini verdin, o şeylerle meşgul kıldın. Eğer beni bir şeye vâsıl kılarsan esrarından bir şemmesi-ne ehil kıl" diye duâ etmişdir. Zîrâ ma'rifet-i ilâhî, keramet ve tuhfe cihetinden daha a'lâ ve a'zamdır.
Şeyh Hâlid Ziyâeddîn (k.s.) Hazretleri, dâima ihvana şu na-sîhatte bulunurdu: Akâid-i İslâmiyyesini tashih, fıkıh ilmini ta-allüm, cidali terk ve ihlâs ile ifâza ve istifâdesini artırmak, ulemâya ta'zîm, fukarayı tatyîb, kavmin kitaplarından istifâde etmek. İ'tisâfı terk etmek> zühd ve kanâatle muttasıf olmak, mâ-sivâdan yüz çevirmek. Ahlâk-ı hasene ile müteeddib olmayı ter-gîb ile, zıddı olan şeylerden nehy ederdi. (2/108)
«UP
Şeyh Hâlid en-Nakşıbendî (k.s.) Hazretleri, akşam, sabah üç kere ve Cum'a günleri de yüz kere şu salavâtı okumakla emrederdi: (2/109)
* ' *
U
* ' *
ü15
* s ılı - ' • ' '
(2/108)Mânâsı: Allah, kavuşma gününde bizi ve onları en güzel
bir şekilde mükâfatlandırsın ve ondan razı olsun. Âmîn. (2/109)Hâlid-i Bağdadî Hazretlerinin tavsiye ettiği salavât-ı şerîfe.
260
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
261
Açlıktan emân olmak için her gün kırk kere, (Yâ Samed) dememizi emretti ve edilen gıybeti mahv için her gün yirmiyedi
kere: (2/110) ' #
Fena ve Beka
duasını okumakla emrettiler.
^
Hazret-i Hoca Nakşıbend (k.s.) den, (Fena) hakkında sor-^ \s/ muşlar. Cevaben: "Fena, iki kısımdır" buyurdular. Her ne ka-î dar bazı büyükler ikiden fazla dedilerse de, biri vücud-u zulmâ-(, ;'-tiî tab'mdan fânî olmaktır. Diğeri: Vücud-u nûrânî ve ruhanî-
t
den fânî olmaktır. Nitekim, hadîs-i Nebevide, (Muhakkak, Allah için nurdan ve zulmetden yetmiş perde vardır) buyurulmuşdur.
Cenâb-ı Hak'kın zuhuru sebebiyle sâlik, p derece fânî olur ki^Hak'kın mâsivâsındanjuûra kalmaz. Mâsivâdan murâd, mevcûdât-ı âlem-i zulmânîdir! "" "
İkinci fenaya, fenanın fenası derler. Yani, fânî olur, fakat fânî olduğunu bilmez. Vücûd-u rûhânî için şuuru kalmaz. İşte bu makamda rjih^ikj^ed^L^ajb^e_je^dfL£deL_Sâlikin bu ma-
kamda sohbeti sahîh olur. Fakat müridin terbiyesi talebi sahîh olmaz. Ruhun zikrinde huzur, Hak ile gâlib olduğu halde, hem de halk iledir. jCenâb-ı Hak'dan gaynyla sırrın zikriJıuzÛ£bul- nıazA mükevvenâttan haberi olmaz. İhfâda tamamiyle gayır maz. İşte bu makamda seyr-i fillâh tehakkuk eder.
Kul, fenâ-i mutlakdan sonra terakki eder. Fenâ-i mutlak de mek, fenâ-i zat ve fenâ-i sıfattır. Sâlik bu fenâ-i mutlakta vücûd-u * Hakkânî hıl'atını giyer. Hattâ sâlikin vücûdunda evsâf-ı ilâhiy- ye ittisâf eder ve ahlâk-ı Rabbânî ile tehalluk eder. Nitekim bu v&* makamda hadîs-i kudsîde, (Benimle işitir, benimle görürJbenimle v konuşur jenimle tutar benimle^üj^^fLbeniaüe düşünür) bu
konuşur, jenimle tutar,
düşünür) bu-
"yurulmuşdur ki, bu_hadîs-i kudsînin sırrı tahakkuk edjer. ç ~"Bü makamdaHnî olan zât ve sıfat, vücûdürTbekâsıyla tebeddül eder. (Hafâ) kabrinden çıkarak (zuhur) mahşerine vâsıl \rOİur. Bu takdirde, Cenâb-ı Hak'kın cezebât-ı tasarrufâlykulun v fbâtmı üzerini istilâ eder. Bu suretle kulun bâtınından bütün ves-
(2/110) Bağdadî Hazretlerinin gıybet'ten tevbe için tavsiye buyurdukları duâ.
^-»v^^i^üiti^ Yalnız Cenâb-ı Hak'kın tasarrufu kalır. Bu makâm-! «da kul, emir ve nehiyde, vezâif-i şer'iyyeyi tRggyji/Hen mahfuz : olur-kiy-bii-hâl fena yg_bgkâ_hâlinin sıhhatine delil olur.
Şeyh Ebû Saîd Harraz (k.s.); "Her bâtın ki, zahire muhâ-lifdir, o bâtıldır" dedi. Kul, beka ve fena ile tahakkuk ettikten sonra yani, seyr-i ilallâh, seyr-i fillâhi teâlâ tahakkuk ettikden
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
263
TASAVVUF! AHLÂK II
'sonra, seyr-i anillâh ve seyr-i billâh tahakkuk eder ki, bu makama, makâm-ı tenezzül derler. Yani, halkı Hakka da'vet makâ-mıdrr. işte bu makam enbiyâ ve mürselîne âit makâm-ı hasdır. Bu makamda enbiyâ ve mürselîn her bir emirde Cenâb-ı Hak1 ka rücû ile tazarrû ve niyaz ve istiğfar ederler. Bu makamda enbiyâ ve mürselîne, mütâbaat sebebiyle evliyanın da nasîbi var-dır. Allahu teâlâ, ^Eyjtesûlüm, de ki: -fşte_benim ^olumjbudur
^AllaifnTdlnineJavettir)^ Ben, Allah'a bir görüş ve anlayıp jüze-reinsanları davet ediyorum. Ben ve banatâbî olanlar böyleyiz.^." "^guvûrmuştur. (2/111)
Zîrâ Şeyh, kavminde irşâd vazifesine nisbeten, ümmetinde nebî gibidir. Bu makamda müridi taleb ve terbiye sahîh olur. Amma şeyhiîi icazeti şarttır. Bu makama vâsıl olan, ef'âlinde mutasarrıf gibidir. Her ne kadar mutasarrıfa mensup ise de, hakikatte mutasarrıf değildir. Zîrâ tasarrufât-ı beşeriyye, hakikatte tamamen ma'züldür: "Ev Resulüm düşmanların gözlerine birjvuc_ toprak attığınjzaman da sen atmadın, ancak Allan kttı.lT~ (2/112) âyet-i celîlesi bu ma'nâya delâlet eder. ' ~~~
(2/111) Yûsuf Sûresi, âyet: 108 (2/112) Enfâl Sûresi, âyet: 17
Âdâb-ı Zahire Maa Hak Sübhânehû ve Teâlâ
(Behcetü's-Seniyye) müellifi buyurur ki: "Başlıca âdâb-ı zahire şunlardır: Evvelâ, mürîd daimî surette şerîatın emirleriyle kâim olub, dâima taharet üzere olmalıdır.
Kalbin tahareti: Allahü teâlânın, gayrîsinden men'idir.
Sırrın tahareti: Rü'yet ve müşahededir.
Ruhun tahareti: Haya ve heybettir.
Sadrın tahareti: Recâ ve kanâattir.
Karnın tahareti: Helâl yemek ve iffettir.
Bedenin tahareti: Şehveti terk ve kesr-i hevâdır.
Elin tahareti: Verâ ve ictihâddır.
Ma'sıyetin tahareti: Hasret ve nedamettir.
Lisânın tahareti: Zikir ve istiğfardır.
Taksirin tahareti: Havf ü'l hatemedir.
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) buyurdu ki, "Nasıl ki kadın hayız hâlinde namazdan men olunduysa, ma'siyet necasetine mübtelâ olan da, hizmetten men olunmaktan şiddetle korkması lâzımdır!'
Mürîde lâzım olan âdâbdan biri de, daimî surette istiğfar etmeli ve ihtiyat ile amel etmelidir. Aynı zamanda selef-i sâlihî-nin eserlerini tetebbu ederek kalbini hayır ve şer havâtırdan korumalıdır. Hayır havâtır da hicâbda müsavidir.
Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin ahlakıyla mütehallık, âdâbıyla müeddeb olmalıdır. Zîrâ, evliyâ-yı ızâm dahî bu yoldadır. Meşâyıhın huzurlarında mürîdler yüksek sesle konuşmamalı ve onlar konuşurken sözlerinin arasına girmemelidir. Eğer suâl ederlerse o vakit cevabını vermeli ve onların kerîh gördüklerini kerih görmelidir. Onların evlerinde es-vablarına ve sair eşyalarına bakmamalı, huzurlarında, şeyhe varsam da feyz alsam" gibi bir şey hatırına^ getirmemejı-~ciır. Zira, bu havâtır perişanlığa seb"eb~olür. VeTRasıI, insanir ında olan nefsânî şeylerin hepsinden sakınmalıdır.
Ey^şâlik: Sana lâzım olan, kalbinde Hak'dan başka ve Hakkın isminden gayrı bir şey bulunmasın, dâima Hak ile ol. Gaflete düşmekten son derece sakın. Sülük esnasında, elvan ve eş-
264
TASAVVUFÎ AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
265
kale bakmak, kitab okumak da zamanında havâtırdır.
Şeyh ile sohbetten saâdet-i rûhânî hâsıl olur. Cemiyet ve huzur melekesi bereketiyle, huzûr-u tâm husul bulur. Bir sâlik huzura vâsıl olunca, teslim ile rızâ hâsıl olur. Teslim sahibinin boynuna, la'net halkası dahî geçirilse, bu Hak'kın kazası diye razı olur.
îmân ile İslâm'a nasıl razı olduysa, öylece takdire de razı olur. SâdıLgjjnd. Cenâb-ı Hak'kın kaza ve kaderine razı olursa, o "zaman kendi nefsine razı olmaz olur.
Mürîd için bir mekruh veya bir sevmediği şey vâkî olsa, eğer onun indinde tefâvüt olursa, o mürîd nefsinin kuludur. İşte bu hal her işin aslı ve esâsıdır.
Sâlike lâzım olan dâima Cenâb-ı Hak'kın kulu olmalı ve Cenab-ı Hak da onun Rab'bı olmalıdır. Hak'dan gelen jyjlik_ve-ya_kötülük onun yanında müsâyj olmalıdır. Bütün turuk-u aliy-yede ekâbiri-havâs bu hususda ittifak etmişlerdir.
Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Eîe'ndimizin r Hazret-i Ali- (k.v.)'ye Vasiyetleri
Ey Allah'ın arslanı olan Alî! Şecaat ve kuvvetine sığınma, seni yoldan şaşırtmayacak bir akl-ı kâmilin eteğine sarıl. Onun gölgesi altında yürümekle Peygamberlere vâris ol. Kıyamete kadar o akl-ı kâmilin evsâfını sana söylesem bitmez. Çünkü onun vasfı, nâmütenâhî olan Allah'ın vasfı demektir.
Ey Alî! Akl-ı kâmilin gösterdiği vp^gn sakın dışarı çıkma. Çünkü onun yolu Allah'a vuslat yoludur. Her kim ki, akl-ı kâmilin gösterdiği yoldan sapar, kendince yaptığı tâata i'timâd gösterirse Allah'ın kahr ve gazabına kendini teslim etmiş olur.
Ey Alî! Sen kendine, kendi ilmine, kendi büyüklüğüne güvenmeyip, koca ülü'1-azm Mûsâ aleyhisselâmın, Hızır aleyhis-selâma tabî olduğu gibi, akl-ı kâmile himmet ve itâatla ondan istifâdeye calıs.
Ey Alî! Zâtını, zât-ı Hakda, sıfatını, sıfât-ı Hakda, ef âlini, ef'âl-i Hakda fânî kılmak üzere akl-ı kâmile sarıl! Onamü-bâyaa eden kimse, Allah'a mubayaa etmiş olacağına dâir Fetih
,'/•
C
Süresindeki: "Ey Resulüm gerçekten sana bîat edenler (ölünceye kadar emrine bağlılık ve teslimiyet sözü verenler) ancak Al-JaJh^Jbttet^tn^oJkıriar^AIIah'ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefa ve sadâkatlarınin üstündedir. Onun için kim (bîattan, verdiği sözden) cayarsa, ancak kendi aleyhine caymış olur (Bunun cezası, kendine aittir). Kim de Allah'a söz verdiği şeyi yerine getirirse, Allah da ona büvük bir mükâfat verecektir." (2/113) âyetini dâima oku. Zinhar kendi varlığına kıymet "verme.
Ey kardeş, bu vasiyetlerden anlaşıldığı veçhile, uyulması tavsiye edilen akl-ı kâmil, bizzat Resûlullah'ın gösterdiği yol, yani (sünnet-i seniyye) den ibarettir.
Bi hürmeti seyyidi'l-mürselîn ve'l hamdülillâhi Rab'bil-âlemîn. Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sah-bihî ecmaîn.
(2/113) Fetih Sûresi, âyet: 10

