Ahlâk Dersi
Sen usandırma eli, el de usandırmaz seni, Hilekârlık eyleme kimse dolandırmaz seni, Düşman elinden su içme, ol su kandırmaz seni, Korkma düşmandan ki ateş olsa yandırmaz seni, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Hep geçer âlemde hiç bir hâlete yokdur sükûn, İstikâmet şerr-i a'dâdan seni eyler masun, Hak'ka bak, değmez teessüf etmeğe dünyâ içün, Halk eder esbabını Hak, hasmını eder zebûn, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
İster isen hıfz ede ırzın Hüdâ-yı lemyezel, Irzına a'dâyı bedhâhın bile verme halel, Tâ ezelden söylenir halkın dilinde bu mesel, Celb eder elbette insana mükâfatı amel,' Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
26
TASAVVUF! AHLÂK II
Kibre düşmez rûz-i ikbalin görüb ehl-i hired, Her günü bir leyi eder ta'kîb, her sebt'i ehad. Şeyl-i mevt ettikde berbâd ömrü, baht etmez meded Öyle âteşmeşreb olma hâk olur bir gün cesed, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni..
Halkı tahrib eyleyip de kendin âbâd eyleme, Bu cihanda ev yapıp ukbâyı berbâd eyleme, Nef'in için zâlim-i bîrahme imdâd eyleme, Âlemi tenfîr eden hâlâtı mu'tâd eyleme, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Seyyiât, insana nefs-i kemterîninden gelir, Her hacâlet âdeme sû-i karîninden gelir, İzzet ü zillet mekâna hep mekîninden gelir, İstikâmet müstekîmü'l hâle dîninden gelir, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
At riyayı elden, ıslâha çalış ef'âlini, Boşboğazlık etme, tebdil eyle kıyl ü kâlini Sen ne türlü saklayım dersen de sû-i hâlini, Hak teâlâ senden a'lemdir senin ahvâlini, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Hâline şeytan güler gördükçe sende gafleti, Üstüne güldürme öyle düşmân-ı bed-sîreti, Hâin olma ver emânetle cihâna şöhreti, Herkesin elindedir âlemde züll ü rif ati, Müştekim ol Hazreti Allah utandırmaz seni.
Zâmin-i kâmil olan erzaka, Hâlık'tır sana, Mâsivâya serfürû etmek ne lâyıktır sana, Iztırâbı celb eden meyl-i alâyıktır sana, Gayr için düşme lisân-ı nâsa yazıktır sana, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Gerek tasavvuf ve gerek ahlâk hakkında, ahlâkçıların söz-
TASAVVUF RİSALESt
27
lerini gördük. İyi insanın, kâmil ve olgun bir mü'minin nasıl olması lâzım geldiğini açık ve güzel bir şekilde dile getirmişler ve bizlere hem bilgi, hem de örnek vermişlerdir. Cenâb-ıHak(cc) Hazretleri hepsinden razı olsun. Bizlere de onların yollarından ve izlerinden gidebilmek şeref ve saadetini bahş etsin.
Müslümanlığın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu bilmek ve gelecek nesillere bildirmek için, bizim de onlara birer örnek ve nümûne olmamız gerektiği cümlece malûmdur. Müslümanlığın kökü öyle başlar, sonu da öyle biter. İşte bu edebin sahibi olabilmek için büyüklerimizin sözlerine lâyıkıyla kulak verip, mû-cibiyle de amel etmek lâzım gelir. Bizden çalışmak; Cenâb-ı Hak da tevfîk, inayet ve hidâyet ihsan buyursun, âmîn, bihürmeti seyyid-il-mürselîn salâvâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.
Üstâzı Muhterem Gümüşhaneli Dergâhı Son Post -Nişîni Mustafa Feyzî B.Emrullah-ı Tekirdâğî'nin Esnâ-yı Halka-yı Zikirde Söyledikleri İlâhî
Ey derde derman isteyen! Yetmez mi derd derman sana. Ey râhat-ı cân isteyen! Kurban oladır cân sana.
Yağma edersin varlığın, Gider gönülden darlığın, Mahv eyle sen ağyarlığın, Yâr olısar mihmân sana.
Sermâye bu yolda hemân, Teslim olur, buna inan, Sıdk ile Allah'a dayan, Etmez mi gör ihsan sana.
28
TASAVVUF! AHLÂK II
Tevhide tapşur özünü, Kimseye açma razını, Şeyh izine tut yüzünü, Şeyhin yeter burhan sana.
Yalnız kişi yol alamaz, Maksûdunu tez bulamaz, Bekle maârif kapısın, Yüz göstere irfan sana.
Dünyâ ile Ukbâyı ko, Ûlâ ile Uhrâyı ko, Var o kuru sevdayı ko, Matlab yeter Sübhân sana.
Candan özge kıl yârını, Ver canı bul dîdârını, Yok eyle kendi varını, Ki vâr ola cânân sana.
Çürüklerin hep sağ olur, Zehrin kamu bal yağ olur, Dağlar meyvalı bâğ olur, Cümle cihan bostan sana.
Güçtür katı Hak'kın yolu, Dergâhı hem gayet ulu, Sıdk ile olmazsan kulu, Etmez yolu âsân sana.
Kulluğa bel bağlar isen, Şâm ü seher ağlar isen, Sular gibi çağlar'isen, Tez bulunur umman sana.
TASAVVUF RİSALESİ
29
Bülbül oluban ötegör, Gül gibi açıl tütegör, Aşk oduna can atagör, Gülzâr olur nîrân sana.
Yüzün Niyâzî eyle hâk, Derdiyle bağrın eyle çâk, Kalbin sarayın eyle pâk, Şâyed gele Sultân sana.
Niyâzî-i Mısrî
30
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
31
Tasavvufun Hakikatleri
Gerek tasavvuf kitaplarında ve gerekse mutasavvıf âne söylenmiş olan, bu ve bunun emsali sözlerden anlıyoruz ki, insanın iç âlemi, vücudunun iç kısmı gibi, hattâ ondan fazla ve daha mühimdir. Hepimizce malûm olduğu gibi, meselâ, insanın dış a'zâsmdan herhangi birisine bir arıza olsa, bu her ne kadar bir noksanlık ise de, yine insan pek a'lâ yaşayabiliyor. Meselâ, do-ğuşdan körler veya sonradan göremez olanlar, doğuşdan sağırlar veya sonradan sağır olanlar, elleri veya ayaklan kesik veya sakat olanlar, v.s. gibi nice zavallılar görüyoruz ki, hepsi de yaşıyorlar, zor ve güç de olsa yaşayabiliyorlar; velâkin, iç âlemin a'zâlarında maazallah bir noksan olursa, o zaman yaşamak imkânı da kalmadığı cümlenin ma'lûmudur.
İşte tıpkı bunun gibi, insanın gönül âlemi, ruhu, kalbi, aklı, fikri, dimağı irâdesi bozulursa, büyük bir felâket olur. İşin sonu nereye varır artık onu siz tasavvur ediniz. Çünkü, vücûdun ister dış, ister iç uzuvlarında vâki' olacak bozukluk sebebiyle nihayet iş ölümle biter. Kişi îmanla göçmüşse âhirette ra-^ Jıata_er£L_Ama iç âlemi, mânevi hayaITTi5stiIiğâ~duçSf olursa âhirette ebedî azaba uğrar. Halbuki hayat öyle gafil mi geçirilecekti?.
Hayır, hayır, onun bu dünyaya getirilişinde pek çok hikmetler vardır. Evvelâ onu yoktan yaradan Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin kuvvet, kudret ve namütenahi saltanatını görüp, îmân ve İslâmiyyetini kat kat kuvvetlendirecek, âhirete hazırlanmış olarak göçecek, Cennet ve içindeki hadsiz, hesabsız nimetlerle birlikle, bir de cemâlulîahı müşahede devletine erecekti.
İşte bunların hepsi o gönül âleminin, akıl, fikir ve ruhun Mevla'ya olan itaat ve ta'zimlerinin mükâfatlan olacağı için, saydığımız iç âleminin vücudsuz uzuvlarının da sıhhatli ve sağlam olması şarttır ve bu cihet, büyüklerimizce çok üzerinde durulan ve tefekkür edilen mühim mes'elelerden olmuştur.
Bunların sıhhatlannın muhafazası hususunda büyük gayretler sarf etmişler, bu meyanda az yemek, az içmek, az uyumak ve kanaatkar bir yaşayışa rızâ gösterip hemen bütün güçlerini
gönüllerinin ihyâsına bağlamışlardır. Böylece de, Muhammed (s.a.s.) ümmeti arasında isimleri bugünlere kadar (bütün erbabı yanında) hürmetle anılmakta ve her gün ruhlarına Kur'ân nurları hediyye edilmektedir ki, bu onların daimî surette âhiret âleminde de terakkilerine ve yüksek derecelere nail olmalarına ve-sîle ve sebeb olmaktadır.
Şimdi, bir insana yetmez mi ki, öldükten sonra da böyle sâlih amellerle anılıp, her gün taze taze sevinçlere nail ola? Bu büyük mutluluk ve bahtiyarlık değil midir? Bu sebebden biz insanlara düşen en büyük vazife, gönüllerimizi Mevlâ'nın razı olacağı güzel bir gönül hâline getirmekdir.
Onun için gönüle keder veren kötü huy ve ahlâklardan, bâ-husûs şeytanın bile hâlimize güleceği, kibir, hased, riya, ucüb, gazab, hırs, tama', istihza, tahkîr, gıybet, nemîme, hasislik, sabırsızlık, hayâsızlık, kanaatsizlik, şehvet, tefrika, tecessüs, gamsızlık, korkusuzluk ve şâire gibi kötü ve mezmûm huylardan (ki 60 kadar sayarlar) işte bunlar ve emsallerinden iç âlemimizi son derece sakınmak ve korumak lâzımdır. Bunların yerine makbul ve memdûh olan güzel huyları (ki 60-70 kadar sayarlar) yerleştirmek, büyüklerin halleriyle hallenmeğe çok çalışmak lâzımdır.
Meselâ, kibrin yerine tevâzû. hasedin verine gıbta; riyanın î^ hır-
i kâ iiha i h hkii"
lın ve tama'ın yerine kanâat, istihzanın yerine hoşgörü, tahkirin" yerine sayjı, şehvetin yerine sab^r^J^ajişliğinj^nne^öinertlik, tefrikanın (ayntîk") yerine birlik, ittifak, sabırsızlığa tahammül, hayâsızlığa_kax5l iffet, gamsızlık, korkusuzluk, kanaatsizlik yer-*
Terme, havjyhaşyet ve İslâmî hususlara son derece alâka göste-THmHrîazanılrnalıdır. İşte bunlar ve benzeri güzel huylar ve aE-
~Tâklar, hep o gönülün güzelleşmesine ve olgunlaşmasına sebeb olur.
İnsanı topraktan halk eden ve yine topraktan çıkan çeşitli
, gıdalarla hayatımızı idâme ettiren Hâlık-ı zü'1-Celâle şükran borcumuzu ödemekten âciziz. Bu hakîkat inkâr kabul etmez bir surette gözümüzün önündedir.
Biz topraktan yaratılmakla beraber, rûh-u sultanî ile madde âleminin dışında, âlem-i emirden gelen bir rûh ile ancak ya-
32
TASAVVUF! AHLÂK II
şayabilmekteyiz. Bu ruhun aynı zamanda birçok yardımcıları ve askerleri vardır. Bunlar vasıtasıyla ruhumuz, vücûdumuzda hükmünü icra edebilmektedir. Onlar da ahlâk kitablarında yazıldığı gibi 70 kadar güzel ahlâktır ki, başlan ve mühimleri yukarıda sayıldı. Hilim, sabır, şecaat, cömertlik, ilim, ihlâs, tahammül, havf, haşyet, haya, takva, tevâzû, kanâat, zühd, teslimiyet, tevekkül, rızâ, muhabbet, adalet ve şâire gibi makbul ve memdûh olan ahlâkların yardımıyla, insan üzerinde ruhun saltanatı hüküm sürer ve nihayet ruhun makamı, Cennet ve cemâlullah olduğu için oraya doğru gider.
Buna mukabil şeytan da insana musallat olarak yaratılmıştır. Halbuki, şeytanın hilkati ateştendir. Bunun da kendisine yardımcı 70 kadar askeri vardır. Onlarda hep ateşten yaratılmışlardır. Ahlâk kitaplarında bunların fenalıkları hakkında uzun uza-dıya ma'lûmât verilmiştir.
Fakat ne yazık ki, bugün münevver geçinen ve bir sürü bilgilere sahip, nice âlim, fâzıl beyefendiler vardır ki, hep şeytanın ve askerlerinin esiri olmuşlar, şehvet ve nefislerinin elinde oyuncak haline gelmişlerdir. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak ve Rabbü'l-felak Hazretleri cümlemizi ve cümle Muhammed (s.a.s.) ümmetini, bu mel'ûnun tuzağına düşmekten korusun, âmîn.
Fakat şurası şâyân-ı dikkat ve tavsiyedir ki, Cenâb-ı Hak'-kın, bizleri korumak için peygamberleri, bugün de onların izinde olan erbâb-ı kemâli yaratmasındaki hikmet, ümmetler dâima bunlardan kuvvet alsınlar ve bunların himayesinde, o melundan korunsunlar diyedir; onlardan yardımlarını istemezsek, o zaman kabahat tamamıyla bizim olmuş olur. Zîrâ, Hazret-i Allah'ı (c.c.) bilebilmek, evvelâ insanın kendisini bilmesine bağlıdır. Yâni kendinin nasıl ve neden yaratıldığını ve o topraktan süzüle süzüle hilkat-i insâniyenin nasıl başladığını ve ondaki incelikleri bilmelidir. Meselâ: Aslî maddesi toprak, su, hava ve ateş olduğu halde, şu gözdeki kuvvet, kudret, güzellik ve cazibeye hayran olmamak kabil midir? Onu ayrıca, kaş ve kirpikle de nasıl süslemiştir!
İnsan hadd-ı zatında ufak bir yaratıktır. Fakat Hâlık-ı zü'l-Celâl Hazretleri, onun içine, koca bir kâinatı, ayıyla, güneşiyle.
TASAVVUF RİSALESİ
33
yıldızlarıyla, dağlarıyla, denizleriyle, topyekûn hepsini pek güzel bir şekilde yerleştirmiştir ve bu yerleştirme işi, o karanlık ana rahminde, en güzel surette "ahsen-i takvîm" ile olmuştur. Biraz insafla bakılacak olursa, görülür ki, her a'zâ ayrı ayrı hizmetlere göre tanzim edilmiştir. Hele şu parmakların taksimi, üzerlerindeki çizgilerin her insanda başka şekilde oluşu, yalnız bu ben-zemeyişdeki kudret, Cenâb-ı Hak'kın varlığına ve büyük kudret ve kuvvet sahibi olduğuna delâlet etmez mi? Artık diğer a1 zâların mütenâsipliğindeki güzelliği takdîri size bırakıyorum.
Bir de iç âleme bakarsak, akıllarımızın durduğunu görürüz. O ne intizâm, ne san'at inceliği, ne çok yönlü bir makine ki ta'rife sığmıyor. Meselâ, sezme, idrâk, akıl, fehim, ilham, vahiy, dış âlemden haber almalar, bunlar hep bu ufacık vücûdun hünerleridir. "Acaba bu kadar paha biçilmez ni'metleri bize bahş eden kimdir?" diye insan hiç düşünmez mi? Dünyamıza nazaran binlerce defa büyük olduğu söylenen güneşe bakın. İnsan cüsse itibarıyla güneşe nisbetle bir atom bile olamaz. Böyle iken, güneş ziyasını ancak 9 dakikada dünyâya ulaştırabiliyor. Halbuki Cenâb-ı Hak'kın şu insan oğluna bahş ettiği kudrete bak, ne güneş gibi yanan ve yakan ateşi var, ne de büyüklüğü onunla nisbet kabul eder. Böyle iken bir anda âlemleri cevelân eder.
İşte bu kuvvet ve kudreti sana lütuf ve ihsan eden ve günden güne tekâmüle ulaştıran ve bugün fezalarda dolaştıran, ay- . lara kadar götüren, o havasız semâ tabakalarını aştıran, kudret sahibi Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerini hiç düşünmez misin? İşte bu kudretin sahibine Allah (c.c.) derler. O öyle Allah'tır ki, bu kadar ucu bucağı bulunmaz âlemleri yarattığı gibi, bugün gözle göremediğimiz ve elle tutamadığımız, ancak mikroskopla onbin veya yüzbin defa büyütüldüğü zaman görülebilen, mikrop dediğimiz o ufacık canlının karşısında, dünyaya sığmayan insan nasıl âciz kalıyor ki, korkusundan ne yapacağını bilemiyor. Birçok hallerde ne aşılar ne de çeşitli tedbirler, insanoğlunu bu ufacık âfetin şerrinden korumaktan âciz kalıyor. Meselâ, kanser, veba, kolera ve şâire gibi felâketleri her zaman müşahede etmekteyiz. Bütün buniara ve aczimize rağmen, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini inkâra yeltenip, O'nun kanunlarını bırakıp, kendi kendilerine kanunlar îcâd eden insanoğluna artık ne demeli bilmem!
34
TASAVVUF! AHLÂK II
İnsafla düşünebilenler için izlenecek bir tek yol vardır: O da, Allah (cc.) ve Resûlullah'ın yoludur. Başka yol yoktur. Dünya ve âhiretin saadet ve selâmeti de ancak bu yoldadır.
Binâenaleyh, insan ancak kendini bilip anladığı zaman insan olabilir. Yoksa yeryüzünde, Allah'ın mahlûkunun sayısı sonsuzdur. Yalnız âdemoğlu 4 milyarı bulmuştur. Kaldı ki, denizde, havada, karada yaşayan mahlûklarının sayısını ancak kendi bilir. İşte Cennet ve cemâlullâhm müşahedesi, bu kadar mahûka-tın içinden îmanla, ihlâsla Allah'a dönebilen bahtiyarlara nasîbdir. Aynı zamanda Rabbını büyük aşk ve muhabbetle seven; yoluna, can, baş, mal, mülk feda edebilen; mümtaz ulüvv-ü himmet sahipleri; evliyalar, kâmiller, sâlihler, arifler gibi olgun kullarının nasibidir ki, onlar medâr-ı iftihârımızdır.
Hak'kı bilmek, insanın kendisini bilmesine bağlı ise de, Allah'ın kâmil ve hâlis kullarından himmet almak suretiyle faydalanmak, imkân buldukça onların hizmetlerine koşmak, hayır dualarını almak, elbette insanı onlar gibi yapabilir.
Görmez misin ki, bir demir parçası bile, hem soğuk hem de sert bir madde iken, ateşin içine konduğu zaman nasıl onun gibi kıpkırmızı bir ateş oluyor, hem de huyunu değiştirip yumuşuyor. O hâlinde artık demirci onu istediği kılığa sokabiliyor. Şüphesiz ki bir insan, hiçbir vakit bir demirle kıyâs olunamaz. O demir iken, işe yarar hale gelsin de, insan iyi bir terbiyecinin elinde neden terbiyecisinin hâlini kazanmasın?
Sakın sen demeyesin ki, "işte bak göklerde uçuyoruz, tel^ sizlerimiz, telefonlarımız, televizyonlarımız, füzelerimiz ve daha nice hünerlerimiz yetmiyor mu?" Ben de derim ki:
Bütün bunlarla işimiz yoktur. Asıl hüner, bu muazzam varlıkların mucidi, halikı, sânii ve mürebbîsi olan Hazret-i Allah celle ve alâ Hazretlerine güzel bir kul olabilmek ve âhiretin nâ-mütenâhî ni'metlerine ve c^aıâJulMyjı^uj|âhgd£sjne mazhar .olabilmektir. Yoksa üç beş günlük ömür içerisinde sürülen safâya, safa mı denir? Bir ni'met ki, arkası yokdur, ona hiçbir zaman nimet Jenmez. Ni'met odur ki, bitmez ve tükenmez ola. İşte bu sebebdendir ki, bu fânî ni'metlerle meşgul olup, âhiretin ni'met-
TASAVVUF RİSALESİ
35
lerinden mahrum kalmak kadar cahillik olmaz. Öyle ise, şimdi sen iyi düşün. İhlâsla, îmânla Allah'a dön. Başka çıkar yol yoktur. Asıl hayat ölümden sonra başlayacaktır. Çünkü insan, bu dünyaya gözlerini yumup o karanlık mezar denen çukura konulduğu zaman, orası onun için yâ Cennet bahçesi veya Cehennem çukurlarından bir çukur olacağından hiç şüphemiz yoktur. Mezarın, Cennet bahçesi veya Cehennem çukuru olması, insanın dünyadaki kazanç veya zararına bağlıdır.
Eğer insan, îmân ve İslâm'ın icaplarına itaat ve saygı gösterir, vazifelerini lâyıkı veçhile îfâ eder ve bilhassa kendi nefsinde adalete riâyet ederek insafla yaşar ve her a'zâsını halk olunduğu gayeye göre kullanabilirse, o zaman görevini yerine getirmiş sayılır. Meselâ, gözün hakkı Allah'ın âyetlerini okuyup ibret almaktır. Kulağın hakkı Allah'ın ve Resulünün emirlerini dinleyip ona göre amel etmektir, kötü ve günah olan şeylere bakmamak ve dinlememektir. El ve ayaklar keza, ibâdet ve tâat yollarını kollayıp, isyan ve haramı mucib olan yerlerden uzak olmalıdır. Dili kötü sözlerden korumalı,ağzı ise haram lokmadan sakındırmalıdır. Helâl kazancını helâl yerlere sarf etmekle, dâima her şeyde Hak'kın rızâsını gözeterek hayatını idâme ettiren zevât-ı muhteremenin kabirleri, hiç şüphe yoktur ki, muhakkak Cennet bahçesi olacaktır ve Cennetteki yeri her gün sabah akşam kendisine gösterilecektir. Bu saadete erişen bahtiyarların sevinçlerini artık tahmin etmek pek zor olmasa gerektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi Cennetine giren, cemâlini müşahede eden mes-ûd ve bahtiyar kullarından eylesin, âmîn.
Cennet
Aziz kardeş! Cennet o kadar güzel bir yerdir ki, ta'rife imkân yoktur. Muhakkak olarak bilinen bir şey varsa, o da, Cenâb-ı Hak'kın Cenneti, ancak mü'min kullarına mükâfat olarak yaratmış olduğudur. Onun vasıflarını Allah ve Resulünden başka kim ta'rif edebilir? Oradaki bir hûrî dünyaya bedeldir. Hiçbir ni'metine bozulmak ve tükenmek gibi bir şey ânz olmaz. Her zaman her istediğin, hemen yanında hazırdır. Onu aramana lü-
36
TASAVVUF! AHLÂK II
zum yokdur. Oradaki bir metre karelik yer, bütün dünya ve için-dekilerden hayırlıdır. Orada hastalık, huzursuzluk gibi bir şey bulunmaz. Hele Adn Cenneti, onu Cenâb-ı Hak kudret eliyle yaratmıştır. O Cennetlerden bir kadın dünyaya baksaydı, dünyanın her tarafı nura gark olur da güneşin ziyası sönük kalırdı; güneş doğunca yıldızların görünmediği gibi. Hem de dünya öyle bir güzel kokuya gark olurdu ki, o kokudan bütün canlılar mest ve hayran olurlardı.
Cennet kapısına gelen ehl-i Cennet, orada akan iki sudan içer ve yıkanırlar. Sonra Cennet'e girerler. İşte o yıkanma esnasında kendilerine öyle bir güzellik bahş olunur ki, ta'rifi mümkün değildir. Orada bütün emraz ve noksanlıklardan arınıp ölümsüz ve arızasız bir hayata kavuşurlar ve her Cum'a günü de husûsi olarak Cenâb-ı Hak'kın ziyafetine nail olurlar. Evlerine dönüşlerinde, onların bu güzelliklerine hanımları da hayran olurlar. Cennet kapılarında kendilerini istikbal eden ehl-i Cennet hatunları, onları evlerine götürdükleri vakit, gördükleri o muazzam manzara ve hayale sığmayan bir saltanatın karşısında hayran hayran etraflarını seyrederlerken görürler ki, birbirinden güzel hûrî kızlarının eşsiz güzellikleri ve yüzlerinden lemeân eden nurlar her tarafı ihata etmiş. Misk, anber kokuları içinde inci, mercan, yakut ve zebercet gibi gayet kıymetli mücevheratla süslenmiş, hâlis altın ve gümüş tabaklar içindeki envâ-ı çeşit yemek ve meyvala-rı görünce gayr-ı ihtiyarî, Allahü teâlânın bunca nimetlerine maz-har kılındıklarından dolayı hamd ü senalar ederler. O hûrî hanımlar ki, giydikleri gayet ince elbiseler, ne kadar çok olursa olsun, onların içlerindeki iliklerinin bile görülmesine manî olamazlar. Yânî o kadar şeffaf bir vücuda mâliktirler.
İşte Cennet denildiği zaman hatıra öyle alel'âde bir şey gelmemelidir. O, misli bu dünyada bulunmayan güzellikte ve nâdî-de bir yer olmakla beraber, herkese o kadar geniş arazî ve mülk verilir ki, istenildiğinden çok fazla, adetâ gözün görebildiği kadar uzakta olduğu halde, en uzak1 yerlerini bile, sanki hemen önünde imiş gibi görür. O nehirlerin ki, herkesin sarayının bahçesinden akar, menbâı birdir, bir kaynaktan çıkar. Fakat birisi buz gibi ve billur kadar berrak ve lezîz, birisi bembeyaz hâlis süt,
TASAVVUF RİSALESİ
37
birisi gayet nefis süzme bal, birisi de insanları hiç sarhoş etmeyen gayet lezîz şarab olarak, daimî surette, hiç kesilmeden, hep bir kararda akarlar.
İşte bu Cennetler ne kadar vasf edilse evsafını tam ta'rif ve tavsîf mümkün değildir. Bunlar, hep dünyada îmân, İslâm ve ih-lâsla Hak'kın rızâsını kazanmak için çalışan, haramlardan ve günahlardan korunup sakınan ve Hâlık-ı zü'1-Celâl'in emirlerine ve Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerinin sünen-i seniyyelerine hakkiyle uyan ve itaat eden bahtiyarlara va'd edilmiştir. Ne mutlu bu fâ-nî dünyanın pek çabuk geçen lezzetlerine aldanmadan, îmân ve İslâm'la âhirete göç edip gidenlere!.. Cenab-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i bu güzel Cennetlere giren ve cemâl-i ilâhîsini müşahede eden kullarından eylesin, âmîn. Bihürmeti seyyidi'l-mürselîn.
Kabir
İşte sonu ölüm olan bu dünyadan ayrılıp da mezara girdiği dakikadan i'tibâren, mü'minler için kabir bir Cennet bahçesi hâlini alır. Cesed orada her ne kadar çürüse de, ruh, Mele-i a'lâ'da istediği gibi cevelân edip, dolaşır ve Cennetdeki yerlerini müşâ-hade ettikçe de nail olduğu sevinç ve sürûru ta'rîfe imkân yokdur. Lâkin ne yazık ki, bu fânî dünyânın pek çabuk geçen lezzetlerine aldanıp da, îmân ve irfandan mahrum olarak bu âleme veda edip, mezara girenlere, dünyaları da zindan, âhiretleri de zindandır. O hâle düşdüklerini görünce bu bedbahtların ilk diyecekleri söz şu olacakdır: "Ah kâşkî toprak olsaydık da herkes bizi çiğneseydi, bu azabları, bu felâketleri görmeseydik!' Böyle diyerek, hüsranlarını izhâr edecek ve havf ü haşyetlerini dile getirecekler, amma ne fay#a, bir kere olan olmuştur. Bu dönüşü olmayan yoldan, pişmanlık, nedamet, feryâd ve figânın hiçbir faydası yoktur. Artık herkes dünyada iken işlediği amelleri ile başbaşadır. İşlediklerinin ya mükâfatını, ya da cezasını çekecektir.
Evet, mü'minin mezarı nasıl bir Cennet bahçesi olacaksa, Allah'ı unutup, dünyaya ve onun yalancı, muvakkat lezzetlerine aldanan gafiller de, mezara girer girmez, kabri ona bir Cehen-
38
TASAVVUF! AHLÂK II
nem çukuru olacak ve kendisine Cehennemdeki yeri gösterilecektir. İşte o zaman dünyada iken para, şehvet ve sair dünya zevklerinin esiri olduğuna bin kere pişman olacak amma iş işten gec-mişdir. Nedametin hiçbir faydası kalmamıştır. Bu arada nedametin verdiği ızdırapdan dolayı kendini aldatan şeytana ta'n edecek, lâkin şeytandan hemen cevabını alacakdır:
-Niçin beni levm ediyorsun? Sen Allahü teâlânın emirlerini, va'dlerini bırakıp, benim arkama düşdün. Kendini levm et. Bu işte kabahat bende değil, kendindedir. Çünki Allahü teâlâ size akıl, fikir, idrâk vermişti. Siz onları iyiye kullanmadınızsa kabahat benim mi?
Halık-ı zü'l- Celâlin verdiği akıl ve idrâki yerinde kullanmayan ve kuvvet-i kudsiyye sahibi Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerine îmân ve itaat etmeyenlerin âkibetleri böyle husrân ve felâketlerle ebediyen devam edeceğinden, her gün mezarlarında Cehennem'deki yerleri kendilerine gösterildikçe, o kabir bir Cehennem çukurundan başka bir şey olmadığı gibi, habîs ruhu da, esfel-i sâfilînde mahbûs ve muazzeb olacaktır. İşte kullar, böyle akıbetlere düşmemeleri için, Peygamberimiz (s.a.s.)'in emirlerine uyup, gösterdiği doğru ve hak yoldan ayrılmamalı; Cennet ve cemâlullah ile müşerref olmanın saadet ve bahtiyarlığını tatmaktan daha iyisi olmadığını idrâk etmelidir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da, böyle felâketlere düşmekten ve îmânsız gitmekden bizi korusun, âmîn ve bihürmeti seyyidil mürselîn sa-lavâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.
Zikrullâhm Lüzum ve Faydaları
Aziz ve muhterem kardeş! Cenneti ve Hak sübhânehû ve teâlânın rızâsını kazanmanın en güzel ve kestirme yolu, Hak celle ve âlânın zikrini çok yapmak suretiyle, onun muhabbetini kazanmağa çalışmak olacağını, ilim ve irfan sahibleri bildirmişlerdir. Zîrâ kişinin, sevdiğini çok andığı herkesçe ma'lûm bir ha-kîkattır. Zikrullaha ihlas ile devam ederek Hak'kın sevgisini kazandıktan sonra her şey kolaylaşır. Bu sebeple zikrullâhm lüzum ve faydalarına dâir gördüklerimizi ve bildiklerimizi sizlere du-
TASAVVUF RİSALESİ
39
yurmağa çalışacağız biavnihî teâlâ.
Azîz kardeş! Evvelâ şunu bildirelim ki, bütün makam, maârif, ahvâl, uyanıklık ve hakîkî tevhîde insanları ulaştıracak yol, ancak zikrullah yoludur. O her aslın aslı ve makamların köküdür. Nasıl ki binalara temel lâzımdır ve temel sağlam olmadıkça üzerine kurulan binanın sonu felâkettir, ergeç yıkılmağa mahkûmdur. Binâenaleyh, kul kendini zikrullaha devam ederek gafletten kurtarmadıkça tarikat yolunda, seyr-i sülûkünde ilerleyemez ve hilkatinin sebebi olan ma'rifet-i ilâhiyyeden haberi olamaz. Çünkü insanın gafletten kurtulması ancak lâyıkıyla yapılan zikrullahdan sonra mümkün olabilir, zîrâ gaflet kalbin uy-kusudur veya ölümüdür.
Zikir ehlinin, Hazret-i Mevlânın emirlerine imtisâlen, zik-rulâha çok devam edişleri, onların meleklerin hayatı gibi hayata nail olmalarına sebep olur. Kalblerinden dünyayı çıkarıp, yalnız Rablarıyla kaldıkları bu celseleriyle, nefislerini de unutup Hak'tan gayrısıyla meşgul olmazlar. Bundan buldukları lezzet, gönül rahatlığı, kalblerinin sükûneti ve aldıkları rûh ve gıdây-ı ma'nevî sayesinde erişdikleri saadetin hududu yoktur.
Arifler, hadd-i zâtında Allâh'u teâlâ ve tebârek Hazretlerinin zikrine devam ile beraber dünya metâından yüz çevirmiş olmaları hasebiyle, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, taraf-ı süb-hâniyyesinden onların bütün iş ve ihtiyaçlarını fazlasıyla ihsan buyurmakla, kendilerini başkalarına muhtaç etmemekle taltîf buyururlar. (Men sabere zaîere)(2/5)
Hadîs-i şerifinin sırrına mazhar kılarak, onları sabırlarıyla zafere ulaştırır. Öyle ise, "Siz kapılarını çalmağa devam edin; elbette bir gün bu kapı açılır" sözü meşhurdur ve çok yerindedir.
(2/5) Meşhur hadîs
40
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikir Kelimesinin Ma'nâları
Kur'ân-ı azîmüş-şan'da "zikir" kelimesiyle müteaddid ma1 nâlar murad olunmuştur. Evvelâ, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ın inzalini bildiren âyet-i Celîle'de bizzat Kur'ân-ı kerîm "zikir" diye yâd edilmiştir. Ba'zı yerde Cum'a namazı murad olunmuştur, Sûre-i Cum'a'da olduğu gibi. Ba'zan da ilim murad olunmuştur, Sûre-i Enbiyâ âyet 7'de olduğu gibi. Zikir kelimesiyle de umumiyetle, zikr-i lisân, tesbîh, tehlîl, kırâat-i Kur'ân, tekbîr ve salavât-i şerîfeler murad olunur, Sûre-i Nisâ'nın 102'ci, Sûre-i En-fâl'in 45'inci, Sûre-i Müzzemmil'in 8'inci âyetlerinde olduğu gibi.
Hazret-i Allah (c.c.) "Ben kulumla beraberim, o beni zikr için dudaklarını kımıldattığı müddetçe" ya'ni, "Beni zikr etmek için dudaklarını kımıldatır, kımıldatmaz, ben o kulumlayım" buyurması büyük bir taltîf, ihsan ve ikramdır, ki kulunun bu harekâtından razı olduğunun alâmetidir. Bir kul için Allah'ın kulu olabilmek ne büyük bahtiyarlıktır. Fânî dünya hükümdarlarından birinin maiyyeti olmak ve ona arkasını dayamak bile bugün en büyük bir şeref ve itibar vesîlesi sayılmaktadır. Bu hâle sahip olanlar, her fırsattan faydalanarak, kendi ikballerini âleme iftiharla duyurmakta ve övünmektedir. Halbuki, Hak teâlâ Hazretlerine kul olmak şerefinin yanında, bunların adları bile anılmaz. Bu büyük ni'metin kadrini bilip, dâima dilimizi zik-rullah, salâvât ve tesbîhât ile meşgul ettiğimiz takdirde, eltâf-i sübhaniyenin de o kadar çok olacağından şüphemiz olmamalıdır.
Abdullah b. Bişr (r.a.) der ki: Efendimiz (s.a.s.)'in huzuruna bir adam geldi:
-Yâ Resûlallah, şüphesiz şerîat-i İslâmiyye her gün çoğalmaktadır. Binâenaleyh bunlardan birisini bana bildir de ben onunla meşgul olayım" dedi. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri:
-Sen dilini dâima Allah teâlânın zikriyle meşgul eyle, buyurdular. Tîrmizî buna, hadîs-i hasen demiştir. Bu hususta yüzlerce hadîs-i şerîf vardır. Ne hacet, zikr eden kul, zikr olunan da bütün varlıkların sahibi ve mucidi Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretleridir. Ne mutlu bu zâkirlere ve bu bahtiyarlara, Cenâb-ı Hak cümlemizi, kendini candan zikr eden kullarından eylesin, âmîn.
TASAVVUF RİSALESİ
41
Kitâb-ı İlâhîde ve Sünnet-i Seniyye'de Zik-rullaha Ait Bazı Deliller
Sûre-i Bakara 114, 152; Sûre-i Ahzâb 35, 41, 43; Sûre-i Âl-i İmrân 41; Sûre-i Ra'd 28; Sûre-i Dehr 25; Sûre-i Müzzemmil 8; Sûre-i Ankebût 45; Sûre-i Nisa 23; Sûre-i Cum'a 11; Sûre-i Nûr 32, 36; Sûre-i Münâfikun 9'uncu âyetlerinde Cenâb-ı Vâcib-ül-vücûdu zikr etmenin lüzumu ve faydası ve bu zâkirlerin Hak teâlâ indinde makbul ve memduh kullar olduğu bildirilir. Hattâ, bunlar Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerini, herhalde, ayakda, otururken ve yatarken dahî zikrederler, zikrullahdan hiç bir veçhile gafil olmazlar, beyanı vardır. Hem de Cenâb-ı Hak kullarının her zaman kendisini zikr etmelerini murâd buyurduğundan, namazda olduğu gibi hiç bir şart koşmamıştır. Bilindiği gibi namaz, abdestsiz, rükû'suz, secdesiz, kırâatsız, ka'desiz ve kıblesiz olmaz. Hattâ şahıs cünübse, hayızlıysa, lohusa ise, bunlardan gusl etmedikçe namaz kılamaz. Halbuki zikir her hal üzere yapılır. İster dille, ister kalble olsun yapılması caizdir. Her çeşit zikir, tesbîh, tehlîl, salâvât-ı şerîfeler ve dualar söylenebilir. Zik-rullah hangi nev'i ile olursa olsun kalbin cilâsı, Hak kapılarının açılmasına ve tecelliyât-ı ilâhiyyenin kalblere inmesine sebeb olduğu gibi, ahlâk-ı hasene hasıl olmasına da vesiledir. Kötü ahlâkların iyilerle tebdili ve güzelleşmesi de ancak zikrullah ile mümkün olacağı bildirilmiştir.
Zikirle İlgili Sünnet-i Seniyyedeki Deliller
Buhârî Hazretlerinin rivayetlerinde; "Allah teâlâ Hazretlerini zikr edenlerle etmeyenlerin misâli, diri ile ölünün misâlidir"
buyurulmuştur. Canlı ile cansızın aralarındaki fark ne ise, Hak'kı zikr edenle, etmekten mahrum olanlar da öyledir. Ya'ni zikrul-lahtah gafil ve mahrum olan kişi, ölü gibidir. Ancak, yiyip içen bir ölüdür. Diğer ölülerden, bundan başka farkı yoktur. Tesbîh çok dikkate şayandır. İnsan ile hayvanı misâl vermeyip de ölü ile diriyi vermesi nedendir? Çünkü bütün canlı şey, ne varsa hepsi,
42
tasavvuf! ahlâk ıı
TASAVVUF RİSALESİ
43
Hak sübhânehû ve teâlâyı zikr ederler. Hattâ yerde, gökte ne varsa hepsi, lisan-ı halleriyle zikr ederler. Hiç bir yaratık yoktur ki, kendi hal diliyle yaradanım zikirden gafil olsun. Fakat bunu bizler anlayamayız. Bu hal İsrâ Sûresi'nde, 44'üncü âyette açıkça bildirilmektedir.
Allâhü teâlâ Hazretlerinin ba'zı melekleri vardır ki bunların vazifeleri, ehl-i zikrin bulundukları yerleri aramaktır. Böyle zikir meclisini buldukları zaman, hemen birbirlerine seslenip toplanırlar, arzdan semaya kadar o meclisin üzerini doldururlar. O zaman Cenâb-ı Hak (c.c.) -her şeyi bildiği halde- onlara sorar:
- "Kullarım ne diyorlar?" Melekler:
- "Zât-ı ecellü a'lânızı tesbîh, tekbîr, tahmîd, temcîd ediyorlar" derler. Tekrar:
- "Onlar beni gördüler mi?" deyince:
- "Hayır, vallahi görmediler" derler. Tekrar sorar:
- "Ya görselerdi ne yaparlardı?"
- "Evet yâ Rab, eğer görselerdi, sana olan tahmîdleri ve ibâdetleri çok şiddetlenir, teşbihleri artardı". Yine sorar:
- "Pekiyi, benden bir şey istiyorlar mı?" Melekler:
- "Evet yâ Rab, Cenneti istiyorlar" diye cevap verirler. Cenâb-ı Hak yine sorar:
- "Onlar Cennet'lerimi görmüşler mi?" Melekler:
- "Hayır yâ Rab, görmediler. Eğer görmüş olsalardı, onu istemeğe hırsları artar, rağbetleri çoğalırdı!' Tekrar sorar:
- "Bir sıkıntıları var mı?"
- "Evet yâ Rab, Cehennem ateşinden korkuyorlar, ondan sana sığınıyorlar" derler. Cenâb-ı Hak yine merhametle sorar:
- "Onlar Cehennemi görmüşler mi?" Melekler:
- "Hayır yâ Rab, görmediler, eğer görselerdi daha çok sakınırlar ve daha çok sığınırlardı" derler. O zaman Erham-ür-râhimîn olan Hazret-i Allah buyurur ki:
- "Ey meleklerim, siz şâhid olun ki, ben onları muhakkak mağfiret ettim!' Meleklerden biri:
- "Yâ Rab, onların arasında falan kimse de kendine ait bir iş için bulunmuştu. O, bu mecliste devamlı bulunanlardan değildir" deyince, rahmet ve mağfireti bol olan Hazret-i Allah buyurur ki:
- "Onlar öyle bir cemâattir ki, onların arasında bulunanlar şakî olmazlar!' Ya'ni kötü kimseler onların arasına giremezler (veya üzerinden şakî vasfı kalkar).
- Bu iltifât-ı sübhâniyenin ehemmiyet ve kıymeti böylece bütün müslümanlara ve hattâ bütün insanlara duyurulmuş oluyor ki, meleklerin bile arayıp bulduğu zikir meclislerini, müslüman-ların da arayıp bulmaları lâzım olduğuna işarettir. Burada ince bir nokta daha vardır: Meleklerin aradıkları ehl-i zikir değil, zikir meclisidir. Bilindiği gibi, insan kendi kendine ne kadar zikr etse, cemâatle olan zikrin feyzini bulmasına imkân yoktur.
Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, da-necikleri hemen birleşir, toplanırlar, derken dereler, nehirler meydana getirirler. Neticede barajları doldurur, enerji santrallarım işletir, araziyi sular, şehirlerin elektriğini te'min eder. Bu ni'met sayesinde insanlar ve hayvanlar rahata ve huzura kavuşur. İşleri kolaylaşır. Bu ne bahtiyarlıktır. İşte bütün bu saadete sebep olan şey topluluktur; birlik ve beraberliktir. Bundan ibret almalı ve birliği te'mine çalışmalıyız. Yoksa tek tek hareket edersek, hepimiz helake müstehak oluruz. Sen ne kadar sofu ve dindar olursan ol, birlik ve beraberliği her işin üstünde tutmadıkça noksanın vardır. Asıl sofuluk ve dindarlık, toplulukta ve birliktedir. Bunun bir emr-i ilâhî ve emr-i Peygamberî olduğunu da hiç hatırdan çıkarma.
Bu konuda, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bir buyrukları daha vardır:
"Sizler Cennet bahçesine uğradığınız zaman onun ni'met-lerinden faydalanınız."
Ashâb-ı kiram Hazerâtı:
- "Yâ Resûlallah, Cennet bahçesinden muradınız nedir?" diye sordular, (s.a.s.) Hazretleri cevaben:
- "O Cennet bahçesi, ehl-i zikrin toplandıkları zikir meclisleridir" buyurdular.
Bundan anlıyoruz ki, zikir meclisleri, adetâ bir Cennet bahçesine müşabih ve muâdildir. Zîrâ o zikrullâhin verdiği lezzet, aşk ve muhabbet sayesinde, insanın îmânı kuvvetlenir, ahlâkı güzelleşir, istikâmetten ayrılmaz. "Bir istikâmet, bin kerametten
44
TASAVVUF! AHLÂK II
hayırlıdır" sözünü boşuna söylememişlerdir.
Hele şimdi bir de şunu dinle: Cenâb-ı hak kıyamet gününde birtakım kimseleri ba's buyuracak ki bunların yüzleri nur gibi ve her tarafları nurdan, inciden kurulmuş kürsüler üzerinde oturmuşlar, rahat ve huzur içinde etrafı seyr ediyorlar. O gün öyle bir gün ki, herkes kendi başının derdine düşmüş, korku ve endîşe içinde, her taraftan yükselen feryâd ve figânların verdiği dehşet arasında bocalarken, halk bu saltanatlı kürsülere kurulmuş bahtiyarları görüp onlara gıpta ile bakacaklardır.
- Acaba bu bahtiyarlar kimlerdir? Peygamberler mi? Evliyalar mı? Şehîdler mi? Hayır, bunların hiç biri değil. O hale bütün mahşer ehli gıpta ile bakıp, "Ah, keşke biz de bunlar gibi olsaydık..!' diye imrenip üzülecekler. Resûlullah (s.a.s.) bunları söyleyince, hemen bir A'râbî iki dizi üzerine çökerek:
- "Aman yâ Resûlallah, bunlar kimlerdir? Bize de bildir de, biz de bilelim" deyiverdi. O zaman Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
- "Bunlar Allah için birbirlerini sevenlerdir. Her biri ayrı beldeden ve ayrı ırktan veya ayrı kabileden oldukları halde, Allah teâlâ ve tekaddes Hazretlerini zikr etmek için toplanıp zikr edenlerdir" buyurmuşlardır. Aynı zamanda, "Hiç bir dünya menfaati gözetmeden, sırf Allah rızâsı için birbirlerini ivazsız ve garazsız sevenlerdir" buyurdular.
Burada zikrullâhın ehemmiyet, kıymet ve fazileti bildirilmekte, müslümanlar, cinsiyyet, kavmiyyet, milliyyet gibi mefhumlarla ayrılmaksızın, hep bir vücûd gibi, her yerde ve her işte ve bahusus dînî dâvalarda ve zikir meclislerinde toplanmaya teşvik edilmekte, birliğin lüzum ve ehemmiyeti bir kere daha bildirilmiş bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak, hepimizi birbirlerini seven ve sayan, küçüklerine şefkat ve muhabbeti esirgemeyen, Hak'km daimî surette ve her şeyde rızâsını gözeterek hareketlerini tanzim eden kullarından eylesin, âmîn bi hürmeti Seyyid-il-mürselîn.
Azîz kardeş! Bu zikrullah çok mühim ve kıymetlidir. Bunu büyükler şöyle dile getirmişler:
Peygamber Efendimizin (s.a.s.): "Ey insanlar, agâh ve mü-tenebbih olun ve iyi bilin ki, sizin amelce en hayırlınız, derecesi
TASAVVUF RİSALESİ
45
en yükseğiniz, Hak sübhânehu ve teâlânın indinde en temiz, liyakatliniz kimdir? Sizin altın ve gümüş infak etmenizden veya düşmanınızla karşılaşıp da onlann boyunlanm kesmenizden veya onların sizin boynunuzu kesmesinden veya sizi şehfd etmesinden daha hayırlısı nedir, haber vereyim mi?" diye sordukları suâle, Ashâb-ı kiram Hazretleri, "Buyurun yâ Resûlallah!" dediler, Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz de, "İşte o zikrullahdır!" buyurdular. Halbuki, bu hadîs-i şerîfi birçok kimseler yanlış anlarlar ve i'tirâz edip helak olurlar. Fakat bilmezler mi ki bu hadîs-i şerif, Müslim'in rivâyetiyle Hakâyık an-it-tasavvuf adlı eserin 69'uncu sahifesinde zikr olunmuştur.
46
TASAVVUF!AHLÂK II
Sadaka
Sadakada, fukara ve zuafânın menfaati ve hayatlarını idâme sebepleri vardır. Onların duasını almak ve onlara yardım etmek lüzum ve ehemmiyetini herkes müdriktir. "Şüphesiz insanın başkalarına yaptığı, faydalı bir hayırla, kendi nefsi için yapılan hayır bir olamaz" derler ve yine, "Düşmanla muharebe ve mücâdelede, âmmenin fayda ve salâhı vardır. İslâmın şevket ve saltanatım idâmeye îmân ve İslâmın şark ile garb arasında yayılmasına sebep olacağı gibi, mücâhid, kalırsa gâzî, ölürse şe-hîd olur, gerek gâzînin, gerek şehîdin mertebelerine ulaşmak mümkün değil" derler de bir türlü Allah yolunda, din ve vatanın selâmeti uğrunda lüzumu kadar maddî fedakârlık yapmanın, hepsinden üstün bir mücâhede olduğuna akıl erdiremezler. İşte bunu anlamak için basiret, feraset denilen, iç nurunun ve gönül gözünün açılması lâzımdır. Ma'lûm ya insan, hadd-i zâtında küçük bir varlıktır. Amma kâinatın ve bütün âlemlerin bir zübdesi, onun içine durulmuş ve yerleştirilmiştir. Ondaki o bitmez tükenmez hazinelerin meydana çıkması, ancak bütün varlıkların sahibi olan Allâhü zül-Celâl ve'1-cemâl Hazretlerine mü-lâkî olması, "Nerede olursanız olunuz O dâima sizinle beraberdir" (2/6) sırrına mazhar olması ile mümkündür. Yer, gök kapılarının, dünyâ ve âhiret hazînelerinin açılmasının, oturduğu yerden bütün âlemleri seyr etmenin ne demek olduğunu idrâkten âciz olan zavallı, her şeyi kendi cılız aklıyla ölçmeğe kalkınca, tabiî işin içinden çıkamaz, helâk-i ma'nevî ile helak olur. Hak sübhâ-nehû ve teâlâ cümlemizi korusun.
Azîz kardeş! Sadaka vererek cemiyete yardım etmek, fukarayı, zuaf âyı sevindirip sevap kazanmak veya muharebelerde şe-hîd olup bütün günahlardan kurtulmak ve bu sayede de Cennette o güzel makamlara nail olmak başka; Hak sübhânehû ve teâlânın insana verdiği kemâl, kemâl-i insanî, îmândaki kemâl, İslâmdaki kemâl, insanın iç âlemi, insan ruhu ve insan gönlü
(2/6)Hadîd Sûresi, âyet:
TASAVVUF RİSALESİ
47
gibi hususlar başka, hem de bambaşka şeylerdir. Bak, Cenâb-ı Hak ne diyor:
- "Ben kulumun şöyle güzel veya böyle iyi olmasına veya çok hayır işlediğine, çok muharebeye gittiğine bakmam. Bunlar hepsi çok iyi şeyler olmakla beraber, size göre işlerdir. Benim için lâzım olan kulumun gönlüdür. Ben ancak onun gönlüne bakarım. Çünkü ben, hiç bir yere sığmam. Ancak mü'min kulumun gönlüne sığarım."
Bunun ne demek olduğunu bilmem anlayabilir miyiz? Bunu anlamağa kafa ve gönül lâzımdır. O kafa ve gönül de ancak zikrullah ile elde edilir. Bahusus geceleri herkes mışıl mışıl uyurken, mü'min kulun Hak ile oluşu ve kendinden geçişine, o ânda Hak'kın o kuluna olan tecellîsine, dünyadaki her şey feda olsun. Hak'kın o tecellîsine mazhar olamayan ve nefsinin esîri olan zavallı, dünya ve âhireti hiç anlayamadığı için zanneder ki, işte dünya bu, âhirette ise hemen cennete girmek ve yaşamak var. Heyhat! Nerede yer, nerede gök? Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi hakîkî zâkirler zümresine ilhak buyursun. Buradaki zikirden, ilimden ve Kur'ân'dan murâd, ilm-i hakîkî, ilm-i Kur'ân-dır. Bunlar da hiç bir zaman sadaka, şehâdet vesâir faziletlerle ölçülemez. Bütün hizmetler, hakîkat-i ilme ve Hakîkat-i Kur-ân'a ulaşmak için birer vesileden ibarettir. Netice Allah'tır. Öyle ise insaf eyle de, zikrullahdan hiç bir an gafil olma. Hele şu Muâz ibni Cebel (na.)'ın rivayeti ne kadar dikkate değer:
Resûlullah'ın, âdem oğlunu Allah'ın azabından en ziyade kurtaran amelin zikrullah olduğunu beyan buyurmaları üzerine, Ashâb-ı kiram Hazretleri:
- Fî sebîlillah yapılan cihâddan da mı? diye sorunca, Resû ¦ lullah (s.a.s.) Efendimiz:
- "Evet, yalnız üç kılına kınlıncaya kadar (ya'ni: Biri kıni-dıkça yenisini almak suretiyle) düşmanla çarpışmak müstesna" buyurdular.
Dahası var: Hâlık-ı zü'1-Celâl ve tekaddes Hazretleri buyuruyorlar ki: "Ben kulumun zannı üzereyim. O, beni zikr ettiği zaman ben onunla beraberim. Eğer kulum beni kendi nefsinde, içinden zikr ederse, ben de onu gizlice anarım. Eğer o beni cemâat içinde zikr ederse, ben de onu, onun içinde zikr ettiği ce-
48
TASAVVUF! AHLÂK II
mâatten daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. Eğer o, bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.
Burada karış, arşın, kulaç ta'birleri anlayabilmemiz için birer işarettir. Bunlardan murat, kul biraz Hak'ka döndü mü, hemen Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, onun o dönüş ve yaklaşmasını memnuniyetle kabul edip kuluna iltifat eder ve "Leb-beyk kulum ne istiyorsun? İşte ben yanındayım. Söyle ve iste" gibi iltifatlarla kulunun Hak'ka bağlılığı nisbetinde ona, o nis-betten çok daha fazla alâka gösterir ve çok daha fazla iltifatlara mazhar kılar, demektir. Allâhü a'lem bis-sevâb.
İmâm Ahmed'in (rh.a), Hazret-i Enes (r.a)'den rivayet ettiği hadîs-i şerîf de çok şâyân-ı dikkattir. Resûl-ü ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar ki:
"Birtakım insanlar, Allah teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin rızâ-yı şerifini kazanmayı murâd ederek, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin zikri için toplandıkları zaman, semâdan bir mü-nâdî o kavme şöyle nida eder: "Artık sizler mağfiret olundunuz, kalkınız. Biliniz ki seyyiâtınız da hasenata tebdîl olunmuştur!'
Bu müjde bir mü'min ve müvahhid için yetmez mi? Bu, Cenâb-ı Hak'kın kullarına karşı ne kadar lütufkâr olduğunu, Erham-ür-râhimîn olduğunu açıkça göstermiyor mu? Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi, kendisini hatırından çıkarmayan ve gece gündüz zikrine devam eden bahtiyar kullarından ayırmasın, âmîn.
İmâm Tirmizî (rh.a) Hazretlerinin hadîs-i hasen olarak, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) Hazretlerinden yaptıkları şu rivayet de ne kadar güzeldir:
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri şöyle buyurmuşlar:
"Allah'ü teâlâ Hazretleri buyururlar ki:
"Herhangi bir kulum, çok Kur'ân-ı azîm-üş-şân okumaktan veya zikrime fazlaca devamdan ötürü benden bir şey istemeğe fırsat ve vakit bulamazsa, ben o kuluma, her gün bana el açıp yalvaran, çeşitli ihtiyaçlarını arz eden, diğer kullarımdan daha a'lâsını ve efdahnı veririm!'
TASAVVUF RİSALESİ
49
Bu müjde ne kadar sevindiricidir. Çünkü, bütün yerlerin ve göklerin hazîneleri O'nundur. Bu sebepten en bahtiyar insanlar, böylece hem Hak'kın zikriyle meşgul olurlar, hem de hatır ve hayâle gelmedik eltâf-ı sübhâniyyeye mazhar olurlar,-onların âhi-retleri de hiç şüphesiz o nisbette güzel olacaktır.
İşte bunlar hep zikrullahın, gerek cehren ve gerekse sırren meşrûiyyetinin delilleridir.
50
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikrullahın Efdaliyyetine Dâir Ulemâ-i Ze-v'il İhtiramın Sözleri
Cenâb-ı Vâcib-ül-vücud Hazretlerinin kullarına farz kıldığı ibâdetlerin hepsinin bir had ve hududu vardır. Bunların ancak özür halinde terki caiz görülmüşdür. Meselâ: Hastaların ve ihtiyarların tutamadıkları oruçları fidye vermek suretiyle afva mazhar olmuştur ve yine özrü sebebiyle hacca gidemeyen kimsenin yerine başka bir şahsı, bedel vererek vekil göndermesi; namazlarında ayakda durmaya muktedir olmayanların oturarak kılmaları caiz görülmüşdür. Fakat zikrullahdan geri kalmağa ve terke, hiçbir surette ve hiçbir kimseye müsâade edilmemiş ve bu se-beble, gecede gündüzde, ayakda veya oturarak, cehren veya sır-ran, abdestli veya abdestsiz her halde ve her yerde zikr-i ilâhînin kesretle yapılmasını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.
tbni Atâullah el-tskenderî Hazretleri buyururlar ki: "Zik-rullah, kalbin huzurda ve dâima Hak'la olmak suretiyle, mümin ve müvahhidi gaflet ve nisyandan koruyub halâs eden bir ni'metdir ve Cenâb-ı Hak'kın Esmâ-ü Hüsnâ'sını veya bunlardan birini, kalb ve diliyle çok çok tekrarlamasıdır ki, bu suretle devam neticesi zikrullah, bütün vücuda ve a'zâlara sirayet eder de (elektrik neşr eden makineler gibi) gerek sahibini ve gerekse etrafmdakilerini nura gark eder!'
İmâm Eb-ül-Kâsım el-Kuşeyrî (rh.a) buyurur ki: "Zikrullah, velîlik payesinin verilmesine sebeb olur ve vuslat alâmetini ve irâdesini tahakkuk ettirir ve kulun iptida ve intihasının sıhhat ve safâsına işarettir. Bütün iyi huyların mebdei ve menşei zikrullahdır" buyurmuşlardır. "Hak'ka vuslat yollarının en ka-vî ve metini zikrullah yoludur. Binâenaleyh, hiç bir kimse yok-dur ki zikrullahsız Hak'ka vâsıl olmuş ölsün. Ancak ve ancak Hak'ka vuslat zikrullah iledir" demişlerdir.
İbnü Kayyim-el-Çevzî de şöyle buyurmuşdur: "Hiç şübhe yokdur ki, eşyanın ve bilhassa bakırların kirlenip paslandığı cümlece ma'lûmdur. Bunlar, erbabları kalaycılar tafafından nasıl temizlenip parlatılıyorsa, kalblerin de cilâsı, ancak usûlü dâire-
TASAVVUF RİSALESİ
51
sinde ve edebine riâyetle yapılan zikrullah iledir. Bu cila sayesinde kalb gayet parlak bir ayna gibi olur. Kalbin kirlenmesi, zikrullahdan gaflet ve nisyân neticesinde görülür ve ancak zikrullah ile cilalanıp parlatılır. Bir de günahlar sebebiyle kirlenmesi vardır. O zaman günahların kirini tevbe ve istiğfarla temizlemek lâzımdır. Şu halde, kalbin cilâsı iki şeyle mümkündür: Biri tevbe ve istiğfar, biri de zikrullah'dır. Gaflet ve günahlar üst üste birikince, o zaman kir ve pas da kesafet peyda eder ki temizlenip cilâlanması da güçleşir. Kalb bu kir içinde iken artık, Hak ve hakikati göremez. Neûzübillâh, bâtıla hak der, hak'ka da bâtıl... Kalbin kararması sebebiyle gönülde hak ve hakîkat kalmaz. Binâenaleyh, hakkı kabul ve bâtılı da inkâr edemez. Böylece felâket çukurlarında helak olur gider. Bunun asıl sebebi, kalbin gafleti ve nefsin arzularına ittibâdır. Bu hâl ise kalbin nurunu söndürür ve gözlerin, ya'ni iç gözü denilen basiretin körlüğüne sebep olur. Baş gözünün görmesi bu işde fayda vermez. Onun için Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîm'inde, "Kalbleri benim zikrimden gafil olanlara ve nefs-i nevalarına uyanlara sakın uymayınız" diye, birçok âyetlerle bizleri îkâz etmektedir.
Müfessir Fahreddin er-Râzî (rh.a.) Hazretleri şöyle buyuruyor: "İnsanların Cehenneme girmelerinin birinci sebebi, Allahü teâ-lâ ve tekaddes Hazretlerinin zikrinden gafil olmalarıdır ve şüb-hesiz onları Cehennem azabından kurtaracak şey de zikrullah-dır. Zîrâ kalb zikrullahtan gafil olub dünyaya daldığı zaman kendilerine hırs kapıları açılır, artık dünyanın peşinde koşarak, gafletten gaflete, zulmetten zulmete duçar olurlar. Kazandıkları da hiçbir şeye yaramaz. Onu hayırlara da sarf edemezler. Sarf etseler bile hayırlardan menfaat hâsıl olmaz. Belki zarar ve zulmet hâsıl olur. Ne zaman ki, gönüllerin kapısı açılıp, zikrullah başlarsa, ma'rifetullah hâsıl olur, helak ve hüsrandan kurtulurlar. O zaman mülkün sahibi olan Hazret-i Allah sübhânehu ve teâ-lâ'yı idrâk ederler ve selâmete ulaşırlar!' (2/7)
Zikrullah kaidelerini va'z eden Ahmed Zeruk Hazretleri di-
(2/7) Haşiye-i İbn-i Âbidîn c. 4, s. 472
52
TASAVVUF! AHLÂK II
yorlar ki: "Her eşyanın kendine mahsus havâssı vardır. Meselâ: Gülde koku hassası, biberde acılık, üzümde tathhk,kardasoğuk-Juk^ateşde sıcaklık ve yakma, mıknatısta kendine çekme, bun-larabenzer hesabsız hassalar vardır. Binâenaleyh insanın Cehen-nem'den halâsı da hâssa-i zikrullahdadır" buyurmuşdur. "Tatmayan bilmez" derler, her halde bundan olsa gerektir. Eşyadaki hâssaları inkâr nasıl mümkün değilse, Esmâ-ü Hüsnâ'daki tesirleri de inkâr öylece kabil değildir.
Azîz kardeş: İnsanların bile birbirlerine karşı söylemiş oldukları iyi ve kötü sözler, insan üzerinde te'sirini derhal gösterir de, kötü sözler için ne kavgalar ve kıyametler kopar. İyi sözlerden ise her insan hoşlanır, içi ferahlanır ve sürura gark olur da, hiç Hâlık-ı zül-Celâl'in kelâmının te'sîri olmasın olur mu? Be-yefendilçrden biri (okumamn) te'sîrini inkâr ederek: "Böyle şeylere hâlâ inanıyor musunuz?" demiş. Onun bu sözlerini dinleyenlerden biri de ona ağır bir dille cevab vermiş. Bu sefer o beyefendi fena halde kızmış. Onun bu kızgın hâlini görenlerden bir başka zat, söz alarak demiş ki: "Efendi, Kur'ân'ın tesirini şimdi inkâr ediyordunuz, halbuki muhatabınız olan zât sizi ne döğdü, ne de bir silâh çekdi. Buna rağmen onun size i'tirâzı sizi çileden çıkarmağa kâfi geldi. Bu demektir ki, insanoğlunun birkaç sözü bile te'sîrden hâlî değilken, Allah ke'".-m olan Kur'ân'ın te'sîri nasıl inkâr kabul eder" deyince, adamcağız yaptığından tevbe ederek hatâsını i'tirâf etmiştir, derler.
Hak sübhânehû ve teâlâ'nın toplu olarak, cemâat hâlinde zikrinin fazileti o kadar büyükdür ki, rahmet-i ilâhiyyeye maz-hariyyetten başka, bir de o cem'iyyetten dağılırken, seyyiâtların bile hasenata tebdil olunmasını, melekleri vasıtasıyla bildiren Allah celle ve alâ Hazretleri kullarına karşı ne kadar Erham-ür-râhimîn olduğunu bildirmekle beraber, bize de bir tenbîh vardır ki, hiç bir zaman cemâatten ve bahusus zikir meclislerinden geri kalmamayı birer ganimet biliniz, sakın gaflet edib ayrılık yapmayınız demekdir. Binâenaleyh, benlik yapıp şunu bunu beğen-mezlik yapmayınız. Her sınıf müslümanlarla iyi geçinmeğe bakınız ve birbirlerinizi seviniz ve saygı gösteriniz ki, Hak'kın lüt-funa ve ihsanlarına mazhar olasınız.
TASAVVUF RİSALESİ
53
Zikr-i Cehrî ve Zikr-Hafî
Ulemâ-i Kiram hazretleri zikr-i cehrinin efdaliyyetine de, zikri hafî'nin efdaliyyetine de hüküm ve karar vermişlerdir. Zîrâ ikisi hakkında da, âyet-i kerîmeler ve ehâdîs-i şerîfeler pek çokdur.
İbni Abbas (r.a) Hazretlerinin rivayetlerinde, "Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerinin zamân-ı saadetlerinde nâs, farz namazların arkasından yüksek sesle zikr ederlerdi. Biz de bundan, namazdan ayrıldıklarını, ya'ni namazın bittiğini anlardık" demişler ve bu hadîsi de İmâm Buhârî (rh.a) sahihinde zikr etmiştir.
Yine Buhârî Hazretlerinin Ebû Hureyre (na.)'den bir rivayetinde, kulun gerek zikr-i hafisi ve gerekse zikr-i cehrisi hakkında, Hak sübhânehû ve teâlâ, "Kulum beni gizli zikr ederse ben de onu gizlice anarım. Eğer cehr ile, cemâatle zikr ederse ben onu, ondan daha hayırlı bir cemâat içerisinde zikr ederim" diyerek her ikisini de taltif buyurmuşlardır.
Ebû Dâvûd ve Tirmizî (rh.a)'nın zikr ettikleri ve İmâm Su-yûtî'nin de sahîh dediği bir hadîs-i şerîfde, bir gün Cebrail aley-hisselâm gelib dediler ki, "Yâ Resûlallah, eshâbına emret de yüksek sesle tekbîr alsınlar" buyurmuşdur.
Celâleddin Suyûtî (rh.a) Hazretlerinin bu hususta (Netîce -tül-fikir) adlı eserinde, 25 kadar hadîs-i şerîf zikr ettikleri bildirilmiş olmakla, gerek camilerde toplu halde ve gerek münferid olarak yapılan cehrî zikirlerde hiç bir kerahet olmadığı bildiril-mişdir. Yalnız şu var ki, bu, okuyanları, namaz kılanları veya uyuyanları rahatsız etmemek şartıyladır. Bu gibi hallerde riya korkusu me'mul olduğundan, gizli zikir efdaldir denilmişdir. Şöyle yapmak da caizdir: Cehrî olarak baladığın halde, hâlinde bir yorgunluk veya başka sebeble hafiye dönüp devam veya bunun aksine hafî ile başladığın halde bir manî görmeyip cehriye çevir-mekde hiç bir mahzur yokdur. Gerek Kur'ân okuma ve gerekse zikirde, her ikisine riâyetle, ba'zan cehrî ve ba'zan da gizli yapmanın faydalı olacağ* beyân buyurulmuşdur. Bahusus vesvese ve hâtıraları defetmekte cehrî zikrin faydalan da çokdur.
Muâz ibn Cebel (r.a)ın rivayet ettikleri bîr hadîs-i şerîfde, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, "Sizden herhangi biriniz gece na-
54
TASAVVUF! AHLÂK II
maz kıldığı zaman kıraati cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına melekler de iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mü'min cinnîlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretler evinin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnîlerin fâsıklarım da, inatçı şeytanları da tard ve defedib kovarlar!' (2/8)
tmâm Nevevî (rh.a) Hazretleri fetâvâsında, zikr-i cebrînin meşrûiyyetine ve mendub olduğuna fetva vermiş ve belki de zikr-i hafiden efdaldir, demişdir.
Abdullah ibni Zübeyr (r.a) der ki; "Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz namazdan selâm verip çıktıktan sonra yüksek sesle:
*\ Vl
Mı 2\
\*°<
"Lâ ilahe illâllâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü velehü'I-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh ve lâ na'büdü illâ iyyâh, lehü'n-ni'metü ve lehü'l-fazl) derlerdi" buyurmuşdur.
Allâme Tahtâvî (rh.a) de gizli zikrin efdaliyyetini tasdikten sonra, zikrin hayırlısı gizli olanı, rızkın hayırlısı kifayet edeni olduğunu beyan ile, gizli zikirde İhlasın daha çok ve icabete daha yakın olacağını söylemekle beraber, zikr-i cehrinin faziletine dâir de birçok ehâdîs-i şerife olduğunu söyler. Meselâ, biraz evvel Abdullah ibni Zübeyr (r.a) Hazretlerinin bildirdiği vak'a ile, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân okurken, sesli okunmasını tenbîh ve emir buyurmaları gibi. Cehr ile olan zikir ve Kur'ân'ın, dinleyenler üzerinde daha büyük te'sîrler meydana getirdiği ve bilhassa güzel sesli ve edalı, tecvidli, yanık yanık okuyanları dinlemeye doyulmaz olduğu cümlece ma'lûmdur.
(2/8) Hakâyık an-it-Tasavvuf s. 77
TASAVVUF RİSALESİ
55
Binâenaleyh, şahıslara ve yerlerine göre, gerek gizli ve gerek aşikâr zikrin faziletleri vardır. Bazı ilim sahihlerine göre, zikr-i cehrinin amelî faydası daha çok başkalarına şâmil olmakla beraber, zâkirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neş'eyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder. Bu sebeplerle zikrullahın mescidlerde toplu olarak yapılması, ulemâ-i zevi'l-ihtirâm Hazerâtı tarafından müstahsen görülmüştür (2/9).
Yine, İmâm Nevevî (rh.a) Hazretleri, zikrullahın kalb ve lisanla birlikte yapılması efdaldir. Yalnız biri ile yapılacaksa kalb tercih edilmelidir. Ancak kalb ile birlikte dilin zikrini, riya korkusu ile terk etmek lâyık olmaz. Çünkü riya korkusu ile amellerin terki insanları birçok hayırlardan alıkor ki, bu da doğru bir hareket değildir, demişlerdir. Ulemânın cümlesi, kalb ve dil ile, abdestsiz, hattâ cünüb, hayız ve loğusaların dahî, zikir, tesbîh, tahmîd, tekbîr ve dualarına cevaz vermişlerdir.
Gafil insanın kalbinde bir perde vardır ki, sahibi bir türlü zikrin tadını alamaz. Bunun için denilmiştir ki, "Gafil kalble yapılan zikirde hayır yokdur", amma bu demek değildir ki gafil zikri terk ede. Belki lâyık olan nefsiyle mücahede edip, kalbini de gözleyerek gafleti gidermeye çalışır ve zikrini huzur ile yapmağa gayret eder. Görmez misin ki, silâh atmağa alışan insanın, hemen ilk atışta hedefi vurması mümkün olmaz, fakat ata-ata bir gün usta olur ve her attığını vurabilir.
Huccet-ül-tslâm İmâm Gazâlî (k.s.) buyururlar ki: "Efdal-i a'mâl zikrullahdır. Lâkin bunun, cevizin kabuğu gibi kabukları vardır. Zikrin hakikatine erişmek için dört mertebe vardır. Evvelâ dilin zikridir ki, evvel olan budur. Çünkü zikrin hakikatine buradan gidilir. İkincisi: Kalbin dil ile olan zikre, muvafakatidir. Bu .nuvafakat olmazsa, fikir deryalarında perişan olur gider. Üçüncüsü: Zikir kalbde karar kılıb onu istilâ etmesidir. Zikir artık onun tabiî hâlidir ve hiç bir türlü ayırmak mümkün olmaz. Dördüncüsü de: Mezkûr olan Zât-ı eceli ü a'lâ'nın kalbde tecellîye devamıdır ki, artık zikirden fariğ olunur ve zikre dö-
(2/9) Haşiye-i İbn-i Âbidîn c. 5, s. 263
56
TASAVVUF! AHLÂK II
nülmez. Bu gayb hâline, fena fillah denir ki, zâkirin bu halde iken zikre dönmesini hicab addetmişlerdir. (2/10).
İşte bu, zikrin meyvasıdır. Lâkin evvelâ dilin, sonra kalbin, zikirde tabiî hal alması, daha sonra zikr olunan Allah celle ve âlânın kalbi ve vücûdu kaplaması, istilâsı, eşyanın gözden kayb olması, Hazret-i Hak sübhânehû ve teâlâdan başka bir şey kalmamasıdır.
Zikrullahın cemâatle yapılmasında pek çok mühim faydalar vardır. Evvelâ kalbler birleşir, birbirlerine yardımcı olurlar, zaifler kavilerden faydalanırken, zulmette kalanlar, nurlulardan istifâde ederler, katı kalbli olanlar, yumuşak, ince ve latîf kişilerden, câhiller âlimlerden faydalanırlar. Daha birçok faydalar hâsıl olacağı şübhe götürmez bir hakikattir.
(2/10)Kitab-ül-Erbaîn fî Usûl-id-Dîn lil İmâm el-Gazâlî.
TASAVVUF RİSALESİ
57
Cemâatle Zikir ile, Münferid Zikrin Farkı
Ma'lumdur ki, cemaatla kılınan namaz ile, münferid kılınan namaz arasında 25-27 derece ecir farkı vardır. Cemaatla kılınan namazlar, çok büyük sularda pisliklerin kaybolduğu gibidir; büyük cemâatle kılınan namazlarda secde-i sehivler bile ma^ fûdur (affedilmiştir). Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, "Sizler Cennet bahçelerine uğradığınız zaman onun mey valarından yiyiniz" buyurmuşlar. Bunun üzerine, eshâb-ı kiram, "Cennet bahçesinden murâd nedir?" diye sormuşlar; Efendimiz (s.a.s.), "Zikir halkasıdır. Yâ'ni, zikir meclisleri, adetâ birer Cennet bahçesine benzetilmişdir ve bu zikir meclislerine uğradığınız vakitlerde behemehal sizler de onlara uyup zikirlerine iştirak ediniz veya dinleyiniz. Zîrâ orası, hâlen ve meâlen tıpkı bir Cennet bahçesidir" buyurmuşlardır.
Bu bizler için en büyük bir ni'met değil midir? Çünkü Cenâb-ı Hak'kın ba'zı seyyar melekleri vardır ki, vazifeleri zikir meclislerini arayıp bulmaktır ve birbirlerine haber vermektir. Sonra, "Aradığımızı burada bulduk" diyerek, hemen toplanıp onların etrafında pervane gibi dönmeğe başlarlar. Bakınız şu lütf-u
ilâhiye ki, biz Mekke-i Mükerreme'yi ziyaretimizde Kâ'be'yi nasıl tavaf ediyorsak, işte Allah'ın, bu emirlerine muti' ve günahsız melekleri de, yeryüzünde, tıpkı öyle, zikir meclislerinin etrafında dönmekte ve onlara ziynet bahş etmektedir. Bu da cemâatin, topluluğun faydalarından biridir. Bu sebebden, "Cemâ-atde rahmet, aynlıkda ise azâb vardır" buyurulmuştur. Fakat maalesef, bizim henüz kulaklarımız açılmamış olacak ki, hâlâ müs-lümanlar, birbirlerinden bölük bölük, ayrı ayrı parçalar halinde, hem de hep birbirlerine tenkîd, tezyif, istihfaf ederler ve daha ne istersen hepsi mevcuddur. Herkesde bir benlik, bir gurur almış gidiyor, Kimse kimseyi beğenmez, varsa yoksa kendileri. "Neûzü billahi min şürûrihim" (Şerli kimselerin şerrinden Allah'a sığınırız).
Bu hâlin sonu insanları zillete mahkûm ve müstehak etmekle beraber, milletleri mahva, perişanlığa ve helâka sürükleyeceğin-
58
TASAVVUF! AHLÂK II
den, bir an evvel bu hâlimize tevbe edip el ele verirsek, müslü-manhğın istediği gibi yek vücud olarak yaşarsak ne zarar görürüz bilmem? Hattâ müslümanlıkda kavmiyyet, ırkiyyet, milliyet olmadığı gibi, hepsinin Allah'ı bir, Peygamber'i bir, Kitabı bir, dini birken ne yazık ki, "Sen Türksün, sen Acemsin, sen Arab-sın, sen Boşnaksın", gibi ayrılıklar, İslâm'ın mahvına sebeb olmaktadır. Aslında müslümanlık bir vücud, bir bina gibidir. Muhtelif kavimler, milletler bir araya gelir, hepsi Müslüman adı altında birleşir ve yaşarlar. Halbuki, yabancıların menfaatleri icâbı, aramıza sokdukları, milliyetçilik fikriyle, bizden ayrılarak kendi kendilerine devlet kurma hevesine kapılan Arab kardeşlerimiz, bugün kaç devlet halinde, yüz milyonu bulan nüfuslarıyla Yahudiye karşı birleştikleri halde, iki milyonluk Yahudi devletinin karşısında ne hâle düşdükleri henüz unutulmamış bir vakıadır. Irkları bir, dilleri bir, dinleri bir olduğu halde, imânlarının zayıflığı sebebiyle ittifaklarına bile tam bir vefa göstermedikleri, birlik ve beraberlikte sebat etmedikleri için dünya muvacehesinde iki paralık oldular. İşte bu hâdise, bize dînen ne kadar za-îf olduğumuzu açık bir şekilde göstermiştir.
Cemâat arasında her nasılsa bir iş dolayısıyla bulunanlar bile, bu mağfiret-i ilâhiyeden istifade edeceklerdir. Cenâb-ı Hak müşâhid meleklerine, "Onlar öyle bir kavimdir ki, onların arasında şakî bulunmaz. Binâenaleyh onları da afv ettim" buyurması bunun te'minâtıdır. Zâkirlerin yüzü suyu hürmetine, onlar da mağfiret-i ilâhiye mazhar olurlar.
Müslim ve Tirmizî (r.a)'mn Ebû Hureyre ve Ebû Saîd-el-Hudrî Hazretlerinden rivayetlerinde: "Hiç bir zikir meclisi yok-dur ki, Allâhü teâlâ Hazretlerini zikirleri esnasında, melekler onları tavaf edip şereflendirmiş olmasınlar. Rahmet-i ilâhî onları ihata ve gaşy eder de, üzerlerine bir sekine nazil olur ve Cenâb-ı Hak onları kendi nezdindeki meleklerine göstererek, bakın benim şu kullarıma, diyerek onlarla iftihar eder."
Müslim (rh.a)'in Muâviye (r .a)'den rivayetinde Resûl-ü ek-rem Efendimiz, Eshâbdan bir cemâate uğradılar ve onlara niçin böyle toplandıklarını sordular. Cevablarında: "Allâhü teâlâ Hazretlerini zikr ve hamd etmek için toplandık" dediler. O zaman
TASAVVUF RİSALESİ
59
Efendimiz (s.a.s.) buyurdular ki: "Şimdi Cebrail (a.s.) geldi ve bana haber verdi ki, Allah tebâreke ve teâlâ Hazretleri sizlerle meleklerine mübâhât etmektedir."
İbni Âbidîn (k.s.) Hazretleri, cemâat hâlinde zikrin faziletini beyân sadedinde, "Bir kişinin sesi ile bir cemâatin hep bir ağızdan seslenmeleri bir olur mu? Cemâatin hep bir kalb üzere olan zikirlerinin, hicabların ref i hususunda çok büyük te'sîri vardır!' buyurmuşdur.
60
TASAVVUF! AHLÂK II
Yalnız Başına Yapılan Zikrin Faydaları
Yalnız başına olan zikirde safâ-yi kalb, yâ'ni kalbin uyanıklığı ve Hak sübhânehû ve teâlâ ile ünsiyyete alışması ve yalvarma ni'meti, Hak'ka yakınlık şuuru gibi, birçok faydalar vardır. Rı-yâdan uzak, ihlâsa karın olması hasebiyle, cemaatle cehri olan zikre de 70 derece üstünlüğü mevcuddur.
Her mü'min ve muvahhide lâzımdır ki, gecede, gündüzde, hâlî ve tenhâda kendisini hesaba çeke. Ayıb ve hatâlarına muttali olup, gördüğü günahlarına tevbe ve istiğfar ile, o hatâ ve günahlarının izâlesi için nefsiyle candan mücâhede ederek hakîkî hürriyetini elde ede. Bilindiği gibi: "Yedi kişi vardır ki, Kıyamet gününde hiç bir gölgeliğin olmadığı mahşer yerinde, Allah teâ-lânın hususî gölgeliklerinde gölgeleneceklerdir. işte onlardan biri de, tenhâlarda gizlice Allah teâlâ Hazretlerini zikr ederek gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir" (2/11) diye medhu sena buyrul-muşdur.
(2/ll)Buhârî ve Müslim'de hadîsin tamamını bulmak mümkündür.

